Sana Veda Etmiyorum maviADA; Bir Umut Kalsın Diye Hoşçakal Diyorum

ŞENOL YAZICI
*
İnsan bazı vedaları yazamıyor maviADA.
Yirmi altı yıl boyunca yüzlerce yazı yazdım. Başkalarının yazılarını düzelttim, dosyalar hazırladım, önsözler yazdım, sonsözler yazdım, eleştiriler yazdım, mektuplar yazdım; ama iş dönüp de sana veda etmeye gelince kalemimin ucuna gelen sözcükler değil, uzun bir sessizlik oldu.
Çünkü bir dergiye veda etmek kolaymış da, insanın yirmi altı yıllık hayatına veda etmesi biraz zormuş.
Önce bunu öğrendim.
Sonra şunu...
Meğer insan bazı şeyleri yaşarken onların hayatının ne kadar büyük bir bölümünü kapladığını fark etmiyormuş.
Sen ilk tarih sahnesine çıktığında gençtim. Şimdi değilim.
İşte bütün hikâye belki de bu kadar basit.
Aradaki yıllar boyunca ülke değişti, şehirler değişti, arkadaşlar değişti, kitaplar değişti, alışkanlıklar değişti. Kimi insanlar öldü, kimi insanlar hayatımıza girdi, kimi insanlar da bir tren istasyonunda el sallayan yolcular gibi uzaklaştı.
Ama sen kaldın.
Bazen iyi çıktın. Bazen kötü çıktın. Bazen eksik çıktın. Bazen geciktin. Bazen para bulamadım. Bazen yazar bulamadın.
Ama bir şekilde yaşadın. Ben de seninle birlikte yaşadım ve yaşlandım.

Şimdi dönüp geçmişe bakınca en çok neyi hatırlıyorum biliyor musun? Yayımladığımız yazıları değil, sergilediğimiz başarıları değil. Bizzat Aytmatov'un da katıldığı Cengiz AYTMATOV, Çocuk Edebiyatı, Niçin Yazarız, Anadolu Fenerleri ... gibi dosya çalışmalarımız değil.
İnsanları:
Bir zamanlar dünyayı değiştireceğine inanan gençleri. İlk şiirini getiren utangaç çocukları. İlk öyküsü yayımlanınca sevinçten uyuyamayanları. Bir virgül yüzünden kavga edenleri. Bir sözcük yüzünden dost olanları. Ömrünü edebiyata adadığı halde bundan hiç söz etmeyen sessiz insanları...
Bugün geriye dönüp baktığımda maviADA'nın yaptıklarını sayılarla anlatabilirim elbette. Kaç sayı çıkardığımızı, kaç dosya hazırladığımızı, kaç yazarın ilk ürünlerini yayımladığımızı sıralayabilirim. Ama sanırım bunların hiçbiri gerçeğin tam karşılığı olmaz.
Çünkü maviADA'nın asıl yaptığı şey bir dergi çıkarmak değildi.
İnsanları bir araya getirmekti.
Birbirini tanımayan insanları aynı masanın etrafında buluşturmaktı. Bir başkasının cümlesine emek vermeyi öğretmekti. Bir metni birlikte güzelleştirmenin, birlikte düşünmenin, birlikte üretmenin hâlâ mümkün olduğunu göstermeye çalışmaktı.
Bazen bir şiir yayımladık. Bazen bir öykü. Bazen bir söyleşi. Bazen bir tartışma.
Bazen bir itiraz.
Ama şimdi dönüp baktığımda görüyorum ki aslında yayımladığımız şey metinlerden biraz daha fazlasıydı. Bir kültür fikriydi. Bir dayanışma duygusuydu. Birlikte üretmenin hâlâ mümkün olduğuna dair inançtı. Yıllar boyunca nice genç insan adını ilk kez maviADA'da gördü. Kimi yazmayı sürdürdü. Kimi başka yollara saptı.
Kimi kitaplara dönüştü. Kimi yalnızca güzel bir anı olarak kaldı.
Ama onların hikâyelerinin içinden geçtiğimizi biliyorum.
Belki de bir derginin yapabileceği en büyük şey budur.
Çünkü bugün anlıyorum ki maviADA'nın asıl ürünü derginin kendisi değildi.
maviADA'nın asıl ürünü insanlardı.
Bir de elbette öbürleri vardı.
Henüz ilk yazıları yayımlanmadan dünya edebiyatının omuzlarına yüklenmiş olduğuna inananlar... İki şiir yazıp kendisini sürgündeki Nobel adayı gibi hissetmeye başlayanlar... Yazarlığı yazmakla değil görünmekle karıştıranlar... Kitap yayımlamayı edebiyat sananlar...
Eskiden bunlara kızardım.
Bugünse biraz gülümsüyor, biraz da hayretle bakıyorum.
