Dilenci

En son güncellendiği tarih: Oca 12

BAĞBOZUMU

roman,

Bölüm:6

"DİLENCİ"

H

ava ağırdı. Gün öğleye varmamıştı, ama akşamın alacası, dar sokak aralarında görülür bir biçimde şekilleniyor, denizin üstünde toplanan kara bulutlar güneye doğru hızla akıyordu. Bulutlarda yoğunlaşan yüksek elektrik boğucu, fosforlu, zehirli bir ışığı huzursuz dalgalanan suyun üstüne yayıyordu.


İlk yağmur damlası düştüğünde yaşlı kadın, yol kenarında oturuyordu. Kim bilir hangi mutlu zamandan kalma, rengi atmış siyah çarşafın içinde bile sıskalığı belliydi. Ağzı burnu, bir gözlerini dışarıda bırakan yaşmakla örtülüydü. Gerçek rengi, bir zamanlar herhalde beyaz olan yaşmağın ağza denk gelen yerinde, kurumuş, kırmızı kan lekeleri vardı. Yaprak yeşili gözleri, pörsümüş kaşlarının altında tüm ışığını yitirmiş, camlaşmaya başlamıştı. Kahverengi, siyah damarların yüzeye vurarak kalın, kesintili kablolar gibi sardığı bacakları hiç iyileşmeyen kanlı, irinli yaralarla kaplıydı. Bir yaranın olabilmesi için etin, kanın olması beklenirdi, ama kocaman erkek pabuçları içindeki ayak bilekleri, ince bir kavak sopası gibi kupkuruydu. Can yokmuş gibi duran ayaklar, yine de kadını taşıyabiliyordu.


Vücudunu bir ürperme bir elektriklenme aldı, önce. Baldırlarına sanki yüzlerce iğne batırılıyor, sırtının ortası, delik deşik oluyordu. Rutubet arttıkça, artıyordu ağrıları, sızıları.

Önündeki kirli mendili ve içindeki bozuk paraları topladı. Sabahın ayazından beri buradaydı ve birkaç lira ancak toplamıştı. Bir de madeni düğme.Küfürlerle savurdu düğmeyi. Dişsiz şeklini yitirmiş ağzından anlaşılmaz homurdanmalar çıktı, küfür yerine.

İnsanlar ya giderek yoksullaşıyor ya da giderek acımasız oluyorlardı. Kimse kimsenin açlığına tokluğuna aldırmıyordu. Yanı başlarında en büyük acıları çeken insanları umursamadan kahkahalar atabiliyorlardı. Oysa eskiden, çok eskiden, onun gençliğinde, dünyanın öte ucunda biri acı çekse, sanki onların etini cımbızla çekerlerdi. Kaç kez kendileri, sirhan yemeye razı gelip fırın lağusu lapalarını hasta komşularına vermişlerdi. Bir elgörürlük, başkalarını kendinden çok düşünme uğruna az acı çekmemişlerdi.


Az önce ne yaptığını anımsamıyordu artık. Yaşam onun için bir yerde kopmuştu. Ama geçmişi ayna gibi anımsıyordu. Bir o günlerde mutlu olduğunu düşünüyordu. Mutlu olduğu günleri hiç unutmuyordu insan.


Bağbozumuydu. Yoksa ondan daha mı önce? Muhacir çıkmışlar mıydı? Ama bir seher vaktiydi emindi. Karatavuklar kuran okuyordu, kaçmıştı. Bir çarşafı, bir fistanı bohçasında, ağaçların doğan güneşin altında giderek küçülen gölgelerine sığına sığına Yusuf'a kaçmıştı. Anası eksilen bir boğaza, dahası kızının yaşmağı çalılara dolanmadan namusuyla evlenmesine memnun, ama adet üzere de el âleme karşı dargın ve küs durmuştu.


Yusuf neredeydi şimdi? Ya güzel kızı?.. Çürüyüp toprak olmuşlardı ve bir mezarları bile yoktu bildiği. Kocası ömrünün son deminde tutmuş, kaçağa gitmiş, ölüsü oralarda bir yerde kalmıştı. Kızı ise anlaşılmaz bir biçimde yanmış, ama ölüsü ne olmuştu, mezarı neredeydi hiçbir zaman öğrenememişti.


