Şeyh Bedreddin’in Tek Renge Sığmayan Zengin Renkleri
- Yusuf ERBAY
- 16 saat önce
- 13 dakikada okunur

İmkânsız Zamanlar
*
YUSUF ERBAY
*
Önemli şeyler, harekete geçmenin diğerleri tarafından imkânsız göründüğü zamanlarda harekete geçen kişilerce gerçekleştirilir.
Şeyh Bedreddin, eylemlerini imkânsız görünen zamanlarda gerçekleştirdi. O güne kadar dokunulmamış sorunlara dokundu, girilmemiş alanlara girdi.
Haritalanmamış topraklarda, açılmamış yollardan yürüdü.
Kutsal Kitabı ve amaçladığı düzeni yanlış yorumladıklarını düşündüğü otorite yandaşı alimlerden haz etmedi.
Güç karşısında ahlaki bozulmaya uğrayan devrin hakimlerinin davranışlarını onaylamadı.
Devletin yönetim esasları ve hukuku belirlenirken, Kuran’ın apaçık hükümlerini yok sayan, egemenlere kulluk için uydurulan yöntemleri hiçbir zaman kabullenmedi.
Bireyle devlet arasındaki dengeyi bozan, hakkın adaletli biçimde dağıtılmasını sağlayamayan ve bireyi ezen, töre kökenli “örfi” hukukun çokluğundan hoşlanmadı.
Ulemanın, hukuku zenginleşmek için bir araç olarak kullanmalarından ve kamusal alana ilişkin fetvalarında Kutsal Kitaptan kopmalarından rahatsızdı.
Kutsal Kitaptan kaynaklanan Şer’i hukuk ile egemenlerin emrine sunulan örfi hukuk çatışmasında, inancın yerini istenildiğinde ulema tarafından verilen “fetvaların” almasındı kabul edemiyordu.
Osmanlı’nın oluşturduğu ekonominin esasları örfi hukuk temelli olup, fetva üzerine inşa edilmişti.
Töre hukuku ile İslam hukuku arasında karışıklık içinde olan Osmanlı devletine bir hukuk düzeni getirmek istedi.
Şeyhe göre, egemenlerin hoşlanmadıkları şey, adalete dayalı bağımsız yargıdır. Halkın hayâlindeki ise adalettir. Adaletli yargı ve adaletli yönetimdir.
İnsanlık tarihinin yarattığı en kutsal olgu, adaletli yönetimdir. Ve aynı tarihin en alçak üretimi, adaletsiz yargıdır.
Bağımsız ve özgür biçimde, ama mutlaka adalete dayalı karar veren yargı, insanlığın geleceğinin garantisidir.
Hukuk, yasal olmalıdır. Yasalara bağlılık esas olmalı, kararlar yasalara dayanılarak verilmelidir. Zorlayarak değil, ancak “zorunluluğa” göre yasalar yenilenmelidir.
Şeyh, adaletli bir uygulama, çağına göre yenilenmiş bir hukuk, feodal yapıya ve bireysel egemenliğe karşı bir sistem istiyordu.
Dünya görüşü çoğulcu, tasavvufa bakışı doğacı, zihniyet yapısı sorgulayıcıydı. Hayat anlayışı, hukuk, adalet ve eşitlik üzerine kuruluydu.
Şeyhe göre, hukuk ve din, insana özgürlük getiren araçlardı.
Sadece İslam anlayışına değil, o çağda dünyada hüküm süren bütün anlayışlara göre çok ileri görüşler dillendiren Şeyhin düşünceleri iktidarı korkuttu.
Silüet
İdeolojik dogmalar ve tekrarları bir yana bırakıp, yazdıklarına ve yaşadıklarına çağının şartları içinde bakıldığında;
Şeyhin siluetinin, aydınlanmaya ve özgürlükçü demokrasiye giden yolun başında durduğunu söylemek gerçeğe daha yakındır.
Bugünden ve bugünün koşullarıyla Şeyhe bakarak ulaşılacak kesin yargıların tutarlı olması zordur.
Kendi ideolojilerini Şeyhe söyletmek isteyenler, ya da kendi düşünceleri doğrultusunda Şeyhi yeniden kurgulayanlar, eksik kurgular, yanlış kurgular.
Altı yüzyıl evvelini bugünün algılarıyla ve önyargılarıyla şekillendirmeye çalışanlar, yalnızca anakronik bir netice elde edebilirler.
Nitekim, fizik ötesini akılla harmanlayan yaklaşımı, bazılarına Şeyhin “maddeci” olduğunu düşündürmüştür.
Paylaşmaya ve dağıtmaya verdiği önemi “sosyalizm” olarak değerlendirenler de çıkmıştır.
