top of page
1/2

MAVİLİ KIZ




Kaz Dağları’nın başı kullanılmaktan aşınmış, bir marangoz testeresi gibi kesmişti gökyüzünü. Yönünü, yolunu kaybeden afacan bir bulut, dağın tepesindeki hangi yöne doğru eseceğini bilmeyen, bir esintiyle oraya buraya kararsız kararsız dolaşıp duruyordu...


Gözünü Kaz Dağı’nın zirvesinden alıp hiçbir ayrıntıyı kaçırmadan aşağılara doğru indirmeye başladı: Yemyeşil halı gibi aynı düzeyde. Yeşili açıktan koyuya; koyudan çok koyuya uzayıp gidiyordu. Çok dikkatli bir göz, yeşilin rüzgârla dansını görebilirdi.


Yamaçlar silme yeşil değil. Ara ara toprak, ta ötelerden, “ben buradayım,” der gibi pörtleyip çıkıyordu.


Dalmıştı, ufkun testere ağzı kesilişine, yeşilin bin bir çeşit tonuna. Birden kıyı boyu uzanan karayolundan acı bir fren sesi. Kulakları yürekleri, merhamet dolu kişilere “eyvah” çektiren bir sestir bu.“Eyvah! İnşallah bir şeycikler olmamıştır!” diyen bir yakarışı yumak yumak göğün en uzaklarına alıp götüren bir rüzgâr!


Sesin ne olduğunu merak etmiştir, fakat bu sıcakta oraya kadar gitmeyi göze alamaz. Merakı üzüntüye dönmeden içinde kalır. Dinlence Kampı’nın yanından sahile aşağı yürür: Yürüyüş yolunda, bakımsız bir bahçe, gözden çıkarılan bir kamp! Sanki ateşleme yapmayan bir obüse güneş altında kalma cezası vermişler. Bin bir emekle büyütülen çeşit çeşit ağaç, onlarca barınak, gazino... ilgisizliğin, sahipsizliğin gözden çıkarmanın örneğiydi. Çit bitkisi olarak dikilen biberiyeler havalede yetişen eğrelti otları gibi sevimsizce uzayıp gitmişlerdi, ağaçlar boyu.

Bahçe,”bakarsan bağ; bakmazsan dağ olur,“ atasözünün doğruluğunu kanıtlıyordu bakmasını bilen gözlere, hovardaca talan edilen zenginlikler...


Zevkleri için yaptıklarına da sahip çıkabilseler.


Bu sahil beldesinde altı gün kalırlar. Altı gün boyunca sahilin aydınlatması geceli gündüzlü yanıp durur. Geçidi aydınlatsın diye koyulan florasanlar, belki haince; belki de öfkeden -gündüz de yakılır mı dercesine- tuzla buzla edilmişti son gece...


Denizi severdi, denizlerin en güzelini de severdi, hele denizler şahına bayılırdı.

Bu bir sevda, el verince büyüyen bir sevgi. Bu sevgi düzlükte gürül gürül, akan bir ırmak, gürül gürül aktıkça köpüren bir şelale. Bu bir türkü, bin yıldır söylenen bir türkü.


O ve deniz: Liseli aşklar! O ve deniz, birbirini görmeyince “ölürüm onsuz,” diyen bir sevgi... Bir yıl denize girmeyecek olsa, o kış öleceğini sanır, ayakları ağrıdan kırılır geçer. Artık geceler bitmek bilmez bir türlü, deniz ilacıdır onun. Bir yıl sarılmazlarsa birbirlerine, o yıl uyku durak yoktur artık ona. İşte o zaman uyku aşk olur. Ondan sonra karısının, “yeter artık dönüp durma, yattı yatalı, kıpır kıpır kıpırdayıp durdun. Sabah oldu mu ev hanımları gibi yatıp kalmıyorum ben! Kırk garının doğurduğuna kafa patlatıyorum…”


Bunları duymamak için, iki eli kanda da olsa kucaklaşmaya çalışır, denizle!

Allah için haklıdır kadın, ne söylese yeridir! Öyle, öyle işte, yemesen yedirirler adama. Usul usul da olsa kıpırdayıp durmayacaksın işte. O çişli sularda kulaç sallamayınca, Poseidon’la sarmaş dolaş olmayınca rahat edemez. Çocukları da denizsiz yapamaz, aşığı olmasalar da her yıl banıp çıkmak isterler...