Çünkü yaş almak insana tuhaf bir şey öğretiyor: İnsanların kusurları kadar hayallerinin de komik olduğunu... Belki bizim hayalimiz de biraz komikti: Bir avuç insanla bir kültür sanat dergisini ayakta tutabileceğimizi düşünüyorduk. Edebiyatın hâlâ bir şeyleri değiştirebileceğine inanıyorduk. İnsanların görünmekten çok üretmeyi önemseyeceğini sanıyorduk.
Bir derginin yalnızca dergi olmayıp aynı zamanda okul, atölye, kavga, dostluk ve dayanışma biçimi olabileceğini düşünüyorduk.
Şimdi düşünüyorum da...
Belki yanılmıştık. Ama iyi ki yanılmışız. Çünkü insanın hayatındaki en güzel şeyler çoğu zaman akıllıca hesaplardan değil, biraz safça sayılabilecek inatlardan doğuyor.
Sen de öyle doğdun.
Ben de senin içinde biraz değil epeyce yeniden doğdum. Yıllar geçtikçe yalnız insanlar değil, zamanın kendisi de değişti. Paranın tuncu, insanın p.çine kaldık.
Eskiden insanlar görünmek için üretirdi. Şimdi çoğu zaman üretmeden görünmenin yolları aranıyor. Eskiden bir derginin mutfağında çalışmak başlı başına bir okuldu. Sayfa yapmak, yazı kovalamak, düzeltme okumak, dosya hazırlamak, tartışmak, yeniden başlamak... Onurlandırıcı işlerdi.
Bugün mutfakta eleman bulmak hayal olurken, vitrine, seyirciye oynayanlar çığ gibi artıyor.
Son birkaç seneyi daha dün dergiye gelmeyi onur sayanlara yalvarmakla geçirdiğimi biliyor muydun?
Oysa ben kendim için bir şey istemezdim sorarsan. Benden biraz daha genç, gözü görür, kulağı duyar biri senin elinden tutar diye umdum. Onu da yüceltirsin dedim , ama kimse çıkmadı.
Yerimi alacak kimseyi bulamadım. Üzgünüm. Artık bir mucize olmazsa 2002'den beri 25 yıldır yaşayan dergi , 26. yaşgünününde olmayacak
Bütün bunları bir şikâyet olarak anlatmıyorum.
Sadece Yaşar Kemal'in "O iyi insanlar , o güzel atlara binip gittiler, " deyişine imza atıyorum.
Çünkü yaşlandıkça insanın öğrendiği şeylerden biri de şu oluyor:
Dünyanın bize borcu yoktur. Siz varsanız ve güzel bir şey yapıyorsanız insanlar gelir. Yardım isterseniz de kaçarlar. Sen belki bütün bunları çok iyi bilerek, insan karekteri üstüne yeni hikayeler yazmak için yardım istiyordun, onlarsa maviADA'nın parlak günlerinin bittiğini anlıyorlardı.
Zaman değişir. İnsanlar değişir. Alışkanlıklar değişir ve insan bazı değişimlere direnebilirken bazılarını yalnızca izler.
Ben de artık yorulduğumu kabul ediyorum. Bunu yazarken ne utanıyorum ne de üzülüyorum.
Yalnızca kabul ediyorum.
Çünkü bazı vedalar kusurlardan değil, yetemeyişten doğar. maviADA iki ayda 20 yazıyla idare ettiği çocukluğunu çoktan geride bıraktı; günde en az bir yazıdan iki ayda en az 60 yazı isteyen gürbüz ve yazı oburu bir ergene altı yıl önce evrildi .
Son dönem asıl işime yazmaya daha çok zaman ayırdım. Yazarlığımın ilk otuz yılında 10 kitap ve çokça dergi ve dergi etkinliği vardı. Bu kitapların yarısı dergiye başlamadan yazılmıştı. Yani 25 yıla beş kitap ve çokça dergi... Son altı aydaysa yedi kitap daha eklendi.
Dergiler yazarın vitrini, pazarıyken; yazarsan eğer, esasın yazdığın kitaplardır.
Son dönem kitaplarımı yayına hazırlarken hem sana hem gündelik sorumluluklarıma hem kitaplara yetemediğimi gördüm.
Yirmi beş yıl boyunca maviADA için elimden geleni yaptım. Biliyorum sen de bizim için, emek verenlerin için çok şey yaptın. Sana geldiğimizde harıtada bir noktaydık sadece, senle çoğumuz isimli yazar, şair olduk ülkenin dört yanında. Birbirimizi yarı yolda bırakmadık. Bir yıl iki yıl değil tam yirmi altıyıl... Ne yazık ki bazen yetemez oluyorsun.
Bu yüzden son demdeinsanlara bir ucundan tutun ne olur diye çok yalvardım.
Olmadı.
