top of page

KAÇINILMAZLIK DUYGUSUDUR SANAT


ASIM ÖZTÜRK

*


Yaşamı en derin bir biçimde kucaklayan, ona değer katan, onu çoğaltıp okuyanları, dinleyenleri, izleyenleri bir üst düşünce düzlemine taşıyan sanat hiç kuşkusuz üretenler için, üretmek durumunda kalanlar için birer kaçınılmazlıktır. Dışa vurulması, dışa dökülmesi, dışa aktarılması gereken ne kadar düşünce, duygu varsa bunların yapılan, üretilen sanatın belirlenmiş ya da belirlenmekte olan biçimlerle, biçemlerle dışa yansıtılmasıdır.


Sanatçı denilen bireylerin genetik yatkınlıklarının yanı sıra içinde yaşadıkları toplumların, içinde yaşadıkları ortamların, geçip giden zaman aralığında içinde yaşadıkları zamanın öğrettikleriyle biçimlendikleri, o birikimlerle yoğruldukları gerçeğinden yola çıkarak çok yönlü bir biçimde değerlendirmeliyiz. Yüzeysel yaklaşımların hiçbir zaman sanatı ve sanatçıyı anlamamıza yetmeyeceği gerçeğini unutmamalıyız. Çok yönlü, çok ayrıntılı etkenlerin bir araya geldiği süreçlerin içinde kendi kimliğini oluşturan tüm olgularla birlikte duyduğu, duyumsadığı gerçeklikleri sanatını ortaya koyarken kullanır. Her etkinliğin içinde kendini derin bir biçimde sorgular, deneyimler; öğrendiklerini yinelerken yeni edinimlerini, sezgilerini de bu birikime katar. Sanatını ortaya koyarken başladığı anda değildir. Sürekli akan, sürekli değişen anların içinden geçerken duyularını, sezgilerini açık tutarak her sürecin öğrettiklerinden yararlanır. Hiçbir zaman var olanla yetinmez, taşıdığı o büyük sancının, o büyük duygu derinliğinin birikenlerini kaçınılmaz olarak ortaya koymak için yeni biçimler, yeni yöntemler dener. Her deneyim yeni deneyimlerin dönüşüm noktalarına taşırken sanatçıyı durmadan yaparken, üretirken, ortaya koyarken o an, hemen o an öğrendiklerini de ürettiklerine eklemekten kaçınmaz. Kendini, bireyi ortaya çıkaran, biçimlendiren ne tür etkenler varsa onlarla birlikte, içinde yaşayıp geldiği kültürlerin tüm birikimlerini daha da öteye, ileriye taşımak için çaba harcar. Bu yaparken tematik bir biçimde toplamalar, çıkarmalar yapar gibi değil derin sezgi gücüyle kendiliğinden usunun en derin, en işlek yerinden başlayarak bunların toplamından genel çıkarımlar yaparak yolunu bulur, sürdürür.


Hiç durmaksızın, neredeyse soluk soluğa bir koşunun içinde bulur kendini. Bu büyük çaba hem bir yorgunluktur hem de ötelerde bir yerde kendini bulma, kendini tamamlama duygusunun onu çeken, onu yönlendiren umut dolu itkisidir. Yola çıkmanın, yola düşmenin uzun erimi içinde zaman zaman susuz, zaman zaman olumsuz süreçleri göze almanın, bu süreçler içinden geçerken kendi içinde onardığı, araladığı karanlıkların, bilinmezliklerin aydınlanmasıyla başlayan büyük doymuşluk onu gelecek adımlar için güçlendirir. Nasıl olursa olsun, nereden başlarsa başlasın giydiği sanat gömleğinin renklerini soldurmamak için, o renklerin daha iyi görüleceği ışıklı ortamlara taşıma çabası içinde olur.


Kaçınılmaz olanın içinde çırpınıp dururken yonttuğu o büyük bilinmezliğin karanlığı içinde sığınıp, yaşayabileceği, mutlu olacağı derinliklerin odasını da kurar. O oda sanatçının düşlerini yonttuğu, düşlerini biçimlendirdiği bir odadır artık. Sıkıldığı, zorlandığı, yalnızlıklarının zirvelerinde dolaştığı anlarda iç seslerine yöneldiği, iç seslerine sarılıp uyuduğu anlardır, o oda.


Yaşanmışlığın içinde biriktirdiği ne varsa, neyi üst üste koyup yeni renkler, yeni anlamlar elde edebiliyorsa onların taşkınlıklarını bir yerlere, bir bilinmez anlamalara, bir bilinmez biçimlere dökerek, dökme zorunluluğunu duyarak kaçınılmazlıklarını dışa vurmak zorundadır. Öyle anlar içinde çırpınıp durur ki, öğrendiği, elinde bulunan tüm biçimlerin, sözcüklerin, seslerin yetmediği daha doğrusu içinde, düşüncesinde belirginleşen ama herhangi bir biçime dönüşme aşamasına gelmemiş olan bu duyumların dışa vurumunun sancılarını çeker. Dışsal biçimlerin önünde kıvranıp dururken gidip geldiği o alanlarda ayak izleri kalır. Yürür, dolaşır, yeniden gider gelir; düşündeki, belleğindeki tüm değerleri estetik anlamda da gözden geçirerek dışa vurulması gerekene yeni bir giysi dikmek için akana, gelip dışa dökülmesi gerekene makasını vurmak için büyük çaba harcar. Kesilen kumaşın dokunuşundan, desenine varıncaya dek tezgahındaki tüm seslerin sayfalarını karıştırır, yeni bir ses bulmaya çalışır.


Giderek daha da zorlanan bu sürecin neresinde olursa olsun hem taşıdığı yükün, taşıdığı birikimin, taşıdığı dışa vurulması kaçınılmaz olanın ayırtındadır. Umarsızlığı, kıvranıp durması, savruluyor gibi görünmesi bundandır. Gidip gelenin eskilerin yinelemeleri olduğunu bilir, bu yolların, bilinen bu yolların yeni çağrışımlara çıkmasını umar, arar, sorar.


Dışa vurulması gereken kaçınılmazın giderek biçimlendiği, sancıların sevince, coşkuya dönüştüğü anların yaklaştığını bilir. Kıvrılıp düşlemin en derin yerlerini kolaçan ettiği o yalnızlık yüklü odadan başını uzatıp belli belirsiz ışığa doğru yürümeye başlar. İşte o an ışığın yüzüne çarptığı andır. İlk sözcüğün doğum yatağına düştüğü andır. Neyin nasıl olacağını kestiremediğin, önünde açılan yolun seni gerçek olana götüreceğini bildiğin andır. Sorgulamaların en hızlı bir biçimde sürerken birikimlere dayanarak, onlara güvenerek seçkin, özgün olana doğru zorunluluğunun dışına doğru yol alırsın.


Kaçınılmaz olanın yaratım süreçlerini kolaçan ederek yeni bir söylem, yeni bir biçim; senin duyumlarını, düşlerini, umutlarını, duygularını tanımlayan ya da onlara en yakın duranı ortaya koymaya çalışırsın. Hep eksik olduğunu, hep eksik bıraktığını bilirsin. Yine de onları tamamlamak için, geride ne bıraktım duygusuyla yolculuklarını sanatın o bilinmez, belirlenmez düzleminde sürdürürsün.


Kaçınılmazın belirli biçimlere, belirli biçimlere bürünmüş gibi görünse de asıl içindeki eksiklik, tamamlanmamıştık duygusunu bir türlü aşamazsın. İçinde bir ünlem, bir soru imi olarak kalır. Çırpındıkça derinleşen bu duygu seni sürekli yazmaya, sürekli üretmeye yönlendirir. Kaçınılmazın olanı sorguladıkça her gün yeni bilgiler, yeni öğrenmeler içinde soruların çoğalır. Tuttuğunu, tanımladığını, yazdığını, yakaladığını sandığının bir bakmışsın elinin üstüne düşen güneş ışığı gibi, tutmaya çalıştıkça öbür elinin üstünde.


Yapa, okuya, öğrene öğrene kendine yaptığın o uzun yolculuğun içinde tanımlanamaz olanın aslında tanımlamaya çalıştıkça bir sanata dönüştüğünü görmek, oradan kendine ödüller çıkarmak, kendini avutmak, zorluklarının üstesinden gelirken dayanak bulmak; bir başka değişle avunmak, iyileşmek… Hiç ummadığın anda bir rengin, bir sesin, bir sözcüğün seni tutup o karanlık odalardan çıkarmasına izin vermen, izin verme duygusunda olman sanatın başaracağı bir büyük adımdır.


Kaçınılmazın kendisi olan sanat içinden geçtiğimiz zamanlara tanıklık yaparken bizim birer izdüşümümüz olarak yaşama yansırken, ona kattıkları, kendimizi yaşama kattıklarımızla anlamlanır.


Gerçekliğin dışına düşmeden, onun bizi yüz yüze getiren olgularını bilerek, oralardan beslenerek kendi yaralarımızı, kendi eksikliklerimizi tamamlamak, sarmak kaçınılmazımız olmalıdır. Sanatın bizi besleyen, bizi büyüten yanı da bu olsa gerek. Onu okurken, onu izlerken, onu dinlerken ister istemez içinde kaybolmamız, yitip gitmemiz de bu gücünden olsa gerek.


Kendi kaçınılmazından sanat üretenlerin giyindiği tüm renklerin, tüm sözcüklerin giderek bizim için yaşamın da renkleri, sesleri, biçimleri olması onun, sanatın, yaşamın yeniden, yeni olgular içinde ortaya konmasından kaynaklanmaktadır.


10.10.2024

Şiirevi – Güvendik – Urla- İzmir

Yorumlar


bottom of page