EMANETİN YÜKÜ
- niyazi uyar
- 42 dakika önce
- 3 dakikada okunur

BİR ABLANIN ANNELİĞE DÖNÜŞEN YILLARI
Niyazi UYAR*
Evin büyüğüydü Ayten Hanım, kardeşleri için paralıyordu kendini. Kocasına, “Ben onların ablasıyım, annem bize emanet etti, onlara sahip çıkmalıyız,” diyordu. Annesini erken kaybettiği için sorumluluğu bir kat daha artmış, birkaç evin "bir bileni" olmuştu.
Çok sevdiği, ağzı var dili yok annesi, bir haziran ayında dermansız bir derde tutulmuştu. O haziran içinde de hani derler ya, “Tanrı sevdiklerini çabucak yanına alırmış...” Ayten Hanım bir türlü sindirememişti bu teraneyi. “Bu aklı evvellerin uydurduğu şey... Neden erken alır yanına, sevmek mi bu? Beni sevmesin, ben erken gitmek istemiyorum!” diyerek isyan ediyor, sonra da tövbe estağfurullah çekiyordu. “Allah’ım günah yazma. Benim isyanım dünya iyisi annemin erken ölümüne... O gençliğinde çok sıkıntı çekti, tam rahat edeceği bir zamanda... Mekânın cennet olsun annem,” diyerek sanki annesi yeni ölmüş gibi gözyaşlarına boğuluyordu.
Kimse Ayten Hanım’a bir şey demeden, o kendini annesinin yerine koyup kardeşlerinin dertleri ile dertlenmiş, onların sıkıntılarını kendi sıkıntısı bilmişti. Dertlerine derman olur diye az dememiş, çok dememiş, hepsini gözetmeye çalışmıştı. “Helal hoş olsun, ablalarıydım, şimdi anneleriyim,” deyip ulaştığı ruhsal dinginlikten tarifsiz bir mutluluk duyuyordu.
İki evlat sahibiydi Ayten Hanım. Evlenir evlenmez doğuma durmuştu. Koca evinde ay halini görmeden gebe kalma aşkı ile yanıp tutuşan anaç kadınlar misali, kocası ay hali ne demektir öğrenemeden hamile kalmıştı. Yani aybaşı nedir öğrenemeden aradan bir yıl geçmişti. O, "ay başını" sadece maaş günü olarak bilmişti.
Evin ablası, kocaya eşlikten öte evlerin anneliğine doğru çoktan yelken açmıştı bile. Bir evin annesi iken birkaç evin annesi olmak zordu tabii. Kocasına yine aynı şeyi tekrarlıyordu:
— Onları annem bize emanet etti. Annem seni çok severdi biliyorsun, ne yapalım üstümüze düşen vazifeyi yapacağız!
Bir değil, birkaç evin annesi olmak, bir koltukta çok sayıda karpuzu düşürmeden taşımak demekti. Yürürken sakız çiğnemeye ne var? Ama vaktiyle bir ülkenin reisicumhuru bile bunu beceremez, pat diye düşermiş!
Derken dünya "pandemi" denilen bir baş belasına çattı. İnsanlığın bilinen tarihinde böyle bir hapis hayatı görülmemişti. Salgın dünyayı kasıp kavuruyordu. “Maske, mesafe, hijyen” üçlemesi ile insanlar bir cenderenin içine sokulmuştu:
Düğünler yasak, cenaze törenleri yasak! Kahveler, tiyatrolar, okullar kapalı! Çoluk çocuğunuza, hatta eşlerinize bile sarılıp öpüşmeyin! Şehirler arası seyahatler izne tabi.
İşte böyle bir zamana denk gelmişlerdi. Kendini ablalıktan anneliğe terfi ettiren Ayten Hanım, yaptıklarından pişman mıydı bilinmez ama hayatın sillesini sağlı sollu yemişti. Pandemi kurallarına o kadar riayet ediyordu ki eşinin bile elinin değmesine izin vermiyordu.
İşte tam o günlerde Ayten Hanım, kardeşlerinden biri, hiçbir şey yokmuş gibi art arda verdiği şölenlerden birine korka korka icabet etmiş, diğerlerini ise boykot edip evine kapanmıştı. İnsanoğlu öyledir; bin sefer bindirirsin de bir sefer indirirsen kötü olursun. Feodalite böyle bir şeydi, hep vereceksin ya da hiç alıştırmayacaksın. On sekiz yaşını geçen her vatandaş, aynı karından gelmiş olsa bile diğerleri gibi kendi sorumluluğunu almalıydı. Yoksa Ayten Hanım gibi olurdun kuzum!
Gözü kör olası pandemi, onun o sahte terfilerini söküp ablalığa geri indirdiği gibi, bir de hak mahrumiyeti cezası vermişti. Gözün bir kez daha kör olsun pandemi! Kör ol da yediverenler olmasın, elini yüzünü eli kabaklılar yusun!
Ayten Hanım, pandeminin ona biçtiği bu yeni yalnızlık halini sonunda kabullendi. Kardeşlerine küsmüş sayılmazdı ama artık onların yükünü sırtında taşımayacağını da biliyordu. Herkes kendi payına düşeni taşımalıydı. Annesinin emaneti olmak, bir ömür boyu omuzdan inmemesi gereken bir yük değildi.
Bundan sonra evinde daha çok vakit geçirdi. Camı açtı, sokağı seyretti. Eskiden başkalarının dertlerini düşünürken unuttuğu kendini, ilk kez bu kadar net gördü. Yorgundu. Ama bu yorgunluk bir şikâyet değil, bir fark edişti. Kocasına bir akşam çayı uzatırken:
— Ben elimden geleni yaptım, dedi.
Ne sitem vardı sesinde ne de hesap sorma. Sadece bir tamamlanmışlık hali... Kocası bir şey demedi. Zaten bazı cümleler karşılık istemezdi. Ayten Hanım hâlâ evin büyüğüydü, hâlâ ablaydı ama artık kimsenin "annesi" değildi. Anneliği kendi çocuklarına kalmıştı. Gerisi herkesin kendi hayatıydı.
Pandemi geçer, yasaklar kalkar, insanlar yeniden kalabalıklaşırdı belki; ama Ayten Hanım’ın içinde bir şey yerine oturmuştu. Bundan sonra kimseye borçlu değildi.
Ve bu ona yetti…
















































Yorumlar