SU

AŞKIN EROĞLU
*
Gölge boyları uzarken su kaplumbağası önümde ağır ağır ilerliyordu. Birkaç adımda bir duruyor, kırışık boynunu uzatıp çevresini yokluyor, sonra gönülsüzce yeniden yürüyordu. Pürüzlü bir kayanın yanına geldiğinde durdu. Başını kaldırıp bana baktı.
Gidenler neden son kez dönüp bakar? Fatoş da kapının eşiğinde böyle durmuştu. Sırtında küçük bir çanta vardı. Bakışlarını, tabakları masadan alıp lavaboya bırakışı gibi ağır ağır evin
içinde gezdirmişti. Salona, kitaplığın tozlu raflarına, pencere önündeki kırgın sardunyalara, mutfak masasındaki çatlak fincana...
Bir şeyi unutmaktan korkar gibi değil de, silip atacağı şeylerin koordinatlarını son kez beynine kazır gibiydi. Sonra kapının eşiğine bıraktığı o küçük ayaklarıyla bana dönüp: “İnsan bazen ne istediğini ne hissettiğini bilmiyor” demişti.
Kaplumbağa kayaya değince ürküp başını kabuğuna çekti. Uzun süre çıkmadı. Fatoş da korktuğunda konuşmaz, perdeleri sıkıca çeker, kapıları kilitler ve kendi içine kapanırdı.
Rüzgâr otları hışırdatarak eziyor, akşamın gri tonları bahçeyi yavaş yavaş karartıyordu. Sonunda kaplumbağa başını çıkardı. Sağa döndü. Olmadı. Sola döndü. Yine olmadı.
Suya doğru bakıyor, ama gitmiyordu. Eğilip onu suya çevirdim. “Git hadi,” diye fısıldadım. Kıpırdamadı. Biraz daha ittirdim. Yine dönüp bana baktı. Sonra yönünü değiştirdi ve peşimden gelmeye başladı. Bir süre ayaklarımın ucuna doğru sürüklenişini izledim.
İçimde birden karanlık, tuhaf bir öfke kabardı. Onu bir taş gibi suya fırlattım. Sessizliği yırtan tok bir şapırtı koptu. Suyun yüzeyinde küçük bir halka oluştu. Usulca genişledi. Sonra karanlık su, o çırpınışı hiçbir şey olmamış gibi yuttu.
Her şey yeniden eski, tanıdık rengine büründü. Mutfak masasının üzerinde çatlak fincan aynı yerdeydi. O pazar gününden bu yana yüzlerce sabah ağarmış, yüzlerce akşam çökmüştü. Fincan ise zamanın dışına itilmiş gibiydi.
İlk kez elimi uzattım. Parmaklarım soğuk kulpuna değdi. Kaldıramadım.
Pencereden bahçeye baktım. Karanlık her şeyi örtmüştü. Kaplumbağasız bir bahçe, Fatoşsuz bir ev.
Holün ışığını söndürmek üzereydim ki kapı çaldı. Saat on birdi. Birkaç saniye sonra yeniden çaldı. Bu kez daha uzun. Bir süre ses çıkarmadan bekledim. Sonra parmak uçlarımda kapı dürbününe yaklaştım. Kimse yoktu. Geri çekildim. Kapı koluna dokundum.
Taşkın Eroğlu
Haziran 2026















































Yorumlar