Kuruyan göz pınarları ancak yeşerebildi, ağlayamadı. Zor doğruldu yerinden. Bütün kemikleri un ufak olacakmış gibi bir zaman dikildi ayakta. Yağmur artıyordu. Camiye gidecekti. Orda sundurmanın altında yağmurun dinmesini bekleyebilirdi. Namazdan çıkanlar belki birkaç kuruş da verirdi. Ola ki, onlar haline acırdı. Oraya gelenlerin çoğu yoksul giyimliydi, ancak daha cömerttiler nedense. Diğerleri dimdik yürüyenler, güzel kokular sürünüp saçlarını açan hanımlar, çok güzel konuşan beyler acımasızdı. Para vermezler, ona bir kurbağaya bakar gibi bakarlar, çoğu kez de yaralayan sözler ederlerdi. Haklılıklarına yüzde yüz emin bağırırlardı.

"- Utanmıyor musun dilenmeye? Oğlun yok mu senin?"

İlk başlarda, hevesle anlatmıştı. Kimsenin dinlemediğini, dinlese de inanmadığını çabuk fark etmiş, laf olsun diye sorduklarını anlamıştı. Şimdi, keyfi yerindeyse:

"- Var," diyordu." "Doktor oğlum var, bakmıyor bana kör olası. Gelin istemiyor beni."


Ama şimdi iyi değildi. Kemikleri ağrıyordu. Belki de toprak çekiyordu artık. Deli Yusuf çıkıp gelse mezarından, omzunda tüfek, öyle dağ gibi dikilip dese, tutsa elinden götürse... Gökçe'si neyler? Avukat olacak Gökçe'si, kızının, gül kızının, kadersiz kızının yavrusu, Ankaralardaki Işık'ı ne ederdi, onsuz?


"- Ona haram yedirme, koklatma bile haramı kızıma," derdi, Yusuf. Sanki haram yemeyenin her zaman ak ikbali olurmuş gibi.


Doyulacak helal lokma mı kazandık Yusuf? Kuşça karnımızı doyurmuşsak hepsi o. Kim düşündü bugünleri? Bağ bozumunu yaşadık ya. Yaşamak bile tek başına büyük bir iş olmadı mı?

Evler yanmış, ahırlardan zorla alınan inekler keşişin düzde kostel kemençesinin gıygıylarında Ermeni, Rum çeteciye meze olmuş, insanlar bir bıldırcın sürüsü gibi kıyıma uğramış ve onlar kurtulmuşlar, şimdi gelecek nedir ki? Artık kimselerden korkmadan, özgür ve rahat çayırlara, bir fındık dalının gölgesine uzanıp yatmak dünyanın en kutsal işi değil midir? Zaman nasılsa vardır. Bir şeyler yapılacaktır elbet. Tanrı yarattığına, yaşattığına rızık vermez mi?

Vermez, akıl fikir verir, ama rızk vermez. Aklın varsa neyleyeceksin parayı, aklın yoksa neyleceksin parayı?


Azıcık yukarılarda, şu dağların ardında on yıl önceye değin bilinen yol, bir ırgatlık bir de kaçak. Onca gidip gelirdi, Yusuf. Ne umar, ne ölürdü. Kimileri gibi silahları yükleyip gitse, köşkler dikerdi, ama yapmadı. Onlara ölüm götüremem, derdi. Sonunda kendin oralarda ölüp koydun ya bizi Yusuf.

Başka bir ırgatlık kalır umdurmayan, öldürmeyen.

Sonra, bir belin bir kazmanın ardında, avuç içi tarlalarda olmayan şeyi, ekmeği aradılar yıllarca. Bir yeni giysi, yeni bir yaşmak fındık aylarında girdi evlerine.


Geçmiş içini sızlatıyordu. Artık tüm duyularını yitirmiş, dışa karşı tümüyle kapanmış vücudu içindeki kargaşaya dayanamıyordu. Sanki yüreğine kızgın bir şiş sokulmuş, öylece de unutulmuş, şimdi çıkarmaya kalkıyorlardı, öyle acı duyuyordu.


