top of page

BAĞBOZUMU 5

Güncelleme tarihi: 22 Oca 2022

-pazar kitapları-

Şenol Yazıcı,

Roman,

*

Bölüm 5

"Çarmıhtaki Güvercin"

/

roman

/


ÇARMIHTAKİ GÜVERCİN

Dün gibi gözümün önünde:


Rumlardan kalma gösterişli taş binaya kurulu okul, tam kıyıda, eteklerine kasvetli dalgalarıyla hiç yorulmadan vuran Karadeniz’e kanat germiş terasın üstündeydi kaç yüz yıldır. Bahçesinde göklere yayılan, kuşların sürüyle inip kalktığı, ne işe yaradığını kimsenin bilmediği koca koca yemişler veren atkestaneleri, Atatürk büstüne sırtını vermiş küçük havuzunda çalımla dolaşan besili, aralarında hepsinden daha iri, renkleri yolunmuş gibi duran bir albinonun da olduğu kırmızı balıklar vardı.


Aralık pencereden görüyordum, kocaman, okulun kadrolu fare avcısı kediler, yalanarak dört dönerdi, havuzun etrafında...


O anı kaç kez yaşadım, kaç kez üstünden geçtim kim bilir, unutmam nasıl mümkün olur ki?


"Ben bir sosyalist gibi düşünüyorum," demişti Nevzat. "Herkes evinin önünü süpürürse, bütün kent temiz olabilir."

Balıkları unutup dönüp bakmıştım. Boyundan büyük, ezbere bir laf ettiğinin farkında hoş görülmek için gülümsüyordu, kompozisyon dersinde yazdığımız sözü söylerken. Her zamanki gibi, o güldürmeye, biz gülmeye hazırdık, yeter ki ...


Ne var ki o hep gülen öğretmenin yüzü, anlamadığımız bir nedenle allak bullak olmuştu. Birkaç adımlık yolu hızla alıp önce elleriyle neresi gelirse vurmuştu çocuğa. Sonra da yere düşünce tekmelemişti. Bağırıyordu bir yandan. Ağzından köpükler saçılıyor, ne dediği anlaşılmıyordu. Sonunda yorulmuş olacak ki, sıraların altında bırakmıştı onu.


Bana öyle gelir ki Nevzat hala orada yatıyor. Çok sonraları gazetedeki siyah beyaz resmini gördüğümde de öyle sanmıştım. O sıranın altında uzanmıştı, ağzından akan kan başının çevresinde siyah bir göl olmuştu.


Korkuyla açılmış kırk çift gözün önünde bir kahraman gibi dikilen öğretmen, nefes nefese kalmış, yüzü pancar gibi kızarmıştı. Acıyan ellerini açıp kapıyor, sonra da nereye koyacağını bilmiyormuş gibi ceketinin yanlarında sokacak yer arıyordu. Sıralar arasında gelişi güzel yürümüş, arada göz ucuyla yerde toparlanmaya çalışan çocuğa bakmıştı.


Neden sonra yüzü yumuşamış, gülümsemesini yeniden kazanmaya çalışmıştı.


O an farklı bir şey olmuştu, sanki onu hissetmiştim. Kaygılanmış olmalı, eyleminin olası sonuçları aklına gelmiş sınıfın tanıklığını kendinden yana çevirmek istiyor,diye düşünmüştüm.


Becerememişti.


"Beni de öfkelendirdi, " dedi. "Sosyalistmiş… Komünistim de bari. Allah'tan bana rastladı. Bir başka öğretmene denk gelse, dayak yemekle kalmaz, okuldan da atılırdı. Suç bu. Adamı hapislerde çürütürler. Daha dün Rusya burdan... Öyle değil mi, çocuklar?"


Fısıltı gazelerinden duyardık. Hiç görmemiştik ama güya hava açıkken karşı kıyıdaki Rusya gözükürdü. Kıyıda dikilip Rusya’nın steplerindeki kolhozlara özlemle bakan aydınları tutukladıkları anlatılırdı.


O günlerde tartışılmazdı bile, dayak birincil eğitim yöntemiydi. Olumsuzluğu yeni yeni tartışılıyorsa da henüz, eti senin kemiği benim anlayışı her yerde; evde, okulda, sokakta, hatta amir memur arasında bile hakimdi. Ne olması bekleniyordu, deli sopayla adam edilirdi ancak, öteki türlü eğitsel yöntemler Avrupa’da bile yoktu… Yine de çıkar bir sivri zekâlı suç hastası tiplerin pedogojiyle eğitilmesinden dem vurabilirdi, al başına belayı…


Sınıf yanıtsız önüne bakıyordu. Gördüklerinden korkmuşlar, yine de kimse onaylamamıştı. Bu onaylamayış öğretmeni tedirgin etmiş, daha sağlam bir dayanak aramış, bana dönmüştü.


" Öyle değil mi? O asılan üç kişi de böyle konuşuyordu?"

Bu hiç beklemediğimdi.


Buraya değin hep anımsıyordum. Bir gözlemci gibi yukarıdan bakıyor, anlamaya çalışıyordum. Ama bundan sonrasını her seferinde yeniden, sanki o günde, o sınıftaymışım gibi yeniden yaşıyorum.


Şimdi, yanıt bekleyen öğretmen bana bakıyordu.


Ben onun tam dişine göreydim. Biraz önce dövdüğü arkadaşım gibi değildim. Eski giysilerime, bir türlü kentli olamayışıma, yoksulluğuma aldırmayan tek arkadaşım gibi değildim. Her zaman korkardım. Şimdi bu sınıfta benden çok korkan birisi olduğunu sanmıyorum. Her dem öğretmenlerin şakşakçısı bendim, güçlünün onaycısı... Yaşamında bir kez bile kimsenin gözlerinin içine bakıp da haykıramamış, haykıramayacak biriydim. Toplumun arasına lütfen kabul ettiği...

"Öyle değil mi?"


Bir saat önce sorsalar, dişimle tırnağımla savunma kesilir, tavrıma büyüklere saygı derdim, nasıl birden değişmişti düşüncem.

Gözlerine gözlerine bakardım derste, bu yumuşak başlı gibi duran ama içinde kopan fırtınaları her an dışarı atmaya hazır, tutarsız tepkili öğretmen en çok çekindiğimdi. Tuzak gibiydi. Yine de başarıyordum. Bütün çalışkanlığım ve tek başına çalışkanlığın yetmeyeceğini kente geldiğim ilk zaman anlayarak, büyük bir hayranlık yükleyip bakan gözlerimle tehlikeli sularına girmeden götürüyordum. Başkalarının, varsıl çocuklarının eski giysilerini bakışlarıma ödül verdiler. Çaresizliği yaşamayan bilmez, başka ne yapabilirdim?

" Bak derslerine böyle çalış, böyle de uslu ol, diyedir bunlar," dediler. Aynen böyle demediyseler de, duyurdular.


Utandım, duydukça ürktüm, duydukça kentten, onun acımasızlığından korktum. Korktukça üstüme gelmediler mi? Bu öğretmen sınıfın orta yerinde, sevdiğim kız da varken yanı başımda, demedi mi ki:

"-Ooo! Gökçe bakıyorum da üst baş gıcır."

Yer yarılsaydı, dibine geçer miydim? O kentli çocukları, o güzel giysilerinin içinde sıcak, güzel ve mutlu çocuklar, bana ne gülmüşlerdi. Gülmüştüm ben de. Bir aptal köpek yavrusu gibi, gidecek kapısı olmayan bir yavru enik gibi sırnaşarak gülmüştüm.

Hep güldüm ondan sonra. İçimde gitgide derinleşen ve cerahat bağlayan akmayan bir yara büyüterek güldüm. Başka ne yapabilirdim? Dilendiğinize, iyiliğini gördüğünüze , benim de onurum var, denilebilir mi?

"- Aldırma," derdi, Nevzat. " Aldırma, yoksulluk senin suçun değil ve ayrıca yazgın hiç değil. Ama değiştirmeye mecbursun kaderini…"

Aldırmamak mümkün müydü? Mümkündü. Bir yere kadar hiçbir şeye aldırmadan gelebilirdiniz. Yara derinde oldukça sorun yoktu. Yüze vurursa, o zaman…


Nevzat şimdi kanayan burnunu tutarak sırasında dağılmış oturuyordu. İçim kanıyordu ona baktıkça. Ben şimdi nasıl onun ve onca arkadaşımın yanında öğretmeni doğrulardım.


Beynim dörtnala kalkmış bir at gibi, ama nereye gideceğini bilmeyen bir at gibi koşuyordu. Deli gibi düşünüyor, durumdan kurtulmaya çalışıyordum. Okuduklarım, bildiklerim duyduklarım hızla aklımdan akıyor ama birbirlerine eklenmeden gidiyor, yanıt bulmama yetmiyor, ordan oraya atlayarak tutunacak dal arıyordu. Ne var ki ne yapsa çıkış göremeyen içim, başkaldırmayı göze alamasa da bir haksızlığa uğramış, kıstırılmış, altından kalkamayacağı, ama öldürmeyen bir ağırlığın altında tek nefesti. Kurtulmak istiyordum. Bana yabancı bir hisle boğuluyor, artan şiddetli bir kabarmayla doluyor, nefesime göğsüm yetmiyor, korktuğum ama bana kuvvet, kanat olan tanımadığım, ancak öfke diyeceğim bir hisle donanıyor, onunla güçlendiğimi hissediyordum. Okulda bana yapılmış bütün haksızlıkları, küçüğünden büyüğüne, iyi yanlarını , öteki tarafını, kendi hatalarımı hiç görmeden aklıma getiriyor, savunma kuruyor, içimi acılaştırmaya, zalimleştirmeye çırpınıyordum.


Sen benim can arkadaşımı dövmek dışında da önemli işler yaptın öğretmenim, anımsar mısın? Değer ölçüsü, diye yazmıştım yazılıya. Edebiyat öğretmenimiz de öyle derdi, çok hoşuma giderdi, bu yeni duyduğum sözcükler. Kentliler hep öyle der, sanıyordum. Ben kentli olmak istiyordum. Hissediyordum ki, kırsaldan gelen için, kentte yaşamanın iki yolu vardı: Ya hisseder onlardan biri olurdunuz ya da reddedip suçluya döner hapishaneleri doldururdunuz. Ben sizlerin aranızdaki çekişmelerinizi nereden bilirdim? Ne bilirdim, sizin dünyanızın küçük hesaplarını?

Köyünü anlatırdın bize. Köyden çıkıp kente gelmişsiniz, koca liseye öğretmen olmuşsunuz. Türkçe'yi bir türlü güzel konuşamadığınızı, köylünün, hangi konumda olursa olsun, kent Türkçe'sini arı ve doğru konuşamayacağını siz söylerdiniz. Arkadaşlarınız sizlerle alay edermiş, oturup ağlarmışsınız....A ma başarmışsınız. Hep sizin gibi olmak isterdim.

Ne güzeldiniz, bunları anlattığınız zaman. Ne bileyim hala o köylülüğün hasediyle ya da size yapılanların hıncıyla kentliye, yeniye düşman kaldığınızı?

Beri yandan, ben, köylü aksanımı kırıp Türkçe'yi düzgün nasıl konuşabilirim derken filhakika, binaenaleyh… diye nasıl becerip derdim? Ben Arap mıydım, öğretmenim?

"- Ne demek bu?" demiştiniz. “ Ne demek değer ölçüsü? İki numaranı kırıyorum bu yüzden. Ha bir de başkaları var: Ayrıntı, seçenek, olanak, erek... İngilizce mi bunlar? ”

Hiç düşünmemiştim. Öyle kesin ve kızgın konuşuyordunuz ki dehşetli bir suç işlemiş olmanın ezikliğiyle gülümsemiştim ancak.

Köyde kimseden alternatifi duymadım, ama seçmek, seçenek vardı sanki, diyemedim. Gülümsedim salt. Hep gülümsedim. Başka şansım mı vardı? Bir şeyleri doğru algılasam, önce sizin bana ne yapmak istediğinizi algılamaz, görmez miydim çelişkiyi; Atatürk dilinizden hiç düşmüyordu, ama onun kurduğu Dil Kurumu’nun ürettiği sözcüklere karşıydınız, niçinini azıcık düşünmez miydim? Oysa sorularım henüz yoktu, zifir zindan bir karanlıkta içim karmakarışık bunalıyordum, sadece. Biri kesin yalandı, ama hangisi? Okuduklarım mı, siz mi? Birilerine inanmak zorundaydım, sizin yalan,uydurma olduğunuzu görmek okuduklarımın yalan olduğunu düşünmekten zordu. Benim ne annem vardı ne babam, tek örneğim sizdiniz, bu anlaşılmayacak bir şey mi?

Şimdi kalkmış bana soruyorsunuz. Nasılsa sizi alkışlayacak tek kişinin ben olduğumu biliyorsunuz. Alçaklar ve korkaklar kolay tanınıyor demek ki. Köpeklerin kalabalıkların içinde korkağı tanıyıp saldırması gibi, siz de beni tanıdınız. Yolum yok, biliyorsunuz.


Şimdi, ben yaşamımın en zor kararını veremem sanıyorsunuz değil mi? O kitaptaki köle gibi, Spartaküs gibi, kollarımı açarak uzanamam mı çarmıhıma? Yani ben...


Yapamam. Aldırmayarak geldim bugüne. Düşlerimde, Hacer annemin anlattığı ya da okuduğum olağanüstü kahramanlardan olup yalın kılıç, sizin, kentlilerin arasına dalıp nara attım, her kim ki, kimsesiz ve yoksul köylü çocuklarıyla eğlenir, kellesi gider, diye. Ama sadece düşlerimde... Düşlerimde nelerim olmadı, neler olmadım ki? Süpermen oldum, uçan ve ölümsüz, haksızlıklarla sonuna değin savaşan. Giysilerim oldu çeşit çeşit, yiyeceklerim oldu, küflü mısır ekmeği ve çürümüş minzi değil, az değil; birilerine, aç sokak kedilerine, dilenen Çingene çocuklarına verecek kadar… bir ev dolusu, ama sadece düşlerimde…


Ne olur gelmeyin üstüme. Bana sormayın, kime sorarsanız sorun başka. Onlara, o şık ve güzel kentli çocuklara, ne derlerse desinler, bir şey yapamazsınız, ama biliyorsunuz bana dişiniz rahat geçer. Gelmeyin üstüme, direnmeyi beceremem, kırılırım.

Gelmeyin üstüme, öğretmenim. Onuru bilmem sanmayın. Ben daha zorunu yaşıyorum, kendimle sınanıyorum. Gelmeyin, incinirim. Bana yalan söyletmeyin, bana bir şey söyletmeyin. Ben can arkadaşıma tanık etmeyin.

Ben şimdi en zor kararımı verirsem korkun öğretmenim. Bir kez alçaklığınıza hükmedip sözcüklere de dökersem korkun, bu ülkede benim gibi yüzlerce korkak ve sığınmış çocuk, sizin alçaklığınıza hükmederse korkun öğretmenim. Elbette bilirim, kitabına uydurup bizi suçlu ilan edip asarsınız bile ama… ama ölümüzden bile nasıl korkarsınız, bilirim.


Hadi, o korkunuz size insan olmayı öğretsin, bırakın yakamı…


Ne suçu vardı, Nevzat'ın sanki? Kompozisyondan aynı sözü ödev yazdık hepimiz: Herkes kapısının önünü süpürse tüm kent temizlenir. Ne var bunda kızacak? Suçsa nasıl yazdırdı o öğretmen? Nevzat ne bilir sosyalistliği, ben ne bilirim? Herkes diyor, biz de diyoruz işte. Saçını uzatan sosyalist oluyor, İspanyol paça giyen sosyalist… Biz saçımızı uzatmak istiyoruz, geniş paçalı pantolonlar giyinmek, filmlerdeki gibi kentli olmak istiyoruz. Kolyeler takmak, mini etek giymek, kabuğumuzu kırmak istiyoruz. Sandığınız kadar ahlaksız ve rezil değiliz ya da ancak sizden öğrendiğimiz kadar reziliz. Sadece derdimiz kentli olmak. Herkesten, sizden, sokaktan, kitaplardan, filmlerden öğreneceğiz. Öğrenmenin başı taklit değil mi?

" Sana diyorum be."

Kızıyor öğretmen, sabrı bitmiş, hissediyorum. Açmazda ve beni ne denli zor bir karara zorladığını bilmiyor. Bocalıyorum. Bütün sınıf bana bakıyor. Toparlanmaya çalışan Nevzat, yüzü gözü kan içinde bana bakıyor. Biliyorlar, haklısınız hocam, diyeceğimi. Artık aldırmamak olanaksız. Artık köşeye sıkışmış korkak bir çakalım ben. Ya teslimiyete devam ya da hiç kazanamayacağın bir kavgaya evet…

Biliyorum, aklımdan geçenleri tümüyle sözcüklere dökebilsem, herkes etkilenecek, öğretmen de... Din dersi öğretmenini dedemin ölümünü hikaye ederken ağlatmıştım gene yaparım. Belki de utanacak... Ama ben de çok utanacağım. Ayrıca yapamayacağım bir gösteriyle komik olmak da var.

Kestirmeden gidiyorum.Ne olacaksa olsun...


"Doğruyu demek gerekirse... Haklı değilsiniz… Bence hocam. Arkadaşımın söylediği sözü kompozisyon dersinde yazılı sorusu olarak yanıtladık biz. Suç olduğunu nerden bilelim?"


Sesim titriyor, ama tamamladım. Kendime inanamıyorum. Ama müthiş bir şey bu, artık korkmuyorum. Karanlığın yüzüne, karanlık olduğunu söylemek ne güzel bir duyguymuş.

Sesim ne kadar boğuk, anlaşılmaz, kimliksiz, ama insan, ama onurlu, ama yürek dolu ve güzelmiş. Gözlerimden yaşlar akıyordu, ama ne önemi var? Erkek adam ağlamazmış, hadi canım, o insan değil mi? Hem ben bugüne değin bir tek kez erkek olmadım ki. Şeyi olmakla olmuyor işte...


Öğretmenin yüzüne tokat atsam bu kadar sarsılmazdı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, huzurum bozuldu, biliyorum. Yine de bir kez onurlu olmanın, korkusuzluğun tadına vardım. Sanki ben ben değilim, üstümde kim bilir kimin eski giysileri yok. Zayıf omuzlarım, güçsüz gövdem devleşiyor. Acı çeksem de, onurlu olmak değer.


"Seni it, seni köpek!.. " diyor bana şaşırmış, dehşet içinde.

Bunlar doğru, yüreğim yanıyor ama doğru. Ben bir itim. Yok, öyleydim belki, ama artık değilim. Siz beni bana aştırdınız, artık tıpkı o kitaptaki Romalı köle gibi kendi çarmıhıma yürüyorum biliyorum. Bu ilk adım.

Beni Dülger Balığı yaptın hocam. O hikayedeki dülger balığı gibi yaptın, artık ne yapsan aldığım bu tadı unutmam...


Öğretmen ne yapacağını bilmeden, gözlerinden ateşler çıkarak bana bakıyor, şaşırmış, dehşete düşmüş, konuşamıyor. Eminim beni de dövmek ister, ama durumun farkında yine de… Masadan kitabını alıp çıkıp gidiyor sınıftan.

Nevzat, bana gülümsüyor. Deniyor en azından, kan içindeki çarpık yüzüyle.

"Pantolonum berbat oldu," diyor. Ağzında biriken kanlar sıçrıyor...

Kız arkadaşıyla buluşacaktı.

Sınıftaki kızlardan biri, bir kentli, dünyanın en güzel varlığını, on yedi yaşındaki bir kızın gül kokan mendilini uzatıyor bana. Yüzüm terle, gözyaşlarıyla sırılsıklam…

" Al, sil yüzünü."

Dün yüzüme bakmazlardı, eksik bilgilerini tamamlamak için soru sormuyorlarsa... Hoşuma gidiyor. İnsanlar kahramanları, çarmıhına yürüyenleri seviyor. Bunu kanımda duyuyorum. Mendile kıyamıyorum, usulca sıraya bırakıyorum.


Bugün burada bir şey kırıldı. Sonsuza değin kırık kalacak bir şey...


Nevzat, lavaboda yüzünü yıkadı, üstünü başını silkeledi. Biraz toparlanınca:

"Sen gelme," dedi. "Müdüre gideceğim."

Ben o kadarına yürek yettiremezdim. Başkaldırışım başka çıkış kapısı kalmayışından, köşeye kıstırılmamdandı, öğretmen beni bana bıraksa olacak iş değildi. Bana bıraksa, dayağımı yer, buna benzer onuru o durumdan çıkarır, orantısız güçlere yenilen mazlumların gururuyla yerime otururdum. Yok, Nevzat büyük adamdı.

Müdür, umduğumun aksine onu dinlemişti. Nevzat da koca sınıfta bir beni tanık göstermişti. Heyecanlanmıştım. Duyulan güvenden, kahramanlıktan değil, başıma gelebileceklerden. Beni ayağa diken öfke ve korku bitince gerçeğe yeniden ayıkmıştım. Ben, her zaman o kadar yürekli olamam ki, Nevzat....Düşündüm, ama diyemedim.


"Seni tanık gösterdim," dedi sokakta. "Çünkü sen yüreklisin, bugün kabuğunu kırdın, inkâr etmeyeceksin."

Bir an durup yüzüme bakmıştı. Şişen moraran gözleriyle nereye baktığı pek belli değildi. Kuşkuyla sormuştu.

"Eder misin?"

Bunu bir bilebilsem... İnsanın doğal hali korkaklıktır, gelir bana. Korkan insan kendini korumaya çalışıyordur. Yürekli olmak, yenileceğini bile bile yürekli olmaya soyunmak akıllılık değil. Değil de niçin hep onu alkışlıyoruz?

"Ederim," diyorum. "Sana tanıklık ederim."

Çaresiz dedim. Başka ne diyebilirdim ki?


Bankta oturmuş denize bakıyorduk. Karadeniz dalgalandıkça pis bir yosun kokusu, kedi ve fare ölülerinin kokularıyla birleşip burnumuza doluyordu.

Gene de deniz, o haliyle bile bizi akıl almaz duygusallıklara sürükleyebiliyordu.

"Kızla buluşmaya gidemedim," dedi Nevzat. "Bu durumda..."

"Kavga ettim," dersin.

"Dayak yediğim ortaya çıksın yani."

Martılar dehşetli bir gürültüyle Boztepe'ye dev radarlarıyla yerleşik Amerikalıların uzak ülkelerinden getirdiği ve buraya dökülmeleri kısmet olan çöplerine saldırıyordu. Kola şişeleri, kâğıt tabaklar, bizim kadınlara pek benzemeyen çok güzel kadınların süslediği dergiler, kadın iç çamaşırları, ta Newyork'tan, Teksas'tan buralara değin gelmişti. Gün olur da, bir kıyamet sonrasında, uzaylılar dünyamızın geçmişini incelemeye kalktıklarında, çok şaşıracaklardı her hal. Bu az gelişmiş ülkede, bu kâğıt tabakları, jartiyerli kadın çamaşırlarını, kutu kolaları, olağanüstü güzel baskılı renkli dergileri görünce …


"Neden yaptı bunu sana? Niye dövdü seni?"

" Faşist o," dedi.

İlk kez, böyle yakınım birinden duyduğum bu sözcüğü hiç sevmedim. Ne anlama geldiğini de soramadım. Onun da bildiğini sanmıyorum. Çok sonraları, bu siyasi içerikli sözcüklerin hiçbirinin anlamını bilmeden çılgınca sahiplenerek, uğurlarına yıllarca hapislerde yatanlar, bir sevgili için ölür gibi ölenler olduğunu öğrendikçe dehşete düşecektim. Bunu yaşayınca, tarih dersinde okuduğumuz, bana hep garip gelen, aman aman bir çıkarımız olmadığı halde, bir Avrupa kralını kurtaracağız diye, kırk yıl boyu Viyana kapılarında niçin ölmeye razı geldiğimiz de açıklanır hale gelecekti.


"Sen sosyalist misin?"

Durdu, yüzüme biraz da acıyarak baktı. Bu da sorulur muydu? İyi de neydi bunlar? Faşist?..

"Şu demek..."

Martılara baktı, denize. Enginlerden ötede, Azak denizi kıyılarında, kolhozlarda çalışan köylüleri görüyormuş gibi baktı. Öyle doyurucu bir yanıt bulamadığını duyumsuyordum.

"Örneğin Hitler öyleydi."

Hitler'i biliyordum, insanlık tarihine armağan ettiği kan denizini de. Bizim öğretmenle onun arasında bir benzerlik kuramadım.

" Öğretmen kötü, ama Hitler’e hiç benzemiyor," dedim aptalca. Bir şeyler bildiğimi de göstermek için de okuduklarımı sıraladım.

"İyi de Stalin iyi miydi? Sonra Rusya iyi mi sanki? Bir işçi sınıfı oligarşisi değil mi oradaki?"

J.Landon’un Oligarşisini okudum ya… Nevzat azıcık şaşırmış baktı bana:

" Solcu sadece Rusya'da değil ki, Amerika'da da var, Fransa'da da. Solculuk bir görüş işte, bir bakış tarzı."

Hissediyordum. Nevzat artık bir solcuydu. Dayağı yediği anda, hiç bilmediği kimi kavramları tümüyle sahiplenmişti. Solculuk ne ki, bir yıkıcı anarşist gibi öğretmenin temsil ettiği her şeye düşman olmuştu. Evrensel bir doğru, bireysel bir doğruyla örtüşmüş bir tepkinin, haklı bir tepkinin adı olmuştu. Bu haliyle de çok inandırıcıydı. Ancak dayağı o yemişti, ben değil. Haksızlıktan nefret ediyordum, ezilmekten, horlanmaktan nefret ediyordum, ama bunların ne olduğunu kavrayamadığım kimi yabancı yöntemlerle değil, bildiğim yollarla düzeltileceğine inanıyordum. Atatürk'ün yaptığı gibi, Köroğlu'nun yaptığı gibi, Ecevit'in yapmaya söz verdiği gibi...

"Ecevit'i seviyorum," dedim. "Dedem de severdi, belki ondan. Ama solculuk, sağcılık... Aman müdürün yanında böyle şeyler deme, çok tehlikeli sözler bunlar. İş çıkarma başına."

" Korkma," dedi. "Korkma bir şey olmaz. Korkuyu onlar yaratıyor, dayatıyorlar, biz de yutuyoruz."


Beklemek çok zor geldi. Ne var ki o öğretmen dersimize gelmedi. Nevzat da rapor aldı, üç gün. Nasıl becerdiyse almıştı. Ben, bir başıma bekliyordum. Gösterdiğim cesaretin sarhoşluğu geçmiş, yeniden eski kimliğime dönmüş, üstüne üstlük bir de korkuyu yüklenmiştim.


Korkuyordum. Tıpkı dedemin kaçaktan dönmesini beklerken ki gibi… Annem öldükten sonra beni alıp büyüten, okula veren, parasızlığı aşamayınca, o yaşında tütün kaçağına giden, ama hiç geri gelmeyecek dedemi bekler gibi. Artık biliyordum ki, benim gibiler için beklemek sabır değildi, sorunu aşmak değildi, çözüm için doğru zamanı bulmak hiç değildi, sadece olacak olanı biraz sonralara atmak, ruhu korkuya alıştırmaktı. Bizim geleceği değiştirecek gücümüz hiç olmadı. Her bir şeyi çok iyi bilsek de gördüğümüz hiçbir felaketi değiştirecek gücümüz olmadı. Dedemin gerçekte kaçağa değil, ölümüne gittiğini bildiğimiz halde ne yapmıştık ki, beklemek dışında?


Biz kaçağa giden dedemi beklerken, biz beklemelerin elinde delirmişken, kim bilir kaç gün sonra, akrabamız Ahmet, bir öğle üzeri çalmıştı kapımızı. Kapıyı açmış, beklediğim haberi duymaya kulaklarımın gücünün yetmeyeceğinin bilincinde öyle durmuştum.

"- Öldü!" demişti. "Yusuf dayım öldü."

Ölüm her bir şey olabilirdi. Ne var ki, ölüm çığlık olamazdı. Ölüm akışkanlık, eylem değil, durağanlık, bir tür teslimiyetti. Hiç yanıtsız ayağımın altındaki eski kilime yeni daireler ekliyordum. Odanın dört bir yanında, ayaklarımızın altında çatır çatır ezilen kocaman kabuksuz siyah salyangozlar geziniyordu. Hacer Anam içerde lahanalar kavuruyordu. Salyangozlar gibi kokuyordu karalâhana. Çıkacağı başka bir delik olmadığından bütün koku üstümüze saldırıyordu.

"- Kim o gelen," demişti.

Ahmet içeri girmişti. Görmeyen gözlerle Hacer Anayı aramıştı.

"- Hacer Hala, başın sağ olsun!"

Sanıyordum ki, büyük annemin acısının dile gelişiyle, bu oda dayanamaz paramparça olurdu. O anda, anladım. Büyük annem her şeyi biliyor ve bekliyordu. Anladım ki, yaşamın en zor anı bile, insanoğlunca kabul görür bir hale geliyordu, yoksa yaşam beklemeler nedeniyle dayanılmaz olabilirdi.

"- Ne zaman ?" dedi salt.

İçerlemiştim ona. Ölümü böyle olağan karşılayışına içerlemiştim. Ne kadar çok ağlarsak o kadar sevmez miyiz öleni? Yoksa birilerini mi kandırırız hep?

"- Gümüşhane'de, dağı aşınca… Orda da gömdüler."

O zaman orada, o pis kokunun ortasında, sessiz sessiz ağladı, Hacer Ana. Sanırım, onun uzak diyarlarda kimsesiz bir ölü olarak kalışına ağlamıştı.

Ahmet, cebinden çıkardığı kirli bir mendile sarılı parayı bana uzatmıştı.

"- Yedi yüz lira. Kefen mefen almışlar üstüyle de tabut. At geldi, köyde. Bir de silahı. Dedenin malı artık senin."

Bir beze sarılı tabancayı uzatmıştı. O an bir parmak daha büyüdüğümü hissetmiştim. Karar vermeliydim. Yaşın ne önemi vardı, karar bekliyordu. Almak istemiştim. Onda saklı gizemli gücü hissediyordum, ezik silik güçsüz olmaktan bıkmıştım ama… Kentte, okulda ne yapacaktım onu?

"- Sende kalsın şimdilik. Gelince bakarız."


O gece uyumamıştık. Dev bir yalnızlık, bizi dört bir yandan kuşatmış, teslim almıştı. Artık sığınacak hiçbir yerimiz yoktu, sadece karanlık vardı. O karanlıkta durmadan ince, tek düze bir ağıtla ağlayan Hacer annemin sesi, sanki yaşamla tek bağlantımız gibiydi. Yüreğim ağzıma geliyor, ama ağlayamıyordum. Belki de, ölümü algılamak çok zordu. İnanmak çok zordu. Sevdiğiniz bir insanın ölümüne inanmak hele. Daha dün, sarıldığınız, sığındığınız, dokunduğunuz birinin hiç olmamış gibi, bir düşmüş gibi yok olması, inanılır değildi. Yaşamda, kitaba göre değerlendirsen, inanılır ne vardı zaten?

Anam, yiğit anam, gözleri kan çanağı, ama gene öyle yaşama dört el sarılmış beni dürttüğünde, perdenin ardında günün ilk aydınlığı vardı. Olduğum yerde uyuya kalmış olmalıydım.

"- Hadi kalk, okula gideceksin."

Okul olur muydu artık? Asıl felaketi yeni algılamıştım. İnsanların ölenlerin ardından çığlıklar atmalarını, kendilerini öldürmelerini bile anladım. Ölen sizden bir parça sürüklüyordu peşinden. Onunla birlik sizin de bir yanınız mezara, toprağın altına giriyordu. Giriyordu, ama onunla bağınızı yaşadıkça koparamıyordunuz. Çünkü ölene muhtaçtınız. Varlığınız, büyümeniz, yaşamanız, gelecekteki düşleriniz ölenin varlığına bağlıysa, ölümün adaletsizliği daha da bir belirgin çoğalıyordu.

"- Okula mı, gideceğim?"

O, sabahın en belirsiz saatlerinde, günle ilgili tek bir ipucu yakalayamadığınız anda, sözcüklerden korkuyordum.

"- Ne sandın ? Ne sandın ya? Deden yok diye, okulu boşlar mıyım sandın? Bir gün gitme, bir tek gün, kör bıçakla keserim gırtlağını. O, bu yüzden, okuyasın diye öldü dağlarda. Kalk!"

Sözü tartışılır gibi durmuyordu anamın…


Hiçbir şey, benim yüzümden dedemin ölmesi kadar zor değildi. Artık, ödeyemeyeceğim bir borcun altındaydım. Yaşamım boyunca ödeyemeyeceğim borçların altında kaldım. Okuldan bana verilen eski giysileri, öğretmenlerin acıma dolu bakışlarını, toplumun benden bir salyangozdan iğrenir gibi iğrenmesine karşılık, içinde barındırmasını nasıl öderdim? Ödeyemeyeceğim borçlar arttıkça, ezikliğim de artıyordu. Onlar da bunu anlıyorlardı. Duymadığım borçlulukları bile duyurmaya çalışıyorlardı.

Bir kez borçlarınızı unutup başınızı dik tutmaya çalışsanız, haddinizi aşmanızdan, nankörlüğünüzden, iyilik bilmeyişinizden, canım bütün köylüler böyledirlerden... söz açarlardı. Ondan sonra siz, tutunamazdınız; siz, siz olmazdınız. Başınız önünüzde, iki büklüm korkak ve aşağılık, her çağıranın peşinden koşmaya hazır beklerdiniz. Yoksulla onur, yoksullukla namus ve erdem yan yana zor barınırdı. İyi de, neden tüm kitaplarda, tüm filmlerde daha çok yoksullardı erdemli olan? Çünkü onlara akıllı, iyi denilirse, akıllı ve iyi olmaya çalışacaklar, kimseye sorun olmayacaklardı, diyordu aklım.

"- Okuyacağım, sen merak etme anam."


Evden çıktım ama okula gitmeyi hiç kesmedi gözüm. Orda kimse benim acımı anlamazdı ki… Alay edilecek bir güçsüzlüğüm daha çıkardı ortaya en çok. Kitaplarımı tanıdık bir dükkâna bırakıp akşama değin gezdim sokaklarda. Sokakları seviyordum.

Sokaklarda kimseyle konuşmazsam ezikliğimi duymuyorum. Sonra denizin kıyısında bir taşın üstüne çöküp ağladım ağladım.

Akşamüstü tam okul bitiminde dönmüştüm eve. Hacer Anam harıl harıl bir şeylerle uğraşıyordu. Yanında imamın yaşlı karısı ve bana hep iyi davranan, ne zaman görsem içimde garip bir ekşi erik kokuları delirten, hep dokunmak istediğim ama bir türlü beceremediğim yaşıtım gelini vardı.

"- Dedenin ruhuna mevlit okutacağız. Rahat etsin yerinde," demişti.


Üzerinden onca zaman geçti. Dedem yerinde rahat mıdır? Kim bilir? Biz oldukça rahat bir yıl geçirdik. Yaşam onca umut bağladığımız Ecevit'in elinde doludizgin pahalılaşıyordu, ama paramız vardı. Dedemden kalan, çok para geliyordu bize, hiç bitmeyeceğini sanıyor olmalıydık ki, belki bu yüzden, anam atı öylece bağışlamıştı Ahmet'e.

"- Satma savma, var kullan, sevabı olsun Yusuf'umun. Yaz geldiğinde otumuzu, fındığımızı taşısan yeter, " demişti.

"- Birinin köyde evle, yerle ilgilenmesi gerek. Ahmet yapar, atı verdim ya daha da iyi yapar. Satsak kimse de almazdı. İyice kocadı," diye açıklamıştı bana da. Haklıydı, ama satsak bir deliğe yama olurdu belki.

Şimdi paramız bitmek üzere. O bitmeyecek sandığımız paramız tükendi, ondan sonra?..


Şimdi, ben her bir şeyimle onların acımasına deli gibi muhtaçken, hiç olmadık yerde, erkek olmaya soyunmuştum.

Başkaldırmıştım. Beklerken korkuyordum. Beni ezeceklerdi emindim. Bir karınca gibi ezeceklerdi. Belki haklıydık, ama şehir yerinde hak herkesin olamazdı, öğrenmeliydim.

Nevzat, o gün yüzündeki yaralar kabuklanmış, dudağının şişi, sarı mor arası bir renge dönmüş, çıkıp gelmişti. Dersin orta yerinde kapı açıldı ve hizmetli içeri girdi. Müdür, ikimizi istiyordu. Sınıftan çıkarken o üç adımlık mesafeyi aşamayıp oraya yığılacağımı ve en çok da o gözleri delimavi kıza rezil olacağımı düşünüyordum. Öyle titriyordum.


Müdürün odasında hep abartılı gelen, insanı zorlayan bir ciddiyet olurdu. Korkutmak, yıldırmak, başlangıçta teslim oluşu sağlamak isteyen bir ciddiyet… Korkutmak, korkuyu her durumda, sevinirken bile, severken bile hazır bulundurmak temel eğitim ilkesi diye düşünmüştüm.

Müdür, filmlerdeki Kont Drakula benzeri duruyordu masanın ardında. Kapının önünde, ellerimiz önden birbirine bağlı, başımız yerde dikildik. Öyle öğrenmiştik, ne kadar ezik durursak bağışlanma şansımız artardı. . Masanın yanlarındaki koltuklarda da birileri oturuyordu, ama bakamadığımız için kim olduklarını bilemiyorduk. O anda, bu adamların eğitim adı altında bir şeyleri öldürdüklerini, çok önemli bir şeyleri öldürdüklerini şöyle böyle düşündüm. Böyle bir eğitimden geçen bizlerin kişiliğinde çok ciddi bir şeyler hep eksik kalmayacak mıydı? Kitaplarımızda kötülenen Cumhuriyet öncesi falakalı eğitimden ne farkı vardı? Bakalım biz kimlerden hıncını alacak, kimlere acı çektirecektik böyle...


" Hanginiz Nevzat?"

Müdür ikimizi de iyi tanıyordu. Beni çalışkanlığımdan, Nevzat'ı da aynı memleketli olmalarından. Sanırım, tanımazlıktan gelmek, adam yerine koymamak, kişiliği ezmek için geliştirilmiş yöntemlerden olmalıydı,

Sonra yüzü gözü dayak moru çocuğu görünce anlamış gibi yaptı.

"Ha, sensin belli. Oğlum sen arkada dur."


Geri çekildim. Birinci derecede, öncelikli hedef olmadığımı bilmek bir ölçüde rahatlattı beni. Tanrım, ne çok korkuyordum. Ah Yusuf dedem, ölmeseydin, ölmeyip beni akıl almaz bir borca sokmasaydın tükürmez miydim okuluna? İlkokuldan bu yana yediğim dayaklar, İstanbul'a yol olur. Ya günler önceden, günler sonraya değin çektiğim korkular?.. Şuradan çekip gitsem, artık öğrenci değilim desem, bu göğsüme gelmeyen boylarıyla bu adamlar sokakta, bir yerde bana böyle davranabilirler mi? Asmaz mıyım, onları en yakın ağaca tek elimle.


Onlardan nefret ediyordum. Kendi kendime yaptığım telkinlerle çoğalınca nefretim, oturanların yüzlerine bakma cesaretine ulaştım. Biri Nevzat'ı döven öğretmen, diğeri müdür yard