top of page

Nazım Hikmet’in Memleketine Vedası

Güncelleme tarihi: 18 Oca 2021


Yaşamının on üç yılını hapishanelerde, türlü zorluklarla geçiren Nazım Hikmet özgürlüğüne kavuştuktan sonra da rahat bir nefes alamaz. Kendisine son kez oynanan oyunun canını almak olduğunu anlar ama canını cellatlara teslim etmeyecektir. Kararını verir; canı gibi sevdiği vatanından ve bir ömür kavgasını yaptığı emekçilerinden ayrılacaktır. Ve öyle de olur… 17 Haziran 1951’de akrabası olan gazeteci ve oyun yazarı Refik Erduran’ın yardımıyla İstanbul Boğazı açıklarında Karadeniz’den geçen bir Bulgar şilebine binerek veda eder ülkesine.


Memleketim, memleketim, memleketim,

ne kasketim kaldı senin ora işi

ne yollarını taşımış ayakkabım,

son mintanın da sırtımda paralandı çoktan,

Şile bezindendi.

Sen şimdi yalnız saçımın akında,

enfarktında yüreğimin,

alnımın çizgilerindesin memleketim,

memleketim,

memleketim...


Nazım Hikmet 1950 yılının 15 Temmuz günü hukukçuların, hatta hakimlerin iddialarıyla suçsuzluğu ispat edildiği halde 13 yıl kanunsuz olarak hapsedildiği cezaevinden TBMM’nin çıkardığı “Genel Af Yasası” gereğince tahliye olarak özgürlüğüne kavuşur.


Nazım hapishaneden çıkarken yanında avukatları ve tek çocuğu Mehmet’i doğuracak olan eşi Münevver Andaç vardır. Nazım o günkü heyecanını avukatına şöyle anlatır: “Hoca heyecanım aftan değildir, nihayet hakkımı alıyorum, üstelik hakkımın bir kısmını da kaybederek alıyorum. Bütün sevincim dostlarıma, akrabalarıma ve her şeyden üstün tuttuğum özgürlüğüme kavuşmaktan ileri geliyor. Bu gece sırt üstü yatıp gökyüzüne bakacağım. Yıldızları, ıssız bucaksız ufukları seyredeceğim. Çünkü hapishanede yattığım yerden tavandan başka bir şey görmüyordum.

Hapisten çıktıktan sonra karısının, doğacak çocuğunun geçimini sağlamak için iş aramaya başlar Nazım. Günlerce iş arar ama bulamaz. Hiç kimse ona iş vermeye cesaret edemez. Nazım hapisten çıkmıştır ama özgür değildir yine de. Nereye gitse yanında, yöresinde, peşinde kendisini izleyen polisler vardır. En sonunda eskiden çalıştığı “İpek Film Şirketi” yaptığı işlerde Nazım’ın adı kesinlikle söz konusu edilmeden ona iş vermeyi kabul eder. Nazım burada senaryo yazacak, dublaj yapacak, çevrilen her filmin girdisi çıktısıyla ilgilenecektir.


1951 yılında Nazım’ın oğlu Mehmet dünyaya gelir, Nazım mutludur. Mehmet’in aşkına evine eşyalar alır, işinden çıkar çıkmaz evine koşar, dünyaya yeniden gelmiş gibidir. Unutuvermiştir çektiklerini, sanki kimse oma düşman değildir, o da kimseye… Ama adım adım izlenmektedir. Bir gece İpek Filmden çıkıp Mehmet’i düşünerek evine giderken bir ara sokakta üstüne araba sürerek öldürmek isterler onu. Bir gece de evine balıkçı kıyafetinde gelen biri; “Nazım ağabey, seni yurtdışına kaçırayım. Ben denizciyim, gayet sağlam motorum var, evelallah seni istediğin yere götürürüm. Burada sana hayat yok, ‘he de’ hemen gidelim” diyerek onu kaçırmak ister. Ama Nazım yutmaz bu numarayı. Sabahattin Ali’yi Bulgar sınırına kadar götürüp orada kanına girenleri unutmamıştır. Kibarca kovar evine gelen adamı.


Nazım bir yandan otomobil tekerlekleri altında can vermemeye, bir yandan Sabahattin Ali gibi kalleşçe öldürülmemeye dikkat ederken bir de askere çağrılır. Eve gelen polisler “Siz askerliğinizi yapmamışsınız, lütfen şubeye buyrun” Diyerek onu askerlik şubesine götürürler. Nazım götürüldüğü Kadıköy Askerlik Şubesinin reisiyle uzun uzun konuşur. Bahriyedeki öğrencilik yıllarını, güverte subaylığını, geçirdiği zatülcenp hastalığı nedeniyle askerlikten “çürüğe çıkarıldığını” anlatır. Şube başkanı da bunları bir dilekçeye yazmasını önererek Nazım’ı serbest bırakır. Birkaç ay bu olaydan ses seda çıkmaz. O da ailesi ve işiyle uğraşır, boş zamanlarında da “Anadolu Destanı” üzerinde çalışır.