Havadaki o morumsu, fosforlu aydınlık duru bir suya dönüştü. Yağmur olanca şiddetiyle indirdi. Avlu anında bir su seli içinde kalmıştı. Dallardan dökülen yaprakları dümensiz bir kayık gibi öteye beriye sürüklüyordu sular. Sonra, hepsini toparlayıp çeşmenin altındaki ızgaraya akıyordu. İçerden caminin naftalin kokulu salonundan imamın duası duyuluyor, arada bir âmin, diyen cemaatin apansız beliren sesi bir top gibi patlıyordu. Dilenci kadın da, ürpererek kötü yapılmış bir kuklayı andıran yumrular içindeki şekilsiz ellerini kaldırarak, âmin diyordu.

Şimdi dünyanın bütün haksızlıklarına ve yanlışlarına karşı sığınılacak tek yer gibiydi Tanrı.


Caminin kapısı sonunda açıldı. İnsanlar birer ikişer, yağmurdan korunmak için ceketlerini başlarına çekerek koştururken çeşmenin başında bir küçük kara bohça gibi oturan kadına bakmadılar bile. Sadece bir lise öğrencisi, yakında başlayacak bitirme sınavlarını verirken, Tanrı yardımcı olsun diye, madeni bir parayı sıkıştırdı avucuna.

- İstemem, dedi, dilenci. Senin paranı istemem.

Kolunun altındaki kitapları görmüştü. Sesi yağmurda boğulup gitti. Çocuk afallamış, söylenerek yürüdü.


Bir zaman daha oturdu. Sonra havayı kokladı. Özlediği bir kokuyu aradı. Köydeyken yağmur yağdığında duyduğu kokuyu özlüyordu. Tavanı hartama da olsa, duvar aralıklarında yılanlar, kertenkeleler de oynaşsa, rüzgâr bir yanından girip öte yanından çıksa da kendinin olan evini ve o kokuyu özlüyordu.

Suya kuduran toprak, patlayan tomurcuğun kokusunu yayması gibi, ilk damlayı yer yemez, canlı, güvenilir bir ananın güçlü soluğu gibi her yanı kokuya boğardı. Yağardı yağmur. Yeşil ormanlar, ince bir çembere sarılmış genç kız gibi buğulu ve dehşetli güzel parlardı. Sonra apansız yağmur keser, yıkanmış lacivert gökyüzünde, gençleşmiş bir güneş yanardı. O yeşil dağlar parıl parıl parlar, az önce yok olan kuşlar, ortalığa dökülür, hava şakımayla dolardı. Yeni bellenmiş topraktan yer yer ateş yakılmış gibi dumanlar tüterdi.

Bastınız mı, sarılıp, seven, sünger gibi toprağa gömülürdü ayağınız.

Burada, kentte, yağmur bile zulümdü. Ne mavi gökyüzüne asılı güneş, ne karatavuklar ne de ucundan ucundan ısırıp yemek isteyeceğiniz mavi gök vardı. Bir yağmur yağdı mı, her bir yere bereket getiren su, buraya zifir zindan bir karanlığı, çamuru, pisliği getiriyordu. Hele arka sokaklara... Ana caddeler ışık selinde yıkanırken oralar, yoksulluğun pis ağzındaydı.


Özlüyordu. Köyünü özlüyordu. Bir zamanlar inmek için aklını attığı kentten kaçmak istiyordu. Gökçe okulu bir bitirse, o ışıklı caddelerde bir iş bulsa, sonra bir ev tutsa oralardan, belki arada bir gelirdi, ama hepsi o. Köyünü istiyordu artık.

Çok önceleri ne çok zorlamıştı, Yusuf’u, şehre inelim diye.


Sonunda anlamışlardı, toprak ölmüştü.

Milyonlarca yıldır, didik didik edilen nesi varsa vermiş toprak, her doğan çocukla biraz daha küçülmüş ve kurumuştu. İnsan gibi ölmüştü.

Çoktan gözü açılan köylüler, Menderes’le birlik şehre akmaya başlamıştı. Kadın kız, bisküvi, fındık fabrikalarına giriyorlar çalışıyorlardı. Çarıkla gittikleri yerlerden iskarpinlerle, gıcır gıcır giysilerle dönüp gelmişler, dün köle olduklarını köle diye kullanmaya başlamışlardı.