Bu sonuçtan bugün hissettiğim şey başarısızlık değil. Biraz hüzün. Biraz yorgunluk. Biraz da uzun bir yolculuktan sonra istasyonun camından dışarıya bakan yolcunun sessizliği...
Bugün seni kapatırken içimdeki hüzün bir derginin kapanmasından kaynaklanmıyor aslında.
Canımı yakan şey şu:
Seninle birlikte biraz gençliğim de kapanıyor. O artık gece yarılarına kadar yorulmayan adam... Bir sonraki sayıyı düşünürken sabahı eden adam... Bir dosya için şehir şehir, insan insan dolaşan adam... Yeni bir şiir keşfettiğinde çocuklar gibi sevinen o adam... Seninle geçirdiği her uykusuz gecenin sabahında spor salonunun yolunu tutup seksen kilo ağırlığa bana mısın demeyen, kasları giysilerine sığmayan o genç adam...
Galiba onunla da vedalaşıyorum. Belki bu yüzden zor geliyor.
Kaslarım yok ama güzel bir beyin yaptım dersem avutur mu?
Belki yarın masamın üzerine yeni bir sayı yetiştirme telaşıyla oturmayacağım. Belki telefon çalmayacak. Belki eksik yazılar gelmeyecek. Belki bir başlık üzerine saatlerce düşünmeyeceğim.
Ama biliyorum ki içimde bir yer uzun süre boş kalacak.
Çünkü insan bazı alışkanlıklarını bırakır. Bazı uğraşlarını bırakır. Bazı tutkularını ise bırakamaz.
Onlar yalnızca sessizleşir.
Bu yüzden bugün maviADA kapanmıyor aslında.
Bir ses çekiliyor. Yıllardır evin içinde yanan bir ışık sönüyor ve ben ilk kez karanlığı fark ediyorum.
Belki hissettiğim hüznün bir nedeni de bu.
Yirmi altı yıl boyunca her ay, her gün omzumda taşıdığım bir yükü yere bırakıyorum şimdi. Ne var ki insan böyle zamanlarda omzunun hafiflediğini sanıyor; oysa hissettiğin hafiflik değil, boşluk oluyor. Yıllarca aynı saatte çalan bir saatin bir gün susması gibi... Gürültüsünden yakınılan bir derenin kuruması gibi. O ses ortadan kalkınca huzur değil, eksiklik duyuluyor önce.
Galiba ben de biraz bunun yasını tutuyorum.
Yine de sana elveda demeyeceğim.
Çünkü elveda sözcüğü bana hep fazla kesin gelmiştir.
İnsan bir dostuna elveda diyebilir. Bir şehre elveda diyebilir. Bir eve elveda diyebilir.
Ama ömrünün yirmi altı yılını verdiği bir şeye nasıl elveda der?
Sen benim yaptığım işlerden biri değildin.
Hayatımın bir dönemiydin.
Anımsar mısın, daha sen yokken ilk kitabım Selam Söyleyin Ay Işığına'da yazmıştım: Mutlak bir ölüme giden kahraman, sevdiğinden ayrılırken kesinliği çağrıştırdığından elveda demez , bir umut içeren hoşça kal der.
Hoşça kal maviADA.
Şimdi bunu yazarken içimde tuhaf bir duygu var.
Sanki son sayıyı hazırlamıyorum da eski bir evin kapısını ebediyen açılmamak üzere üstüne çakıyorum.
İçinde artık kimsenin yaşamadığı bir evin. Odaları yerli yerinde duran, duvarlarında seslerin hâlâ dolaştığı bir evin. Bir zamanlar kahkahaların yükseldiği, tartışmaların sabahlara kadar sürdüğü, yeni dosyaların heyecanla konuşulduğu bir evin. Sonra bir gün herkesin yavaş yavaş ayrıldığı bir evin...
Galiba insan yaşlandıkça ölümlerin yalnız insanlara ait olmadığını öğreniyor.
Dostluklar ölür.Heyecanlar ölür.İnançlar ölür.Dönemler ölür. Bazen de dergiler...
Şimdi sen gidiyorsun. Bense kapının eşiğinde durmuş, ardından bakıyorum. Ne seni durduracak gücüm var. Ne de sen gittin diye seni suçlayacak hakkım.
Birlikte yürüyebildiğimiz kadar yürüdük.
Yirmi altı yıl az değil; Bazı evliliklerden uzun; Bazı dostluklardan sağlam; Bazı hayatlardan daha anlamlı...
Hoşça kal sevgili dost.
Sana teşekkür edecek kadar minnettarım. Ardından ağlayacak kadar üzgünüm. Ve seni unutamayacak kadar uzun yaşadım seninle.
Hep mavi kal.



















































Yorumlar