“Denize gidelim baba, durabildiğimiz kadar duralım! Sen annemizi ikna et, tamam mı?”


“Tamam, tamam, hallederim; merak etmeyin, siz!


Sahil, öyle alabildiğine uzanan bir sahil değildir. İşletme Müdürlüğü’nün arabalarıyla öbek öbek döktükleri kumdan oluşur. Öteler beriler hep çakıldır, vıcır vıcır kum taşıdır. İlk kez bu kıyıya gelenlerin birkaç şemsiyesinden başka, şemsiye yoktur. İğdeler, şemsiyedir, hem de serin mi serin gölgedir yakıcı güneşin altında.


Sabah uyanır uyanmaz, kimseyi beklemeden fırlatıp attı üstündeki pikeyi mikeyi; sonra koşarcasına iskele diye yapılan yere doğru yürüdü, sağa sola bakmadan, bu yaşta acaba ne derler diye aldırmadan ergen çocuk gibi bırakıverirken kendini serin suların içine. Bir taraftan da

“Oh be dünya varmış, harika bir şey bu! Oh ne güzel bu serin tuzlu sular, gıdıklıyor. Yazın serinlemek, kışın da ısınmak için kucaklanan bir kadın gibi sarıyor her yanımı. Oh be, harika, gerçekten çok harika!”


Denizin içinde dikildi, soğuktan donan birine, kar banyosu yaptırır gibi sürdü her yanına serin tuzlu suları. Bu sular kimleri kucaklamadı ki, dedi kimleri koynuna alıp sarmadı ki? Zeus’u, Artemis’i, Afrodit’i, kıskançlar kıskancı Hera’yı; onu, bunu, şunu, güzeller güzeli, tombul yanaklı Mavili’yi... Mavili'mi! Yine kendi kendine konuşmaya başladı:


“Sahi, ya, o da çimmiş midir burada, hani benim Mavili'm, o da bu sularda kulaç atmış mıdır benim gibi delicesine, benim gibi o da heyecan fırtınasına tutulmuş mudur? Belki de bu yıl, güneye, daha güneye Ege’ye, Akdeniz’e gitmiştir, kim bilir? Olsun ne çıkar bundan, Marmara’nın, Ege’nin, Akdeniz’in suları karışmıyor mu birbirine?”


Deniz o gün kalabalık değildir! Zaten hafta içi olması tatilcileri etkiliyor. Basın yayın kuruluşlarının yönlendirmesiyle daha çok güneye gidiyor yerli ve yabancı turistler! Buradaki havanın hele hele suyun güzelliğinin tadına bir varabilseler, her yıl gelecekler gelmesine de otel sahipleri çoğu reklâmlarını bedavaya yaptırır medya canavarlarına! Hem adamların hem otelleri var; hem televizyonları, hem de gazeteleri!

Bugün tam istediği gibidir deniz. O an gözüne az ötede biri takılır gözüne, bakar: “Allah Allah, bu ne? Bir kadın üstü başıyla girmiş denize, hem de umum bir denize!


O sabahtan beri yüzdüğü için yorgun düşmüştü. Üstü başıyla girenler; bir de Mavili'si gelip çakılmıştı beynine. Her kulacında, her nefes alışında adını sayıklıyordu. Denizden çıktı, mavi havluyla kurulandı, havlunun bir ucuyla da gözlerine kaçan tuzlu suları silmeye çalışıyordu. Kara gözlüğünü taktı, şapkasının kumunu silkelemek için birkaç kez elinin üstüne vurdu. Sonra başına geçirip kıyı boyu yürümeye başladı. Kadınlar, erkekler, denizin hemen kıyısında kumda evcilik oynayan çocuklar. Sonra çakılların üstüne havlularını koyup upuzun uzanıp güneşlenenler.. Sonra oynaş tutan sevgililer... Ara ara: “Darı, süt darı!”diye tiz bir sesle satış yapmaya çalışan, deniz mevsimine altı ay yağması gözüyle bakan, taştan ekmeğini çıkaranlar!