Hacer utanmıştı. Yusuf'un gidip bu adamlara kuyu açmasından, hırziya kazımasından dehşetli utanmıştı.

"- Haram yemiyoruz ya," diyordu Yusuf.


Fatma kız, nerden duyduysa duymuş, çalışacağım, demişti. O yetim oğlana varıp, şehire inmeyi kuruyordu. Hacer diyememişti, Yusuf’a, böyle böyle dese, kıtır kıtır keserdi onları. Keşke deseydi. Baktı ki olmuyor, kaçırsaydı kızını o çocuğa. Yapamamıştı.

"- İnelim çarşıya, herif, " demişti bir tek. " İnelim de, bir iş tutalım. Geç değil, güç değil. İnşaatı var, odacılığı var, bekçiliği var. "

Yusuf, deli deli bakmış, en çok da Fatma'nın gümbür gümbür vücuduna bakmış, şehir yerinde başına gelebilecekleri düşünmüş, vururum asarım, demişti.

"- El kapısında kul mu yapacaksınız beni, bundan sonra?"

Vah ki, vah! Ağa kapısında fındık toplamak, ona buna zart zurt etmek ağa adına, kulluk değil miydi?


- Gazete! Yazıyor! Ankara'da silahlı çatışma! Yazıyorrr!

Gazeteci çocuk ona bakıp dilini çıkardı. Çocuğun ayağındaki ayakkabılar, emdikleri suları yırtıklarından bir sünger gibi dışarı fışkırtıyordu. Dil çıkartmasına aldırış etmedi, acıdı ona, dilenci. Bağırarak söylediklerine kulak kabarttı. Kente geldi geleli, ne zaman o yazılı kâğıtları görse dikkat kesiliyordu.

-Yazıyor, bir bakan rüşvetle suçlanıyor, milyonlar...

Bağırarak yürüdü gazeteci.


Milyon...

Artık kuruş kalkmış biliyor. Beş kuruşa sığır aldıklarını biliyor, ama çok eskilerde o. Milyon ne kadar acaba? Ne kadar ev alınırdı onunla, kim bilir? Ne kadar tarla alınır, ne kadar çocuk okutulur, ne kadar altın alınır?

Bir sarı altını olduğunu anımsıyor. Mavi bir kurdeleye takıp boynuna astığı Sultan Reşat altını. Bir kezinde bir komşularının tarlasını almışlardı, tütün dikmeye. Dünyanın tütünü olmuştu. Götürüp satmıştı tekele, Yusuf. Bir sarı altınla dönüp gelmişti. Ne çalımlanır, ne kurumlanırdı onu takarken.

Ertesi yıl Moloz'da bütün tütünü yakmıştı hükümet. Yakmak için gerekli gazın parasını da onlardan almıştı. Çok tütün olmuş, satacak yer yok demişti. Akıl edip götürmeyenler bile kurtulamamıştı. Jandarma çıkmıştı köylere, tütünü olanı yakalamak için.

Sarı altın da, o yoklukta eriyip gitmişti, her hal. Şimdi olsaydı. Bozdurup Gökçe'ye verseydi, kendisi de çekip gitseydi köye.


İç çekip kalktı. Caddeyi karşıya geçecekti. Arabalar geçiyordu, vızır vızır. Biri korna çaldı ardında.

- Geberecen nene!

Gebermek ne ki? Hacer için kurtuluş. Hemen yanında duran arabaya, sürücüye şaşkın şaşkın bakıyor, caddenin orta yerinde öyle dikiliyordu.

Yusuf'u anımsıyordu. Bir yerlere gidip de gelen Yusuf'u. Harmanın başından topukladığı at, hızını almış, dünyayı baştanbaşa geçmeye kararlıyken karayemişlerin altında gemi birden çekilince, göklere doğru şahlanır, ön ayaklarının altındaki Hacer'i orada koyup uçacakmış gibi dikilirdi.

Sürücü gülüyor.

- Yürüsene be ana.

O gülüşe sarılıyor.

- Allah rızası için bir sadaka, Allah seni çoluğuna çocuğuna bağışlasın. Allah...

- Allah beni aracı yapmadan direk sana versin be ana.


Yürüdü, aydınlık caddeleri ardında bırakıp dar arka sokaklara girdi. Yer yer derin yarıklarla bölünmüş toprak yollarda diz boyu çamurları aşmaya çalışıyordu. Aklı, Ankara'da okuyan oğluna göndermesi gereken paradaydı. Topu topu otuz lira yapabilmişti. Nereye yeterdi ki? Dağ gibi çocuk ne yiyip ne içiyordu orda? Parasız insan, aç insan her şeye bulaşırdı. Hırsızlık da yapar, adam da öldürürdü. O gazetelerin bas bas bağırdığı vuruşan gençler, Allah bilir, belki de yoksulluktan düşmüşlerdi o yollara. Gerçi onun oğlu kesinlikle karışmazdı öyle şeylere, ama yüreği gene de rahat olamıyordu. Arkadaşları, şunlar bunlar sürükleyiverirdi insanı. Ama parası olursa... Bilirdi parası olan insan rahat insandı. Kimseyle uğraşmazdı. Dünya hep dinginlik içinde sürsün isterdi, sürsün ki o da parasından olmasın, keyfi sürsün. Ondan her sabah taşıyamadığı bedenini sürükleyerek gidip dileniyor, her ay bir şeyler göndermeye çalışıyordu.

Yusuf sağken hiç olmazsa bulup buluşturuyor, atıyla taşıdığı yüklerden aldığı birkaç kuruşu onlara getiriyordu. Topraklarını da, zaten bir avuç yerdi hepsi, yarıcıya verip mısırı, fasulyesi alıyorlardı. Az biraz da fındık... Bakımsızlıktan verimsizleşmiş tarlaları, artık kimse yarıcı olarak da almıyordu. Niye alsındı ki, kendisi bırakıp köye gidemezdi, gitse işleyemezdi. Gökçe de Ankara'daydı. İstedikleri gibi kullanacakları tarlalara ne diye bedel ödesinler. Zaten, yoksulun yoksula ettiğini kimse edemezdi.


İyice çamurlaşan yollarda adım atamaz oldu. Nefes nefese kalmıştı. Duraladı.

"Keşke, öteki evden hiç çıkmasaydık," diye düşündü.

Öteki evin, o tek odanın hiç olmazsa yolları böyle çamur olmuyordu.

Kocasıyla birlik ilk şehirliliklerini yaşamışlardı orda. Yusuf geri dönmeyip her şey darmadağın olunca pahalı gelmeye başlamıştı. Bir de tek yol dilenmek kalınca, eski güzel saydığı dönemlerindeki tanıdıklarıyla karşılaşmak istememişti. Buraya taşınmışlardı. Gökçe mektuplarında durmadan köye çıkmasını istese de, yeminliydi, oğlu avukat olmadan, köy diye aklını atsa da çıkmayacaktı. Çıksa köyde nereden bulacaktı, torununa gönderecek parayı?


Bir iki aydır mektup alamıyordu. Biriktirdiği parayı, bir komşusuyla okul adresine göndermişti, ama alıp almadığını bilemiyordu.


Ayağı kaydı. Yıllardır akan yağmur, bulaşık suları kim bilir hangi seçim öncesinde açılan, açıldığı gibi de bırakılan toprak yolu oymuştu. Gevşek zemin çamur deniziydi. Toparlanmak isterken yüzükoyun kapaklandı.

Ötede pis su birikintilerinin içinde oynayan çocuklar çevresini alıp bir yaygara kopardılar:

- Dilenci düştü! Dilenci düştü! Bağrışıp dönüyorlardı.

Onların oyunlarına, alaylarına birçok kez hedef olmuş kadın, zorlukla toparlandı. Anlaşılmaz küfürler savurarak yürümeye çalıştı. Kentin acımasızlığına alışmıştı. İnsan burada nelere alışmıyordu. Yoksul, ezilmiş insanlar, belki ezikliklerini unutmak için olsa gerek diş geçirebilecekleri bir nen yakaladılar mı, dehşetli zalim kesiliyorlardı. Bunu anlamıştı, ama her seferinde gene de inciniyordu.

- Beni köye götür yavrum. Ne olur toprağıma götür, diye yalvardı.

Gökçe sanki karşısındaydı. Yeşil parkasını, kot pantolonunu giyinmiş, uzun saçlarını dalgalandırarak, umut saçarak geliyordu.

- Kimsede merhamet kalmamış oğlum, kimse kuruş vermiyor. Bana sövüyorlar. Toprağımı özledim, Yusuf'umu özledim. Ne olur götür beni, burada ölmek istemiyorum

Birden hüznünü unuttu. Beyni düşünceden düşünceye atlıyordu.

- Kefenim bile olmayacak, dedi. Burada ölmesem bari.


Sık sık soluklanıp en sonunda boş bir arsaya oturtulmuş, daha önce inşaat işçilerinin kaldığı derme çatma, tahta kulübeye ulaştı. Arsanın öteki ucundaki diğer kulübedeki genç at arabacısı komşusu ve karısı kapıda oturuyordu. Onu görünce kalkar gibi oldular, sonra vazgeçtiler.

Kapıyı açmaya uğraştı, çivilere sıkıca bağladığı ıslanmış ipi bir türlü çözemiyordu.

At arabacısı:

-Git yardım et ona, dedi, karısına.

Kadın ayağa kalktı.

- Gideceğim. Gideceğim de, mektubu, haberi ne yapacağım?

- Ne yapacaksın ki? Olduğu gibi söyleyeceksin. Sen öldürmedin ya oğlunu.

- Nasıl derim, Gökçe öldürüldü, diye? Kadın o yüzden yaşıyor, onun için dileniyor.

- O yüzden işte. Burada sürünmesin artık, dönsün köyüne, gitsin, ölecekse orda ölsün.

Genç kadın koynundan mektubu çıkardı. Birkaç gün olmuştu geleli, ama götürüp verememişti bir türlü. Birkaç adım attı, geri geldi.

- Yapamayacağım, git sen yap kolaysa.

Adam söylenerek kalktı, tamir ettiği atın yem torbasını yanına koydu, mektubu aldı, yürüdü.

Hala iple boğuşan, romatizmalı yaşlı parmaklarına söz geçiremeyen Hacer onu görünce tanımadı, ama güldü.

- Açamıyorum bir türlü, seni de hep yoruyorum.

- Yaptığımız ne ki Hacer Teyze? Nasılsın iyi misin?

- İyiyim, bir de Gökçe’den haber alsam.

- Bir mektubu var teyze.

Mektubu okumak için açtı. Son anda kadının oğlundan gelecek habere aç, bir harita gibi derin çizgili yüzüne, camlaşmış gözlerine, sanki mektubu okuyabilirmiş gibi uzanan titrek eline baktı.

- Selamları var, derslerini vermiş. Gelecekmiş yaz sonunda.

Mektubu eline verdi. Kapıyı tutan ipi çözüp karısının yanına koşar gibi gitti.

- Ne yaptın, dedin mi? Ne dedi?

- Diyemedim. O an ölür o kadın.



Hacer yaz sonunu göremeden öldü. Onu ortalarda göremeyen komşusu birkaç gün sonra açık kapısını itip içeri girdiğinde kokmaya başlayan cesedini buldu.

Mektup açık bir biçimde yanı başındaydı.

“ Oğlunuz Gökçe Işık bir olay sırasında ölmüş olup…” yazıyordu daktiloyla.


Hoparlörlerden yapılan tüm duyurulara karşın Hacer Ana’nın bir yakını, tanıyanı çıkmadı. Belediye cenazesini kaldırdı. Kulübesindeki birkaç eşyayı da at arabacısının karısı aldı. Gökçe’nin birkaç mektubu ve fotoğrafı da bunların içindeydi.


*

ÖNCEKİ BÖLÜM: Sonraki BÖLÜM:

"Çarmıhtaki Güvercin" "Son Kez Mavileşti....




BAĞBOZUMU

21 görüntüleme0 yorum
1s0l.gif

ŞAKASIZ;

artık

KIŞ!..

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

861536d39876bb9d5a5ca0fa97dddfb8.gif

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA