Emel Sayın

ŞENOL YAZICI
*
ÖYKÜ
*
Osman'ın minyon bir yapısı, ince bir sesi, çabuk bir gülüşü vardı.
İnsan onu ilk gördüğünde üniversitede matematik öğretmeni olduğuna inanmazdı. Bir kafede otursa öğrencilerden biri sanılır, koridorda hızlı hızlı yürürken gören bir veli ona yol sorabilirdi.
Oysa ufak tefek gövdesinin içine uzun bir hayat sığdırmıştı.
Bir Anadolu köyünde doğmuştu. Çocukluğu okul dönüşlerinde taşınan odunlarla, yamalı pantolonlarla, yatılı okul yatakhanelerindeki demir ranzalarla geçmişti. İnsan büyüse de geçmişi büyümezdi. Osman'ın geçmişi de içinde hâlâ kısa pantolonlu bir çocuk olarak yaşıyordu.
Köyden başlayıp üniversite sıralarına kadar uzanan yolu yürümüş, öğretmen olmuştu. İkinci el de olsa bir arabası vardı. Ne var ki kelli felli biri ona değer verdiğinde hâlâ şaşırıyordu.
Çünkü yoksulluk, insanın cebinden önce ruhuna yerleşirdi.
Eskişehir'de üniversiteye bağlı bir yüksekokulda göreve başladığında kendisini ilk kez doğru yerde hissetmişti. Kampüste gençlik vardı; bahçelerde, koridorlarda, sınıflarda... Kendisi de yaşından genç gösteriyordu. Yaşına hayli yakın, çoğu kentli öğrencilerinin ilgi ve değer vermesinden hayli mutlu oluyor, çabucak kaynaşıyor, bazen öğretmen olduğunu unutup onların abisi olmaktan gururlanıyordu. Öyle ki bazen bir bankta oturmuş bir kız öğrencisinin erkek arkadaşıyla yaşadığı gönül ilişkisinin sorunlarına, sanki kendisi çok yaşamış gibi bilgece çözümler üretiyordu. Bazen parasız kalan bir erkek öğrencisine cebindeki son birkaç lirayı verip kendisi kantinde yemek değil de tost yerken rastlıyorduk ona.
Çocuklar ne köylülüğünü görüyor, ne de geçmişi biliyordu. Sadece matematiğe tam hakim genç Osman öğretmendi onlar için.
Ortamını çok sevmişti. O zaman da her zamanki ruh hali depreşmişti. Korkuyordu. Bir siyasi kayırmayla geldiği bu görevi, bulunduğu yeri kaybetmekten korkuyordu.
Müdüre gösterdiği saygının bir bölümü nezaketten, bir bölümü ise bu korkudandı.
Okulun müdürü iri yapılı, iştahlı bir adamdı. Hayatın bütün nimetlerine karşı canlı bir ilgisi vardı. Fıkralara herkesten çok güler, meyhanelere resmî yazılardan daha fazla zaman ayırırdı. Bir de pavyonlara karşı çocukça bir merakı vardı.
Yanında dolaştırdığı Türkçeci Mahmut ise sessiz bir refakatçi, adeta ayaklı bir alkışçıydı. Herkes onu belki de öğretmenler derneğinde müdürle rakibinin tavla oyunlarını izlerken gördükleri için Yancı Mahmut derdi. Bir kez bile oynarken görmemişlerdi.
Bu iki adamı uzaktan gören biri, bir yüksekokulu yöneten iki idareci değil de yıllardır aynı kamyonda yol yapan iki şoförü izlediğini sanabilirdi.
Bir gün Osman'ı odalarına çağırdılar.
İçeri girdiğinde ikisinin yüzünde de tuhaf bir neşe vardı.
Osman'ın içindeki köylü çocuk, tedirgin oldu.
Birileri fazla gülüyorsa, yakında hesabı bir başkası ödeyecekti.
Mahmut birkaç evrak gösterdi. Bir yazıdan söz etti. Sonra bir başka konu açtı. Sonra yeniden ilk konuya döndü. Anlaşılmaz bir şeyler oluyordu.