Nazım tam bu askerlik olayını unutmuşken yine bir öğle üzeri eve gelen polis, onu askerlik yoklaması ve muayene için tekrar askerlik şubesine davet eder. Şubeye giden Nazım’ı ayaküstü, çarçabuk muayene eden doktor, onun on ay önce Cerrahpaşa Hastanesi ve Adli Tıptan aldığı hastalık raporlarını dikkate bile almaz ve şairin boyuna boşuna bakarak sağlam raporu verir. Ne heyet raporları ne itirazlar, hiçbiri kâr etmez. Nazım 50 yaşında Sivas’ın Zârâ ilçesine askerliğini yapmaya gidecektir.


Nazım hapishane içindeki güvenliği dışarda bulamaz olmuştur. Eşi dostu mimlenmek, işten atılmak korkusuyla ona selam vermekten bile çekinirler. Kulağına Sabahattin Ali gibi öldürüleceği haberleri gelir sürekli. Şimdi bir de bu askerlik olayını çıkarmışlardır. Kısacası “yaşama özgürlüğünün” bütününe göz dikildiğinin farkına varır şair. Oysa onun vatanından ayrılmaya hiç niyeti yoktur. Elli yaşındadır, küçük bir oğlu ve sevdiği karısı vardır. Halkına delicesine tutkundur ve o, bu toprakların ozanıdır. Ama kendisine son kez oynanmak istenen oyunun canına kastettiğini anlamış ve kararını vermiştir. Canı gibi sevdiği vatanından ayrılacaktır.


Puslu bir pazar sabahı Tarabya’da Boğaz’dan çıkıp önce güneye, sonra dönüp Karadeniz’e doğru ağır ağır yol alan motorun iki yolcusu vardır. Bulgaristan’a gitmek isteyen bu yolculardan biri şair Nâzım Hikmet, diğeri ise onu 17 Haziran 1951 tarihinde, yani o puslu pazar sabahında motorla Türkiye’den kaçıran gazeteci ve oyun yazarı Refik Erduran’dır. Refik Erduran şairin baba bir kız kardeşinin kocasıdır ve o tarihlerde yedek subaydır. Nazım o gün evden ayrılırken içinden, bir daha göremeyeceği eşi ve oğluyla ölümüne vedalaşır.

Refik Erduran şöyle anlatır o günü: “Nâzım’la ben balıkçı kılığına girip takayla gidecekmişiz. Bu yol bana çok saçma geldi. Bir defa aynı gün takayla gidip dönmem mümkün değil. Hem daha şüphe çekici. Taka süratli değil. Motor önerisini yineledim. Önce reddetti. Çekiniyordu Nâzım Ağabey, ‘Karadeniz insanı yutar, Karadeniz’le şaka olmaz’ diyordu. Ancak hız yapan bir motorla Bulgaristan’a gidilebilirdi. Nâzım sonunda kabul etti. Ama Boğaz’ın çıkışında ne var, Karadeniz’de ne var, onu araştırmak gerekiyordu. Bunun için de annemin akrabası, zamanın Kuzey Deniz Saha Komutanı Münci Paşa’yı ziyarete gittim.


Ziyaret bittikten sonra tam ayrılırken o anda aklıma gelmiş gibi bir film senaryosunu bahane ederek Boğaz çıkışında kontrol olup olmadığını sordum. Olmadığı yanıtını aldım. O zaman Tuzla Piyade Okulu’nda askerdim. Kaçırmanın bir gün içinde olması gerekiyordu. Paşa’yla konuşmamızdan kaçış için tehlikeli bir durum olmadığını anladım. Saatte 35-40 mil yapan bir motor olması halinde Nâzım’ı Bulgaristan’a kaçırabileceğime kanaat getirdim.”


Erduran, Nâzım’ı kaçırmaya karar verdikten sonra hızlı bir deniz motoru aramaya koyulduğu günlerde iş adamı Malik Yolaç’ın kendi motorunu satışa çıkardığını öğrenir. Devamını Erduran’dan dinleyelim: “Bir gün Nâzım’ın baba bir kardeşi, o zamanki eşim Melda’yı da yanıma alarak Yolaç’ın motorunu Marmara’da denedim. Baktım, zehir gibi motor. Aldığım gün ‘Bugün deneyemedim, bir hafta sonra deneyeceğim’ diye motoru geri götürdüm. Ve ertesi hafta Nâzım Ağabey’i kaçırdım. “