Karakterinin en belirleyici yanı olan otoriteye karşı tutumunu ve onu başkaldırıya kadar götüren halktan yana duruşunu sıradan isyancılarla karıştıran olmuştur.
Bedreddin, Tanrı’nın Kuran’da “bireye” tanıdığı özgürlüğü, devletin bireye vermemesini hoş karşılamadı.
Siyasi ve iktisadi anlayışın, Kutsal Kitabın olmasını istediği “özgür insanın” önünü kesmesini reddetti.
Kurguladığı düzenin merkezine, Kuran’da emredilen bir hükmü yerleştirmişti:
“Onlar, devlet, millet ve hükümet işlerinde meşveret ederler, danışma ve dayanışma sonucu ortak kararla yönetirler”.
Şeyhin düşüncesine göre, Osmanlı’da bir “meşruiyet” sorunu vardı. Arzu ettiği model, “seçim esaslı ve kalıcı bir meşruiyetin” kurulmasıydı.
Dört Halife döneminde uygulanana benzer, danışmacı ve paylaşmacı bir sisteme ihtiyaç vardı.
Özgürlüğe dayalı inanç anlayışının yanı sıra, özgür bir dünya yaşantısını, özgür bir üretim ve tüketim ilişkisini hayata geçirme amacıyla hareket etti.
Kadıların yoruma dayalı kararlarıyla oluşturdukları tarımsal ekonominin esaslarını ve narh uygulamasını İslami bulmuyordu.
Şeyhin yorumuna göre, fiyatlar serbest piyasada alıcı ve satıcılar arasında tayin edilmeli, dışarıdan bir müdahale olmamalıydı.
Şeyh, önemli fıkıh kitaplarına göre, İslam hukukunda ferdiyetçi mülkiyet ve miras nizamını düzenleyen ve sistemli hale getiren kişidir.
Ortaçağ imparatorluklarının mirası olan ve aslında İslam’da bulunan bireysel mülkiyet anlayışı ile ters düşen tımar sistemine karşıydı.
Özel mülkiyeti devre dışı bırakan toprak rejimi, merkezde bir tiran, köylünün sırtında ise küçük tiranlar üretiyordu.
Fusuleyn adlı hukuk eserinde kurguladığı modele göre, birey, özel mülkiyetle toprağa sahip olmalıydı.
Başarılı olsaydı, büyük ihtimalle toprak mülkiyeti üzerinde egemen olan keyfi düzenlemeler kaldırılacaktı.
Özel mülkiyeti ön plana çıkaran uygulamalar hayata geçecek, serbest piyasa işlerlik kazanacaktı.
Belki de Osmanlı-Türk insanı, özgür ve akılcı bir ekonomik bireye dönüşebilecekti.
Düşüncesinde, kamusal alanlar dışında yani bireyler arasında “ortak mülkiyet” kavramı görülmez. Şeyhe göre, İslam’da kişisel mülkiyet söz konusudur.
Şeyhin mülkiyet anlayışını irdeleyenlerin çoğuna göre, baş müridi Börklüce’nin meşhur “ortak mülkiyet çağrısı”, O’nun çizdiği mülkiyet kavramının dışında kalıyordu.
İnsan Eli
Şeyh, Padişahın toprağa çizdiği “miri çizgilerin” yerine “insani çizgiler” getirmek istiyordu.
Miri çizgilerin düzenlediği sistemin özü olan “tımar” uygulamaları bütünüyle sarayın emrindeydi.
Herkes, tımarın bir yanından tutmak için saraya yanaşmanın, iktidara yanaşmanın derdindeydi.
Yükselme ve zenginlik, saraya kulluk etmekle mümkündü. Tanrı’ya kul olmanın yerini “kapıkulluğu” almıştı.
Her şey devlet tarafından verilip alınıyordu. Her şeyiniz varken, anında hiçbir şeyiniz kalmıyordu.
Şeyh, insani çizgileri adalet ve bölüşüm üzerine kurmakta kararlıydı.
Yardımlaşma, paylaşma ve dayanışmanın o çağdaki karşılığı olan “infak”, Şeyhin temel ilkelerindendi.
“İnfak” ile devlet üzerinden sosyal adaleti sağlamanın ve fakir halka ulaşmanın, onların yaşamlarını iyileştirici önlemler almanın yolunu izledi.
Bu uygulamalarıyla geniş kitleler üzerinde büyük bir saygı kazandı.
Yanı sıra, vakıf gelirlerinin bir kısmını yoksul Türklere dağıtmaya başladı. Bu eylemi, vakıfları mülk edinme aracı olarak kullanan Ulemayı derinden rahatsız etti.