Tam o sırada müdür önündeki gazeteyi kaldırdı.
— Bak Osman, dedi. Şu ilana bak.
Gazeteyi ona uzattı. İlanda kocaman harflerle yazıyordu: "EMEL SAYIN BURSA'DA!"
Müdürün gözleri parladı.
— Bayılırım bu kadına.
Sonra gazeteye vurdu.
— Sen Bursa'yı bilirsin. Bu mekân nerede?
Osman gazeteye şöyle bir baktı.
Sonra çok düşünmeden cevap verdi.
— Bilmez miyim müdürüm? Ağabeyim orada çalışıyor.
O cümle çıkar çıkmaz odanın havası değişti.
Müdür kahkahayı bastı.
Mahmut da ona eşlik etti.
İki avcı aynı anda tavşanın kendi ayağıyla tuzağa girdiğini görmüş gibiydi.
Müdür:
— Mahmut, dedi. Kısmetinde iyileşecek hasta olmak varmış.
Mahmut sırıttı.
— Osman'ın arabası da var.
Müdür başını salladı.
— Evet ya...
Sanki mesele ilk kez aklına gelmiş gibi yaptı.
— Madem ağabeyin orada çalışıyor...
Sözün gerisini söylemedi. Söylemesine gerek yoktu. Halka tamamlanmıştı. Sadece kilit eksikti.
Osman ne denilmek istendiğini anlamıştı. Bu işine yarayabilirdi, iyilik et at denize… derlerdi ya. Beklentilerini boşa çıkarmak istemedi.
— Elbette müdürüm, dedi. Ne zaman isterseniz.
Kafesi kendi elleriyle kapattı.
O yıllarda telefonla pavyonda yer ayırtmak bile küçük bir devlet işi kadar zahmetliydi. Bir hafta boyunca ankesörlü telefonlar çalıştı. Birileri birilerini aradı, birilerine selam gönderildi. Sonunda Osman'ın ağabeyi devreye girdi ve pazar akşamı için yer bulundu.
Yola çıktıkları gün Osman direksiyona geçtiğinde Mahmut arka koltuğa yayılmış, yolun tadını çıkarmaya başlamıştı. Arada bir, âdet yerini bulsun diye ön koltuğa oturmuş, keyfi yerine gelmiş, dili çözülmüş müdürün anlattıklarına yancılık yapıyordu. Eskişehir geride kaldıkça müdürün sesi daha da yükseliyor, gençliğinden anlattığı hikâyeler uzuyor, kahkahaları büyüyordu.
Sanki Bursa'ya değil de yıllardır özlediği bir zamana, büyük bir enerjiyle dönüyordu.
Kente vardıklarında ilk durak İskenderci oldu.
Müdürle Mahmut iştahla yemeklerini yerken Osman onları seyrediyordu. Böyle durumlarda kendisini hep aynı yerde bulurdu; sofraya oturanlardan çok sofranın düzeninden sorumlu biri gibi.
Hesap geldiğinde Mahmut tuvalete gitti. Müdür sigarasını arabada unuttuğunu hatırladı.
Bir dakika sonra Osman kasada tek başına duruyordu. Cüzdanını çıkarıp hesabı ödedi. Canı sıkıldı. Ama yalnızca birkaç saniye. Hemen bir gerekçe buldu.
Abiler hesabı öderdi.
Setbaşı'na geçtiler. Kahvelerini Mahvel'in önünde içtiler.
Bursa geceye hazırlanıyordu.
Akşam çökerken Bursa'nın üstüne ince bir sonbahar serinliği inmeye başlamıştı. Mahvel'de masalarda oturanlar içeriye kapalı alana geçmişti. Setbaşı Köprüsü'nün altından geçen su, yüzyıllardır şehrin bütün sırlarını yanında taşıyormuş gibi ağır ağır akıyordu.
Müdür neşeliydi. Mahmut neşeliydi. Osman da neşeli görünüyordu.
