AŞKI ÖLDÜRME SANATI

*
AYCAN AYTORE
*
En güzel uçuşlarımızı yaparken çarptığımız duvarları çoğu kez biz yaratırız. Tuğla tuğla ördüğümüz de olur, hazır bir duvarı taşıyıp uçuş rotamızın tam önüne diktiğimiz de...
Sait Faik Abasıyanık'ın çok ünlü bir öyküsü vardır: Dülger Balığı. Denizlerin masum balığını egomuz, hırslarımız, yanlış taleplerimizle nasıl canavara çevirdiğimizi fablvari, balığı insanlaştırarak anlatan küçük, şirin bir öyküdür.
Bugüne değin denk gelmediyseniz ve sevdiğiniz birisiyle sorunlarınız oluyorsa bulup mutlaka okuyun:
Bazen biz, insanları kötü yaparız, en masumları bile bir canavara çeviririz... Daha ötesi bize duyduğu sevgi ve saygıdan susanı korkak, ne denli yalancı ve menfaatine bezirgân olduğumuzu yüzümüze vurmayanı ahmak... sayarız.
Yeniden bakın boy aynanıza... En küçük kuşkunuz varsa kırın onu, çünkü, kusurlarınızı görmezseniz hayat, dostunuz gibi hatırınıza susmayacak, sizi çok daha fena kıracak...
*
İnsanın en başarılı olduğu birkaç iş vardır:
Tekerleği geliştirmek, vergi vermemek için yaratıcı yollar bulmak, kendisini haklı çıkarmak, aşkı öldürmek ve iyi insanlardan bir canavar yaratmak …
Sonra da ortaya çıkan sonuç karşısında şaşırmak, öfkelenmek, salya sümük ağlamak, insanın nankörlüğünden dem vurmak ve feleği, kaderi, hatta Allah’ı suçlamak sık gördüğümüzdür. Herhalde sonra da pişmanlıkla üzülmek bu resmin sonu olur dersiniz değil mi? Hiç de öyle olmaz, mahalleyi toplayarak sözde haklılığını anlatıp kamuoyu oluşturmak, zeytinyağı gibi suyun yüzüne çıkmak, böylece olası bir barış yolunu da baştan budamak bize özgülerdendir.
Hele bu sonuncusunda olağanüstü bir ustalığımız vardır.
Yıllarca bir insanın sabrını tüketiriz. Susmasını korkaklık, alttan almasını kişiliksizlik, eylemlerimizi görmezlikten gelmesini, kırılmamasını mecburiyet sayarız.
Ola ki o insan itiraz ederse, dönüp:
"Sen çok değiştin, "deriz.
Bu cümle kadar masum görünen ve içinde bu kadar büyük günah saklayan ikinci bir cümle az bulunur. Her insan değişir, bu yaşamın kuralıdır, doğarsınız, bebek, çocuk, genç olgun, yaşlı kimi de hasta insan olursunuz ve bu dönemlerin donanım, güç ve yetenekleriyle de her seferinde farklı davranışlar ya da hayata karşı değişen tavırlar sergilersiniz. Bu denli doğal bir süreç olan insanın değişmesini suç gibi gösterip baskın çıkmaya çalışmak da insana özgüdür.
Bunda kastedilen kişilik konusunda öteki insanın zararına bir değişimse eğer, insan gerçekten değişir ama daha sık denk geldiğimiz şey şudur:
Biz onu değişmeye zorlarız. Hem de onun inadına…
Sait Faik'in dülger balığının hikâyesi biraz da budur. Denizin derinliklerinde yaşayan o zarif yaratık, insanların dünyasına değdikçe trajedi başlar. Aslında birçok ilişkide olan biten de budur. Bir insanın doğasını görmek ve ona saygı göstermek yerine, onu zorla değiştirmeye çalışırız.
Sonra tepki verdiğinde de neden bozulduğunu anlamayız.
Çocukken okuduğumuz masalların çoğunda canavarlar vardı. Büyüyünce anlıyoruz ki canavarlar mağaralarda yaşayıp olağanüstü koşullarda o hale gelmiyormuş; ilişkilerde yetişiyorlarmış.
Bakın mesela Küçük Prens'in gülüne.
Küçük Prens’in kendi minik gezegenini terk edip yıldızlararası bir yolculuğa çıkmasının bir tek sebebi vardır: Gül.
B-612 gezegeninde bir gün, nereden geldiği bilinmeyen bir tohum filizlenir. Küçük Prens, bu nazlı, kaprisli, kendini beğenmiş ama bir o kadar da kırılgan, eşsiz çiçeğe âşık olur. Gül, dört küçük dikeniyle kaplanlara karşı koyabileceğini iddia edecek kadar kibirli, gece rüzgarından korunmak için cam bir fanus isteyecek kadar da narin bir çiçektir. Küçük Prens onu her gün sular, üstünü örter, onun için tırtılları temizler. Ancak gülün bitmek bilmeyen kaprisleri, yalanları ve iğneleyici sözleri onu yorar. Prens, gülün onu gerçekten sevip sevmediğinden şüpheye düşer ve dünyayı keşfetmek için gezegenini terk etmeye karar verir.
Veda anında gül, ilk kez kibrini bir kenara bırakır ve o cümleyi kurar:
“Evet, seni seviyorum. Bunu sana hissettiremediğim için suç bende… Fanusu da bırak, artık istemiyorum. Gece rüzgârı bana iyi gelecektir, ne de olsa ben bir çiçeğim.”
Kendine iyi gelecek ortam ve kaynakları size naz yapmak için reddeden bir sevgiliniz olduğunu düşünün ve o evdeki hayatı…
Küçük bir çiçekken onu biraz şımarık bulurduk. Sürekli naz yapan, sürekli ilgi isteyen bir çiçek gibi görünürdü. Bu nedenle sahibini canından bezdirmiş ve gezegeni terk etmek zorunda bırakmıştır.
Ama yıllar sonra anlarız ki aslında ikisi de birbirini seviyordur.
Sorun sevgisizlik değildir. Kendini doğru anlatamamak bu nedenle ortaya çıkan yanlış anlamadır. İnsan hayatının önemli kısmı tam da bu yanlış anlamaların enkazında geçse de küçük prens gider.
Küçük Prens gezegeni terk ettiğinde gülü kötü olduğu için gitmez belki, onu anlamadığı için kendine kızarak da gitmez, gülün yaşamı boyunca ona yaptığı kaprisleri, kötülükleri hazmedemediği için gider.
Gül gibi biz de birçok ilişkimizi, hatta vazgeçilmezlerimizi kötülük yüzünden değil, yaptıklarımızın etkisini anlayamadığımız için kaybederiz. İşin ilginci sonra da yıllarca karşı tarafın karakterini konuşuruz. Kendi körlüğümüzü değil…
Daha da ilginci, Mary Shelley'nin yarattığı Frankenstein hikâyesidir.
İnsanlar bugün hâlâ o canavarı konuşur.
Oysa romanın en acı tarafı canavarın başlangıçta canavar olmamasıdır. Yalnızdır, kabul görmek, sevilmek ister. Kapılar yüzüne kapanır, taşlanır, aşağılanır, dışlanır… Ve sonunda isyan eder, tam insanların korkacağı şeye dönüşür.
Ne kadar bildik bir hikaye değil mi?
Bir çocuğu yıllarca değersiz hissettirirsiniz, sonra özgüvensiz diye şikâyet edersiniz. Sevdiğinizi, eşinizi, arkadaşınızı yıllarca dinlemez, dahası suistimal edersiniz. Zavallı, sizi incitmemek için birkaç adım geri çekilir, neden bu kadar uzaklaştığını sorarsınız.
Bir dostun güvenini yıllarca kötüye kullanır, sonra neden eskisi gibi olmadığını anlamaya çalışırsınız.
Canavarın suçunu konuşuruz da onu kimin yetiştirdiğini konuşmayız.
Edebiyatımız da bu konuda oldukça zengindir.
Mesela Sabahattin Ali'nin Raif Efendi'si... Pasif, ezik, çekingendir. Sessizlik her zaman güçsüzlük değildir. Bazen insanın son savunma hattıdır.
Toplum nedense gürültüyü güç sanır, sessizliği ise eksiklik, belki de bu yüzden artık birbirimizi duymakta zorlanıyoruz. Herkes konuşuyor, kimse dinlemiyor.
Tarih de aslında aynı hikâyeyi anlatır.
Atina, Sokrates'i dinlemek yerine susturmayı seçti. Çünkü aynalar hiçbir dönemde sevilmemiştir. İnsanlar gerçekleri duymak ister, ama yalnızca kendilerini haklı çıkaran kısmını. Bu yüzden çevremizi bizi eleştiren dostlarla değil, bizi onaylayan insanlarla doldururuz.
Sonra da neden aynı hataları tekrar ettiğimizi merak ederiz. Oysa cevap çok basittir. Aynayı işlevsiz bir dekorasyon eşyasına çevirmişizdir. Hayatın en zalim ironilerinden biri şudur: Bizi gerçekten seven insanların sabrını karakterleri sanırız. Oysa sabır bir karakter değildir. Bir sermayedir. Ve her sermaye gibi tükenir.
Bir gün gelir. Hesap kapanır. İnsan gider. Dostluk gider. Evlilik gider. Saygı gider. Biz ise hâlâ olayın son gününü konuşuruz. Çünkü insan son darbeyi görür. Onu hazırlayan binlerce küçük darbeyi değil.
O yüzden sevdiğiniz biriyle aranız bozulduğunda hemen onun değiştiğine karar vermeyin. Bir süreliğine mahkemeyi erteleyin. Savcılık yapmayı bırakıp, sanık sandalyesine oturun. Kendinize şu soruyu sorun:
"Ben gerçekten yaşananların mağduru muyum, yoksa suçlusu mu?" Bu hikâyenin görünmeyen ortak yazarı ben olabilir miyim?
Bu soru sizi büyütür.
Çünkü bazen aynada gördüğümüz şey yüzümüz değil, karşımızdaki insanda hoşlanmadığımız şeylerin mimarı olan eski hâlimizdir.
"İnsan canavarları yaratıp haklarında konuşmayı sever. Çünkü canavarlar hakkında konuşmak, aynaların ne gösterdiği hakkında konuşmaktan daha kolaydır."
Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sında yer alan Raif Efendi'yi ilk bakışta silik buluruz. Güçsüz, sessiz ve ezik... Tam da modern dünyanın küçümsemeyi sevdiği tip örneği. Oysa roman ilerledikçe görürüz ki sessizlik her zaman aynı anlama gelmez. Bazı insanlar yüksek sesi sevmez, bazıları yalnızca susarak taşır yükünü, bazıları bağırarak.
Ve çoğu zaman en büyük hata burada yapılır: Sesi çıkmayan insanın acı çekmediği sanılır.
Susanı korkak sanırız, yüzümüze gerçekleri vurmayanı aptal, alttan alanı karaktersiz.
Sonra bir gün elimizde sadece sessizliğin bıraktığı boşluk kalır.
Oysa biraz dikkatli bakınca Frankenstein'da, Dülger Balığı'nda, Küçük Prens’te, Kürk Mantolu Madonna'da da aynı şey görürüz:
İnsan her zaman kötülüğün kurbanı değildir.
Çoğu zaman onun has bahçıvanıdır.



















































Yorumlar