“Nâzım Hikmet kaçış sabahı evinin önündeki polisleri atlatarak erkenden Tarabya’ya geldi. Hemen motora bindik. Önce ağır ağır Üsküdar’a doğru gittik. Karşı sahile yaklaştıktan sonra kuzeye yöneldim ve normal bir geziymiş gibi ağır ağır Boğaz çıkışına kadar gittim. Hava ve deniz çok güzeldi. Yalnız buğu vardı. Biraz açıldıktan sonra sahili göremez olduk. Ondan sonra motoru hızlandırdım, Karadeniz’e çıktık. Bir süre sonra baktım, ileride bir karaltı. Yaklaşınca Rumen şilebi Plehanov’u gördüm. Sonradan bu konuda bazı spekülasyonlar oldu. Sözde Rumenlerle anlaşmaya varmışız. Asla öyle bir şey yok; tamamen tesadüf. Nâzım, şilebin adını okuyunca ‘Hay Allah, Plehanov sevmediğim bir heriftir ama gidelim bakalım yanına’ dedi.”

“Gittik, şilepten gelmeyin diye işaret ediyorlar. Karadeniz’in ortasında bir motor; bir adam Rusça ve Fransızca ‘Ben Nâzım Hikmet’im’ diye bağırıyor. Bir saate yakın şilebin etrafında dolaştım. Nâzım bağırıyor, onlar gitmemizi istiyor. Biz ona rağmen sokuluyoruz. Bu arada benzin azalıyor. Şilep Nâzım Ağabey’i almazsa Bulgaristan’a gidip dönecek benzin kalmayacak. Bütün hazırlıkları Nâzım’ı Bulgaristan’a bırakıp dönme üzerine yapmıştım. Bu arada Nâzım’a ‘Üzerinde para var mı?’ diye sordum. Niçin istediğimi sordu. ‘Kaptana rüşvet teklif edelim’ deyince çok kızdı, ‘Komünist kaptan benden rüşvet alır mı?’ dedi. Çok saf bir insandı. O sırada şilep yavaşlamıştı, ben de yavaşladım. Çok yavaş gittiğim için motor boğuldu. Kaldık denizin ortasında. Şilep açıldı.”


Tam bir belirsizlik ortamı. Erduran’ın karar vermesi gerektiği anlar. Ne yapacak? Erduran “Ömrümün en gergin anları” dediği o dakikaları ve sonrasını da şöyle anlatır: “Sislerin içinde kaybolmaya başladık. Motorun içindeki benzin buharlaşınca yeniden çalıştırmayı deneyeceğim. On dakika marşa basmamaya karar verdim. O on dakika, ömrümün en gergin anlarıdır. Nâzım’a, ‘Seni normal rotadan giderek Bulgaristan’a götüreyim, sonra da döneyim’ dedim. Bir kere daha denememizi istedi. Emir büyük yerden. Marşa bastım ve motor çalıştı. Plehanov’un yanına gittik. Kaptan Bükreş’e sormuş olacak ki tayfalar bize el salladı ve sonunda merdiveni indirdiler.”

“O anda Nâzım Hikmet’in yüzü birden aydınlandı. Merdiven kalkarken ‘Hadi sen de gel’ dedi. Şaşırdım. Böyle bir şey konuşmamıştık. ‘Nereye?’ diye sordum. Hem güldü hem kızdı. ‘Elinin körüne’ diye bağırdı. Onunla gitmek istemediğimi söyleyince gözleri yaşardı. Boynuma sarıldı. Arkası gemiye dönük. Tayfalar yukarıdan bize bakıyor. Veda sahnesi uzayınca utandım. Yola çıkarken yanıma aldığım dürbünü ve tüfeği gemiye verdim. Dönüşte onlarla yakalanırsam kötü olurdu. Boğaz ağzına yaklaşırken yedek benzin bidonlarını da denize atmıştım. Nâzım Ağabey’i en son şilebin kıçında gördüm. Şilebin kıçına eğilmiş, tam Plehanov yazısının üstünden bana el sallıyordu. İstanbul’a döndükten sonra Malik Yolaç’a çok benzin yaktığı için motoru almaktan vazgeçtiğimi söyledim.”


Sen esirliğim ve hürriyetimsin

çıplak bir yaz gecesi gibi yanan etimsin

sen memleketimsin

Sen ela gözlerinde yeşil hareler

sen büyük, güzel ve muzaffer

ve ulaşıldıkça ulaşılmaz olan hasretimsin...

Haziran 1951 sabahı, askerlik işini düzeltmek amacıyla Ankara'ya gideceğini söyleyerek evden ayrılan Nâzım Hikmet'in 20 Haziran 1951'de Romanya'ya vardığı Bükreş Radyosundan öğrenilir. Oradan Moskova'ya geçen Nâzım Hikmet, 25 Temmuz 1951'de Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığından çıkarılır. Elli yaşından önce onu hapishanelerin kalın duvarları ayırmıştı sevgili vatanından ve insanlarından, ellisinden sonra yeryüzü yuvarlağının duvarları… Hasretin ve kara sevdanın duvarları…

27 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör