top of page

Kitsch’in İhtişamı

6 dakika önce
5 dakikada okunur

Melodramın Yüksek Sanata Atılan Narin Çelmesi

*

ŞENOL YAZICI

*

Benim Kimsem Olsana diye bir öykü kitabım var . Kitap 1999 yılında ilk yayınlandığında bu adı taşıyan öykünün sonu için bir anket düzenlemiştim çevremde. O zamanki arkadaş çevremdeki hanımlar tercihlerini "mutlu son" dan yana kullanmışlardı.

Tercihini aşkın devamı üstüne kullanan kitap hakkında çok olumlu eleştiriler yapılan bir kitap olmuştu. Sorarsan Marksisttik, ama konu kalbe, duygulara yönelikse istismar eden ucuzundan melodram olursa olsun sırtını dönmeyecek kadar gençtik henüz.  Ahmet Kaya'nın, Can Yücel'in amonyak kokusunda yükselmesi nedir sanıyorsunuz, Kitsch'in büyük ihtişamı...

Gençlik işte... Yazmak insana gün gün gözlediğin bir canlı tarih sunuyor. Korkma bu senin karekterin değil, yaşın gereği... diyen birileri olsa iyi de o da yok. O ucuz hal kaderin olacak sanıyorsun.


Öykü kahramanları Su ve Yıldız 12 Eylül öncesinde iki üniversite öğrencisidir. Birbirine rastlarlar ve aşık olurlar. O yıllar genç insanların yaşaması zor yıllardır , aşkın yaşaması ise imkansız. Yıldız hapse düşer, Su da kendi yolunda ilerler. Ne var ki hapisten çıkan Yıldız artık zengin ve güçlü bir iş kadını olan Su'yu bulur ve onun kendisiyle gelmesini ister. Karadeniz dağlarının birinde bahçesine sarı güller dikecekleri derme çatma bir ev vaat etmektedir kadına. Kadın da ömrünü adayarak kazandığı ne varsa bırakıp gider onunla. Önceki anket sonucum mutlu son çıkınca ben de öyküyü öyle bağlamıştım.


Şimdi yeni baskısı gündeme gelince baktığımda sonu çok da doğal gözükmedi bana. Bazen bütün yazılarım için de öyle düşündüğümü anımsayınca yeniden bir anket yapayım düşüncesi sevimli geldi. Önce edebiyatla, sonra hayatla ve erkeklerle ilgili bilgi görgüsüne güvendiğim on yedi bayan arkadaşımdan bir ikisine bütün öyküyü, bir kaçına da oykünün finalini gönderdim. Bir kaçından sonuçlar geldi.

Garip bir şey ama bu kez yaşları yaşıma yakın bu arkadaşlarım, benim şimdiki halim gibi düşünüyordu. Su'yun onca emekle elde ettiği zenginlik ve gücü bırakıp Yıldız'ın dağlarına gitmesini af edilemez bir aptallık görüyorlardı. Eğer giderse 3 yıl değil, 3 hafta ömrü ancak olur aşklarının diye de ekliyorlardı. O da kuşkulu...


Henüz anket sonuçları tam olarak gelmedi, kesin değil ama görünen melodramlar bir yaştan sonra sevilmiyordu.


Oysa Edebiyatın sayfalarından sinema salonlarının karanlığına uzanan bu hat, melodramın aslında basit bir duygu sömürüsü değil, ruhun derinliklerine iltihabı akıtmak, adalet duygusunu onarmak için atılan bir neşter olduğunu kanıtlıyordu.

Dozu arttığında daha ilkel bir duygu sömürüsü olan arabeskin saltanatını destekleyen bu değil miydi?

*

Yüksek edebiyatın gardiyanları, salon sanatı kuramcıları ve "gerçekçi" fildişi kule sakinleri ne zaman gözleri nemli bir kalabalık görseler, kınayan parmaklarını hemen aynı yöne uzatırlar: Melodram.

Onlara göre bu tür; estetik zevkin iflası, duygu bakkallığı, hatta Milan Kundera’nın o meşhur ifadesiyle “birbiri ardına dökülen iki damla gözyaşının ilki”—yani Kitsch’in ta kendisidir. Ne var ki, eleştirmenler localarında burnunu kıvırırken, kapıdaki gişeler tıkanır, sayfalar hışır hışır çevrilir ve o "ucuz duygu sömürüsü" denilen sığınak, çağlar boyu kapalı gişe oynamaya devam eder.


Peki, yüksek sanatın bu denli hor gördüğü bir tür, nasıl olur da insan ruhunun en mahrem odalarına elini kolunu sallayarak girebilir?


Sır, melodramın sanatı değil, doğrudan insan anatomisini hedef almasında saklıdır. Modern hayat, insana çelikten bir rasyonellik zırhı giydirir. Günümüz bireyi; sokakta, işte, masada ve yatakta hep "mantıklı", hep kontrollüdür. Oysa içimizdeki o ilkel çocuk, bastırılmış çığlıklarla ayak altında koşturmaktan vazgeçmez. İşte melodram, felsefi tahlillerin, çetrefilli bilinç akışlarının yapamadığını yapar: Akla değil, doğrudan göz pınarlarına bilet keser.


Gaza Stearns ya da Roland Barthes gibi isimlerin "duygusal manipülasyon" dediği şey, aslında izleyici ya da okur için bir tür ruhsal emniyet supabıdır. Umberto Eco’nun Casablanca filmi için söylediği o keskin tespiti hatırlayalım: “Bir melodram kitsch’tir; ama yüzlerce kitsch bir araya geldiğinde bir mucize, bir mimari eser oluşturur.”

Melodram, tek tek bakıldığında karton kalan karakterleri devasa bir duygu havuzunda eriterek toplu sunarak o mucizeyi yaratır. Okur ya da izleyici, güvenli koltuğunda otururken karakterin hıçkırıklarında kendi gizli günahlarını, söylenmemiş "keşke"lerini yıkar. Buna ister "ucuz katarsis" desinler, ister estetik zafiyet; o birinci gözyaşı döküldüğünde akıl geri çekilir, vicdanın ham hali sahne alır.


Melodramın bir diğer sinsi zaferi ise, modern hayatın o belirsiz, kaypak ve gri ahlakına atılan narin çelmedir. Gerçek dünyada kimin haklı kimin haksız olduğunu kestirmek zordur; hayat karmaşıktır, adalet sisli. Oysa melodramda krallık nettir: İyiler masumiyet timsalidir, kötüler ise neredeyse biyolojik bir hırsla zalimdir. Dostoyevski’nin karakterlerinin bile zaman zaman bu melodramatik çatışmanın kıyısından geçmesi tesadüf değildir. İnsan zihni, karmaşadan yorulduğunda iyinin ve kötünün netleştiği o masalsı netliğe sığınmak ister. Melodram, mağdurun yanına oturup kendi hayatımızdaki haksızlıklara hayali bir intikam kadehi kaldırmamıza izin verir.


Son tahlilde, yüksek edebiyat estetik kaygılarla steril kuleler inşa ededursun; melodram, insanın o "sarı gül" kırılganlığındaki gerçekliğine temas eder. Yıldız’ın cebinde kalan son otobüs bileti ya da Su’nun porselen dişlerinin ardındaki o yutkunamadığı pişmanlık... Bunlar derin sosyolojik analizlerin değil, kalbin dilidir.


Sanat kuramcıları melodramı mahkûm etmeye devam edebilir; fakat insan ruhu yaralı kaldıkça, gözyaşının bu sığınağı her zaman en ön sıradan alıcı bulacaktır. Çünkü hepimiz, ne kadar aydın ve akılcı olursak olalım, en karanlık gecelerde kendi hayatımızın melodramında başrol oynamaya bayılırız.


Perdenin Arkasında Kalanlar: Edebiyat ve Sinemada Yüksek Melodramın İzi


Yüksek sanatın koruyucuları estetik saflığın bozulmasından endişe ede dursun; melodram, edebiyatın ve sinemanın o en ücra köşelerinde insanın kalbine saplanmaya devam eder. Çünkü anlatı sanatı ne kadar steril kılınmaya çalışılırsa çalışılsın, insan ruhunun o ham, acı çeken ve gözyaşıyla arınan tarafı her zaman bu coşkulu sığınaklara ihtiyaç duyar. Edebiyatın sayfalarından sinema salonlarının karanlığına uzanan bu hat, melodramın aslında basit bir duygu sömürüsü değil, ruhun derinliklerine atılmış neşter olduğunu kanıtlar.


Edebiyat dünyasına baktığımızda, bu damarın en keskin örneklerini görürüz. Türk edebiyatının köklerinde yer alan Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanı, Feride’nin gururu yüzünden evini terk edip Anadolu’nun tozlu yollarında çektiği çileler, kucağına aldığı evlatlık bebekle yaşadığı dram ve çileli öğretmenlik yıllarıyla yüksek melodramın tüm unsurlarını barındırır. Eser, masumiyetin ve fedakârlığın ceza gibi yaşandığı o hüzünlü atmosferiyle okurun göz pınarlarına doğrudan hitap eder. Benzer şekilde, dünya edebiyatında Emily Brontë’nin Uğultulu Tepeler’i, Heathcliff ve Catherine’in intikamla beslenen, ölümün bile ayıramadığı o patolojik ve yıkıcı aşkıyla gotik melodramın zirvesini temsil eder. Burada rasyonel akıp giden bir mantık değil, ruhun en karanlık ve hırpalanmış çığlıkları vardır. Alexandre Dumas Fils’in Kamelyalı Kadın’ı ise Paris’in lüks hayatından verem hastası bir fahişeyken büyük bir aşka düşen Marguerite’in, sevgilisinin ailesinin namusu için kendi mutluluğundan vazgeçişi ve sessizce ölüme terk edilişiyle fedakârlık melodramının başyapıtı olarak kalplere kazınır.


Sinema perdesine geçtiğimizde ise bu duygu yoğunluğu görsel ve işitsel bir şölene dönüşür. Türk sinemasının şaheseri Selvi Boylum Al Yazmalım, saf bir aşk ile hayatın acı gerçekleri arasındaki o klasik melodram çıkmazını işler. İlyas'ın hatası, Asya’nın ortada kalışı, Cemşit’in vefası ve film boyunca kulaklardan silinmeyen o ikonik müzikle birlikte "Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti" repliği, izleyicinin içindeki adalet duygusunu onarır.


Hollywood’da ise Douglas Sirk’in Imitation of Life (Hayatın Bedeli) filmi; ırkçılık, anne-kız çatışması ve ölüm döşeğindeki trajik yüzleşmeleriyle melodramın tüm kalıplarını göz alıcı bir renk paletiyle perdeye taşır. Karakterlerin trajedileri o kadar büyüktür ki seyirci mantığıyla değil, tamamen duygularıyla reaksiyon gösterir. Wong Kar-wai’nin Aşk Zamanı (In the Mood for Love) ise melodramın sadece bağırarak ağlamak değil, sessizlikle ve bastırılmışlıkla da ne kadar yüksek yapılabileceğinin muazzam bir kanıtıdır. Eşlerinin kendilerini aldattığını keşfeden bir kadın ve erkeğin yasak aşkını yıllar boyunca içine atması, 60'ların Hong Kong'unun dar sokaklarında süzülen o melankolik müzikle birleştiğinde saf bir estetik melodrama dönüşür.


Son tahlilde, ister Reşat Nuri’nin Anadolu kasabalarındaki Feride’sinde, ister Atıf Yılmaz’ın kamera arkasındaki Asya’sında olsun; melodram, insanın o kırılgan gerçekliğine temas eder. Sanat kuramcıları bu türü mahkûm etmeye devam edebilir; fakat insan ruhu yaralı kaldıkça, gözyaşının bu sığınağı her zaman en ön sıradan alıcı bulacaktır. Çünkü hepimiz, ne kadar aydın ve akılcı olursak olalım, en karanlık gecelerde kendi hayatımızın melodramında başrol oynamaya bayılırız.


Bu yazıyı bitirdiğimde gönderdiğim 17 bayan yazar arkadaşımdan soruşturma sonuçlarının hepsi geldi: Bir kişi dışında hepsi Su’nun gitmeyecek kadar akıllı bir kadın olduğunu söyledi. Doğrusu ben de aynı düşüncedeydim.


Bu uzun ve bir dönemin tanığı uzun kurgu, kimi okurlarımın söylediği gibi, ister roman olsun, ister öykü kalsın, her durmda Benim Kimsem Olsana’nın yeni biçiminde Su, Yıldız’la gitmeyecek gözüküyor . Muhalif olan tek arkadaşın söylediği gibi hayatın güzünde de bile aşkı temsil eden Yıldız’ı ezdirmem olası değil elbet, ama Su’yu daha çok takdir ettim bu defa.

İnsan bir yaştan sonra hormonlara değil akla bakıyor demek ki.


Görünen mutlu son isteyenler beni müşteri portföylerinden çıkarmak zorunda kalacaklar.


*Kitsch: estetik değeri düşük, yapay veya abartılı şekilde duygusal etki yaratan sanat ve kültür ürünlerini ifade eden bir kavramdır.

*Ucuz katarsis: ” mecazi olarak yüzeysel, hızlı ama derinliksiz duygu boşalımı anlamına gelebilir;

Yorumlar


bottom of page