top of page

GÖK MÜNEVVER


Sünni bir ailenin kızıydı Münevver, babası hocaydı, seveni çoktu. Etraf köyler mübarek ayın ramazanın Halil Hoca ile kutsiyetinin daha çok olacağına inanırlardı. Darılmasınalar, gönül koymasınlar diye o da sıraya koyardı onları.


Münevver’in, mavi gözleri çelik gibiydi, baktığı yeri delip geçerdi adeta. Kendine güven tamdır. Konuşmayı çok seven Münevver, bıraksan saatlerce konuşur, hangi mecliste olursa olsun, hep ondan konuşulsun isterdi. Konu dışında oldu mu, ya uykuyu bahane eder, ya da işini. Atom karınca deyimi ona dair söylenmiş gibidir sanki. 1.55 lik boyu ile devdir adeta. Göğüslerini döven iki ince belek, sarışın tene ayrı bir güzellik verir.


Korkusuzdu Münevver, cihana meydan okuyan bir duruşu vardı. Küçük yaşta özgür olmak için babaanneyi seçmiş, onun yanında büyümüştü. “Vali padişah olsa vız gelir bana, kimseden korkum yok benim” derdi. Yüzüne bir şey diyemeyenler arkasından “gök baygıç,” sıfatını yakıştırmışlardı. Sarışın tene mavi gözler bir başka güzellik verir. Vade’nin Ayşe Nine, “çantırma çavışı” lakabını yakıştırmıştır ona. Eğilmezdi Münevver, kimseye yalvarmazdı, hani Pir Sultan’ın Hınzır Paşa’ya, “bir can için yalvarmam sana!” sözü, onunla kimseye aman dememek olarak hayat bulmuştu.


Münevver, Hüseyin’i sevmişti, daha doğrusu sevmesine, gönlünün ona akmasına Şehriban Bacak vesile olmuş. Münevver ile Hüseyin’in bir araya gelmesi, iki cihanın bir araya gelmesidir. Münevver koyu Sünni bir ailenin, Halil Hoca’nın kızıdır…


Hüseyin’in ailesi ise Aleviliği hakkıyla yaşamaya çalışan bir ailedir. Bu iki seven gönlün bir araya gelmesi imkânsızdan öte bir şeydir. Alevilik Hüseyin’in ailesiyle anılır, Alevi deyince onlar akla gelir.


Hüseyin, boylu poslu yağız bir delikanlı. Tanıdık bildik tekmil kızlar onunla evlenmek ister. Pehlivandır üstelik iyi güreş tutar, kispedi kendirden olduğundan “kendirli pehlivan” demişler ona. Demirci’de büyük ortayı almış, lakin güreşmekle karın doymaz deyip vazgeçirmişler ağabeyleri.


Anası:

“Gara Üseyin’im diye seslenirmiş ona. Kara Hüseyin: Yanakları kırmızı, kıpkırmızı, kanlı canlıdır. Boy sırım, gözler ateş, bakışlar yalabık! Kimse göz göze gelemez, bakamaz gözlerinin içine. Türkülerde derler ya “gülüm sen bu avazı turnalardan mı aldın. İşte öyle de turna seslidir.

Cemlerde:

“Hey erenler akıl fikir eyleyin,” deyişi en çok onun ağzına yakıştığından her daim o söylermiş. Söylemeye başladı mı herkes bir huşu içinde onu dinlermiş.




Hey erenler akıl fikir eyleyin, Dağlara da duman ne güzel uymuş, Yaradan Allah'a şükür eyleyin, Mümine de iman ne güzel uymuş!”


Şehriban Bacak, Bacak Dede’nin kızıdır. Köyün bileni, akıl danışılanıdır. O da Münevver gibi Türk sinemasının Aliye Rona tipinin gerçek hayattaki temsilcisidir. Omzuna tüfeği asıp korkusuzca ava gider, bir başına. Erkeği kadını, bir Allah’ın kulu, gözünün üstünde kaşın var deme cüretini gösterememiştir ona.


Şehriban Bacak, Münevver ile Hüseyin’in birbirlerine çok yakışacağını hayal eder, yerin kulağı var deyip kimseler duymasın diye, bu hayalini Münevver’in kulağına fısıldar.

“…”

Şaşırır Münevver, şaşırmakla kalmaz imkânsızlığını düşününce de aklı karışır.

“Olmaz, olamaz, imkânsız bir şey bu!”


“Olur olur neden olmasın, senin adın Münevver değil mi, sen kimden korkuyorsun? Korkma, yık git bu saçma sapan görenekleri. Sana bu yakışır. Sen Üsen’i beğenmiyon mu?”

“Şey de…”

“Ne şeyi, Üsen’den gabadayısını mı bulcan gız?”

“…”

“Üsen köyün yakışıklısı, sen köyün gözeli, yakışıp duruyonuz birbirinize!”


O gece Münevver’in gözüne uyku girmez, sabaha kadar döner durur. “Acaba olur mu,” defalarca sorar bu soruyu kendine; cevabına ne evet, ne hayır diyebilir. Sabaha karşı karara varıp dalar uykuya.


"Üsen hem eyi yürekli, hem cesor; hem de köyün yakışıklısı! İkimiz bir olduk mu, yedi cihana meydan okuruz! Sünnilik ailemden gelen bir şey, ben seçmedim, Sünni olmak istemedim ki!”

Sabah oldu mu, ilk iş Şehriban abama bildireyim gararımı deyip dalar uykuya. Çünkü uykusuzluk onun için yaman bir şeydir. Yettim bittim uykusuzluğa dayanamaz. Evde oturup dururken “siz az durun, azıcık kestirivereyim ben," deyip dakikada uyur, o dakika da rüya bile görür. Her rüyasında da “ uçtum ben,” der. “Anlatmayacaktım ama” deyip yine de anlatır.

Şehriban Bacak Münevverin fikrini aldıktan sonra, Hüseyin’in annesi ile konuşmak için evlerine gider.


“Fadima Aba, gız Fadima Aba, evde misin?”

“Kim o?”

“Benim ben, kim olcak gız, ben, Şerban!”

“Gel gel kapı açık, aşşadan ün etmek ne oluyo gız, kapı açık işte, çık ge!”

“…”

Bilmez misin bizim ev hacat kapısı, hep açık olur!”

“Bilmem mi, bilirim elbet evde misin diye ün ettim işte!”

“Senin gelişinde bir şeyler var emme, de bakalım ne, inşallah hayırdır!”

“Hayır hayır, şerle işimiz yok bizim!”

“De hele, patlatma insanı, deyive!”

“Deceklemi eyi bi dinle: Senin Gara Üsen var ya?”

“He ne olmuş Gara Üsen’ime?”

“Onu köyün en güzel gızı Halil Hoca’nın Münevver’le arasını yapem deyom, ne diyon, ırazı mısın?”

“Bilmem ki onla bize gız vemez ki!”

“Münevver’in gönü olduktan sonra, onla iste vesin, iste vemesin, yete ki Münevver he desin, dua et Münevver he desin, undan sonrası goley!”

“Üsen ne de ki?”

“Ne decek, göbek atcak!”

Akşam karanlığı köyü esir almış, Ay daha doğmamış; ayak alışkanlığı ile yolunu bulur köylüler. Münevver anasına:


“Ana evde hiç su yok, cam bunarına suya gidiyom,” diyerek çıkar evden. Cami pınarından suyu dolduran Münevver, testileri avlu kapısının arkasına bırakır, kapı arkasına sakladığı bohçasını eline alıp karanlığa karışır.


Münevver sudan geldi mi, gelmedi mi, kimse merak etmemiştir. Köyde gece tez olduğundan akşamdan uyuyan köylü, sabah ezanı ile uyanır. Sultan Teyze avlu kapısının arkasındaki su testilerini görür, o şaşkınlıkla Münevver’in yattığı yere gider, yatağının boş olduğunu görünce beyninden vurulmuşa döner, Düşünceler kafasında durmadan yer değiştirir. Neden sonra Münevver’in kaçtığı gelir aklına…


Hüseyin nar ağacının altına saklanmış, nerdeyse kaybolmuştur. Münevver’in gelmesi ile birlikte karanlıkta bir yıldız gibi kayıp mezar çamına doğru uçup giderler…


Kuşluk Gelini


Yaşı küçük yazılmıştı Münevver’in, evlenecek yaşta değildi. Halil Hoca, Hüseyinlerin evini basıp taşa tutmayı kendine yakıştıramaz, öte yandan da kızının rahat edeceğini düşünüp gönünü ferahlatır. Halil Hoca dünden istekli demesinler diye, karakola gidip şikayet etmeye karar verir.