Nizamı değiştirmeye kalkışan Bedreddin, yükselen homurtulara ve kaynayan fitne kazanına odun taşıyanlara aldırmadı.
Musa ile aralarındaki işbirliğinin temellerinden biri, tımarlı sipahiler ve malikane sahiplerinin güçlerine karşı takındıkları ortak tavırdı.
Bu iki kesimde toplanan ve diğer kesimleri güçsüz ve çaresiz bırakan yapı adil değildi.
O, miri arazi sistemini bir yerden kırmak, toprak kullanımının dışında kalanları sisteme dahil etmek istiyordu.
Tımar sisteminin soysuzlaşmasıyla derebeylikler olu¬şacağını çok önceden görmüş ve Kadıaskerliği döneminde önlemler almaya çalışmıştır.
Şeyh, fakir ve zengin tabakalaşmasının farkındaydı. İtirazının ve başkaldırısının temelinde bu dengesizlikten duyduğu üzüntü vardı.
Devlet eliyle ya da devlete karşı çıkarak, hangi yolla olursa, âleme yeni bir düzen koymanın şart olduğuna inanıyordu.
Halktan yana bir politika izleyen Şeyh, toprağın tasarruf hakkını halkın emeğine bıraktı. İşsizlere iş, yersizlere mekân sağlamanın peşine düştü.
Beylerin elinden alınan tımarların topraksız köylüye dağıtılması uygulaması, üç yıl süren Musa saltanatına damgasını vurdu.
Yürürlükte olan babadan oğula geçme yaklaşımı kaldırıldı. Topraklar, topraksız köylü lehine el değiştirdi.
Bu uygulamalar, alışılagelmiş toprak ve vakıf sisteminden faydalanan tımarlı sipahilerin ve ulema kesiminin hiç hoşuna gitmedi.
Uyum Hukuku
Kurguladığı toplumsal modelin ana ekseni, inanç ile akıl çatışmasının bir uyuma dönüştürülmesi üzerinde şekillenmişti.
İnanca dayalı kurallar bütünü ile uygulamadaki gerçekleri eklemleştirdi. Hukuksuz bir inancı, inançsız bir hukuku kabullenmedi.
Duyguları düşünceler, düşünceleri duygular kontrol eder ve dengelerdi. İnançsız bir ilim ve akılsız bir hayâl âlemiyle işi olmazdı.
Kutsal Kitaba dayandırdığı İnsan-Tanrı ilişkisi temelinde; insanla insanın ilişkisini ve insanla devletin ilişkisini düzenleyen bir hukuk üst yapısı oluşturdu.
Kurmak istediği sistem mevcut hukuku kaldırmaya değil, kendi görüşleri doğrultusuna yorumlayarak yeniden şekillendirmeye yönelikti.
İnandığı yolun taşlarını döşeyen iki büyük alimi, İbn-i Arabî ile Ebu Hanifi’yi uzlaştırmaya, görünenle görünmeyen arasındaki uyumu yakalamaya çalıştı.
Şeyhin Fusuleyn adlı kapsamlı eserinde kurguladığı sistem hayata geçirilebilseydi, Mecelleye gidecek yol asırlar öncesinden açılacaktı.
Mecelle’ye kadar zaman zaman bir medeni kanun kitabı gibi kullanılan bu kitabında, yargıçların özgür vicdanlarıyla karar vermelerini istedi, cesur ve yenilikçi bir yol takip etti.
“Başkasının içtihadıyla hüküm vermenin haram olacağı” hükmünü açıkça ortaya koydu.
Kitapta tek bir mezhebe bağlı kalmayan Şeyh pek çok yerde kendi fikirlerini de söyledi. Hür bir tavır alıp, fıkhı yeniden düzenledi.
Kendi doğru bildiğini, kendi hak gördüklerini açıklayan, tavizsiz biçimde adaletten ve de sosyal adaletten yana tavır alan, çağının çok ilerisinde bir hukuk anlayışı sergiledi.
Şeyh, doğru bildiklerini sadece açıklamakla kalmadı. Onları sonuna kadar savundu, bu yolda harekete geçilmesi gerektiğine inandı.
Gerekirse meydan okuyarak mücadeleyi göze almanın şart olduğunu anlattı.
Bilmeyi arzuladı, bilmeye cüret etti, bilmeye yeltendi
Bildiğini herkesin önünde söylemeye cesaret etti
Kendi doğrusunu sonuna kadar savundu
Meydan okuması gerekiyordu, meydan okudu
İsyan edilmesi gerekiyordu isyan etti.
Sonuna kadar bilip inandığının peşinden gitti.
Şeyh, aydınlanma çağının fikir ve ilkelerini andıran ilerici görüşlerini korkusuzca savundu.