Ama üçü aynı şeyi yaşamıyordu. Müdür gecenin tadını çıkarıyordu. Mahmut müdürün keyfinden pay alıyordu. Osman ise cebindeki parayı ve geleceğini aynı anda düşünüyordu.
Çıktılar, Osman gene kasadaydı.
Bir süre sonra köprüyü geçtiler.
Pavyon nehir kıyısında ışıl ışıl duruyor, dışarıdan bakınca sıradan bir eğlence mekânına benziyordu, İçeride ise herkes başka bir şey arıyordu.
Kapıda ağabeyi karşıladı onları.
Uzun boylu, geniş omuzlu, sakin bir adamdı. İnsan onun yüzüne bakınca dünyada acele etmeye değecek pek az şey olduğuna inanırdı.
Osman onu görünce rahatladı. Çocukluğundan beri başı sıkıştığında önce ağabeyine gitmişti. Bu gece de farklı olmayacaktı.
Yalnız, bunu henüz bilmiyordu.
Salon yavaş yavaş doluyordu. Garsonlar masalar arasında dolaşıyor, ucuz ama pahalı takliti kesme kadehler tavandan sarkan ışıkları yakalayıp geri yansıtıyordu.
Masaları T biçimindeki sahnenin tam ucundaydı. Hatırlı müşterileri burada oturturlardı. Elbette orada oturmanın da bir faturası olurdu.
Müdür oturur oturmaz etrafına bakındı. Yüzünde memnun bir ifade vardı.
— Güzel yer, dedi.
— Kaliteli yer, dedi Mahmut.
Osman da başını salladı.
Kaliteli olup olmadığını bilmiyordu.
Ama pahalı olduğunu biliyordu. Ağabeysine, “hatırlı misafirlerim var,” demişti.
İlk içkiler geldi. Ardından ikinciler. Sonra bir yenisi daha…
Müdürün sesi her kadehte biraz daha yükseliyordu. Bir süre sonra bütün salona hitap eden bir devlet büyüğü gibi konuşmaya başladı. Her anlattığı fıkraya ilk önce kendisi gülüyordu. Mahmut, müdürün güldüğüne bakıp gülüyordu.
Osman ise müdürün müdür olduğuna bakıp gülüyordu.
Salonun ışıkları biraz daha kısıldığında konuşmalar da kendiliğinden azaldı. Garsonlar aynı telaşla dolaşmaya devam ediyordu ama masalardaki adamların yüzlerinde bekleyişe benzeyen bir ifade oluşmuştu.
Sanki herkes aynı anda yaklaşan bir şeyi bekliyordu.
Orkestranın sesi değişti. Davul hafifledi. Kemanlar öne çıktı ve sahneye Emel Sayın geldi.
Osman daha önce onu yalnızca televizyon ekranlarında görmüştü. Televizyon insanı küçültürdü. Oysa sahnede bambaşkaydı.
Yürüyüşü bile bir şarkının ilk notaları gibi salona yayılıyordu. Üzerindeki açık renk sahne kıyafeti ışıkları topluyor, hareket ettikçe başka renklere dönüşüyordu. Yıllardır yüzlerce güzel kadın görmüş adamların bakışları bile bir anlığına onun üstünde duruyordu.
Sahne bazen insanı büyütür. Ama bazen de güzel insan sahneyi büyütür.
O gece hangisinin olduğunu Osman anlayamadı.
Emel Sayın mikrofona yaklaştığında salondaki uğultu kendiliğinden sustu. İlk şarkının daha ilk cümlesinde bütün masa birbirine bakmayı bıraktı. Çünkü insan bazı sesleri yalnızca duyamaz, ses bazen kimilerinin içine düşer. Sesindeki o tanıdık buğu salona yayıldıkça yaşları elliyi geçmiş adamların yüzlerinden gençlikleri çıkıp görünmeye başlamıştı.
Bir zamanlar sevdikleri kızlar, asker uğurlamaları, ilk sigaralar, ilk aşklar, ilk ayrılıklar...