Kız kendi kaçmış, zorla alıp götürmemişlerdi. Yaşı küçük olduğundan karakola gidip şikâyetçi olmak doğru olacaktır. Anası Sultan Hanım’da için için de hayırlı olacağını düşünüp öfkeleri taşkınlıkları yatıştırır. Etraftan gelen “kıralım, dökelim,” telkinlerine kulak asmaz. Kötülük olsa, ne çıkar Hüseyin’in ailesiyle uğraşmak, kavga etmek aklıca da değildir. Kalabalık ailedir, gözünü budaktan esirgemeyen Koca Kıcıro vardır. Kanuna sığınmaktan başka çare yoktur. Bir de ne derlerdi, “Halil Hoca kızını kaçıranlara hiçbir şey demediği gibi zil takıp oynadı,” derlerdi, insanoğlu bu, sütün en çiğini içmiştir.


İkindi ezanı Allahuekber dedi demedi, Mezar Harmanı tarafından dört atlı askerin köye doğru geldiğini söylediler. Karakol komutanı, karakolda onbaşıyı nöbetçi bırakıp bizzat kendisi gelmiş, gece yarısına kadar herkesi sorguya çekmiş, yine de hiçbir şey öğrenememiştir! Durumun uzaması yorar komutanı, böyle çözemeyeceğine karar verip tatlılıkla çözmenin doğru olacağını düşünür “size üç gün müddet, Hüseyin’i teslim etmezseniz, hepinizi atarım mahpusa, haberiniz olsun, ben şimdi gidiyorum; üç gün sonra tekrar geleceğim,” deyip gider.


Üç gün iyi bir müddet, bu zamanda düğün dernek yapıp Hüseyin’i karakol komutanına teslim edebilirlerdi. Daha o gece Davulcu Cafer’e, Zurnacı Nurullah’a haber verilir, koyunlar kesilir, geceden yemeklikler kazanlara koyulur.


Hüseyin’e haberci çıkarılır, şafak vakti, ak ipliğin, karadan seçildiği bir zamanda köye getirilir Hüseyin’le Münevver! Sabahına davul vurulur. Zurnacı Nurullah, bir Cezayir çalar, dinleyenin yüreğinin yağı erir. Gök Münevver, bugüne kadar kimseye nasip olmayan, nasip olmayacak bir zamanda öğle ezanına varmadan gelin olur.


Vadelerin Ayşe Nine buna sebep Gök Münevver’e, “kuşluk gelini,” diyerek hatırlatır tarihi:

“Kuşluk gelini!”


Düğünden sonra Hüseyin’i, abileri Nurullah ve Mustafa Durhasan’a gidip karakola teslim eder. Düğünde et boldur, yemek boldur. Yemeklerin en has yerleri karakol için ayrılır. Ayrılmıştır ayrılmasına da karakol komutanı verdiği sözü tutmamış, o yumuşak tabiatı gitmiş, zalim bir adam olup çıkmıştır. Tatlı dille adil olduğuna inandırmıştır ya… Hüseyin’in ağabeylerinin köye dönmelerini isteyip onları karakolda misafir edeceğini söyler. Nurullah ile Mustafa köye döndükten sonra onbaşıya göz edip hadi bakalım der. Bu, Hüseyin’i götür iyi bir ıslat demektir. Elleri kırılası, kör olası, yediverenleri bulunmayası Onbaşı, Hüseyin’i, o kadar çok dövmüş, o kadar dövmüş ki…


Hâkimin karşısına Hüseyin ile birlikte çıkan Münevver:

“Ben gönüllü gaçtım, Üsen beni gaçırmadı, ben ona gaçtım, ona haberi ben yolladım, beni gaçır,” dedim.

“Kimle haber yolladın?”

“O denir mi hâkim amca onu bi Allah bilir!”

“Demeyecek misin?”

“Demeyeceğim, ben gönüllü gaçtım!”

“Madem gönlün var, neden kaçtın?”

“Benim bubam iki cihan bir araya gelse beni Üsen’e vemez!”

“Neden kızım?”

“Hâkim amca onla Alevi, biz Sünniyiz, üstelik benim bubam hoca!”

“Öylede kanun Hüseyin’e suçlu diyor. Reşit olmayan bir çocuğu kaçırmak suçtur, diyor!”

“Ben çocuk değilim, Üsen’den böyüğüm, bubam benim yaşımı küççük yazdırmış, Üsen’in doğduğunu biliyom, ben çocuk değilim!”

“Kızım hüviyetin öyle demiyor!”

“Hüviyet ne?”

“Boş ver öğrenirsin!”


Tamı tamına üç ay yattı Hüseyin. Münevver, babası evine gitmedi, babası da getirmek için uğraşmadı. Bekledi, Hüseyin’in çıkmasını bekledi. Günler zor geçiyordu, Bu evin işlerinin yoğunluğu da yoruyordu onu. Böyle olmaz diye düşünüp bir sabah vakti babasının evinde aldı soluğu:


“Baba makemeni geri alcan ben Üsen’den davacı değilim diycen yoksa hayat boyu beni bi daha göremezsin, sana buba demem; eşiğini de çiğnemem habarın olsun! Yarından tezi yok, doğru Demirci’ye gitcen ben davamdan vazgeçiyorum diycen, ölünceye gada yüzümü göremezsin bak! Dünyada izin vermem, onun mapıs yatmasına tekra giderin kendim gaçtım, derim hâkime, ne garışırmış benim gönüme dövlet derim, ne garışırmış sevgime derim, devletin işi gaydı yok mu başka derim; ortalık açlıktan gırılıyo, gidin unlara bakın derim, gidin unları doyurun derim, derim mi derim, bilmiş ol!”



Halil Hoca şikâyetinden vazgeçince Hüseyin cezaevinden çıktı. Gök Münevver’in direnci olmasaydı daha çok yatardı mahpus damlarında.


“Bir daha yüzümü göremezsin buba demişti, kesinlikle ölüne dirine gelmem, ne kabahati var Üsen’in ben gönümle gaçtım, gaçır beni dedim, Üsen mahpusta yatınca sen mutlu mu olcan, el alemin dediğine bakma buba, unlara ne oluyo, köpeği mi oluyo, ben istedim buba ben!”

Gök Münevver’e yalnızca bir erkek kardeşi kin bağlamış, yıllarca da konuşmamıştı. “Benim öyle bir abam yok” deyip silmişti defterinden, öteki kardeşleri hiç küsmediği gibi, o da kol kanat germişti onlara!


Hüseyin cezaevinden çıktıktan sonra bildiği, ara verdiği hayata devam etti. İşler bütün ağırlığı ile devam ediyordu. Rençperliğin yanı sıra kiremit ocağında kiremit kesmek, kiremit yapmak, hayvanlara göz kulak olmak… Sürü ile iş… Kalabalık aileydi, her hafta bir fırın ekmek yapılır, haftası dolmadan bir fırın ekmek tükenirdi. Sofraya gelen yemek tabağı saniyede boşalırdı. Bir sürü erkek boğazı doymak bilir mi?


Durmaksızın, yorulmaksızın çalışıyorlardı. Akşam olunca biten gün yarın yeniden başlayacaktı, artan bir tempo ile çalışıyorlardı. Ayrı gayrı yoktu, birlikte üretip birlikte tüketiyorlardı. Kıcıro’nun disiplini kalabalık aile için bir sigortaydı. Hepsi çoluk çocuk sahibi olmuş, aile de büyüdükçe de büyümüştü…

Bir sabah Gök Münevver iki çocuğunun ateşler içinde yandığını görünce aklını çıvdıracakmış gibi oldu. Hüseyin’in dünya bir yana kızım bir yana dediği Fadime gözünü açamıyor, cehennem ateşinde yanım yanım yanıyordu sanki. Gök Münevver’in elleri Fadime’nin yüzünde, göğsünde, saçlarındadır; fakat gözünü açamaz bir türlü Fadime. Anasının Gara Üsen’i, biricik kızına onun adını vermişti. Hasta olması feleğini şaşırttı, dünya başına yıkıldı, gittikçe de durumunun ağırlaştığını görünce perişan oluyordu

“Gızım Fadima, gızım!”