top of page

Cümleye Girmeyen İnsan

2 gün önce
3 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 12 dakika önce



CÜMLEYE GİRMEYEN İNSAN


Şenol Yazıcı

*

Yazıyla uğraşan herkesin başına gelir.

Bir metni defalarca okursunuz. Düşünce, kurgu, bilgi yerindedir. Sözcükler askerî tören disiplininde dizilmiş gibidir. Hiçbiri görev yerini terk etmemiştir ama yine de bir şey eksiktir.

Sanki ev yapılmıştır da içine henüz kimse taşınmamıştır. Az sonra şenlik varmış gibi tamamdır; pencere, kapı, perde vardır ama içeriden bir çay kaşığının sesi bile gelmez.


İşte o an anlarız ki sorun cümle değildir.

Sorun, cümlenin içine henüz insanın girememiş olmasıdır.


Uzun zamandır düşünüyorum:

Neden bazı metinler kusursuz olduğu hâlde unutulur da bazıları kusurlarıyla birlikte hafızamıza kazınır? Neden bazı romanları yalnızca okuruz, bazılarını ise yaşarız? Sanırım cevap, insanın mantıktan daha büyük, hatta biraz da mantık ötesi bir varlık olmasında saklıdır.

Düşünün: Bilgi düzenlidir, insan değildir. Bilgi doğruları sever, insan çelişkileri. Bilgi düz bir çizgi üzerinde yürür, insan bazen kendi ayağına takılıp düşer. Sonra da dönüp düştüğü yere anlam yükler.

Edebiyat tam da burada başlar.

Matematiğin bıraktığı yerde, mantığın yorulduğu noktada, hayatın açıklanamaz taraflarında…


Dünyanın büyük roman kahramanlarına bakıyorum. Onları unutulmaz yapan şey doğruları değil, zaaflarıdır. Rüzgâr değirmenlerine kafa tutan bir şövalye… Karar vermekten yorulan bir prens… Kendi düşüncelerinin labirentinde kaybolan bir genç…

Hepsi eksik, hepsi yaralı, hepsi hatalı.

Bu yüzden hâlâ yaşıyorlar.

Çünkü insan kusursuzluğu takdir eder ama kendisi kusurludur. Belki de bu yüzden yazarken en büyük tehlike yanlış yapmak değil, fazla doğru olmaktır. Her şeyi açıklamak… Her şeyi yerli yerine koymak… Okurun elinden keşfetme zevkini almak… Bir düşüncenin etrafında dolaşmak yerine onu yakasından tutup masaya yatırmak…

Bir metin için bazen bunların hepsi kusur sayılabilir.

Oysa iyi yazılar biraz sır saklar. Bir kapıyı kapatırken diğerini aralık bırakır; okur içeri girsin diye. Çünkü yazı bir bildiri değil, bir davettir.

Yazarın okura söylediği şey çoğu zaman şudur:

“Ben buraya kadar geldim. Bundan sonrasını birlikte yürüyelim.”


Yıllar içinde fark ettim ki büyük yazarlar bunu çok iyi bilir.


Mesela Dostoyevski’nin romanlarına bakın.

Titiz bir muhasebeci zihniyle ya da bir kompozisyon öğretmeni arayışıyla okunursa fazlalıklar bulunabilir. Karakterler uzar, konuşmalar dallanır, düşünceler kendi etraflarında dönüp durur.

Tam da bu yüzden gerçek görünürler.

İnsan zihni bir cetvel kadar düz değildir çünkü. Bazen bir çıkmaz sokaktır, bazen bir panayır yeri, bazen de kendi kendine kurduğu tuzaklarda dolaşan bir labirent.


Tolstoy için de benzer şeyler söylenmiştir.

Tolstoy okuyan kim bilir kaç editör içinden, “Şu bölümü biraz kısaltsak fena olmaz,” diye geçirmiştir. Oysa bugün Savaş ve Barış’ın sayfalarında dolaşırken okuduğumuz şey yalnızca bir roman değildir; yaşayan bir insan kalabalığıdır. Hayat gibi taşar, hayat gibi dağılır, hayat gibi kusurlarıyla ilerler.

İşte bazılarının fazlalık dediği şeyler onun yapıtlarına insanı taşımayı başarmıştır.


Bizim edebiyatımızda da durum farklı değildir.


Sait Faik’i düşünelim. Onun hikâyelerini büyük yapan şey, mükemmel bir olay örgüsü değildir. Hatta bazılarına hikâye dediğimizde ortada bildiğimiz anlamda bir hikâye bile yoktur. Ama ses vardır. Balıkçıların, işsizlerin, yalnızların, kıyıda kalmış insanların sesi… Okur o sesi bir kez duydu mu artık onu unutamaz.

Çünkü edebiyatın hafızası olaylardan çok seslerle çalışır.


Bu yüzden yıllar içinde gerçek, iyi editörlerin aslında sözcük editörü olmadığını fark ettim. Onlar insan editörüdür. Cümlenin nabzını dinlerler. Bir paragrafın nefes alıp almadığını hissederler. Bazen sorunlu sözcüğü bulurlar. Bazen de sorunlu olanın sözcük değil, cümlenin içine giremeyen ruh olduğunu…

Asıl ustalık da sanırım burada başlar.

Çünkü iyi editör her gördüğünü düzeltmez. Her gördüğüne müdahale etmez. Bir doktor gibi davranır. Hastayı iyileştirmek isterken onu öldürmemesi gerektiğini bilir.

Bazı metinler kesilip biçilmek ister. Bazıları düzenlenmek, bazıları yeniden tasarlanıp yerleştirilmek, bazılarıysa yalnızca dinlenmek… Çünkü kimi zaman bir metni bozan şey yanlış bir kelime değildir.

Doğru yerde bulunmayan insandır.


Ve sonunda dönüp aynı yere varıyorum: Bir metni büyük yapan bilgi değildir.

Bilgi zaten kütüphanelerde tonlarca bulunur. Ansiklopediler, arşivler, telefonlar, bilgisayarlar, internet, hatta kimi makineler bile bugün bilgiyle doludur.

Ama hiç kimse bir ansiklopediye âşık olmaz.

İnsanlar insanlara âşık olur. Bir bakışa… Bir tereddüde… Bir kırılganlığa… Bir öfkeye, bir başkaldırıya… Özetle, bir cümlenin arasında ansızın karşılarına çıkan, insana özgü bir jest ya da mimiğe…

Çünkü okur aslında düşüncenin kendisinden çok, düşüncenin içinden geçen insanı okur.

Yıllar sonra akılda kalan da bir fikir değil, o fikri söyleyen sestir. Belki bu yüzden bir kitabın kaderi bazen yüzlerce sayfalık bilgiye değil, bir paragrafın köşesinde unutulmuş tek bir kalp atışına bağlıdır.

O kalp atıyorsa metin yaşamaya başlar.

Atmıyorsa dünyanın en doğru cümleleri bile biraz ölüdür. Bir çay kaşığının sesi işte bundan dolayı anlamlıdır.

Ve edebiyatın bütün sırrı belki de burada saklıdır:

İnsan, kusursuz cümleler kurabildiği gün büyük yazar olmayacaktır. Büyük yazar, metinlerinde kusurlu insanı okura kusursuz biçimde sezdirebildiği gün doğacaktır

 

Yorumlar


bottom of page