Hepsi o sesin içinde yüzüyordu sanki.
Osman sahneden çok salona bakıyordu. O bir matematikçiydi, insanların sayılara benzeyen taraflarını görmeye alışkındı. Bu yüzden salondaki adamların yüzlerinde aynı denklemin çözüldüğünü fark etti:
Kimse Emel Sayın'a sahip olmak istemiyordu. Kimse buna inanacak kadar çocuk değildi. Ama herkes, hayatında bir zamanlar kaybettiği bir şeye onun sesi aracılığıyla yeniden dokunuyordu.
Müdür ise bambaşka bir âlemdeydi. Dirseklerini masaya dayamış, gözlerini sahneden ayırmıyordu. Yıllardır beklediği bir misafir nihayet kapısını çalmış gibiydi. Şarkılar ilerledikçe yanakları kızarmaya başladı.
Kadehindeki rakı eksiliyor, hayranlığı çoğalıyordu. Bir ara Emel Sayın sahnenin uzantısına kadar geldi. T biçimindeki sahnenin en uç noktası onların masasının hemen önündeydi.
O anda müdür doğruldu, ceketini düzeltti, kravatını çekiştirdi, sanki Türkiye Cumhuriyeti adına resmi bir göreve hazırlanıyordu.
Sonra kadehini kaldırdı. Yavaşça uzattı.
Osman o hareketi görür görmez irkildi. Çünkü pavyonların görünmeyen kurallarını biliyordu.
İçinden kadının görmemesi için yalvarıyordu.
Emel Sayın kadehi aldı. Gülümsedi. Kadehi dudaklarına hafifçe yaklaştırdı. Belki değdirdi. Belki değdirmedi. Ama salondaki herkes değdirdiğine inandı. Sonra teşekkür eder gibi başını eğerek yürüdü.
Müdür ise bir devlet ihalesi kazanmış müteahhit kadar gururluydu. Onun yüzüne bakınca sanırdınız ki biraz önce bütün Bursa'nın önünde nişanlanmıştı.
Mahmut hayranlıkla:
— Gördün mü hocam? dedi.
Müdür göğsünü kabarttı.
— Gördüm tabi...
Osman ise sahneye değil, boşalan kadehine bakıyordu. Çünkü masadaki üç kişiden yalnız biri yaklaşık beş dakika sonra gelecek faturayı düşünüyordu.
O kişi maalesef matematikçiydi.
Emel Sayın son kez selam verip kulise çekildiğinde salonun büyüsü yavaş yavaş çözülmeye başladı. Bir süre önce aynı şarkının içinde sallanan insanlar yeniden kendi hayatlarına dönüyorlardı. Ceketler düğmeleniyor, sandalyeler geriye itilip sendeleyen insanlar kalkıyordu. Masalarda hesap konuşulmaya başlanmıştı. Hayaller yavaş yavaş yerini rakamlara bırakıyordu.
Osman ise başından beri korktuğu o rakamın peşine düşmüştü.
Sessizce masadan kalktı. Kimse fark etmedi.
Çünkü müdür hâlâ sahneye bakıyordu. Sanki Emel Sayın biraz sonra geri dönecek ve yalnızca onun için bir şarkı daha söyleyecekti. Mahmut da aynı yöne bakıyordu. Gerçi Mahmut'un baktığı şeyin sahne mi yoksa müdür olup olmadığı ayırt edilemiyordu.
Muhasebe bölümünü buldu Osman. Ağabeyi evrakların arasında oturuyordu. Pavyonların ilginç yanı buydu. Önde hayaller satılırdı. Arkada hesap tutulurdu ve hayallerin muhasebesi her zaman hesaplardan daha ağırdı.
Ağabeyi Osman'ın yüzüne bakınca gülümsedi.
— Ne oldu?
— Ağabey...
Osman bir sandalyeye çöktü.
— Şu hesabı öğrenebilir miyiz?
Ağabeyi cevap vermedi. Önce kardeşinin yüzüne baktı. Sonra yumuşak sordu:
— Müdür kadeh mi uzattı?
— Nasıl bildin?
— Yirmi yıldır aynı hikâyeyi görüyorum.
Garsona seslendi. Bir kâğıt geldi. Osman kâğıdı eline aldı. İlk bakışta hiçbir şey hissetmedi. İkinci bakışta midesi daraldı. Üçüncü bakışta çocukluğu geri geldi.
Yatılı okul yemekhanesi, eski ayakkabılar, babasıyla yapılan hesaplar, annesinin pazarda parayı iki kez sayışı, hepsi bir anda masanın üstüne dizildi.
Rakam büyüktü. Hem de çok büyüktü.
— Ağbi... dedi zorlukla. Ben ayda bu kadar para kazanamıyorum.
Ağabeyi güldü.
— Fark ettim.
Sonra kalemini çıkardı. Faturanın arkasına kocaman bir çarpı attı. Sanki Osman’ın asılacağı darağacının ipini kesiyordu. Osman rahatladığını hissedince birden utandı. Koca adam olmuştu. Üniversitede ders anlatıyordu, ama yine ağabeyi kurtarmıştı onu.
Kimi insanlar yalnız kardeş olmazdı; hayat boyu acil çıkış kapısı olarak kalırlardı.
Ona bir daha imrendi.
Masaya döndüğünde müdür bir şeyler içiyordu. Mahmut da son fıstıkları temizliyordu.
Osman oturur oturmaz soru geldi:
— Ne tuttu?
Osman rakamı söyledi. Fedakarlığı anlaşılsın diye de biraz da abarttı.
Bir sessizlik oldu; öyle kısa ama derin bir sessizlik ki insan kaçırır. Ama Osman matematikçiydi. Sayıları olduğu kadar sessizlikleri de ölçebiliyordu artık. İkisi de rakamı zihninde hesapladı, durumu analiz etti. İkisi de ödemeden kurtulduklarını aynı anda anladı ve ikisinin de yüzüne gösterişli bir üzüntü yerleşti.
— Vah vah... dedi müdür.
— Keşke haber verseydin. Vallahi ben ödeyecektim.
Mahmut hemen atıldı:
— Ben de ödeyecektim.
Osman ilk kez ikisine dikkatle baktı.
İnsanlar para ödemeyecekleri zaman ne kadar cömert ve üzgün olabiliyorlardı.
Müdür neredeyse ağlayacak gibiydi.
— Çok üzüldüm.
Osman dayanamadı.
— Müdürüm...
— Efendim?
— Üzülmeyin. Ödendi.
Müdürün yüzündeki keder bir anda dağıldı. Öyle hızlı dağıldı ki insan bunun üzüntü değil bir gölge olduğunu anlayabilirdi.
— Ha öyle mi?
— Evet.
— İyi olmuş.
Sonra biraz düşündü.
— Ama yine de biz öderdik.
Ne zaman vedalaştılar ne zaman pavyondan çıkıp arabaya bindiler kimse anımsamıyordu. Arabaya biner binmez ikisi de horlayarak uyumaya başladı.
Osman pür dikkat, boş sokaklardan, caddelerden geçip Eskişehir yoluna çıktı. Şehrin çıkışına yakın bir benzinlikten benzin aldı, çay içti, elini yüzünü yıkadı, hopladı zıpladı, biraz açılmıştı. Arkadaşlarının uyanmadığını görünce devam etti yoluna.
Bozhöyük’e yaklaştığında müdür gözünü açmıştı. Mahmut’u teklifsizce dürterek uyandırdı.
-Bir benzinlik bulsak iyi olurdu, dedi ikisi de birden.
Gecenin karanlığında ışıklarıyla yüzen bir saray gibi duran yol kıyısındaki bir mola yerine saptılar.
Bozüyük'teki moladan sonra yol yeniden karanlığa gömüldü.
Sert kahve uykuyu dağıtmıştı ama insanın içini uyandırmaya her zaman yetmiyordu. Müdür arka koltukta sessizleşmişti. Mahmut da.
Osman direksiyonun başında, Bursa gecesini yavaş yavaş geride bırakıyordu. Farların aydınlattığı yol birkaç yüz metre boyunca açılıyor, sonra yeniden karanlığa karışıyordu.
İnsanın ömrü de biraz buna benziyordu. Görebildiği kadarını yaşıyor, gerisini umutla tamamlıyordu.
Bir ara ertesi günkü sınavı hatırladı. Sorular hâlâ hazırlanmamıştı. Bu kez başını çevirmeden seslendi:
— Müdürüm.
— Efendim.
— Yarın sabah sınavım var. Geç döneceğiz galiba. Öğleden sonraya alsam olur mu?
Müdür düşünmeden cevap verdi:
— Olur. Sabah sana sevk yazarız.
Osman hafifçe gülümsedi. Demek kabul görmüştü. Akşamın başında isteyemeyeceği bir şeyi şimdi kolayca isteyebiliyordu. İnsan bazen aynı arabada birkaç saat yol alınca yerini öğreniyordu
Yol uzadıkça düşünceler de uzuyordu.
Osman camdan akan karanlığa baktı. Canını acıtan şeyin para olmadığını fark etti. Para, borç bulunurdu. Gerekirse ağabeyi bulurdu.
Ama bütün gece boyunca kendisini düşününce içi sıkılıyordu.
İskender hesabını öderken, Mahvel'de kahveleri öderken, benzin alırken, direksiyon başında saatler geçirirken... Hep aynı şeyi yapmıştı. Kendine bir yer satın almaya çalışmıştı. Oysa aldığı diplomalar, geçtiği sınavlar, verdiği dersler, hiçbir şey içindeki o köy çocuğunu bütünüyle susturamamıştı.
İtibar eksikti, itibar…
Yoksul bir köyde başlayan, yatılı okul koğuşlarında süren bazı yolculuklar kolay bitmiyordu.
Müdür başını cama yaslamıştı.
Karanlıkta yüzü seçilmiyordu. Belki bu yüzden ilk kez daha insana benziyordu. Gecenin başındaki gösterişli neşeden eser kalmamıştı. Sanki Bursa'da bıraktığı şey yalnızca bir pavyon gecesi değildi. Belki de alkışladığı Emel Sayın değildi. İnsan bir şarkıyı dinlerken çoğu şarkıcıya değil, kendi geçmişine bakardı.
Gençliğine, kaybettiklerine, bir daha geri dönmeyeceğini bildiği yıllara…
Mahmut sessizce oturuyordu.
Gecenin en silik insanı yine oydu. Hayatı boyunca hep birilerinin yanında durmuştu. Önce babasının, sonra amcasının, amirlerinin, müdürlerinin… Sonra bir yerde bu adet Mahmut’ta olduğu gibi bir işe yararsa ömrünü birilerinin sesi, alkışçısı, yancısı olarak tamamlardın.
Mahmut kendi sesinin rengini bile unuttuğunu düşünüyordu. Belki de uzun yıllar boyunca başkalarının sesini dinlemek, kendi sesini unutturuyor, duymayı zorlaştırıyordu.
Arabanın içinde ağır bir sessizlik vardı. Kimse konuşmuyordu. Ama herkes kendi hikâyesine dönmüştü.
Yolculukların gerçek marifeti buydu belki: İnsanları aynı yere götürürken, her birini kendi içinde farklı yönlerde birkaç kilometre geçmişe bırakmaları…
Derken müdür doğruldu. Öne doğru eğildi.
Yüzünde uzun zamandır kaybettiği bir şeyi yeniden bulmuş insanların şaşkın sevinci vardı.
— Osman...
— Buyurun müdürüm.
— Şeyi duydum ben.
— Neyi müdürüm?
— Muazzez Abacı gelecekmiş.
Osman önce sustu.
Müdürü yanlış tanımıştı. Yalnızca paragöz sanıyordu, meğer adam umut zengini, iflah olmaz bir romantikti. Yıllardır kaybettiği gençliğin peşinden koşan bir romantik. Bir gecede bu kadar para harcatıp hâlâ yeni pavyon planı kurabilen bir insanın geleceğe olan inancı gerçekten takdire değerdi.
Farların önünde yol akıyordu.
Bursa geride kalmıştı. İskender kebap, Mahvel, Emel Sayın, ağabeyin faturanın üzerine attığı o kocaman çarpı geride kalmıştı.
Ama müdür belli ki hiçbir şeyi geride bırakmamıştı. Öncekini bitirmeden yeni bir heyecan yaratıyordu.
— Bu sefer daha hazırlıklı gideriz, dedi müdür.
— Elbette müdürüm, dedi Mahmut.
— Daha erken çıkarız.
— Çok doğru müdürüm.
Müdür heyecanlanmıştı.
— Belki bu sefer ikramiyeyi alırsak benzini koyar, masrafları da Osman Bey’e yaptırmayız.
— Size de o yakışır müdü… diyecekti Mahmut, müdürün kendisine baktığını görünce düzeltti.
— Bize de o yakışır.
Osman’ın yıllardır içinde taşıdığı o kısa pantolonlu çocuk yorulmuştu artık. Öğretmenlerini idare etmişti, müdürlerini, hayatı, yoksulluğu idare etmişti. Ne var ki insan bazen kendi sabrının da sonuna geliyordu.
Kelime ağzından düşünmeden çıktı.
— Höst artık!
Arabanın içi bir anda boşaldı sanki. Şimdi motorun uğultusu, tekerlerin asfaltı dövüşü duyuluyordu. Kimse konuşmuyordu.
Müdür iki koltuğun arasında öne eğilmiş, Mahmut yerinde kaskatı kalmıştı.
Osman ise gözlerini yoldan ayırmıyordu. Birkaç saniye öncesine dönebilmeyi çok isterdi ne var ki bazen insan bir cümleyi söyledikten sonra geri dönemiyordu.
Kilometreler sessizlik içinde geçti. Sonunda uzakta Eskişehir'in ışıkları göründü.
Müdür boğazını temizledi.
— Osman Bey...
— Efendim.
— Sabah sekiz buçukta öğrencilerinizin başında olun.
Osman ilk kez acıyla gülümsedi. Bu kez dikiz aynasından bakmadan konuştu.
— Bu geceyi Nazife yengeme anlatmazsam...
Cümlenin gerisini getirmedi. O durumda bile fazla geleceğini hissetmişti. Gerçi son anda şaka yaptığını hissettirecek bir tonlama eklemişti sesine ama…
Müdür bir süre sustu. Sonra sesi küçüldü.
— Tamam Osman.
Biraz daha sustu.
— Sınav öğleden sonra olsun.
Mahmut şaşkınlıkla ikisine baktı.
Hayatında ilk kez müdür emir vermemişti, ömründe ilk kez Osman boyun eğmemiş, ilk kez Mahmut savunmasını üstleneceği bir yan, cevap verecek bir taraf bulamamıştı.
Müdür yorgunca koltuğa yaslandı. Camın dışındaki geceye baktı.
Sonra yenilgiyi de dostluğu da aynı cümleyle karşılayan Anadolu insanlarının sesiyle mırıldandı:
— Aç şu radyoyu da biraz türkü dinleyelim.
Radyo açıldı. Bir türkü yükseldi:
"Manda yuva yapmış söğüt dalına..."
Kimse konuşmadı. Araba karanlığın içinde ilerledi.
Birisi gençliğini kaybetmişti, birisi korkusunu, birisi de sığınacağı omuzları...
Sabaha karşı Eskişehir'e üç kişi girmişlerdi. Ne var ki Bursa'ya gidenlerden yalnızca iki kişi dönüyordu. Çünkü Osman'ın içindeki o kısa pantolonlu çocuk, yolun bir yerinde arabadan inmişti.
5.10.2026
















































Yorumlar