Kadınlardan birinin kıyafeti farklıydı: Eşarbı mavi, entarisi mavi, pijaması maviydi. Maviye bürünmüş sarışın bir kızdı! Mavilerin içinde kırıta kırıta podyumda yürür gibi yürüyordu. Mavili kız, onu görünce önce bir irkildi; sonra bir zarar gelmeyeceğine kanaat getirmiş olacak ki, rahatladı. O mavi eşarbın altında mavi mavi ışık saçan sarışın kızı alıcı gözle izliyordu. Mavi entarinin altındaki bu sarışın kız, boylu boslu, masallardaki gibi güzeldi. Bu kadında, erkekleri, tekmil insanları, hanımları bile delirtecek bir güzellik saklıydı. Bu güzellik, Afrodit'i kıskandıracak, Kleopatra’yı çılgına çevirecek cinstendi... Denizin mavi sularıyla, mavi entari bedene yapışınca bir heykeltıraşın yarattığı muhteşem bir sanat eserine benzemişti. İnsan bakmaya kıyamaz, bakmaya doyamaz. Sarışın yüzüne hakim iki mavi göz, kıpır kıpır oynamaktır yuvasında. Sanki biraz sonra zalim avcının tuzağına düşecek korkak bir tavşanın hareketlerini andırmaktadır. Mavili Kız, güzelliğine kilit vuran mavi entariye aldırdığı yoktu, aslında yokmuş gibi davranıyordu. Mavili kız:


“Benim özüm aydınlıktan yana, ruhum bulutlar kadar özgür olmak ister; lakin... Saçlarımı, işte böyle kapattılar. İçimde kopan fırtınalardan haberleri yok,” der gibiydi...

O bir yanıyla, mavi denizin içinde, Zeus’un hışmından korkan bir tanrıça; öte yanıyla da onun tazılarının ispiyonlarından korkan bir zarafet abidesi... Onun hareketini kaçırmadan izleyen adam:

“Yapılacak bir şeyler yok, keşke elimde korkmadan kullanabileceğim yetkim olsa; görün bakalım nelere kadirimdir!”


Mavili Kız, deniz bisikleti kiralayan adama doğru gitti. Ona bir şeyler söyledi. Sonra da atladı üstüne, önce yavaştan yavaştan; sonra da hızlı hızlı pedal çevirmeye başladı. Gitti gitti onca millik yolu az zamanda kat etti. Sahilden epeyce uzaklaşmıştı, neredeyse bir karaltı gibi görünmekteydi kıyıdan bakıldığında. Mavi deniz, mavili kızın güzelliğine dayanamamış, kaçırıyordu! Kim sahip olmaz böyle bir güzelliğe? Derler ya, yetmiş yaşımda da olsam; işim bitmiş de olsa bu güzelliğe sahip olmak isterim- Allah affetsin!- Denizin mavisi, Mavili Kız’ın etkisi, insanı can evinden kavrayan yaman bir güzellik! Bugün başka, bugün insanı kendine bırakmayan başka bir şey vardır havada!


Mavili Kız, uzaklaşmış, ötelerde bir çizgi gibi ufacık kalmış, belirip belirip kaybolmakta. Nereden geldiyse geldi, birden Sarı Kızı’ın dramı gelir aklına:


“Sarı Kız, çoban güzeli Sarı Kız! Kazlarını Kaz Dağı’nın yücesinde yayar, sonra da yumurtalarını hayıttan ördüğü süslü sepete doldurup babasına verirmiş; o da satar, parasını ona göstermeden hac için biriktirirmiş ya! Bu Sarı Kız’ın, yüzlerce, yüzlerce kazı varmış. Her kazına, Kaz Dağı’nın çiçeklerinin adını vermiş. Bütün kazlarını tek tek tanır, birini ötekine karıştırmazmış! Onların dilini bilir onlarla konuşurmuş. Sarı Kız, Kaz Dağı’nın tekmil ağaçlarına âşıkmış. Zeytinlerin bin bir çeşit sanat eseri olan gövdelerine baka baka kendinden geçermiş. Çamların reçinesini kokladıkça, yüreği körük gibi açılıp kapanırmış. Melengiçlerin sızıntılarından ürettiği sakızı, şaklata şaklata çiğnermiş. Ahlâtların, muşmulaların yemişlerini dalından bir başına kopardıkça sevinçten başı dönermiş. El değmedik, göz görmedik yemişleri yedikçe de güzelleşirmiş; o güzelleştikçe ahalinin, onda gözü olanların ağzının suyu akarmış!


Sarı Kız’ın babası hac için tedarikini yapmış, yola çıkma zamanı gelip çatmış. O da ötekiler gibi kutsal topraklara gidecek, Kâbe-i şerifi tavaf edecek, zemzem suyunu kaynağından içecek, iki cihan peygamberi Muhammet Mustafa’nın türbesine yüz sürecek, Hacer-ül Esved taşının nurundan ruhunu doyuracaktır. Kafasına koymuş, kızını komşularına emanet edip de gidecek. Bir ayağı çukurda da olsa; o kutsal topraklara yüz sürmeden ölmeyecektir. İşte o gün de gelip çatmıştır.

Sarı Kız’ın babası, güzel kızını komşularına emanet ederek, kutsal yolculuğa çıkar. Onun gitmesini fırsat bilen kimi komşuları da akbaba gibi dönmeye başlamışlardır çevresinde. Sarı Kız’a her gün değişik bir teklif, akla hayale gelmeyen bin bir vaatte bulunmaya başlamışlar. O bir güne bir gün kaşını kaldırıp da bakmamış kimsenin yüzüne. Kazlarını güdüp gelir, sonra kapanırmış

evine; sonra da Kaz Dağı’nın kuşlarını, çiçeklerini yastıklarına, minderlerine işlermiş boyuna. Sarı Kız’a asılanlar, ondan cevap alamayanlar, onu karalamaya başlayıp babası hacdan dönünce:


“Sen hacda iken, kızın tahmin edemeyeceğin şeyler yaptı, biliyor musun?”

“Sen hacda iken, Sarı Kız, obamızın şanını beş paralık etti, biliyor musun?”

“Sen hacda iken, Sarı Kız, hiç bizim yüzümüze bakmadı, biliyor musun?”

“Bakmaması bir şey değil; ama sen bize emanet etmiştin ya!”

“Emanet etmiştin, etmez olaydın, biz emanete sahip çıkamadık, ne yapalım, boynumuz kıldan ince, şeriatın kestiği parmak acımaz!”

“Şeriatın kestiği parmak acımaz hacı, sen bilirsin gayrı, biz bir şey diyemeyiz!”

“Allah için biz bir şey diyemeyiz!”

“Sen hacda iken, Sarı Kız evde hiç yalnız yatmadı, biliyor musun?”

“Sen hacda iken, Sarı Kız her akşam birini eve aldı, biliyor musun?"

“Sen hacda iken neler oldu neler!”

“Sen hacda iken...”

“…”

Sarı Kız’ın babası her konuşanın yüzüne tek tek bakmış; sonra eli yüzü öfkeden yalım yalım yanmaya başlamış. Çakır gözleri yuvasından fırlamış, ateş kesmiş, adeta kudurmuş. Öfkeyle, öne arkaya, sağa sola gitmiş gelmiş. Sonra Sarı Kız’ın kazlarını yaydığı yere gitmiş.

Sarı Kız, hem kazlarını yayıyor; hem işlemesini işliyormuş. Babası hışımla yanına gelip:

“Demek bunu da yapacaktın bana öyle mi?”

Hiçbir şeyden haberi olmayan Sarı Kız:

“Ne yapmışım baba?”


Babası onun yanıtını beklemeden tekme tokat dövmeye başlamış. Adam vurdukça, “demek benim yokluğumu fırsat bildin, her gece birilerini eve aldın, öyle mi? Yazıklar olsun sana, bin kere yazıklar olsun! Demek öyle ha, ben kutsal topraklara yüz süreyim; sen fingirde! Utanmaz, arlanmaz, haysiyetsiz kız! El âlemin yüzüne nasıl bakarım bundan sonra? Tuh senin eline yüzüne! ”


“Ben eve kimse almadım. Benden istediklerini alamayanlar kandırmış seni. Sen de onlara inandın öyle mi? Asıl sana yazıklar olsun, olmaz olsun senin gibi baba! Demek benim böyle bir adiliği yapabileceğime inandın, öyle mi? Bundan sonra benim babam yok! Bundan sonra seninle aynı evi paylaşamam! Artık ben senin için yokum; sen de benim için yoksun! Bana değil de, o aç kargaların, leş kargalarının dediklerine inanıyorsun öyle mi?”

Birden babanın öfkesi geçmiş, bulunduğu yere çökmüş kalmış. Sarı Kız da ona bir şeycikler söylemeden, Güre’ye aşağı alıp başını gitmiş... Bu iftirayla yaşayamaz, kimseciklerin yüzüne bakamazdı. Canına kıymaya karar vermiş, öyle de yapmış!