Zamanın egemenlerince affedilmez bir tavır olan bu karşı koyuşu ve dik duruşu Varidatta da görülür:
“Ey gerçeğin yolcusu umudunu kesme! Sen de tehlikeli yolları aşarsın, sen de bu ışığı elde edersin”.
Kim Sultan, kim haydut, kim isyancı
Şeyhin Fusuleyn adlı fıkıh kitabının “Adalet” bölümünde söyledikleri, O’nun düşünce sistemi ve yapmak istedikleri hakkında en önemli ipuçlarıydı.
Şeyhe göre, “kahr ve galebe ile Sultan olan bagi idi”. Yani zorbalıkla başa geçen Sultan hayduttu, gaspçıydı.
Şeyh dedi ki:
“Müslümanlar birinin devlet başkanlığı konusunda birleşseler (seçim), bu devlet başkanı sayesinde güvende olsalar (devlet başkanı meşruiyetini devam ettirse), bu sırada başka bir mümin grup devlet başkanına baş kaldırsa bakılır.
Eğer bu başkaldırının sebebi devlet başkanının yaptığı bir zulüm ise, bu takdirde başkaldıranlar haydut (gaspçı) sayılmazlar.
Devlet başkanının yaptığı zulümden vaz geçmesi ve onlara adil davranması gerekir. Böylesi bir başkaldırı durumunda halkın devlet başkanına yardım etmesi gerekmez.
Çünkü bu durumda devlet başkanına yardım etmek, zulme yardım etmek anlamına gelir. Fakat halkın devlet başkanına başkaldıran bu gruba da yardım etmemesi gerekir.
Ancak, başkaldırının sebebi devlet başkanının onlara uyguladığı bir zulüm değilse, onlar kendilerinin yönetimde hak sahibi olduklarını veya yönetme hakkının kendilerinde olduğunu iddia ederek başkaldırmışlarsa haydut (gaspçı) olurlar.
Böyle bir durumda eli silah tutan herkesin devlet başkanına yardım etmek üzere bunların karşısına çıkması gerekir.
Çünkü bunlar, Hz. Peygamber’in ‘Fitne uykudadır, uyandırana Tanrı lanet etsin’ sözü uyarınca melundurlar.
Bunlar başkaldırma konusunu dillendirmiş, fakat bu söylem henüz eyleme geçme kararına dönüşmemişse, bu durumda devlet başkanının onlara ilişme yetkisi yoktur. Çünkü suça azmettirme durumu henüz mevcut değildir.
Bizim zamanımızda ise hüküm galebeye (güce) göredir, yani güçlü olan yönetimi ele alıyor. Biz kimin adil, kimin haydut (gaspçı) olduğunu bilemiyoruz. Hepsi de bu dünya peşinde.
Halkın, kendi içlerinde hilafete en uygun olan kişiyi başa getirmesi gerekir. İlk dört halife hususunda bu gerçekleşmiştir. Bu konuda ümmetin ortak görüşü vardır.”
Şeyhin bu düşüncelerini tamamlayan, zulüm ve iman arasındaki bağlantıyı kuran emsalsiz hükmüne göre:
Kendisini yaratan birinin olduğunu, Tanrı’nın bu âlemden başka bir âleminin olduğunu ve zulmün haram olduğunu bilmeden ölen kişi tam anlamıyla iman etmiş sayılmaz.
Zulmeden devlet başkanı sadece haydut değil, aynı zamanda imansızdır.
Musa ve Kirişçi Mehmet
Musa, aristokrasi karşıtı bir yaklaşıma sahipti, seçkinci değildi. Büyük feodal ya da zengin ulema olan efendileri sevmiyordu.
Şeyhin yanı sıra, feodalleşmeye karşı olan gruplar da Musa’nın yanında yer aldı.
Musa tarafından Şeyhin büyük yetkilerle Kadıasker yapılması, devlette başlayan merkezileşmeye karşı bir eğilimin göstergesiydi.
Musa, Şeyhin kurguladığı yeni anlayışa uygun davranarak halka dayalı bir politika yürütürken, 1. Mehmet, iktidarı ele geçirmek için tımarlı beylerle, Sırplarla ve Bizans’la işbirlikleri yaptı.
Musa’nın yanında tımarlı beylerin hiçbiri kalmadı. Şeyh, Musa’ya olan bağlılığını sonuna kadar sürdürdü. Ölünceye kadar Musa’nın yanından ayrılmadı.
Osmanlı uleması her zamanki gibi iktidara çıkan yolu tercih etti. Güçlünün karşısında sus pus ve itirazsız tavrını sürdürdü.
1. Mehmet’le başlayan katı merkeziyetçilik, Şeyhin başkaldırısından hemen sonraki döneme rastlar.
Osmanlı’nın kuruluşundaki çoğulcu, eşitlikçi ve bir merkezde katı biçimde toplanmayan yönetim anlayışından vaz geçildi.
Kuruluş döneminde güç tek elde değildi, paylaşılıyordu. Oluşturulan hukuk düzeni içinde alınan kararlara Padişahlar uyuyordu.
Kuruluşun ruhu Şeyhin hareketi bahane edilerek yok edildi. Dengeler gaziler aleyhine, kapıkulları lehine değişti.
Dervişler, merkezileşen otorite için tehlikeli unsurlar haline geldi.
Merkezileşme, Padişah otoritesinin merkezileşmesi, bütün gücün onda toplanması demekti.
Fatih öncesinde dahi rastlanan kardeşlerin yok edilmesi, siyasi erkin aile tarafından bile kullanılmasını engellemek içindi.
Çelebi nam 1. Mehmet, karındaşı Musa’yı savaş meydanında yendikten sonra, bizzat kendisi ok kirişiyle boğup öldürdü.
Kirişçi Mehmet namıyla anılmaya başlayan Padişah, yeniden sıkı bir merkezileşmenin peşindeydi.
Dağılan devleti yeniden toplamaya çalışan Kirişçi Mehmet’in takındığı tavır kendi misyonuna uygundu.
Aslında yolları Musa döneminde ayrılan Bedreddin de, Kirişçi Mehmet de zamanın ve bulundukları konumların kendilerine yüklediklerini yerine getirdiler.
Bedreddin, Kuran’ın insana hak gördüğü bireysel özgürlüğü talep ederken, Kirişçi Mehmet devleti yeniden toparlamanın kaçınılmaz sonucu olarak gördüğü baskıcı tavrını ortaya koydu.
Bedreddin’in tasfiyesi ile Osmanlı merkeziyetçiliğinin ve sınırsız egemenliğinin önüne set çekebilecek, sistem karşıtı bir düşünce susturulmuş oldu.
Şeyhin başarısızlığı, Osmanlının yeniden merkezileşmesine hız kazandırdı. Farklı inançlara ve farklı seslere hoşgörü kalktı, devlet despotlaştı.
Artık, ne iktidarın siyasal meşruiyeti, ne de adaletsiz bölüşüm sorgulanacaktı. Serbest piyasa anlayışının adı anılmayacaktı.
Özellikle de, toprakta özel mülkiyet meselesi tartışılmayacaktı bile.
Köylüleri toprağa bağlı köleler haline getirme süreci, Şeyhin başkaldırısı bastırıldıktan sonra tamamlandı.
Fetretten yeni bir Osmanlı düzeni çıkabilirdi. Ne yazık ki, eski nizamdan da beter bir merkeziyetçiliğe dönüldü.
Ertelenen Yeni Nizam
Şeyhin kısa iktidarı döneminde uygulamaya koymaya başladığı “yeni nizamın” ana taşlarının ilki, bireysel özgürlükleri ve mülkiyet hakkı olan insan ve hukuk anlayışıydı.
Bu anlayış Osmanlı toprak rejimini radikal biçimde değiştirmeyi amaçlıyordu.
İkincisi, piyasanın belirlediği ekonomik yapılanma biçimiydi. Merkeziyetçi ve müdahaleci narh sistemini ortadan kaldırıyordu.
Üçüncüsü ise, iktidar belirlenirken, seçime dayalı meşruiyet ilkesine bağlı kalınmasıydı.
Yani, Şeyhin girişimleri başarılı olsaydı, hukuk düzeni, toprak düzeni, ekonomik düzen ve siyasal düzen yenilenebilirdi.
Ancak, yeni nizam “Nizam-ı Cedid” yüzyıllar sonra gelecek yenilikçilere nasip olacaktı.
Türk tarihi boyunca tutucu ve yenilikçi kanat arasındaki çatışmalı çizgi, Şeyhin devrimci kişiliğinde ilk yansımalarından birini bulmuştu.
Şeyhin yenileştirici söyleminin odağında “birey” var¬dı. O, bireyi silen cemaat anlayışına karşıydı.
Sonraki yıllarda bu topraklarda kişi haklarına onun gibi duyarlı ve yenilikçi bir aydın yetişmedi.
Bireyin, bireye atfedilen önemin ve bireysel bilincin batıda oynadığı pozitif rol, Osmanlı’da işlemedi.
Devletin mutlak monarşisini zayıflatacak bir yol olarak görülen cılız bireyselcilik çıkışları bastırıldı.
Bireysel anlayışın ekonomiye kattığı ivme devre dışı kaldı. Bireysel özgürlüğün gelişimi, “bireyin” ve “birey anlayışının” ezildiği bir yapıda mümkün olmadı.
Şeyhin hareketi bir “yenileşme” hamlesiydi, bir “yeniden şekillenme” hareketiydi,
İslami olduğu söylenen yanlış uygulamalara ve keyfiliklere karşı yeni bir yorum, yeni bir sistem öneriliyordu.
Bu yönüyle, tıpkı Hristiyan ulemanın içinden çıkıp, dinde reform yaparak, aslına uygun hale getirmeyi amaçlayan Luther hareketine benzetildi.
Bu benzetmeyi yapanlara göre, Şeyhin hareketi başarılı olamamış bir reform girişimiydi.
Girişimi başarılı olamasa da, Şeyhin kendisi hayatı boyunca “protestan” kalmış bir eylemciydi.
Özgün Bir Başkaldırı
Şeyhin başkaldırısı özgündü. Anadolu’da ortaya çıkan Babai ya da Celali isyanlarından çeşitli yönleriyle ayrıydı.
En başta Şeyhin kendisi özgün bir şahsiyetti. Anadolu’da dini motiflerle başına adam toplayıp başkaldıran diğer isyancılara benzemezdi.
Şeyh, daha sonra dünyada meydana gelecek büyük başkaldırıların habercisiydi. Tarihe çağrıları olan, insanlara çağrıları olan, Türk toplumuna çağrıları olan bir öncüydü.
Tarihin akışını etkileyecek düzeyde, iktisadi, siyasi ve hukuki yapılanmayı değiştirmeye yönelik önerileri ve öngörüleri vardı.
Şeyhin başkaldırısı, Musa döneminde tamamlanamayan yenilikçi dönemi canlandırmak isteyen, ezilen insanların sırtındaki yükün hafifletilmesini amaçlayan dinsel ve toplumsal bir yenilenme girişimiydi.
Toplumun karmaşadan dengeye geçmesi için “iktisadi adaletsizliğin” giderilmesi gerektiğine inanıyordu.
Bunu gerçekleştirmek için vaktin geldiğine ve kendisine görev düştüğüne olan inancı, isyana açılan yolun başlangıcıydı.
Şeyh, bazılarına göre, fetret dönemindeki taht mücadelesi sırasında “Selçuklu hanedanına akrabalık” yönünü ortaya çıkardı. Ancak, tahtta hak iddiasında bulunduğuna yönelik herhangi bir belirti ya da delil yoktu.
Daha sonra patlak verecek bazı isyanların aksine İran bağlantısı da bulunmaz. Bedreddin yabancılardan destek arayacak bir karakter adamı değildi.
Şeyhin Karmati ya da İsmaili Batınisi olduğunu söylemek doğru değildir. O, olsa olsa Batınî düşünceleri olan bir Sufî idi.
Kutsal Kitabın zahiri anlamının yanı sıra, bir içsel anlamı olduğuna inanan Sufîlerle; Kutsal Kitabı tamamen birer rumuz olarak gören, kendilerini hiçbir dini ya da ahlaki değerle bağlı görmeyen Batınî anlayışları birbirinden çok farklıydı.
Eserleri incelendiğinde, Şeyhi, Batinilikle eş tutup olumsuz bir yere oturtan resmi Osmanlı tarihçilerinin de, onu bugünkü ideolojilerle tanımlayanların da, gerçeğe uzak düştüğü görülür.
Bir halk hareketini yönetmek için Batinî olmak gerekmezdi. Batınî olmayanlar da gerçekten yana tavır koyabilir, mücadele edebilirlerdi.
Zulme karşı durup, zulüm görenin hakkını savunmak için Batinî olmak gerekmezdi. İnsan olmak, insanca yaşamak ve insanlarla paylaşmak yeterliydi.
Çıkışı sadece bir başkaldırı değil, devleti yeniden düzenlemek isteyen bir hareketti. Bu yönüyle bakıldığında, gerçekten daha sonra Avrupa’da ortaya çıkacak olan yenileşme hareketlerine benziyordu.
Şeyhin başkaldırısı, sadece aç köylülerin ve çaresiz göçer toplulukların tepkisel bir davranışı değildi. Anadolu’nun doğmadan ölen, çok erken bir reform kalkışmasıydı.
Bedreddin, ait olduğu “bilgi” iklimine ve bu iklimin sağladığı rahatlığa bağlı kalan statükoculardan değildi. Çağının en önemli bilgilerini özümsemiş biri olarak yerleşmiş anlayışın öncüleri arasında yer almayı seçebilirdi.
O’nun ulaştığı bilgi seviyesine ve devlette geldiği makamlarına bakarak, yenilikçi olamayacağını söyleyenler, tarihimizdeki yenilikçilik damarının önemli bir kay¬nağının bu tip insanlardan oluştuğunu dikkate almayanlardı.
Aynı birikime sahip ve hayatlarını rahatça geçirebilecek makamları olan yenilikçi sultanlar, komutanlar, yöneticiler çizgisini paylaşanlar inandıkları yolda yılmadan yürüdüler.
Genç Osman, 3. Ahmet, 3. Selim, Tanzimatçı ve İttihatçılar, Cumhuriyeti kuran paşalar. Makam ve ikbal, hatta saltanat sahibi olmalarına rağmen, tarihsel ve toplumsal sorunları dert edindiler ve bunlar uğruna hayatlarını ortaya koydular.
Bedreddin, ikbali bir yana atıp, doğrunun peşine düşen bir inanca sahipti. Fikirlerini hayata geçirmenin çeşitli biçimlerde savaşımını vermiş olan Türk tarihindeki yenilikçi damarın temellerini oluşturdu.
Bilinmedik bir kıyamdı Şeyhin kıyamı,
Kim görmüştü o vakte kadar
Ezilenden yana duran bir “devletlû” kişiyi.
Bütün ikballeri sırtından atıp,
Yağız bir atın sıradan terkisinde
Aylarca süren çıplak yolculuğunda
Zalimin yanında umur görmektense
Mazlumun yanında zulüm görmeyi seçti.
Rumî
Bedreddin bir Anadolu Müslümanı, bir Rumî idi.
Anadolu coğrafyasını ve kültürünü yoğuran, sentezleyen Türk’ün adıdır Rumî.
Şekil verdiği dayanışma ruhunu Rumeli’ye, Balkanlara taşıyan Türk’ün adıdır.
Bedreddin, Rum ikliminin evladıdır, Diyar-ı Rum’un ışığıdır,
Türk tarihinde ortaya çıkan ‘yenilikçi’ kanadın öncüsüdür.
Özgürlükçü başkaldırı dalgaları içinde en çok iz bırakan önderdir.
O’nun, merkezî otoriteye karşı takındığı tavır ve alışılmışın dışındaki eylemleri, sonraki dönemlerde yanlış değerlendirmelere yol açmıştır.
Şeyh hakkındaki farklı ve bazen yanıltıcı düşüncelerin kaynağı, 15. yüzyıldaki Sünnilik anlayışı ile 16. yüzyıldaki Sünnilik anlayışı arasındaki farktı.
Çağları birbirine karıştıranlar, ana çizgi olarak kabul edilen düşünce ve yorumlardan farklı düşünce ve yorumlar geliştiren Şeyh hakkında yakıştırmalar yaptılar.
Şeyhin, ölümünden yüz yıl sonra şekillenmeye başlayan, İran etkisindeki Alevilikle ilgisi yoktu.
Bedreddin, ne Alevi, ne Sünnidir. O’nu, yaşadığı za¬manda bugünkü anlamıyla var olmayan kavramların içi¬ne hapsetmeye çalışmak boşuna bir uğraştır.
Yavuza yani hilafet ve Suudlara kadar, Sünni-Alevi ayrımı belirleyici değildi. 16. yüzyıla kadar Anadolu Sünnisi ve Anadolu Alevisi iç içeydi.
Ekonomik, dinsel ya da iktidar yönelimli bazı başkaldırılara ve merkezle çevre arasındaki bazı çatışmalara rağmen, mezhep, tasavvuf, tarikat kavramları birbirinden tam ayrılmamış, hatlar netleşmemişti.
Anadolu bağdaştırmacı ve uzlaştırmacı inanç geleneğinin yayılmasında en çok katkısı olan Bektaşilik bile, 16. yüzyılın başında kurumsal nitelik kazandı.
13. yüzyılda nüfusunun ezici çoğunluğu Müslüman olmayan Anadolu’da, Rum ülkesinde, esen hoşgörü rüzgârları sayesinde bağdaştırıcı düşünceler yeşerme fırsatı buldu.
Dönemin kapsayıcı ve uzlaştırıcı anlayışına sahip olanlar, insanın inancına göre sorumlu tutulacağına ve herkesin kendi yolundan hakka ulaşacağına inanıyordu.
Başta Arabî ve Mevlâna düşüncesi olmak üzere, tarikatların uzlaştırıcı niteliği, fethedilen bölgelerde İslam’ın yayılmasına önemli katkılarda bulundu.
13. yüzyılda Anadolu’ya yerleşen Türkler, Selçuklu siyasal ve kültürel ikliminde, farklı düşünceleri ve unsurları bir sentez altında bir araya getirmeyi başardı.
Öyle ki, Fetret döneminde birbiriyle mücadele eden Yıldırım’ın oğullarına koyduğu isimler bile uzlaştırıcı bir zihniyetin ürünü gibi dururlar: İsa, Musa, Mehmed, Mustafa, Süleyman.
Sünni ve tasavvufi görüşlerin birbirine karışmış olmasının yanı sıra, tarikatların da birbirleriyle iç içe girdikleri bir dönemdi.
Dünya nimetlerini hor görmeden, halktan elini eteğini çekmeden, Tanrı’ya olan şükrünü yaşama düşüncesi ve çabası başat duyguydu.
Anadolu’da yeşeren, dünyaya bağlı mistiklik anlayışıydı. Hakka ve halka dayalı Halk mistikliğiydi, Türk mistikliğiydi.
Halk mistikliğinde, insan karar ve katılım özgürlüğüne sahipti. İnsan mistik zincirin edilgen bir halkası değildi.
İnsan amaçtır, mistik bir amaç uğruna araç olarak kullanılamaz. Araçlık varsa boyun eğme vardır. Bu durumda özgürlük ve sorumluluk kalmaz.
Oysa, insan özgürdür ve sorumludur. Birey otonomdur. Kişilik başkalarınca belirlenmez ve yönlendirilmez, kişi hürdür.
Dinler üstü renkler taşıyan ve Şeyhin kişiliğinde şekillendiren şey, Arabî, Mevlâna, Hacı Bektaş ve Türkmen dervişlerinin gücüyle etki alanı genişleyen Türk mistikliği ve özgürlükçü ortamdı.
Anadolu’ya sonradan gelenler, burada yaşayanları ortadan kaldırma ve onların yerine geçmeyi değil, bir uzlaşmayı, bir bütünleşmeyi benimsemişti.
İslam’a şeklen bağlanmayı ön plana çıkarmadan, dinler üstü bir anlayışla, mistik temaslara öncelik verdiler. Farklı dinlere mensup olanlara müsamaha ile, ancak kendi inançlarından da taviz vermeden yaklaştılar.
Osmanlı’nın kurulmasına zemin hazırlayan unsurlar Abdalan-ı Rum, Gaziyan-ı Rum, Ahiyan-ı Rum ve Bacı¬yan-ı Rum olarak bilindi.
Abdallar olarak adlandırılan Rumî dervişler, beylik döneminde el üstünde tutuldular. Neredeyse kutsandıkları bu dönemden sonra ise, toplumun makbul görülen kesiminden dışlanmış duruma düştüler ya da düşürüldüler.
Osmanlı merkezî devleti tam anlamıyla kurulduğunda, Abdallar yeni durum için tehlikeli olmaya başladılar.
Özgürlüklerine düşkün, gezginci ve başına buyruk bu dervişler, kendi sistemlerini kurmuş olan yeni egemenler için, artık dizginlenmesi gereken kesimlerdi.
İnsanı insandan ayırmayan, gönlü gönülden üstün tutmayan Abdalan-ı Rum’un oynadığı tarihi rol, yeni egemenler tarafından unutulmaya mahkûm edildi.
Osman Gazi’den dirlik ve vakıf arazileri alan Sünni fakihler, abdalların yerini almaya başladı. Medreselerde okuyan “ulema” sınıfı merkezin kayıtsız destekçisi oldu.
Doğu Roma’ya öykünen son derece merkezî ve bürokratik devlette artık Abdallara yer yoktu.
Devlet inancı ile halk inancı birbirinden ayrılmaya başladı.
Osmanlı Sünnileşip merkeziyetçi devletini kurunca, merkezden uzak bağdaştırmacı toplulukları dindışı ve sapkın görmeye ve göstermeye başladı.
Bu anlayışın ilk işaretlerinden biri, Bedreddin’e ve düşüncelerine karşı takınılan tavırdır.
Sünni İslam’ın Bedreddin tarafından yapılan Hanefi inancına dayalı yorumunun isyandan sonra üstü örtüldü.
İki büyük Türk’ün, Türk Müslümanlığı için çizdiği yol ne yazık ki silindi.
Ebu Hanefi tanınmayacak derecede değiştirildi, isyana kalkışan Bedreddin’in yorumu ve öğretisi ise ana çizgi dışında görülen İslam’ın içine itildi.
Osmanlı’nın dinmeyen gazabından korkan Bedreddin yanlıları kendilerini gizlediler ve kendilerine benzer yorumların toplandığı Bektaşilik içinde varlıklarını sürdürmeye çalıştılar.
NAZIM HİKMET, YUSUF ERBAY, KEMAL TAHİR, HİLMİ YAVUZ























































Yorumlar