Mavili Kız, gözden ırayıp gitmişti. Deniz bisikleti, malzemesi azalan tırtırlı stabilize bir yolda gider gibi gitmekte. Suyun yüzeyinde aynı yükseltide küçük dalgacıklar meydana gelmiştir. Dalgacıkların boyu ip tutmuşçasına bir düzeyde. Biri ötekinden ne yüksek, ne alçaktır. Deminin dümdüz asfalt gibi uzayıp giden deniz de, Mavili Kız’a gösterişe başlamıştır. Hele Mavili Kız’ın büyüleyici güzelliği adamakıllı döndürmüştür mavi denizin başını. Mavi deniz yerinde duramaz, sallanıp durur boyuna. Sallandıkça, Mavili Kız’ı hoplatmaya başlar. Mavi deniz, Mavili Kız’a tutulmuştur, bir artık kavuşmak ister. Kavuşma zamanın yaklaşmakta olduğunu hissedince de dalgaların boyu yükseldikçe yükselir. Mavili Kız, pedal çevirmeyi, bırakmış, mavi denizin bisikletle olan dansını izlemeye başlamıştır. Mavi deniz Mavili Kız’ı koynuna almak için sabırsızlandıkça, koşmak üzere olan bir at gibi, tepinip durmaktadır. Mavili Kız da: “toprağın üstünde yüzüm gülmedi; belki denizde güler,” diye söylenir kendi kendine.

Mavili kızın babası, Almanya’da kara cüppelilerle tanışınca önce anneyi dünyadan soyutlamış sonra kızını. Onların erkeklerle konuşmasını yasaktır. Tatil için Türkiye’ye gelirler, babası sıkı sıkı tembihte bulunmuştur:

“Sakın çocukluk aşkın Zeki’yle görüşmeyi deneme! Bak çok fena olur, söylemiş olayım!”

Mavili Kız’la Zeki, ilkokulun dördüncü sınıfında sevmişlerdir birbirlerini. O yaşta sevi nedir, onu tanımışlardır. Almanya mı, bilmem neresi bu iki çocuğun aşkına mani olamamıştır. Aslında onların aşkının ateşini Mavili Kız’ın babası Halil Ağa yakmıştır. Almanya’ya gitmeden bir ay önce Zeki’ye:

“Eğer, okur da adam olursan bu kızı sana veririm. Derslerine iyi çalış, tamam mı,” demiş, Zeki’den de söz almıştır. Lakin, Almanya, Almanya’nın kara cüppelileri her şeyi allak bullak etmiştir. Mavili Kız, Zeki’sine Almanya’dan sayfalar dolusu mektuplar yazmış, ondan sayfalar dolusu mektuplar almıştır. Bu sevda gün geçtikçe köreleceğine, parlamıştır. Aynen karanlıkta doğan yıldızlar gibi. Babanın kara cüppelilerle tanışması önce bu mektuplaşmaya yasak getirmiş; sonra da evde Zeki adının anılmasına.


Mavi deniz, aynı düzeyde dalgalanıp durmaktadır boyuna. Mavili Kız, gözünü ufuk çizgisinden alıp denizin bisiklete çarpan beyaz köpüklerine çevirir. Dalgaların bisiklete çarptıkça daha da beyazlaşan köpükleri, bisikletin beyazıyla birleşince ışık saçmaktadır. Mavi deniz, mavinin her tonunu güneşin ışıklarıyla sergilemektedir... Mavili Kız, mavi denizin maviliklerine baktı baktı; sonra Sarı Kız’ın diyarında tanrıların, tanrıçaların fink attıkları Kaz Dağı’nın eteğinde her gün bin bir güzelliğe yeniden merhaba diyen mavi denizin kollarına bırakıverdi kendini. Mavi denizin beyaz köpüklü dalgaları büyüdü büyüdü, minare kadar büyüdü; sonra Mavili Kız’ı bir daha bırakmamacasına çekip aldı içine...

Sahildeki uzun mayolu adamlar, uzun entarili kadınlar:

“Büşra, Büşra, Büşra!” diye ortalığı beri baktırdılar. Ne çare ki, mavi deniz, Mavili Kız’ı koyuna almış bırakır mı hiç? Anlatıcı olarak ben mavi deniz olsam, Allah için bırakmazdım; böyle bir güzellik için yirmi sene az gelir adamın gözüne...


97 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör