
Arama Sonucu
maviADA'ya DÖN
Boş arama ile 4775 sonuç bulundu
- KAPILDIM GİDİYORUM
-maviADA yazarlarından Nurten Bengi Aksoy'un yeni yayınlanan kitabı KAPILDIM GİDİYORUM edebiyat dünyasında farkındalık yaratmaya başladı. Aşağıdaki değerlendirme yayınevinin sayfasında yayınlandı.- OĞUZ KEMAL ÖZKAN * Bir Yaşam Anlatısı Ve Hafıza Metni * Nurten Bengi Aksoy imzasını taşıyan ve Ange Yayınları’ndan çıkan Kapıldım Gidiyorum, klasik anlamda bir roman değil; bireysel yaşam deneyimlerinden yola çıkan, kuşaklar arası hafızayı taşıyan güçlü bir anlatı olarak okurla buluşuyor. ‘Kapıldım Gidiyorum’, 20. yüzyılın başlarından itibaren Bitlis ve Girit hattında şekillenen hayatların izini sürerken; sürgün, göç ve aile dağılmaları gibi temalar üzerinden Türkiye’nin gayriresmî tarihine ışık tutuyor. Bu yönüyle kitap, bireysel hikâyeleri kolektif bir hafızaya dönüştüren bir anlatı niteliği taşıyor. Dağılan bir aile, çoğalan hayatlar Metnin merkezinde, babanın ölümüyle parçalanan bir ailenin fertleri yer alıyor. Farklı şehirlere savrulan kardeşler, yeni hayatlar kurarken; her biri kendi varoluş mücadelesini veriyor. Bu parçalanmışlık, yalnızca bireysel bir hikâye değil; aynı zamanda bir dönemin toplumsal kırılmalarının da yansıması. Kitapta yer alan şu sözler, eserin ruhunu özetler nitelikte: “Hepimiz yaşam ırmağında suyun akışına kapılıp, farklı yönlere yüzen birer yeşil başlı ördektik belki de…” Kadınlar, kader ve direnç Eserin dikkat çeken yönlerinden biri de kadınların yaşam deneyimlerine odaklanması. “Kız çocuklarının alın yazısı annelerine benzer” düşüncesi etrafında şekillenen anlatı; kuşaklar boyunca aktarılan acıları, umutları ve direnci görünür kılıyor. Resmî tarihin dışında kalanlar ‘Kapıldım Gidiyorum’, büyük tarih anlatılarının dışında kalan sıradan insanların hikâyelerine odaklanarak, alternatif bir tarih okuması sunuyor. Bu yönüyle eser; hem kişisel bir yüzleşme hem de toplumsal bir hafıza metni olarak öne çıkıyor. Nurten Bengi Aksoy‘un kaleminden ‘Kapıldım Gidiyorum’, türler arasında dolaşan yapısıyla; ne tam anlamıyla kurmaca ne de klasik bir biyografi. Daha çok, yaşamın içinden süzülen gerçeklikleri edebî bir dille aktaran güçlü bir anlatı olarak dikkat çekiyor. Oğuz Kemal Özkan BU YAZI BURADAN ALINTIDIR maviADA NOTU: Kitabı indirimli olarak başta AMAZON ve D&R olmak üzere internetten sanal mağazaların hepsinde bulabilirsiniz. Bazı mağazalarda indirim yapılmazken kimi mağazalarda %40 oranında indirim yapılıyor.
- Robinson Crusoe'nun Yazarı Daniel Defoe
Daniel Defoe (1660 – 24 Nisan 1731), İngiliz yazar ve gazetecidir. 1660 yılında Londra'da doğdu. Çeşitli güçlükler ve tehlikelerle dolu bir yaşam geçirdi. 1685'te İngiltere kralı II. James'e karşı başlatılan ayaklanmaya katıldı. Bir Protestanlık mezhebi olan Dissenter üyesidir. Yaşamının çeşitli dönemlerinde tüccarlık, fabrikatörlük, devlet memurluğu ve hatta casusluk yaptı. 40 yaşında gazetecilikte karar kıldı, bundan birkaç yıl sonra da roman yazmaya başladı. En çok ilgi gören romanı 'Robinson Crusoe' 1719 yılında yayımlanmış, 1 yılda 4 baskı yapmıştır. Yayımladığı siyasal dergi kitapçıklarındaki sert tutumu yüzünden birçok kez hapse girdi. 1731 yılında Londra'da öldü. Hayatı boyunca siyasete büyük ilgi duymuştur. Casusluk iddiaları Daniel Defoe'nin aile kökenleri Romanya'ya dayanmaktadır, Romanya'dan göçen ailesinin Osmanlı geleneklerini ona da öğrettiği bazı kaynaklarda geçmektedir. Yine İngiltere'de İngiliz kültürünü yeren mektuplarını Osmanlı Devlet adamlarına bilgi ve öneri amacıyla gönderdiği bilinmektedir. Bunun dışında Aytunç Altındal gibi yazarlar Osmanlı için casusluk yaptığının açık olduğunu söylerler. Başlıca yapıtları Robinson Crusoe Robinson Crusoe'nun Yeni Serüvenleri Robinson Crusoe'nun Yaşamı ve Olağanüstü Serüvenleri Boyunca Ciddi Düşünceleri A Journal of the Plague Year (Veba Yılı Günlüğü) Colonel Jacque (Albay Jacque), Moll Flanders Roxana Bir Sipahinin Anıları DANİEL DEFOE'nin ünlü romanı Robinson Crusoe DÜNYANIN İLK KURGU MACERA ROMANIDIR DAHA FAZLA BİLGİ EDİNMEK İÇİN RESME TIKLAYIN
- CERVANTES
Miguel de Cervantes Saavedra * (29 Eylül 1547 - 22 Nisan 1616), İspanyol romancı, şair ve oyun yazarıdır. Modern Avrupa'nın ilk romanı olarak kabul edilen başyapıtı Don Kişot, Batı edebiyatının klasikleri arasında yer alır ve bugüne kadar yazılmış en iyi kurgusal eserlerden biri sayılır. Genç yaşta başladığı edebiyat hayatında denemeleri ve tiyatro eserleri ile kısa sürede tanınan bir yazar olmuştur. Ayrıca İspanyol edebiyatında roman geleneğinin başlatıcısı olarak kabul edilir. 15 Eylül 1569'da Madrid'de bir yaralama iddiasıyla Miguel de Cervantes adlı biri hakkında tutuklama kararı çıkarıldı. Verilen cezaya göre sağ eli kesilecek ve 10 yıl sürgünde kalacaktı. Bir ad benzerliği söz konusu değilse bu olay Cervantes'in İtalya'ya gidişinin nedeni olabilir. 1570'te II. Selim Kıbrıs'ı ele geçirince Papa V. Pius Osmanlılara karşı birlik çağrısında bulundu. Çağrıya yalnızca İspanya ve Venedik karşılık verdi. Cervantes Roma'daki İspanyol birliğine katıldı. 7 Ekim 1571'de Osmanlı donanmasıyla Lepanto (İnebahtı) Körfezinde yapılan İnebahtı Deniz Savaşı'na katılan Marquesa adlı kadırgada bulunan Cervantes, iki kez göğsünden yaralandı ve bir top güllesiyle sol elini kullanamaz hale geldi. 26 Eylül 1575'te Akdeniz'de Cezayir korsanları tarafından esir alınan Cervantes, 1575-1580 yılları arasında Cezayir'de yaşadı. Yaşamının sonlarına doğru ünlü eseri Don Quijote (Don Kişot)'u hapishanede kaleme almıştır ve bu eseri sayesinde tüm dünyada tanınmıştır. Eserde yazarın kendi hayatıyla alay ettiği ve kahramanla aralarında çokça benzerlikler olduğu görülür. Don Kişot dünyanın en çok okunan eserlerinden biridir ve 38 dile çevrilmiştir. Bu eser hâlâ dünyanın en çok okunan romanları arasındadır. 2015 yılında Cervantes ve eşi Catalina de Salazar'a ait olduğu iddia edilen mezar yerleri Trinitarian Manastırı'nda bulundu. * CERVANTES'in Ünlü Kitabı DON KİŞOT'u değerlendiren SEBAHATTİN EYÜBOĞLU'na ait bir yazı okumak isterseniz RESME tıklayın.
- Gerçekçi Kurmacanın Edebi Başlangıcı Robinson Crusoe
Robinson Crusoe'nin 1719'daki ilk baskının giriş sayfası Robinson Crusoe; Daniel Defoe tarafından yazılmış bir İngiliz macera romanıdır ve ilk olarak 25 Nisan 1719'da yayımlanmıştır. TARTIŞMALI olsa da gerçekçi kurmacanın edebi bir tür olarak başlangıcı kabul edilir. İlk İngiliz romanı olarak tanımlanır . Mektuplar, itirafçı ve didaktik biçimlerin birleşimiyle yazılmış olan kitap, baş karakterin (doğum adı Robinson Kreutznaer) terk edildikten sonra Venezuela ve Trinidad kıyılarına yakın uzak tropikal bir çöl adasında 28 yıl geçirip yamyamlar, esirler ve isyancılarla karşılaştıktan sonra kurtarılmasını anlatır. Hikayenin, dört yıl boyunca "Más a Tierra" adlı bir Pasifik adasında (şimdi Şili'nin bir parçası) yaşamış İskoç bir kazabeli Alexander Selkirk'in hayatına dayandığı düşünülmektedir; bu adanın 1966'da Robinson Crusoe Adası olarak yeniden adlandırıldı. Pedro Serrano, hikayesi romana ilham vermiş olabilecek başka gerçek hayattan bir olaydır. İlk baskıda eserin başkahramanı Robinson Crusoe yazar olarak gösterildi, bu da birçok okuyucunun onun gerçek bir kişi olduğuna ve kitabın kurgu dışı bir seyahat gündemi olduğuna inanmasına yol açtı. Basit anlatı tarzına rağmen, Robinson Crusoe edebiyat dünyasında iyi karşılandı. 1719 sonuna kadar kitap dört baskı yapmıştı ve tarihin en yaygın yayımlanan kitaplarından biri haline gelmiş, sadece edebiyatta değil, aynı zamanda film, televizyon ve radyoda da o kadar çok taklit doğurmuş ki, Robinsonade türü diye bir tür tanımlamasına neden olmuştur. Konu Robinson Crusoe (soyadı Almanca "Kreutznaer"den gelir), Ağustos 1651'de İngiltere'nin Kingston upon Hull limanından bir deniz yolculuğuna çıkar; ailesinin istekleri onun hukuk kariyeri peşinde koymasını istemelerine rağmen. Gemisi fırtınada battığı çalkantılı bir yolculuktan sonra, denize olan arzusu o kadar güçlü kalır ki tekrar denize açılır. Bu yolculuk da felaketle sonuçlanır; gemi Salé korsanları (Salé Gezgincileri) tarafından ele geçirilir ve Crusoe bir Mağırbay tarafından köleleştirilir. İki yıl sonra, Xury adında bir çocukla bir tekneyle kaçar; Afrika'nın batı kıyısında bir Portekiz gemisinin kaptanı onu kurtarır. Gemi Brezilya'ya doğru yola çıkmaktadır. Crusoe, Xuri'yi kaptana satar. Kaptanın yardımıyla Crusoe, Brezilya'da bir plantasyon edinir. Yıllar sonra, Crusoe Afrika'dan köle satın almak için bir keşif gezisine katılır ancak gemi yaklaşık kırk mil uzaklıktaki bir fırtınada rotasından sapar ve 30 Eylül 1659'da Orinoco Nehri'nin ağzına yakın Venezuela kıyısındaki bir adanın kum kenarında (ona Umutsuzluk Adası adını veriyor) karaya oturur. Mürettebat tekneyi indirir, ancak tekne bir gelgit dalgası tarafından batar, mürettebat boğulur, ancak Crusoe hayatta kalan tek insan olarak kalır. Enlemi 9 derece 22 dakika kuzey olarak gözlemler. Bu adada penguenler ve foklar görüyor. Crusoe dışında, kaptanın köpeği ve iki kedi gemi kazasından kurtulur. Umutsuzluğunu yenerek, bir sonraki fırtına gemiyi parçalamadan önce gemiden silahlar, aletler ve diğer malzemeleri alıyor. Kazdığı bir mağaranın yakınında çitlerle çevrili bir yaşam alanı inşa eder. Tahta bir haç üzerinde işaretler yaparak, adadaki zamanını takip etmek için bir takvim gönderisi oluşturur. Yıllar içinde, gemiden kurtarılan ve kendisi yaptığı bazı aletleri kullanarak hayvan avlar, arpa ve pirinç yetiştirir, üzüm kurutup kuru üzüm yapar, çömlek ve tuzak yapmayı öğrenir ve keçi yetiştirir. Ayrıca küçük bir papağan evlat edinir. İncil'i okur ve dindar olur, kaderi için Tanrı'ya şükreder; üzüntüsü sadece insan eksikliğidir. Ayrıca iki tekne yapar: anakaraya yelken açmak için kullanmayı planladığı büyük bir kano ve ikincisi adanın kıyısını keşfetmek için kullandığı daha küçük bir tekne. Daha fazla yıl geçer ve Crusoe, zaman zaman adaya gelen insan yiyen yamyamları keşfeder. Avlanma için kullandığı mühimmatı savunma amacıyla korur ve yamyamlar adada varlığını fark ederse diye evini güçlendirir. Yamyamları öldürmeyi planlar, ancak daha sonra yamyamların bilerek suç işlemediği için bunu yapmaya hakkı olmadığını düşünür. Bir gün, Crusoe bir İspanyol gemisinin fırtına sırasında adada karaya oturduğunu keşfeder, ancak mürettebatın gemiyi terk ettiğini öğrenince kurtarılma umutları yok olur. Yine de, terk edilmiş galleonun dokunulmamış yiyecek ve mühimmat stokları ile geminin köpeği Crusoe'nun rezervlerini artırır. Yamyamların adaya bir sonraki ziyaretinde, bir mahkum kaçtığında, Crusoe ona yardım eder ve yeni arkadaşına ortaya çıktığı haftanın gününe göre "Cuma" adını verir. Crusoe, Friday'e İngilizce öğretir ve onu Hristiyan yapar. Crusoe, kısa süre sonra Cuma'dan, bulduğu kazadaki mürettebatın anakaraya kaçtığını ve şimdi Cuma kabilesinde yaşadığını öğrenir. Kurtulma umudu canlanan Cuma'nin yardımıyla Crusoe, ana karaya yelken açmak için yenilenmiş bir plan için daha küçük bir kano inşa eder. Daha fazla yamyam ziyafet için geldikten sonra, Crusoe ve Cuma çoğunu öldürür ve iki mahkumu kurtarır. Biri Cuma'nin babası, diğeri ise bir İspanyoldur; Crusoe'ya ana karada gemi kazasını yapan diğer İspanyolları bildirir. Bir plan hazırlanır: İspanyol, Cuabe'nin babasıyla birlikte anakaraya dönüp diğerlerini getirecek, bir gemi inşa edecek ve İspanyol limanına yelken açacaktır. İspanyollar dönmeden önce bir İngiliz gemisi belirir; denizciler kaptanlarına karşı isyan çıkarır ve onu ve hâlâ ona sadık olanları adada bırakmayı planlarlar. Crusoe ve gemi kaptanı, Crusoe'nun kaptan ve sadık denizcilere gemiyi geri almasına yardım ettiği bir anlaşma yaparlar. Kaptan tarafından liderleri idam edilirken, isyancılar Crusoe'nun İngiltere'ye asır olarak geri gönderilmek yerine adada kalma teklifini kabul eder. İngiltere'ye gitmeden önce, Crusoe isyancılara adada nasıl hayatta kaldığını gösterir ve İspanyolların geleceğini söyler. Crusoe 19 Aralık 1686'da adadan ayrılır ve 11 Haziran 1687'de İngiltere'ye varır. Ailesinin onu öldüğüne inandığını öğrenir; bu yüzden babasının vasiyetinde hiçbir şey bırakılmaz. Crusoe, Brezilya'daki mülkünün kârını geri almak için Lizbon'a gider; bu karlar ona çok servet kazandırmıştır. Sonuç olarak, deniz yoluyla seyahat etmekten kaçınmak için servetini Portekiz'den İngiltere'ye kara yoluyla taşlar. Friday ona eşlik eder ve yolda, Pireneler'i geçerken aç kurtlarla savaşırken son bir macerayı birlikte yaşarlar. Karakterler Robinson Crusoe: Romanın anlatıcısı, gemi kazasına karışır. Cuma: Crusoe'nun yamyamlıktan kurtardığı ve ardından "Cuma" adını verdiği yerli Karayipli biri. Crusoe'nun hizmetkarı ve dostu olur. Xury: Crusoe'nun birlikte Rover'ın Kaptanından kölelikten kaçtıktan sonra hizmetkarıdır. Daha sonra Portekiz Deniz Kaptanı'na sözleşmeli hizmetçi olarak verilir. Dul: Crusoe'nun arkadaşı, yokken varlıklarına bakıyor. Portekizli Deniz Kaptanı: Crusoe kölelikten kaçtıktan sonra onu kurtarır. Daha sonra ona para ve plantasyonla yardım eder. İspanyol: Crusoe ve Friday tarafından yamyamlardan kurtarılan ve daha sonra adadan kaçmalarına yardım eden bir adam. Friday'nin babası: Crusoe ve Friday tarafından İspanyol ile aynı anda kurtarıldı. Robinson Crusoe'nun babası: Kreutznaer adında bir tüccar. Rover'ın Kaptanı: Crusoe'yu esir alan ve köleleştiren Salli Müslüman korsanı. Hain mürettebat: romanın sonlarına doğru ortaya çıkan isyan etmiş bir geminin üyeleri Vahşiler: Crusoe's Island'a gelen yamyamlar, Crusoe'nun dini ve ahlaki inançları ile kendi güvenliği için tehdit oluşturuyorlar. Kaynaklar ve gerçek hayattaki kazedilenler Ayrıca bakınız: Castaway § Gerçek olaylar Defoe'nun zamanında gerçek hayatta kaçak edilmiş birçok hikaye vardı. En ünlüsü, Defoe'nun Robinson Crusoe için ilham kaynağı olduğu düşünülen İskoç denizci Alexander Selkirk olduğu düşünülmektedir; Selkirk, 1966'da Robinson Crusoe Adası olarak yeniden adlandırılan Más a Tierra adasında (1966'da Robinson Crusoe Adası olarak yeniden adlandırıldı)[6]: 23–24 yıllarında, Şili kıyılarındaki Juan Fernández Adaları'nda yaşanmıştır. Selkirk, 1709'da Woodes Rogers tarafından bir İngiliz keşif gezisi sırasında kurtarıldı; bu sefer Selkirk'in maceraları 1712'de yayımlandı: A Voyage to the South Sea, and Around the World ve A Cruising Voyage Around the World (Bir Cruising Voyage Around the World). Tim Severin'e göre, "Daniel Defoe, gizli bir adamdı, Selkirk'in kitabının kahramanı olduğunu ne doğruladı ne de reddetti. Görünüşe göre altı ay veya daha kısa sürede yazılmış olan Robinson Crusoe, bir yayın fenomeni oldu." Crusoe's Island kitabının yazarı Andrew Lambert'e göre, Defoe'nun romanının Selkirk gibi tek bir kişinin deneyimlerinden ilham aldığını varsaymak "yanlış bir varsayım"dır; çünkü hikaye "diğer tüm korsan hayatta kalma hikayelerinin karmaşık bir bileşimidir." Ancak Robinson Crusoe, Rogers'ın anlatımının bir kopyası olmaktan çok uzaktır: Becky Little, iki hikayeyi ayıran üç olayı savunur: Robinson Crusoe gemi kazasına düştü, Selkirk ise gemisinden ayrılmaya karar verdi ve böylece kendini mahsur bıraktı; Crusoe'nun gemi kazasına uğradığı ada, Selkirk'in maceralarının yalnız doğasının aksine, zaten yerleşim görmüştü. İki hikaye arasındaki son ve en önemli fark, Selkirk'in bir korsan olarak İspanyol Veraset Savaşı sırasında kıyı şehirlerini yağmalayan ve yağmalayan bir özel adam olmasıdır. "Kitabın ekonomik ve dinamik yönü, korsanların yaptıklarından tamamen yabancı," der Lambert. "Korsanlar sadece biraz ganimet yakalamak ve eve gelip hepsini içmek istiyor, Crusoe ise bunu hiç yapmıyor. O ekonomik bir emperyalist: Ticaret ve kâr dünyası yaratıyor." Anlatının diğer olası kaynakları arasında İbn Tufail'in Hayy ibn Yaqdhan ve on altıncı yüzyıl İspanyol denizcisi Pedro Serrano yer alır. İbn Tufail'in Hayy ibn Yaqdhan'ı, on ikinci yüzyıla ait bir felsefi romandır ve yine çola bir adada geçmektedir; Defoe'nun romanından önceki yarım yüzyılda Arapçadan Latince ve İngilizceye birkaç kez çevrilmiştir. Pedro Luis Serrano, 1520'lerde Nikaragua kıyılarındaki Karayipler'deki küçük bir adada gemi kazası geçirdikten sonra yedi ya da sekiz yıl boyunca küçük bir çöl adada mahsur kalan İspanyol bir denizciydi. Tatlı suya erişimi yoktu ve deniz kaplumbağaları ile kuşların kanı ve etiyle geçiniyordu. Avrupa'ya döndüğünde oldukça ünlüydü; ölmeden önce, yaşadığı zorlukları, kaderine tamamen terk edilmişliğin ürünü olan sonsuz acı ve ıstırabı gösteren belgelerde kaydetti; bu belge şu anda Sevilla'daki Hint Adaları Genel Arşivi'nde saklanmaktadır. Defoe'nun bu hikayeyi yazar olmadan önce İspanya'ya yaptığı bir ziyarette duymuş olması oldukça muhtemeldir. Defoe'nun romanı için bir diğer kaynak ise, Robert Knox'un 1659'da Seylan Kralı Rajasinha II tarafından kaçırılmasıyla ilgili anlatımı olabilir; bu eserde Adanın Tarihsel Bir Ilişkisi Seylon'da yer almaktadır. Severin (2002) çok daha geniş bir potansiyel ilham kaynakları yelpazesini ortaya çıkarır ve en olası olarak görevden alınan cerrah Henry Pitman'ı belirtir: Monmouth Dükü'nün çalışanı olan Pitman, Monmouth İsyanı'nda rol aldı. Karayipler'deki bir ceza kolonisinden umutsuz kaçışı, ardından gemi kazası ve ardından gelen çöl adalarındaki maceraları konu alan kısa kitabı, Londra'daki Paternoster Row'dan John Taylor tarafından yayımlandı; onun oğlu William Taylor, daha sonra Defoe'nun romanını yayımladı. Severin, Pitman'ın babasının yayınevinin üstündeki konaklamada yaşadığı ve Defoe'nun o dönemde bölgede bir tüccar olduğunu iddia eder; bu nedenle Defoe Pitman ile şahsen tanışmış ve deneyimlerini bizzat öğrenmiş olabilir ya da muhtemelen bir taslak göndererek öğrenmiştir. [6] Severin ayrıca, Orta Amerika'nın Miskito halkından sadece Will olarak adlandırılan ve Friday'in tasvir edilmesine yol açmış olabilecek başka bir kez kamuoyuna yayımlanmış bir adamın durumunu da tartışıyor. Secord (1963)[23], Robinson Crusoe'nun kompozisyonunu analiz eder ve Selkirk hikayesinin Defoe'nun tek kaynağı olduğu yaygın teoriyi reddeder. Tepkiler ve devam Kitap 25 Nisan 1719'da yayımlandı. Yıl sonuna kadar bu ilk cilt dört baskı yapmıştı. On dokuzuncu yüzyılın sonuna gelindiğinde, Batı edebiyatı tarihinde hiçbir kitap Robinson Crusoe kadar baskı, yan yapı ve çeviriye sahip olmamıştı (Inuktitut, Kıpti ve Maltaca gibi dillere bile) ve 700'den fazla alternatif versiyon bulunmuştu; bunlar arasında çocuklar için resimler ve metinsiz versiyonlar da vardı. "Robinsonade" terimi, Robinson Crusoe'ya benzer hikaye türünü tanımlamak için ortaya atıldı. Defoe, daha az bilinen bir devam kitabı olan The Farther Adventures of Robinson Crusoe (1719) kaleme aldı. Devam kitabının ilk baskısının orijinal başlık sayfasına göre, bu kitap onun hikayelerinin son bölümü olarak planlanmıştı, ancak üçüncü bir kitap (1720) yayımlandı: Robinson Crusoe'nun Hayatı Sırasında Ciddi Düşünceler ve Şaşırtıcı Maceralar: Melek Dünyasının Vizyonu ile. Romanın "O, İngiliz kolonistinin gerçek prototipi. ... Crusoe'daki tüm Anglo-Sakson ruhu: erkeksi bağımsızlık, bilinçsiz zalimlik, ısrar, yavaş ama verimli zekâ, cinsel ilgisizlik, hesapçı sessizlik." — İrlandalı romancı James Joyce Roman yayımlandığından beri birçok analiz ve yoruma tabi tutulmuştur. Bir anlamda, Crusoe adadaki toplumunu taklit etmeye çalışır. Bu, Avrupa teknolojisi, tarım ve hatta ilkel bir siyasi hiyerarşi kullanılarak sağlanır. Romanda Crusoe birkaç kez kendisini adanın "kralı" olarak adlandırırken, kaptan onu isyancılara "vali" olarak tanımlar. Romanın en sonunda ada bir "koloni" olarak adlandırılır. Defoe'nun Crusoe ile Friday arasındaki idealize edilmiş efendi-hizmetçi ilişkisi kültürel asimilasyon açısından da görülebilir; Crusoe "aydınlanmış" Avrupalıyı temsil ederken, Friday ise ancak Crusoe'nun kültürüne asimile edilerek kültürel görgülerinden kurtulabilecek "vahşi"dir. Buna rağmen, Defoe Cuma gününü Amerika'nın İspanyol sömürgeleştirilmesini eleştirmek için kullandı. J.P. Hunter'a göre, Robinson bir kahraman değil, sıradan bir insandır. Anlamadığı bir denizde amaçsız bir gezgin olarak başlar ve son bir hacı olarak sona erer, vaat edilen topraklara girmek için son bir dağı geçer. Kitap, Robinson'ın kilisede vaazları dinleyerek değil, sadece bir İncil okuyarak doğanın içinde yalnız zaman geçirerek Tanrı'ya nasıl daha yakın olduğunu anlatır. Buna karşılık, kültür eleştirmeni ve edebiyat bilimci Michael Gurnow romanı Rousseauvari bir bakış açısıyla değerlendirir: Ana karakterin ilkel bir durumdan daha medeni bir duruma geçişi, Crusoe'nun insanlığın doğa durumunu reddetmesi olarak yorumlanır. Robinson Crusoe dini yönlerle doludur. Defoe bir Püriten ahlakçıydı ve genellikle rehber geleneğinde çalışır, iyi bir Püritan Hristiyan olmanın yolları üzerine kitaplar yazmıştır; örneğin The New Family Instructor (1727) ve Religious Courtship (1722). Robinson Crusoe sadece bir rehber değil, birçok temayı ve teolojik ile ahlaki bakış açısını paylaşır. "Crusoe", Defoe'nun sınıf arkadaşı Timothy Cruso'dan alınmış olabilir; o, rehber kitaplar yazmıştı; bunlar arasında God the Guide of Youth (1695) de vardı; ancak erken yaşta öldü – Defoe'nun Robinson Crusoe'yu yazmasından sadece sekiz yıl önce. Cruso, çağdaşları tarafından hatırlanmış olurdu ve rehber kitaplarla olan ilişkisi açıktır. Hatta God the Guide of Youth'un Robinson Crusoe'ya ilham verdiği spekülasyonu vardır; çünkü bu eserde romanla yakından bağlantılı birçok pasaj vardır. Romanın bir leitmotifi Hristiyan ilahi takdir, tövbe ve kurtuluş kavramıdır. Crusoe, gençliğinin aptallıklarından pişmanlık duyar. Defoe, romandaki son derece önemli olayların Crusoe'nun doğum gününde gerçekleşmesini ayarlayarak bu temayı ön plana çıkarır. Son, sadece Crusoe'nun adadan kurtuluşuyla değil, aynı zamanda ruhani kurtuluşu, Hristiyan doktrinini kabulü ve kendi kurtuluşunu algılamasıyla doruğa ulaşır. Yamyamlarla karşılaştığında, Crusoe kültürel göreceliylik sorunuyla mücadele eder. Tiksinmesine rağmen, yerlileri kültürlerine bu kadar derin kök salmış bir uygulamadan ahlaki olarak sorumlu tutmakta haksız hissediyor. Yine de, mutlak bir ahlak standardına olan inancını korur; yamyamlığı "ulusal bir suç" olarak görüyor ve Friday'in bunu uygulamasını yasaklamaktadır. Ekonomi ve Robinson Crusoe ekonomisi Klasik, neoklasik ve Avusturya ekonomisinde, Crusoe ticaret, para ve fiyatların olmadığı sürece üretim ve seçim teorisini göstermek için sıkça kullanılır. Crusoe, üretim ile eğlence arasında çaba ayırtmalı ve ihtiyaçlarını karşılamak için alternatif üretim seçenekleri arasında seçim yapmak zorundadır. Cuma günü'nün gelişi, ticaret olasılığını ve bunun sonucunda elde edilen kazançları göstermek için kullanılır. Bir gün, öğle civarı, tekneye doğru giderken, kıyıda bir adamın çıplak ayak izini görerek çok şaşırdım; bu iz kumda çok net görünüyordu. — Defoe'nun Robinson Crusoe'su, 1719 Eser, medeniyetin gelişimi için bir alegori olarak çeşitli şekillerde okunmuştur; ekonomik bireyciliğin manifestosu olarak; ve Avrupa sömürgeci arzularının bir ifadesi olarak. Önemli olarak, tövbenin önemini de gösterir ve Defoe'nun dini inançlarının gücünü gösterir. Eleştirmen M.E. Novak, Robinson Crusoe içindeki dini ve ekonomik temalar arasındaki bağlantıyı destekler; Defoe'nun dini ideolojisini, Crusoe'nun ekonomik ideallerini tasvir etmesinde ve bireyi desteklemesinde etkili olduğunu gösterir. Novak, Ian Watt'ın kapsamlı araştırmasına atıfta bulunuyor; bu araştırma, birkaç Romantik Dönem romanının ekonomik bireyciliğe karşı etkisini ve Robinson Crusoe içinde bu ideallerin tersine çevrilmesini inceliyor. Ian Watt'ın makalesine ait Tess Lewis'in "The heroes we deserve" adlı incelemesinde, Defoe'nun yazar olarak niyetini "bireyciliği dinde uyumsuzluğu ve kendi kendine güvenmenin takdire şayan özelliklerini simgelemek için kullanmak" üzerine bir gelişme ile Watt'ın argümanını daha da güçlendirir. : Bu, Defoe'nun manevi otobiyografinin bazı unsurlarını bireyciliğin faydalarını tam olarak ikna olmayan bir dini topluluğa tanıtmak için kullandığı inancını da destekler. J. Paul Hunter, Robinson Crusoe'nun görünüşte ruhani otobiyografi olarak konusunu kapsamlı şekilde yazmış, Defoe'nun Puritan ideolojisinin etkisini Crusoe'nun anlatısı aracılığıyla izlemiş ve anlamlı ruhani görevler arayışında insan kusurunu kabul ettiğini – "tövbe [ve] kurtuluş" döngüsü – anlatmıştır. Bu ruhani kalıp ve epizodik doğası ile önceki kadın romancıların yeniden keşfi, Robinson Crusoe'nun roman olarak sınıflandırılmasını engelledi, hele ki İngilizce yazılmış ilk roman olmasına rağmen – bazı kitap kapaklarındaki açıklamalara rağmen. Robert Louis Stevenson gibi erken dönem eleştirmenler bunu takdir etti ve Crusoe'daki ayak izi sahnesinin İngiliz edebiyatındaki en büyük dört sahneden biri ve en unutulmaz olduğunu söyledi; daha sıradan olarak, Wesley Vernon bu bölümde adli podiatri sahnesinin kökenlerini gördü. Johann David Wyss'in The Swiss Family Robinson (1812) gibi eserleri bu tür olan Robinsonade'yi uyarladı ve J. M. Coetzee'nin Foe (1986) ile Michel Tournier'in Vendredi ou les Limbes du Pacifique (İngilizce, Cuma veya The Other Island) (1967) gibi modern postkolonyal tepkileri uyandırdı. İki devam kitabı geldi: Defoe'nun The Farther Adventures of Robinson Crusoe (1719) ve Serious Reflections of Robinson Crusoe (1720). Jonathan Swift'in Gulliver's Travels (1726) eseri kısmen Defoe'nun macera romanının bir parodisidir.
- Kötülüklerin Anası
ŞENOL YAZICI Onur, Gurur ve Kibir Üzerine * Bütün kutsal kitaplarda kibrin ve böbürlenmenin kötülüğünden söz edilir. İnsanlık tarihiyle birlikte başladığı anlaşılan kibir için Eski ve Yeni Ahit "kötülüklerin anasıdır" der. Kuran'sa "kalbinde zerre kadar kibir olanlar cennete giremez" demektedir. İnsanın iç evreni bazen bir panayır, bazen bir orman, bazen de bir gökyüzü gibidir. Bu evrende egoyla ilgili üç kavram, kişinin eylem ve tavırlarını belirleyici olur. Onun kişisel ruh halini yansıtmakla kalmaz çevresinin huzur ve huzursuzluğunda rol oynayacak, dış dünyaya da yansıyan eylemlere neden olacaktır. Bunlar kibir, gurur ve onurdur. Her biri farklı bir yol açar; kimi karanlığa, kimi aydınlığa. Nietzsche’nin sözleriyle: “Gurur, insanın kendine verdiği değerdir; kibir, çevrenizdeki insanlara verdiğiniz değeri yok saymaktır.” Hitler kibirli bir liderdi, Alman ulusunu en büyük geri kalan dünyayı ise yok sayıyordu. Dünyayı büyük bir felakete sürükledi. Kibir, şişirilmiş bir balondur. Uçsuz bucaksız göğe yükseldiğini sanır, ama en küçük iğne ucunda söner. Atalarımız boşuna dememiş: “Kibir kötülüklerin anasıdır.” Kibirli insan, başkasını küçümseyerek kendini yüceltir; ama aslında kendi yalnızlığını büyütür. Mevlânâ’nın dediği gibi: “Kibir, insanı küçültür; tevazu büyütür.” Gurur, dallarda olgunlaşan meyvedir. Emekle, sabırla, güneşle büyür. Bir öğrenci diplomasını, bir yazar kitabını basılıp eline aldığında, bir işçi evini tamamladığında, bir dost sözünü tuttuğunda… İşte o an hissettiğimiz, o tatlı meyve gururdur. Kibirse birilerini aşağılamak için kullandığımız her türlü donedir. Öyle ki kibirin kişisel bir dayanağı olmadığı gibi varoluşunu ötekinin eksikleri ya da iftiralar üzerine kurar. Kibir için kötülüklerin anasıdır derler ya, işte bundan dolayıdır. Gurur, bir emek sonucunda ortaya çıkan kişsel birikim ve tasarrufların bileşkesi olup insanın kendine verdiği değer, özsaygı olurken, kibir, başkasına verdiği değeri yok saymak, onu hiç yerine koymaktır. Bundan da anlaşılacağı üzere gurur, ölçülü olduğunda insanı besler; ama aynaya fazla bakarsak kibire dönüşür. Onur ise bambaşka bir kavram, göğe açılan kapıdır. Onurlu olmak, yalnızca kendi emeğini bilmek değil, başkasının emeğine de adil davranmaktır. Onur, toplum olarak da olumlu bir etmen olmasının yanında insanın içindeki ışığı koruyan bir kandildir. Nazım Hikmet’in dizeleri çok güçlü bir onur kavramını yansıtır; onun “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür / ve bir orman gibi kardeşçesine” sözü, toplumsal onuru ve aynı zamanda kişisel özgürlük tutkusunu anlatmak için yeterince parlak bir örnek. Onurlu insan, kendi yolunu aydınlatırken başkasının yolunu da ışıklandırır. Atatürk’ün “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” sözü, doğrudan gurur ve özgüven ile ilişkilendirilebilir: bireyin kendi köklerinden, kendi varlığından güç almasıdır. Burada kibir yoktur, çünkü başkasını küçümsemek değil, kendi özüne güvenmek vardır. Onur ise daha çok şu sözde görünür: “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır; fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.” Bu ifade, bireysel varlığın geçiciliğini kabul ederken, toplumsal varlığın ebediliğine işaret eder. Onur, bireysel olduğu kadar toplumsal bir değerdir. Bir kibir eyleminin muhatabı bir başka insanın onuru olacaktır. Bunu derin düşünün. Çünkü onur kırıcı bir yelemin sonucunda çok ağır bir bedel ödemeniz de gündeme gelebilir. Dedik ya kibir kötülüklerin anasıdır. Bir başka örnek: Yazarlıkta etik duyarlılık, okura saygı bu kavramların bir yansımasıdır. Okur, yazarın aklına, hafızasına, mantığına ve kaynak bilgisine güvenir. Bir kitaba giren bir konunun yanlışlığını asla düşünmez. Siz yazar olarak yanlış bir bilgiyi, alıntıyı doğru diye sunuyorsanız, hele bunu bilerek yapıyorsanız özel bir kibirle hareket ediyorsunuz demektir. Eğer bir bilginin kaynağı doğru değilse metnin bütün ağırlığı sarsılır. Bu da okura onur kırıcı bir sonuç olarak yansıyacaktır. Bir gün Atlas, Ada, Ege, büyüyüp Yalova sahilinde yürüdüğünde, denizin dalgaları onlara üç şey fısıldasın isterim: “Kibir köpük gibidir; çok görünür ama hemen kaybolur.” “Gurur dalganın kendi gücünü bilmesidir.” “Onur denizin kendisidir; derin, engin, vazgeçilmezdir.” Gururunu ölçülü taşı, kibire hiç kapı aralama, ama onurunu her daim göğe açılan kapı gibi koru. Çünkü insanı insan yapan, yazarı yazar yapan, dostu dost yapan şey onurdur. Onur, kaybedildiğinde geri dönmeyen bir yıldızdır; korunduğunda ise bütün hayat ışığa kavuşur.
- Sen Anlat
YUSUF ERBAY * sen anlat bana bu şehri şiirleri satanlar anlatmasın… yok olan terasların kızıl kiremitlerini buğusu çocukluğunu ısıtan akşam simitlerini… sen anlat nisanlarda pencerene koşan ağaçlarını bu şehrin ilk yaz kuşlarını… ilk aşık olduğunda çatıların gülüşünü yerini sevmeyen çiçekler gibi her seferinde mutsuz oluşunu her şehirde bu şehri buluşunu… sen anlat bana durmadan hatıra olan şehrimizi şiirleri satanlar anlatmasın…
- Kendini Aşan İnsan
Şenol YAZICI * İyilik, insanın en eski erdemi ve en yeni erdem arayışıdır. Tarihin bütün katmanlarında, mitlerden felsefeye, dinlerden edebiyata kadar, insanın kendini tanımlama çabasında hep bir ışık gibi parlamıştır. İyilik, yalnızca bir davranış değil, bir varoluş biçimidir; insanın kendini aşarak başkasına yönelmesidir. İnsanın çelişkili doğası — hem cennet hem cehennem, hem soylu hem alçak — iyiliği daha da değerli kılar. Çünkü iyilik, bu çelişkilerin ortasında bir tercihtir. Bir insanın kendi çıkarını aşarak başkasının yararını gözetmesi, en ilkel içgüdülere karşı bir başkaldırıdır. İyilik, insanın hayvani yanına karşı açtığı en büyük savaştır. İyilik, empatiyle başlar. Kendini başkasının yerine koyabilme, onun acısını kendi acısı gibi duyabilme yeteneği, insanı insan yapan en temel güçtür. Bu güç, insanı yalnızca bireysel değil, toplumsal bir varlık haline getirir. Çünkü iyilik, bireyin sınırlarını aşarak topluma yayılan bir dalga gibidir. Ama iyilik, yalnızca bireysel bir erdem değildir. Toplumların da iyiliğe ihtiyacı vardır. Adalet, merhamet, dayanışma gibi değerler, iyiliğin toplumsal tezahürleridir. Yazarın görevi de burada başlar: iyiliği kelimelerle çoğaltmak, insanın vicdanını uyandırmak. Çünkü edebiyat, insanın en derin yaralarına dokunabilen bir iyilik aracıdır. İyilik, ideolojilerin ötesinde bir değerdir. İdeolojiler insanı sınırlarken, iyilik insanı özgürleştirir. İyilik, bir sistemin parçası değil, insanın özünden doğan bir eylemdir. Bu yüzden gerçek iyilik, karşılık beklemez; ödül ya da ceza korkusuyla değil, içsel bir zorunlulukla yapılır. Nietzsche’nin dediği gibi, çirkinle savaşmak yerine gözünü ondan çevirmek bir inkâr olabilir; ama iyilik, gözünü çevirmek değil, güzelliği yaratmaktır. İyilik, insanın kendi karanlığını aşarak başkasına ışık olma çabasıdır. Sonuçta iyilik, insanın en büyük ütopyasıdır. Çünkü insan, kendi çıkarlarının ötesine geçebildiği ölçüde insan olur. İyilik, insanı yalnızca yaşatan değil, onu yücelten bir güçtür. Ve belki de bütün ütopyaların en gerçekçisi, insanın iyilikle kurduğu dünyadır.
- ÖZLEDİĞİM
Nihal CEVHER * Özledim... Parmaklarımın arasında usul usul dolaşan saçlarını. Boynunda dudaklarım telaşla dolaşırken içime sakladığım kokunu. Her şey aklımda aslında, yaşanan her an. Ama... Uzak kaldığımda, sanki kokunu hatırlayamıyorum Yoksa cıkarmak mi istemiyorum içimden Ellerim dokunduğum her yerinin hafızasına tutulmuş Canım... Ne olur bitmesin diye anın tadını çıkaramadığım. Özledigim... her seferinde, bu son diye yeminler ettiğim, arkanı dönüp giderken bir daha ne zaman diyen yakarışlarım Umutlarım... hayallerim... gururumu düşüneceğim her şeyi aştı bu bilinmezlik. Adını koyamadığım girdabım. sustukça, buna da razıyım dedikçe , içimde büyüyen uzaklardaki kara deliğim. uzanıp tutamadığım... içimden koparıp atmaya kıyamadığım.. vazgeçemediğim... bu son dediğim her sonun, hep başına dönenim Kalp sızım... gözyaşım... neden çekiliyorum ben sana, hiçbir zaman olmayan olmayacak duam Umrunda da olmayanim bana söylemediğin her şeyi anladığım çıkmaz sokağım Azad ediyorum seni kendimden .
- MİNİBÜS SARAY
Niyazi UYAR* Bir kadınla bir erkek minibüse binip yola çıkar. Gidecekleri yerde arabayı park etmek büyük bir sorundur. Şehir içi trafikte araba kullanmak sinirlerini acayip bozmaktadır erkeğin. Yolculukları rahat olsun diye üstlerindeki, çantalarındaki fazlalıkları minibüs durağına kadar geldikleri arabanın arka koltuğuna gelişigüzel fırlatıp atarlar. Minibüs durağı çok kalabalıktır, zorla tıkış tepiş binerler minibüse. Minibüsün içine binerler ki, erkeğin de kadının da ağzı bir karış açık kalır. Minibüsün içi değil adeta bir sarayın kabul salonudur. Masallardaki padişahların, sultanların kabul odası. Tavanın ortasında sarkıt gibi duran küçük kristal süsler, minibüs hareket ettikçe çıtırtılı bir sesle sallanır. Tavana döşenen parlak kaplamalar öyle bir cilalanmış ki, insan başını kaldırınca kendi yüzünü aynada görür gibi olur. Şoför mahallinin üstünde püsküllü, boncuklu bir perde vardır, perde aralandıkça şoförün ensesi görünür; sonra yeniden kapanır. Kol dayamalarının üstü kadife kaplı. İnsan elini koymaya kıyamaz, kirletirim diye çekinir. Koltukların kenarlarına ince sarı şeritler geçirilmiş, dikişleri altın telle atılmış gibi parlamakta. Ayakların bastığı yerdeki paspas bile sıradan değildir; üstüne geometrik desenler işlenmiş, sanki bir halıdan kesilip buraya serilmiştir. Yolcular bir süre konuşmayı unutmuş, gözleriyle etrafı süzmekle meşguldür. Kimisi başını sağa sola çevirmekte, kimisi tavana bakarken ağzı açık kalmakta. Sanki yanlışlıkla minibüse değil de bir düğün salonuna ya da eski zamanlardan kalma bir sarayın içindedirler… Minibüs ihtiyaç molası için bir benzin istasyonunda mola verir. Yolcular ağıldan boşalırcasına dışarı atar kendilerini. On dakika ihtiyaç molası olduğunu söyler şoför. Ara minibüslerinin ihtiyaç molası verdiği başka bir örnek yoktur. Şoför: “Ben bir yolculumuzun özel ihyacına binaen mola verdim. On dakika içinde herkes işini bitirsin; on birinci dakikada tekerler döner haberiniz olsun; babam da olsa beklemem!” Herkes verilen zaman içinde ihtiyaçlarını bitirmiş, zamanında minibüsteki yerini almıştır. Bir süre yol alan minibüs durakta durur. Tek koltukta oturan bir kadın, şoföre teşekkür edip iner, gürültüden kadının teşekkürünü duymayan şoför, “Acele edelim, lütfen, üç kuruş para veriyorsunuz, sanki minibüsü satın alıyorsunuz!” Günlük çalışan bir şofördür Minibüs Saray'ı kullanan! Boşalan koltuğa bir başka kadın yolcu uçarcasına oturmaya çalışır. Bir başka kadın da aynı şekilde uçar gibi koltuğa yönelir. Kadınlardan birinin uçma becerisi ötekine göre düşük olduğundan yeri kaptırır. Yeri kaptıran kadın söylene söylene ayakta yolcuğa devam eder. Bu Minibüs Sarayı’nın iki yanına asılan yekpare birer halı vardır. İki yana asılı halının rengi kehribar sarısı içine kırmızılı mavili kahverengili… harika bir renk cümbüşü vardır ki, ne renk cümbüşü. Halıya resmedilen hayvanlar bitkiler başlı başına bir tablodur, hele halının üstüne asılmış tablolar, bir başka sanat eserinin sergi salonu gibidir: Osman Hamdi Bey’den Leonardo Da Vinci’ye, Salvador Dali’ye kadar… Minibüs Şoförü son durak deyince, yine ağıldan boşanırcasına hurra kendilerini dışarı atar yolcular. Sanki, zorla bindirildikleri minibüsten özgürlüklerine koşarlar. Minibüsten uçarcasına inen yolcular, yine uçarcasına ucuzluk markete doğru koşar. Sonra marketin içinde yolunu yönünü kaybetmiş gibi sağa sola dağılır. Onlardan önce gelenler, market raflarının yükünü epey azaltmıştır. Yeni gelen müşterilerle marketin raflarında kalan ürünler yarın savaş çıkacakmış gibi boşalır. İnsanlar bu çılgınlıkla ihtiyacının olup olmadığına bakmaz, ürünlerdeki etiketlerin iki farklı fiyatı onları çıldırtmıştır. Eski fiyatı yüz lira olan ürün için 49.99 lirayı gören tüketici bedava geldiğini düşünüp saldırmaktadır ürünlere. Kimsenin ürünün kalitesine, son kullanım tarihine bakacak hali yoktur. Ürünün tarihine bakan bir müşteriye, öteki müşteri: “Alacaksan al kardeşim, nesine bakıyorsun, ev mi alıyorsun,” deyip ayar verir. Bu alışveriş çılgınlığını görünce bir zamanlar İstanbul Aksaray’da metro istasyonun girişinde gömlek penye satan Halil Kayganacıoğlu ile onun iş ortağı bir başka öğretmen müşterilere mal yetiştiremediklerini söylemişti. Hatta adı Rafet olan bu Niğdeli öğretmen: “Bak demişti, akşamdan şişenin içine su doldur içine aromatik bir şeyler ilave et, insanı gençleştiriyor bu iksir de dakikada satılır!” Yarım saat içinde marketin rafları boşalmıştır. İnsanlar sürü psikolojisiyle ihtiyacı olsun olmasın, pahalı ucuz, sanki kalitesini, öteki marketlerdeki fiyatları biliyormuş gibi silip süpürmüştür. Karı koca onlar da ucuzluk marketinden bir şeyler almak için acele acele çıkmışlar evlerinden. Erkek ne zaman olursa olsun üstüne, ayağına ne giydiğine bakmaz geçiriverir bir şeyler, terlik merlik. Yine evden öyle çıkmış. Fakat bu sefer terlik ayakkabı giymeyi unutmuş, ucuzluk marketine yetişme telaşından yalın ayak çıkmıştır evden. Yalın ayakla bir şey olmaz diye düşünmüş koşarcasına markete doğru yürür kadınla. Müşkülpesent, telaşlı adamın, aklına cüzdanı gelir. Alışveriş yapacağı yerin kapısında her daim yaptığı kontrolü yapar. Yapar yapmasına da cüzdanı yoktur, cüzdanı geçtim, çantası yoktur. Ehliyeti, arabanın ruhsatı, lüzumlu lüzumsuzu çantasına koyduğu her şeyi, cüzdanı da çantada kalmıştır. Çantasız dışarı adım atmayan erkeğin yaşadığı kendi açısından alzaymırın işaret fişeğidir… Erkekle kadın, yol kıyısındaki banket taşlarının birinin üstüne oturup bir zaman konuşmadan otururlar. Konuşsalar, eşeğin kuyruğu suya değdi değmedi misali bir tartışmanın içine girerlerdi muhakkak; ama ne tartışma. Yıllarca birbirlerini doğru dürüst anlayamamış, vara yoğa atışmışlardır, ergen çocuklar gibi. Kadın, “Sen burada otur, ben bir şeyler alayım,” diyecek olur, fakat, tek başına alışveriş yapamadığından o da ucuzluk marketine gitmekten vaz geçer. Almak istese de cebinde ne işe yarayacak ne bir bir nakit ne kartı vardır. Kadın, “Buraya kadar geldik, bir şey alamadan gitmektense, birer simit alıp yiyelim,” diyerek, başının üstünde simit tablası taşıyan çocuğa seslenir: “Simitçi, iki simit verir misin evladım!” Onlar simitlerini yerken, ucuzluk marketini soyup soğana çeviren tüketiciler(!) ellerinde poşetlerle geçip gideler önlerinden…
- 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Kutlu Olsun
Bütün çocukların 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını kutluyor, başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere kurucu mecliste görev yapan tüm şehit ve gazilerimizi saygıyla, rahmetle anıyoruz.
- Kemal Tahir
Kemal Tahir, asıl adıyla İsmail Kemalettin Demir (13 Mart 1910, İstanbul - 21 Nisan 1973, İstanbul), Türk romancı , yazar ve senaristtir. Türk edebiyatının en üretken roman yazarlarından birisidir. Sol dünya görüşüne sahip olan yazar, Marksizm 'i Türk toplum yapısına uyarlamak için toplumu anlamaya çalışmış, edindiği bilgileri romanları yoluyla okuyucularına aktarmıştır. Hayatı 13 Mart 1910'da İstanbul 'da dünyaya geldi. Gerçek adı İsmail Kemalettin Demir'dir. Babası, II. Abdülhamit 'in yaverlerinden Yüzbaşı Tahir Bey ; annesi, Osmanlı sarayında Abdülhamit 'in kızı Nâile Sultan 'ın hizmetinde bulunan Nuriye Hanım 'dır. (Saraydaki adı “ Hubser ” idi). Kemal, ailenin ilk çocuğuydu. Babasının görevleri nedeniyle ilk öğrenimini imparatorluğun değişik yerlerinde sürdürdü. Ailenin 1923'te İstanbul 'a yerleşmesinden sonra eğitimine Mekteb-î Sultânî 'de devam etti. Annesinin 1926 yılında veremden ölümü ve babasının ikinci bir evlilik yapması üzerine öğrenimini 10. sınıfta iken bıraktı. Önce İstanbul'da avukat kâtipliği, sonra Zonguldak 'taki kömür işletmelerinde ambar memurluğu yaptı. Sol düşünceyi benimsemesi 1932'de İstanbul ’a döndü. Vakit , Haber, Son Posta gazetelerinde röportaj yazarı, çevirmen, düzeltmen olarak çalıştı. 1933'te Kenan Şahabettin, İdris Ahmet, Ziya İlhan, Yakup Kadri , Nuri Tahir, Ertuğrul Şevket, Fakih Özden ve Arif Nihat Asya gibi yazar ve şairlerle “ Geçit ” adlı bir edebiyat dergisi çıkardı. Geçit dergisi kadrosundan Ertuğrul Şevket (Avaroğlu) ve Babıali ’de tanıştığı Kerim Sadi , Türkiye Komünist Partisi üyesi olan komşusu “Sarı” Mustafa Börklüce ve onun aracılığı ile tanıştığı şair Nâzım Hikmet gibi sosyalist aydınlarla arkadaşlığı sonucu sosyalist fikirler ile tanıştı. 1934 ile 1936 arasında Yedigün ve Karikatür dergilerinde sekreterlik yaptı. Varlık ve Ses dergilerinde takma adlarla şiirler yayımladı, Karagöz gazetesinde başyazarlık, Tan 'da yazı işleri müdürlüğü yaptı. İlk kitapları İlk kitabı, 1936'da yayımladığı “ Namık Kemal için diyorlar ki ” adlı kitapçık oldu. Kitapçık, Namık Kemal hakkında yaptığı yedi soruluk ankete çeşitli şair ve yazarlar tarafından verilen yanıtlardan oluşmaktaydı. [2] Falih Rıfkı Atay , Vâlâ Nureddin , Hüseyin Cahit Yalçın , Peyami Safa , Ercüment Ekrem Talu , Sadettin Nüzhet Ergun , Kerim Sadi Cerrahoğlu , Dr. Fuad Sabit, Nâzım Hikmet , Hüseyin Avni Şanda ve Suat Derviş ’in yanıtlarını ve Kemal Tahir’in onlar hakkındaki saptamalarını içeren kitapçık, edebiyat dünyasında geniş yankı buldu. 1937’de ikinci kitabı olan “ Bir Çalgıcının Seyahatı ” adlı romanı yayınlandı. İLGİNÇ BİR OLAY Suat Derviş 'in 1937 yılında Tan gazetesinde tefrika edilmesi için yazmaya başladığı Bu Roman Olan Şeylerin Romanıdır isimli çalışmasını Kemal Tahir bitirmiştir. Tan gazetesi Suat Derviş’i muhabir olarak Sovyetler Birliği 'ne gönderdiğinde romanı yarım kalmış, Derviş hazırladığı taslakları Kemal Tahir’e bırakmış, yolculuğu sırasında iki defter ile romanın devamını yazdıysa da gazete, tefrikanın yeterince ilgi görmediğini söyleyerek Kemal Tahir romanın sonunu yazmasını istemiştir. Son kısmını Kemal Tahir tamamladığı roman 81 yıl sonra İthaki Yayınları tarafından kitap olarak basılmıştı r. Özel hayatı ve evliliği İstanbul’un tanınmış gazetecileri arasına giren Kemal Tahir, 1937’de İzmir ’de öğretmenlik yapan Fatma İrfan Akersin ile ilk evliliğini yaptı. Bu evlilik, Kemal Tahir’in 1938’de hapse girmesi nedeniyle devam etmedi ve 1940 yılında boşanma ile sonlandı. Kemal Tahir, ikinci evliliğini ise 1950 yılında Semiha Sıdıka Hanım ile yapmıştır. Bu evlilik, Kemal Tahir’in vefatına kadar sürmüştür. Donanma Davası SABAHATTİN ALİ NEDENİYLE TUTUKLANDI Kemal Tahir, bahriyede görevli kardeşi Nuri Tahir, Nâzım Hikmet , Hamdi Alev, Emine Alev, Hikmet Kıvılcımlı , Fatma Nudiye Yalçı , Kerim Korcan , Mehmet Ali Kantan, Seyfi Tekbilek ve Hüseyin Durugün'le beraber “askeri isyana tahrik ve teşvik” suçlaması ile 13 Haziran 1938'de tutuklandı. Tutuklanma gerekçesi, astsubay olan kardeşi Nuri Tahir'e Sabahattin Ali ’nin bir kitabını vermek idi. “Donanma Davası” veya “Bahriye Olayı” diye adlandırılan bu dava nedeniyle askerî mahkemede yargılandı, 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı. Cezaevi yılları Çankırı , Çorum , Kırşehir , Malatya cezaevlerinde 12 yıl hapis yattı. Hapishanedeki yıllarını okuyarak ve “sarı defterine” yazarak gecirdi. Takma isimle mizah öyküleri ve polisiye romanlar kaleme alan yazar, 1954 yılına kadar “Kemal Tahir” adını eserlerinde kullanamadı. [2] " Göl İnsanları "’na alacağı iki öyküsünü hapisteyken Cemalettin " Mahir " takma adıyla Tan 'da yayımladı. Hapishane yıllarında Fatma İrfan Hanım’a yazdığı mektuplar, “ Kemal Tahir'den Fatma İrfan'a Mektuplar ” adıyla; Nazım Hikmet’in kendisine yazdığı mektuplar da “ Kemal Tahir'e Mapushaneden Mektuplar ” adıyla basıldı. Cezaevinden çıktıktan sonraki yaşamı Yazar, 1950’de çıkan aftan yararlanıp serbest kaldı. Cezaevinden çıkar çıkmaz ikinci eşi Semiha Sıdıka Hanım ile evlendi. Çiftin evliliği, Kemal Tahir’in 1973’teki vefatına kadar sürdü; çocukları olmadı. 1950’li yıllarda Körduman, Bedri Eser, Samim Aşkın, F. M. İkinci, Nurettin Demir, Ali Gıcırlı gibi müstear isimlerle kitaplar yayımlamayı sürdüren Kemal Tahir’in Amerikalı yazar Mickey Spillane'den çevirdiği “ Mayk Hammer ” dizisi büyük ilgi gördü. Kemal Tahir'in F. M. İkinci takma adıyla tercüme ettiği Kanun Benim isimli roman 1954 yılında Çağlayan Yayınları tarafından yayınlanmış ve 100 binin üzerinde satış yapmıştır. Kemal Tahir, Mayk Hammer'in orijinal kitapların tamamını çevirdikten sonra " Mayk Hammer'in Yeni Maceraları "'nı yazmaya devam etti; böylece Kemal Tahir’in kaleminden dört yeni Mayk Hammer romanı ortaya çıktı. [2] Kemal Tahir'in F. M. İkinci ismiyle yazdığı Mayk Hammer romanları şunlardır: Derini Yüzeceğim , Ecel Saati , Kara Nara ve Kıran Kırana . [7] Kemal Tahir 6-7 Eylül olayları 'nın ertesinde, "Rum ve Ermeni azınlığa yönelik saldırıları komünistlerin tertiplediği iddiası" ile Aziz Nesin , Hasan İzzettin Dinamo ve Asım Bezirci 'nin de aralarında bulunduğu 60 şair, yazar ve aydın ile birlikte bir kez daha tutuklandı, [8] Harbiye Cezaevi'nde 6 ay yattı. Cezaevinden çıktıktan sonra, 14 ay kadar Aziz Nesin ile birlikte kurdukları Düşün Yayınevi'ni yönetti. Metin Erksan , Halit Refiğ , Atıf Yılmaz ile senaryo çalışmaları yaptı. Kemal Tahir'in ilk önemli eseri olan 4 bölümlük Göl İnsanları başlıklı uzun öykü, Tan gazetesinde tefrika olarak yayınlandı. Eser 1955'te de kitap olarak neşredildi. Bu eserde yıllar sonra ilk defa kendi adını kullandı. Romancılık dönemi Göl İnsanları'nı yayımladığı 1955 yılında bir köy romanı olan Sağırdere yayımlandı. Sağırdere ve onun devamı olan Körduman ’da (1957) Çankırı 'nın Yamören köyünden Mustafa’nın serüvenini merkez alarak köylünün sorunlarını, etik değerlerini, köyün ekonomik yapısını, tarih içindeki bağlarından koparmadan sergiledi. Mütareke dönemi İstanbul’unu konu alan Esir Şehrin İnsanları ’ndan (1956) sonra yayımlanmış olan Körduman' ı, eşkıyalık olgusuna eğildiği Rahmet Yolları Kesti (1957), Çorum bölgesi insanlarını anlatan roman üçlemesinin ilk iki kitabı Yediçınar Yaylası (1958) ve Köyün Kamburu (1959) izledi. Üçlemenin son kitabı, 1970'te yayımlanan Büyük Mal adlı romandır. 1960’tan sonra tüm dikkatini Osmanlı tarihi ve toplum yapısına yönelterek, devlet, Doğu-Batı çatışması, Batılılaşma ve mülkiyet gibi sorunları derinden kavramaya uğraştı. Araştırmaları sonucu resmî tarih söyleminin karşısında, Osmanlı Devleti'nin kültürel ve siyasî mirasını sahiplenen bir romancı haline geldi. [1] Kemal Tahir’in kendisiyle, Osmanlı Devleti, cumhuriyet ve batılılaşma ile hesaplaşmasının sonucu olarak, 1965 yılında Yorgun Savaşçı adlı roman ortaya çıktı. Resmî tarih söylemine aykırı görüşler içeren bu eser, tarihi çarpıtmakla eleştirildi. 1979 yılında romanın TRT tarafından filme çekilmesi ile yeniden gündeme gelen eleştiriler, 1983’te filmin başbakan Bülent Ulusu ’nun emri ile yakılmasına yol açtı. 1965 yılının nisan ayında Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilen " Bozkırdaki Çekirdek" romanı, Kemal Tahir'in çok tartışılan eserlerinden birisi oldu. Bu eserde Köy enstitüleri 'nin tepeden inmeci bir yaklaşımla kuruluşunu eleştirerek iktidarla ters düştü. 1967'de en önemli eserlerinden birisi olan " Devlet Ana " yayımlandı. Osmanlı Devleti'nin kuruluşunu ele aldığı bu romanda “ kerîm devlet ” kavramını ortaya attı. Batılılaşmayı eleştirdi. Yerli bir sosyalizm oluşturmaya çalışarak marksistlerin tepkisini çekti. 1968'de "Yorgun Savaşçı" ile Yunus Nadi Ödülü ’nü, "Devlet Ana" ile Türk Dil Kurumu roman ödülünü kazandı. Kemal Tahir, 1968'de aldığı davet üzerine SSCB 'ye gitti. 1970'te akciğer ameliyatı geçirdi. Akciğerinin bir kısmı alındı. Ölümü Tahir, 21 Nisan 1973'te geçirdiği bir kalp krizi sonucu İstanbul'da öldü. Naaşı, Sahrayıcedîd Mezarlığı ’na defnedildi. Yazar Hulusi Dosdoğru’nun aktarımına göre Mehmet Barlas 20 Nisan 1973 tarihinde evinde bir yemek organize eder birkaç kişiyle beraber Kemal Tahir’i de çağırır. Tahir yemekteyken genç akademisyen Mete Tunçay ’ın sert ağır eleştirelerine maruz kalmış ve yemekten erken ayrılmıştır. Sabahınaysa Kemal Tahir’in vefat haberi gelir. Ölümünden sonra Yazarın “ Namuscular ”, “ Karılar Koğuşu ”, “ Hür Şehrin İnsanları ”, “ Dam Ağası ”, “ Bir Mülkiyet Kalesi ” romanları ölümünden sonra yayımlandı. Kemal Tahir kitaplarının yayının devam etmesi için ölümünden sonra eşi tarafından " Kemal Tahir Vakfı " kuruldu. Kadıköy ’deki hayatının son yıllarını geçirdiği ev, müze hâline getirilerek ziyarete açıldı. [11] Yazarın kitapları, Halit Refiğ , Metin Erksan , Atıf Yılmaz gibi yönetmenler tarafından sinemaya aktarıldı. Düşünceleri Düşüncelerindeki çıkış noktası marksizm ile Türkiye gerçeği arasındaki bağlantı sorunuydu. Siyâsî eylemlere de katılmış bir yazar olarak, Türkiye'de kendi algıladığı siyasal, sosyal, kültürel yapı ile marksizmin sunduğu çözüm arasında bir çelişki görüyordu. Türk toplum yaşamına uymadığına inandığı batılılaşmaya ilişkin yargısı da marksizmi yetersiz bulmasına bağlıydı. Çünkü marksizm, " Türkiye'de 2. Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinin siyasal ve kültürel uygulamalarını bir ticaret burjuvazisi devriminin sonucu " olarak değerlendiriyordu. Kemal Tahir ise böyle bir sınıfın varlığından kuşkuluydu. Böylece hem marksizmin, hem de batılılaşmanın ürünü olan cumhuriyet dönemi resmi tarih görüşünün aşılması düşüncelerinin temel noktası oldu. Marx ve Engels 'in doğu toplumlarıyla ilgili görüşlerini araştırdı. Cumhuriyet dönemi resmi ideolojilerinin dışında kalan Ömer Lütfi Barkan , Mustafa Akdağ , Halil İnalcık , Niyazi Berkes , Şerif Mardin gibi bilim adamlarının eserlerinden vardığı sonuca göre, Osmanlı-Türk toplumu, marksizmin toplumların sosyo-ekonomik süreçte birbirini izleyen zorunlu aşamalar olarak gördüğü ilkel topluluk / kölecilik / feodalite / kapitalizm sürecinde yer almaz. Kendi kültürel ve sosyal yapısından kaynaklanan çok daha özel bir gelişme süreci, dinamikleri ile yapısal farklılıkları vardır. Bu nedenle batılılaşma, gerekli altyapısı olmayan bir topluma, soyut ve biçimsel bir üstyapı getirme çabasından başka bir şey değildir. Köklü bir ekonomik ve toplumsal devrim yapılmadan başlatılan tepeden inme uygulamalar taklitçiliktir. Bu ana fikir çerçevesinde eserlerinde Osmanlı toplumunun kölecilik ve feodalizmden çok farklı ve insancıl bir temel üzerine kurulduğunu anlatmayı amaçladı. Romanlarında da " Türk insanı ve Türkiye özeli " olgusunu ortaya çıkarmaya çalıştı. Roman tamamen içinden çıktığı toplumun yapılanmasına bağımlıdır. Romanı diyalektik bir tür olarak anlamak ve insan muhayyilesine katkısını kavramak, romanın dünyayı belirlemek için sarfettiği çabaların biçimsel gerçekçilik tekniklerinin kullanımına bağlı olduğunu da anlamaktır. Don Kişot 'un şövalye romanlarının kahramanlarına benzeme teşebbüsünün gülünçlüğü sadece model imkânsızlığı ışığı altında kavranabilir. Tam bu noktada Kemal Tahir'in önemi belirir. Zira Türk romanında bu meselenin taşını kaldıran ilk romancıdır. Romanları, Osmanlı Devleti'nin 14. yüzyılda kuruluşundan 20. yüzyıla kadar Türk toplumunda bir Osmanlı sürekliliği arayışıdır. Toplumsal gerçekçi çizgide sürdürdüğü yazarlık yaşamında eserlerinde yalın bir dil kullandı. Bilhassa Orta Anadolu Türkçesini dilinin odak noktasına koydu. Diyaloglarla zenginleştirdi, karizmatik karakterler yarattı. Kemal Tahir'in fikir değişimleri, Oğuz Atay tarafından dinamik, kendini yenileyen, kendisiyle hesaplaşan bir yazar olmasına bağlandı. Eserleri Hikâye Zehra'nın Defteri 1955 - Göl İnsanları Roman Mayk Hammer'in Yeni Maceraları Derini Yüzeceğim Ecel Saati Kara Nara Kıran Kırana 1955 - Sağırdere 1956 - Esir Şehrin İnsanları 1957 - Körduman 1957 - Rahmet Yolları Kesti 1958 - Yediçınar Yaylası 1959 - Köyün Kamburu 1962 - Esir Şehrin Mahpusu 1962 - Kelleci Memet 1965 - Yorgun Savaşçı 1967 - Bozkırdaki Çekirdek 1967 - Devlet Ana 1969 - Kurt Kanunu 1970 - Büyük Mal 1971 - Yol Ayrımı Ölümünün ardından yayınlanan romanlar 1974 - Karılar Koğuşu 1974 - Namusçular 1977 - Damağası 1977 - Bir Mülkiyet Kalesi 1978 - Hür Şehrin İnsanları Senaryo 1962 - Battı Balık 1962 - Beş Kardeştiler (Sadık Şendil ve İlhan Engin ile birlikte) 1962 - Yarın Bizimdir - "Murat Aşkın takma ismiyle" 1963 - Azrailin Habercisi - "Murat Aşkın takma ismiyle" 1963 - İki Gemi Yanyana 1963 - Namusum İçin - "Bedri Eser takma ismiyle" 1965 - Haremde Dört Kadın - Halit Refiğ ile birlikte" Mektup Kemal Tahir'e Mapushaneden Mektuplar - " Nâzım Hikmet 'le yazışmaları" 1979 - Kemal Tahir'den Fatma İrfan'a Mektuplar Notları / K. Tahir Vakfı çalışmaları Batılaşma Çöküntü Mektuplar Kitap Notları Sosyalizm, Toplum ve Gerçek Notlar 1: Sanat - Edebiyat 1 Notlar 2: Sanat - Edebiyat 2 Notlar 3: Sanat - Edebiyat 3 Notlar 4: Sanat - Edebiyat 4 Notlar 5: 1950 Öncesi Şiirler: Ziya İlhan'a Mektuplar Notlar 6: 1950 Öncesi Cezaevi Notları Notlar 7 / Roman Notları 1: Topal Kasırga / Darmadağın Olan Devlet Notlar 8 / Roman Notları 2: Batı Çıkmazı Notlar 9 / Roman Notları 3: Patriyot Ömer / Gülen Azap Çıkmazı Notlar 10: Osmanlılık / Bizans Okuma sırasına göre önemli eserleri Yazarın İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. İsmail Coşkun ve ekibinin çalışmaları ile gruplandırılıp Ketebe yayınları tarafından 2022'de seri halde yeniden basılan eserleri aşağıdaki gibidir: 1890-1945 Türkiye Bir Mülkiyet Kalesi Yorgun Savaşçı Esir Şehir Üçlemesi I: Esir Şehrin İnsanları Esir Şehir Üçlemesi II: Esir Şehrin Mahpusu Kurt Kanunu Esir Şehir Üçlemesi III: Yol Ayrımı Bozkırdaki Çekirdek 1890-1945 Türkiye/Taşra Köy Üçlemesi I: Yediçınar Yaylası Köy Üçlemesi II: Köyün Kamburu Köy Üçlemesi III: Büyük Mal Rahmet Yolları Kesti Sağıdere Körduman Kelleci Memet Seri dışı kalanlar Devlet Ana Göl İnsanları Notları & Derleme Yazıları Notlar: Mektuplar - Hazırlayan: Cengiz Yazoğlu Notlar: Batılaşma - Hazırlayan: Cengiz Yazoğlu Notlar: Çöküntü - Hazırlayan: Cengiz Yazoğlu Yüz Bin Çiçek Saksısına Bakan On Adam: Son Posta Yazı ve Röportajları 1936-1937 Kolaya Kaçmayalım: 1950 Sonrası Yazılar / Soruşturmalar / Söyleşiler Hakkında yazılan 2010 - Bir Kemal Tahir Kitabı: Türkiye'nin Ruhunu Aramak - Kurtuluş Kayalı 2015 - Kemal Tahir'le Birlikte (Halit Refiğ) 2016 - Şair Sosyolog: Kemal Tahir - Muhammed Hüküm 2023 - Kemal Tahir'in Entelektüel Portresi - Kurtuluş Kayalı 2023 - Kemal Tahir'i Okuma Kılavuzu - Mehmet Güven Avcı 2023 - Size Paydos Bize Marş Marş - Hazırlayan: Neşe Pelin Kaya 2023 - 1936 Model Gençler - Hazırlayan: Mehmet Güven Avcı 2023 - Beş Romancı Tartışıyor - Hazırlayan: Hüsna Baka 2023 - Kemal Tahir ve Devlet Ana - Hazırlayan: Ayşegül Ergül Aslan 2023 - Batı Aldatmacılığı ve Putlara Karşı Kemal Tahir - Dr. Hulusi Dosdoğru, Hazırlayan: Mehmet Güven Avcı 2023 - Kemal Tahir ve “Türk Romanı” - Hazırlayan: İsmail Coşkun 2023 - Kemal Tahir ve “Türkiye Defteri” - Hazırlayan: Mehtap Gümüş 2024 - Yeni Perspektifler Işığında Kemal Tahir - Hazırlayan: Ayşen Şatıroğlu Ödüller 1968: Türk Dil Kurumu Roman Ödülü ( Devlet Ana romanı ile) 1968: Yunus Nadi Roman Armağanı ( Yorgun Savaşçı romanı ile) 2021: Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü Ayrıca bakınız Karılar Koğuşu Haremde Dört Kadın (film) MEB 100 Türk Edebiyatçısı imdb'de Kemal Tahir
- OKTAY AKBAL
Mehmet Oktay Akbal (20 Nisan 1923, İstanbul - 28 Ağustos 2015, Muğla ), Türk gazeteci ve yazar. Deneme, anı, biyografi, öykü, roman gibi birçok türünde eser vermiştir; ancak daha çok öykücülüğü ile tanınır. Uzun süre Cumhuriyet gazetesinde Evet/Hayır adlı köşenin yazarlığını yapmıştır. Yaşamı 20 Nisan 1923 tarihinde İstanbul 'da doğdu. Babası savcılık, ardından serbest avukatlık yapan Salih Şahabettin Bey, annesi ise vali, siyaset adamı ve yazar Ebubekir Hâzım Tepeyran 'ın kızı Vuslat Hanım'dır. Kumkapı 'daki Saint Benoit Fransız Lisesi 'nde başladığı ortaöğrenimini, 1942 yılında İstiklal Lisesi' nde bitirdi. Bir süre öğrenimini İstanbul Üniversitesi Hukuk (1944) ve Edebiyat (1946) fakültelerinde sürdürdü ancak yüksek öğrenimini yarıda bırakarak kendini yazarlığa verdi. 1943 ve 1944 yıllarında Servet-i Fünûn (Uyanış) dergisinde sekreterlik, 1947 ve 1951 yılları arasında Millî Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu'nda memurluk yaptı. Ancak yaşamını gerçek anlamda gazetecilik yaparak kazanmıştır. 1939 ve 1940 yıllarında Yeni Sabah ve İkdam gazetelerinde çevirileri ve öyküleri yayımlanmıştır. 1944 ve 1946 yılları arasında Vakit gazetesinde eleştiriler ve tanıtma yazıları yazmıştır. Büyük Doğu dergisinde her hafta Dünya Fikir Sanat Hareketleri sütununu yazmış, 1951 ve 1956 yılları arasında Vatan gazetesinde, düzeltmen, yazman ve yazı işleri müdürü olarak çalışmıştır. 1956'da köşe yazarlığına başlamıştır. 1985 yılından sonra Hürriyet gazetesi için köşe yazarlığı yapan Akbal, daha sonra Milliyet gazetesinde çalışmıştır. Uzun yıllar Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarlığı yapmıştır. Son yazısını 23 Mart 2014'te, "Huzur" başlığı ile yazmıştır. Öykü yazmaya ilkokul yıllarında başladı. Çeşitli çocuk dergilerinde öyküleri yayımlandı. 1939'da, henüz lise öğrencisiyken yazdığı bir öykünün İkdam gazetesinde yayımlanmasıyla edebiyat dünyasına girdi. İkdam ve Yeni Sabah gazetelerinde hemen her gün bir öyküsü; Bin Bir Roman , Çocuk Haftası , Yıldız gibi gazete ve dergilerde yazıları, öyküleri ve çevirileri yayımlandı. Akbal'ın gerçek anlamda öyküye yönelmesi Sait Faik 'in Semaver adlı kitabını okumasından sonra başlamıştır. Servet-i Fünûn (Uyanış) dergisinde çalıştığı sıralarda başlayan eski yeni tartışmalarında yeni edebiyatın içinde yer alan Akbal'ın böylece asıl edebiyatçı dönemi açılmıştır. Kendi yaşam deneyimlerinden, çocukluk anılarından yola çıkan, küçük kent insanını da göz ardı etmeyen duygulu öyküler yazmaya başlamıştır. Bunlar toplumsal olaylarla ilgili gözlemlere değil, anılara ya da düşlere dayalı, içe dönük öykülerdir. Akbal öyküleri, Behçet Necatigil 'in deyişiyle "Konulu hikâyeler değil de, belli konular çevresinde oluşan anılar toplamıdır" . Yazın çevrelerinde geniş ve olumlu yankı uyandıran Önce Ekmekler Bozuldu adlı ilk kitabını 1946'da çıkarmıştır. Onu, 1949'da Aşksız İnsanlar izlemiştir. Garipler Sokağı ve Bizans Definesi adlı kitapları Rusçaya ; Dondurmalı Sinema Sırpçaya çevrildi. Suçumuz İnsan Olmak adlı kitabın Erdoğan Tokatlı yönetiminde 1986 yılında filmi çekildi. Yazar 28 Ağustos 2015 tarihinde öldü. Oktay Akbal Edebiyat Ödülü 2021 yılında Muğla Belediyesi, Oktay Akbal'ın adını yaşatmak, Türk edebiyatının başarılı yazarlarını ödüllendirmek amacıyla onun adına her sene farklı bir edebiyat türünde Edebiyat Ödülü vermeye başlamıştır. 1. Oktay Akbal Edebiyat Ödülü öykü dalında düzenlendi. Emekli edebiyat öğretmeni, yazar ve şair Adil İzci , Heybeliada 'daki doğal yaşama ve adalılara ilişkin gözlem ve izlenimlerini aktardığı " Canım Ada " adlı kitabıyla ödüle değer görüldü. 2. Oktay Akbal Edebiyat Ödülü 2022 yılında roman dalında düzenlendi. Zeynep Göğüş , " Yok Çünkü Telafisi " adlı eseriyle ödülün sahibi odu. Yarışma, 2023 yılında ‘Cumhuriyetin 100. Yılı’ konu başlığıyla deneme/köşe yazısı dalında düzenlendi. Yarışmanın brincisi Esra Sezer Ciner oldu. Hürriyet Yaşar ikinci, Özhan Öztürk de üçüncü oldu. Eserleri Günlük Geçmişin Kuşları Yeryüzü Korkusu Anı Anılarda Görmek (1972) Cüce Çeşme Sokağı Nerde? Hiroşimalı Masahi Nii Kırmızı Tenteli Tramvay Babıali'de 50 Yıl Şair Dostlarım (1964) Şairlere Ölüm Yok Hiroşimalar Olmasın Çocuk kitabı Dondurmalı Sinema Yeşil Ev Deneme Bir de Simit Ağacı Olsaydı Ölümsüz Oyun Dost Kitapları (1967) Geçmişin İçinden Kanatlı Sözler Uçar mı? Konumuz Edebiyat Odamda Bir Güvercin Önce Şiir Vardı (1982) Senin Adın Aşk Sözcüklerle Yolculuk Temmuz Serçesi Yaşam Bir Uzlaşmadır Yaşasın Edebiyat Yazar Bir Tanıktır Yeryüzü Korkusu Yüzyıldır Umutsuzluk Zaman Sensin Roman-Hikâye Akşam Kuşları: Bütün Öyküleri 2 Atatürk Yaşadı mı? (1975) Aşksız İnsanlar (Hikâye) Batık Bir Gemi Bayraklı Kapı: Bütün Öyküleri 1 Berber Aynası (Hikâye) Bizans Definesi (Hikâye) Düş Ekmeği Ey Gece Kapını Üstüme Kapat Garipler Sokağı Güzel Düşlerin Sonu Hücrede Karmen İlkyaz Devrimi (Hikâye) İnsan Bir Ormandır (1975) İstinye Suları (Hikâye) (1973) Karşı Kıyılar Lunapark (Hikâye) (1983) Önce Ekmekler Bozuldu (Hikâye) Suçumuz İnsan Olmak (Roman, 1957) Tarzan Öldü (Hikâye) Yalnızlık Bana Yasak (Hikâye) Yazmak Yaşamak Sancak Kırmızısı Haliç Rüzgarı Tarih Atatürk Bir Gün Gelecek Atatürk Bir Gün Gelecek 4. baskı (2008) Cumhuriyet Kitapları Hiroşimalar Olmasın Ödüller 1950: Türk Dil Kurumu Roman Ödülü , Garipler Sokağı 1958: Türk Dil Kurumu Roman Ödülü, Suçumuz İnsan Olmak 1959: Sait Faik Hikâye Armağanı , Berber Aynası 1982: Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başarı Ödülü - Güncel Yazı 1993: Sedat Simavi Ödülü, Senin Adın Aşk 2000: Orhan Kemal Roman Armağanı 2005: Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü
- BAL
ŞENOL YAZICI * Arı günboyu o çiçek bu çiçek dolaşır, nektarları toplar. Kovana döndüğünde işlemlerle zenginleşen nektarlar bal olur. Doğan çocuk konuşmak için en az bir yıl bekler. O arada çevresini, dünyayı, başka insanları tanır, onları adlandıracak sözcükleri belleğine yerleştirir , toplar ve emin olunca konuşmaya başlar. Nasıl da seviniriz . Eğitilirse o çocuk düzgün bir anlatıcı olacaktır. Balın işlem, sözün eğitim gerektirdiğine bakmayız. Suyun her zamanki gibi yatağında düzgün akacağını düşünürüz. Oysa doğanın sunduğu en güçlü yiyecek bal bile belli bir ısı ve nem ister. Sonuçlar bizi korkutur ve çocuklar ergin olmaya doğru çok bilgece bir uyarıyla karşılaşır; "Söz gümüşse sukut altındır," Bu tatlı sert uyarı bir süre sonra kırmızı çizgiye döner. Hele ergenliğe girdiğinizde eskiden 141,142 ceza maddeleri, ad değiştirse de yeni kılıklarıyla düşünce suçları...Abartmıyorum, dua edin bu çağda yaşıyorsunuz , insanlığın antik dönemlerinde yaşasanız Hallac ı Mansur gibi derinizi yüzerlerdi konuştuğunuz için. Tarih de fazla ya da az konuşmanın korkunç cezalarının ibretlik örnekleriyle doludur. Sokrates'in sonunu düşünün, Hallac ı Mansur'u, Sabahattin Ali'yi, Nazım Hikmet'i... Belki sonuçları aynı: Ya göklere çıkarıyorlar sizi ya da hapse atıyorlar. Peki neden? İnsanın balı diyebileceğimiz anlatma gereksinmesinin neden ortaya çıktığı herkese göre değişiyor. Başlarını derde de sokan anlatıdan ünlü olanların neden anlatma ihtiyacı duyduklarına bakalım mı önce: “İnsan savunduğudur…” derim ya boşa değil, bir insan neden anlatır diye sorulduğunda, bana savunduklarını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim der gibi… Belki de “Söz yalnız insanın en kadim silahıdır da…”yargısını da anımsatmak isterim. Bu romantik idealist bir bakıştır, edebiyatta ta paylaşanları hayli çoktur. Örneğin ADONİS adıyla da bilinen Ali Ahmed Said Eşber: “Tanrının söylediği ve yazmadığı şeye yankı olsun diye yazıyorum,' diye daha iddialı, misyon sahibi bir role sokar yazarı. “Yazmasam deli olacaktım," diye ne güzel anlatır o hali Sait Faik. Haritada Bir Nokta adlı öyküsünde Sait Faik gerekçesini sağlıkla ilgili bir vazgeçilmeze oturtur. “Yazıyorum ve bilmiyorum. Tek bildiğim, bunun iyi geldiği.” Murathan Mungan oldukça samimidir yanıtında. Bazen de bir karizma nedeni, farklı ve özel görünme yolu, daha çok beğenilmek, sevilmek isteği. Gabriel García Márquez, dostları onu daha çok sevsin diye yazdığını söyler. Yakın zamanların en büyük anlatıcılarından biri olan, Yüz Yıllık Yalnızlığın yazarının bu denli alçak gönüllü olamayacağını düşünürsek, bu söylemde ironi varmış gibi dursa da her şakada bir gerçek payı olduğunu unutmayın. Çok daha rasyonel yanıtlar alındığı da olur H. D. Balzac şöyle yanıt verir: ‘Zengin ve ünlü olmak için.’ Michel Tournier şöyle der: Okunmak için, kendini satışa sunmak için. Nobel ödüllü Amerikan Edebiyatının devi William Faulkner de benzer düşünür: “Hayatımı kazanmak için.” “Çocuklarım büyümüştü, artık kime öykü anlatacağımı bilemiyordum,” diyenlerde vardır Umberto ECO gibi… Bir akademisyen olan Eco’nun, anlatacak en azından öğrencileri vardır. Ayrıca 80’li yıllarda edebiyatın prensliği koltuğu için Marguez’le yarışan ECO da şaka yaptığı açıktır. Gerçeğin payını ayırın. "Söz vermiştim kendime, yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kağıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım." Haritada Bir Nokta, Sait Faik Abasıyanık Bir yaşama sebebi, soylu bir ilgi ya da ekmek teknesi… Neden birçok insan anlatır, yazmaktan vazgeçmez. Sahi neden yazar insan? Bunu anlamak için neden anlatır insan diye sormalı ilk adım. Oysa kutsal kitapta bile geçtiğini bile biliriz; eline beline diline sahip ol. Oradaki dil anlatmaktır işte. Yani her yerde her şeyi anlatma. “Elinden başka iş gelmediği için…” diyen Samuel Beckett GİBİ Mİ DÜŞÜNÜYORSUNUZ? Bu anlatıcının bilge imajını zedeler sanki… Ya da “çıldırmamak için,” diyen Sait Faik gibi tutkunu olduğunuz kötü bir alışkanlık gibi olabilir mi o anlatma… Ya da bir mecburiyet… Başka türlü bakarsak bir tür zevzek mi insan?… Yani koca yazarlar? “Kaybetmemek için…” diyor Marcel Proust, YANİ BİLİNÇLİ BİR SEÇİM, BU DAHA AKLA YAKIN… Öyle ya hayat güç ister, siz de güçlü olmak için yazarsınız, anlatırsınız. Ne var ki sembolist şair Rimbaud’un dediklerine bakın. Çok daha iddialı, “dünyayı değiştirmek için…” diyor kırık şair. Sonuçta hepsinden o anlam çıkıyor ama anlatmak bir mecburiyettir… gibi… hiç mi yazmaya bahçe sulamak, çiçek yetiştirmek gibi bakan kimse yok. Alfred Jarry biraz öyle yaklaşıyor” “Alaya almak için, diyor”. Bu benim anlayışıma yakın, yani yarar beklemeyen hobi gibi gören bir anlayış. Oysa yararı vardır bilmem mi, anlatabilmek için yaşamak gerekli, bu da yeni bilgiler demek. Onları beyninizde yoğurmanız da gerekli. Analiz , sentez olayı… Bu da beyni işlek hale getirmez mi? Robinson’un yazarı Jonathan Swift, bir savunma silahı olmaktan çıkaranlardan, hatta daha ötesi: “İnsanların bönlüğünü yüzlerine vurmak için. “ derken dişlerini gıcırdattığını hissedersiniz. Hele hele Thomas Bern Hard ÇOK DAHA KIZGINDIR İNSANOĞLUNA: “Can yakmak için,” der Kurgu biliminin bildiğimiz en ünlülerinden Isaac Asimov "Hangi nedenle nefes alıyorsam, o sebeple yazıyorum,” derken bu da sorulur mu der gibidir. Sözünü tamamlarken de şakası olmadığını anlarsınız: “Zira, yazma uğraşım olmazsa sanırım ölürüm" Yazmadan yaşanamayacağının kanıtı sözler bunlar, yaşamın tadına ancak yazarak varabilenler için, DAHA doğrusu garip bir paradoks ama , az yaşayıp çok yazanlar için, bir nevi yaşamayı bilmeyenler için geçerli olan sözlerdir de.. Akgun Akova nın "yazmasaydım beynim buz tutacaktı" demesi gibi, İsmet Özel’in, "Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir? " dediği gibi… Belki hayatı yaşamayı beceremediklerinden ya da ironiyle sanatçının, hayata ve olaylara duyarsız kalamadıklarından söz ederler. Buradaki sanatçı sözü anlatmayı meslek haline getirenler için ama aslında bütün insanlar için geçerli bu söz, bilirsiniz. Edebiyatın ve diğer tüm sanatların başlangıç noktası olan, başkasına aktarma ve biriktirme ihtiyaçlarına gönderme yapan bir ifade. Ne kadar soylu ama bir o kadar da sıradan insan yanlarımız. Peki: “Sabah kalkmak, iyi olmak, bir şeyleri aşmak, mutlu olmak…” diyen Stephen King farklı şeylerden mi söz ediyor? Yazmak bir iç sıkıntısının sonucu ya da mutsuzluğun diyenler çok fazla: Hatta biri “alnımda bir sivilce şişmişse sıkarım,” diye tanımlar anlatma gereksinmesini. Peki siz bloglarınızda, sosyal sayfalarınızda neden yazıyorsunuz hiç düşündünüz mü? İnsanın gerçeği olamaz mı anlatmak, yani yaşadıklarını sindirmenin bir işaretidir o. Bir olgunluğa ulaştınız, artık anlatabilirsiniz diye düşünmek daha doğru olamaz mı? Yaşlıların yaşam deneylerini aktarmak için harcadıkları enerjiyi, gayretlerini düşünün. Oysa anlatmak, yemek yemek gibi, tuvalete gitmek gibi çok sıradan, ama vazgeçilmez, ama emek verilmezse ilkel ve güdük kalacak en soylu yanlarından biri değil midir insanın? Asıl sorun nerde biliyor musunuz? Arının bal vermesinin nasıl bir sonuç olduğunu bilirsiniz; gün boyu dolaştığı çiçeklerin onda bıraktığı birikimdir bal. Ne var ki topladıkları nektarın kovana dönünce işlenmesi gerekir. Bu nektarı yavrularını beslemek için eşsiz bir yiyeceğe çevirir. Anlatmayı da öyle düşünebiliriz. İnsanın balı diyebileceğimiz anlatmanın, belki bir ömür karşılığında kazanılan bir birikim sonucu olduğunu düşünürsek, bu denli güzel ve karizmatik olabilen bir sonucu düzgün kullanırsak, insanlık için ne kadar besleyici olacağını kestirmek zor değil. O zaman suçtan, çirkinlikten, kabalıktan arındıracağımız saf güzellik ve doğruluk olacak bir anlatı için işlem gerekir, gayret etmeliyiz. Ham konuşma değerli değildir, onu işlemeyi, başkalarını rahatsız etmeyecek bir biçime döndürmeyi bilmeliyiz. Bu da ancak büyüme evresinde, yani eğitim döneminde kazanılacak bir alışkanlıktır. ANLATMAK ÇOK İNSANI BİR EYLEMDİR ONA GÜZELLİK KAZANDIRMAK İLK ÖDEVİN OLMALI.
- Benim CV: Kendime Başvuru
M. SENEM TOLGA * “İçime kabul edilmek için başvuruyorum.” Adım yok. Ya da çok var. Bazen sabah kalkınca eski bir taş gibi hissediyorum, bazen su gibi… şekilsiz, ama her şeye uyabilen. Ama çoğu gün, olduğum şeye bir isim bulamıyorum. İşte belki de bu yüzden yazıyorum. Kelimelerin üzerine basarak kendimi bulmaya çalışıyorum; bazen kayboluyorum, bazen buluyorum. Bu döngünün içinde kendi anlamımı yaratmaya uğraşıyorum. Kendimi anlamak için adımlara, isimlere ihtiyacım yok artık; sessizliğin dilini öğrenmeye başladım. Eğitimim? Kendimi öğreniyorum. Zor bir müfredatı var. Deneyimle sınav yapıyor, aynayla geri bildirim veriyor, sessizlikle öğretiyor. Anlam bulma dersinde birkaç kez kaldım, ama hâlâ sınıftayım, çıkmadım. “Kimim ben?”in ileri düzey seminerindeyim şu sıralar. Hocalarım: Camus, Rollo May, Nietzsche, Kierkegaard, Sartre, Simone de Beauvoir, Dostoyevski, Virginia Woolf, Erich Fromm ve gecenin üçündeki ben. Bazen notlarımı kontrol etmek için gecenin sessizliğine başvuruyorum. Gece bana doğruları fısıldıyor ama sabah unutuyorum. Her unutmanın ardından, yeniden öğreniyorum kendimi. İş tecrübem? Kendimi taşımak… Her sabah uyanıp bu zihni, bu bedeni, bu bilinmezliği tekrar omuzlamak. İçimde susturulamayan bir analizci var. Olayları, insanları, kendimi durmaksızın yorumlayan biri. İnsanların söylediklerini değil, söylemediklerini dinleyerek geçirdim yıllarımı. Bir gözdeki kırılmayı, bir suskunluktaki haykırışı çözümledim. Ama kendi gözümdeki buğuya gelince, beceremedim. Yine de deniyorum. Ve evet, bir başarı olarak eklemeliyim: Yaşadım. Birden fazla kere, bilerek, isteyerek. Dibine kadar hissederek. Kaçabilecekken kaldım. Yok sayabilecekken baktım. Yok olabilecekken yaşamayı seçtim. Bunun bir iş tecrübesi olduğunu kimse yazmaz belki, ama ben yazıyorum. Çünkü yaşamak bazen çalışmaktan daha çok güç ister. Çünkü var olmak, varlığının ağırlığını taşımaktır bazen. Bazen kendimi taşımak dünyanın en ağır yükü gibi gelir; yine de her sabah onu tekrar sırtlanırım. Yeteneklerim? Derin düşünürüm. Sığ sularda yüzemem. Gerekirse dibine inerim o karanlık suyun, orada ne varsa görmek için. Belki bir taş, belki ben. Soru sormak benim için bir refleks gibi. Cevaplardan önce sorular ilgimi çeker. Çünkü cevaplar genelde süslüdür, ama sorular çıplaktır. Hissetmek gibi bir yetim var, ama bazen lanet gibi. Gereğinden bile fazla. Bir kelimenin tonundan bir iç çatışmayı çözebilirim ama kendi içimdeki çarpışmaları hâlâ ayıramıyorum. Anlam ararım. Bulamasam da yazıya dökerim, böylece onları gerçeğe benzetirim. Yalnız kalabilirim. Kimsesizlikte kaybolmak değil bu; sessizliği dinleyebilecek kadar kalabilmek. Yalnızlığın içine girip, kendimle oturabilecek cesaretim var. Ve sessizliğin sesinde kendimi bulabilecek kadar derine inebilirim. Zayıf yönlerim? Kendime karşı merhametsizim bazen. Bir başkasına göstereceğim anlayışı, kendimden esirgiyorum. Aşırı düşünürüm. Düşüncelerim bazen beni düşünmekten alıkoyar. Duygularımı anlatmakta zorlanırım. O yüzden çoğunu ya yazıya ya sessizliğe hapsederim. Anlamadığımı anlamadan, anlayan gibi davranabilirim. Sonra içimde bir kırılma olur, “Ben kimim?” sorusu tekrar başlar. Bir döngünün içinde tekrar tekrar yitip gidiyorum. Kendime sabır göstermeyi öğrenmek en zor dersim. Psikolojik altyapım? Varoluşsal yorgunluk zaman zaman uğrar. Hayat, anlamını unuttuğum bir dil gibi gelir. Sanki herkes konuşuyor ama ben artık çeviremiyorum. Hafif sisli bir depresyon; ne ağlatır ne güldürür, ama her şeyin üzerine gri bir örtü çeker. Sosyal anksiyete değil belki ama sosyal düşünme: “Ne söyledim?”, “Nasıl anlaşıldım?”, “Neden böyle hissettim?” Kimlik… Parçalardan oluşuyorum. Ama hangisi gerçek? Belki hepsi, belki hiçbiri. Bazen kendime yabancılaşıyorum, bazen tanıdık geliyorum ama çoğunlukla ortada bir yerde, bilinmez bir hâlde duruyorum. Parçalarımı birleştirecek gücü bulamıyorum bazen, ama hâlâ bir bütün olma umudum var. Referanslarım? Gecenin 3'ünde yazdığım ama kimseye yollamadığım yazılar. Yıllardır dinlediğim bir şarkı listesi. (Hedonutopia ağırlıklı) Kalbimin kırıldığı hâlde kimseyi suçlamadığım anlar. Yine de insanlara inancımı kaybetmediğim anlar. Ve evet… sevgiye inancım. Bunca karmaşaya, bunca yıkıma rağmen, hâlâ bir bakışın içime dokunabileceğine, bir sesin beni olduğu yerden kaldırabileceğine, bir ruhun başka bir ruha zarifçe yaklaşabileceğine inanıyorum. Sevgi, her şey yolundayken değil, her şey dağılmışken bile orada kalabilmek bence. Ve içimde hâlâ küçük de olsa bir umut: “Bir gün, biri anlayacak. Belki de ben anlayacağım.” Hedefim? Kendime ulaşmak. Koşarak değil, acıta acıta değil, kabullenerek. Eksiklerimi görüp, tamamlanmak zorunda olmadığımı fark etmek. Bir bütün olmaya çalışmak yerine, kırık parçalarımı anlamlı bir şekilde dizmek. Ve bir sabah, hiçbir şey mükemmel değilken, kendime şöyle diyebilmek: “İyi ki varsın. Eksik ya da fazla ama yine de gerçek.”
- Oktay Rifat
ESKİ ZAMAN AŞIĞI * Ben eski zaman aşığıyım Sevda çeker düşünürüm ağlarım Bazen tilki kadar kurnaz bazen akılsız Bazen çocuk gibiyim bacak kadarım Herkes aşık olur sevdalanır Bir yolu var gönül çekmenin de Benimki sevda değil ateşten gömlek Bir kor düşmüş ışıl ışıl yanar içimde Ama ben eski zaman aşığıyım Sevmek kadar katlanmak da gelir elimden Gece hayalimde gündüz fikrimde Ela gözlü o yar çıkmaz gönülden Oktay Rifat * maviADA * Ali Oktay Rifat Horozcu (10 Haziran 1914, Trabzon - 18 Nisan 1988, İstanbul ), Türk şair, oyun ve roman yazarıdır. Türk şiirinin en büyük isimlerinden birisi kabul edilir. Orhan Veli ve Melih Cevdet 'le birlikte Garip Akımı 'nın kurucularındandır. 1955 yılından itibaren İkinci Yeni adlı şiir akımına yönlenmiştir. Şiir dışında roman ve oyun türlerinde de eserler vermiştir. Şair Nazım Hikmet 'in kuzenidir. Hayatı 10 Haziran 1914'te Trabzon'da doğdu. Babası, o doğduğu sırada Trabzon valisi olan şair ve dilbilimci Samih Rıfat , annesi Hasan Enver Paşa ’nın kızı Münevver Hanım’dır. Pek çok sanatçı ve yazar içeren bir ailede yetişti. Büyük dedesi Macar Hurşid Bey, hem Türk hem batı müziği konusunda donanımlı bir bestekâr, dedesi Albay Hasan Rıfat Bey ise şiir ile ilgilenirdi; amcası Ali Rıfat Bey değerli bir udî ve besteci, annesinin teyzesinin oğlu Ali Fuat Bey Cumhuriyet devrinin ünlü asker ve siyaset adamı, teyzesi Celile Hanım bir ressam, teyzesi Celile Hanım’ın oğlu Nâzım Hikmet ünlü bir şairdir. Ortaöğrenimini 1925-1932 yıllarında Ankara Erkek Lisesi 'nde yaptı. Bu okulda ünlü şair Ahmet Hamdi Tanpınar ’ın öğrencisi oldu, [3] ilk şiirlerini kaleme aldı ve ileride birlikte Garip Akımını kuracağı arkadaşları Melih Cevdet ve Orhan Veli ile tanıştı. Üç arkadaş, okul bünyesinde “ Sesimiz ” adlı dergiyi çıkararak şiirlerini yayımladılar. 1932-1936 yılları arasında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi 'nde yükseköğrenim gördü. Edebiyata olan ilgisi ve yazma tutkusu yükseköğrenimi sırasında da devam etti. Mezun olduğu yıl, arkadaşları Melih Cevdet ve Orhan Veli ile birlikte geliştirdikleri yeni bir yazın tekniği ile kaleme aldığı şiirleri Varlık Dergisi’nde yayımlanmaya başladı. 1937 yılında Devlet sınavını kazanarak Maliye Bakanlığı hesabına Siyasal Bilgiler öğrenimi görmek üzere Paris 'e gönderildi. Paris’te bulunduğu dönemde yalın bir söylemi ve bağımsız düşünceleri savunan Fransız şiirini kendisine yakın buldu ve ondan ilham aldı. Üç yıl sonra II. Dünya Savaşı nedeniyle, orada yaptığı doktora çalışmasını tamamlayamadan 1940 yılında Türkiye'ye döndü. Paris’ten döndükten sonra bir süre Maliye Bakanlığı'nda, daha sonra Matbuat Umum Müdürlüğü'nde (Basın Yayın Genel Müdürlüğü) çalıştı. Ardından Ankara’da serbest avukatlık yaparak geçimini sağladı. Bu arada 1941 yılında Orhan Veli ve Melih Cevdet ile edebiyat dünyasında büyük tartışmalara sebep veren “ Garip ” adlı şiir kitabını yayımladı. Şiirlerini " Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avarelik Üstüne Şiirler "(1945), " Güzelleme "(1945) ve " Aşağı Yukarı "(1952) adlı şiir kitaplarının yanı sıra " Aile " (1947), Orhan Veli tarafından çıkarılan " Yaprak " (1949-1950) ve " Yeditepe " (1951-1957) gibi dergilerde yayımlamayı sürdürdü. [3] 1954 yılında yayımladığı “ Karga ve Tilki " adlı şiir kitabıyla Yeditepe Şiir Armağanı 'nı kazandı. 1955 yılında İstanbul'a yerleşerek avukatlığını sürdürdü. Aynı yıl yayımladığı “ Perçemli Sokak ” adlı şiir kitabının önsözü tartışmalara neden oldu. Bu kitap ile İkinci Yeni adı verilen şiir anlayışına yöneldi. 1958 yılında “ Aşk Merdiveni " adlı şiir kitabını yayımladı. 1961 yılından itibaren avukatlık mesleğini Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demir Yolları 'nda sürdürdü ve 1973 yılında emekli olana dek bu kurumda çalıştı. 1960’lı yılların başında Latin ve Yunan ozanların mitoloji kitaplarının Türkçe çevirilerini yaptı. 1969 yılında yayımladığı “ Şiirler ” adlı kitabıyla Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü’nü aldı. Bu tarihten sonra tiyatro ve roman çalışmalarına ağırlık verdi. " Oyun İçinde Oyun ", " Zabit Fatma'nın Kuzusu ", " Atlar ve Filler ", " Yağmur Sıkıntısı ", " Kadınlar Arasında ", " Birtakım İnsanlar " ve " Çil Horoz ” adlı oyunları kaleme aldı ve her biri sahnelendi . Arkadaşı Melih Cevdet ile “ Kıskançlar ” adlı oyunu kaleme aldı. 1976’da ilk romanın “ Bir Kadının Penceresi'nden ” yayımlandı. 1980’de “ Danaburnu ” kitabıyla Madaralı Roman Ödülü ’nü kazandı. Aynı yıl “ Bir Cigara İçimi ” adlı şiiri Sedat Simavi Vakfı Ödülü ’nü, 1984 yılında " Dilsiz ve Çıplak ” kitabıyla Behçet Necatigil Şiir Ödülü ’nü aldı. Fransızca çevirmeni Sabiha Rıfat ile evli olan Oktay Rıfat; yazar, çevirmen ve şair Samih Rıfat’ın oğludur. Son günlerine dek eser vermeyi sürdüren sanatçı, “ Yağmur Sıkıntısı ” adlı oyununu tamamladıktan sonra 18 Nisan 1988 yılında İstanbul’da hayatını kaybetti. Karacaahmet Mezarlığı ’na defnedildi. Sanatı Ankara Erkek Lisesi’ndeki öğrencilik yıllarında şiir yazmaya başlayan Oktay Rıfat, şiirde biçim ve kural anlayışını tam anlamıyla yansıtan ilk şiirlerini 1936-1944 yılları arasında Varlık Dergisi ’nde yayımlamıştı. İlk şiirlerinde şiir vezni olarak hece ölçüsünü kullanmayı tercih eden şair daha sonra serbest ölçüye geçiş yaptı. 1941 yılında Orhan Veli Kanık ve Melih Cevdet Anday ile birlikte Garip adlı şiir kitabını yayımlayarak Garip şiir akımının öncülerinden oldu. Garip dönemi şiirlerinde kentte yaşayan sıradan insanların günlük yaşamlarına şaşırtıcı, alaycı bir söyleyişle yaklaşmıştı. " Perçemli Sokak " adlı kitabıyla Türk şiirinde İkinci Yeni denilen anlayışa, anlamca kapalı bir şiire yöneldi. Kitaptan kitaba değişen şiiri ile Türk şiirinin genel akışını en çok etkileyen şairlerden sayılmaktadır. 1960’lı yıllarda genellikle sosyal sorunlar, emekçilerin hakları ve sistemsel karmaşalar ile ilgili düşüncelerini satırlara döktü. Özellikle, 1966'da çıkan " Elleri Var Özgürlüğün " adlı şiir kitabında bu düşüncelerinin oldukça fazla etkisi görüldü. 1969 yılında yayımladığı, " Şiirler " adlı kitabıyla, edebiyat hayatında üçüncü ve son dönemine girdi. Tarzını, biçimini ve yazın anlayışını iyice belirginleştirdiği, dili ve kelimeleri kullanmada ustalaştığı bu dönemde şiirin kuramsal karakteri üzerine de kitaplar yazdı Tiyatro oyunu ve roman türünde de eserler veren Oktay Rıfat, her biri toplumun değişik kesimlerini sembolize eden oyun ve roman kahramanları yarattı. 'Oktay Rifat'in şiirsel konjonktörü büyük inip çıkmalar gösteriyor. Her değişiş, bir öncekinin bazı yönlerden tam tersiymiş izlenimini uyandırıyor okurda. Yalnız bunların kimlik değistirmeyle bir ilgisi yok. İlhan Berk gibi her değişişte bir önceki dönemi yadsımıyor, inkar etmiyor. Ve tuhaf bir şekilde -böyle diyebiliyorum-, başta yadırgansa da, birbirinin tersi olarak belirmiş dönemler ve bu dönemlerin ürünleri birbirine bağlanıyor; eklem yerleri o ters çıkış noktaları olmak üzere — Cemal Süreya , 1976
- Oktay Rıfat
Oktay Rifat’ın (10 Haziran 1914 – 18 Nisan 1988) aramızdan ayrılışının yıldönümü. Nâzım Hikmet’in Budapeşte Radyosunda okuduğu Oktay Rıfat şiirlerini aşağıda paylaşıyoruz. İki büyük ustanın anısına saygıyla… O radyo programında Nazım Hikmet, kuzeni Oktay Rıfat'ın şiirlerini okuyarak yorumlar yapar. Saklanan bu yorumların çözümleri aşağıdadır. Konuşmanın Çözümü: Nazım Hikmet: Şimdi Oktay Rifat’tan okuyalım bir parça isterseniz. Oktay Rifat’ın kitabı elime biliyor musunuz bu da yeni geçti. Ben Oktay Rifat’ı da çok severim. Karga ile Tilki, bu Yeditepe Neşriyatı. Şimdi ben içinden size mesela bir şiir okuyayım. Şöyle bir şiir: BAYIRAŞAĞI Sağımızda Pir Sultan Abdallarıyla rüzgâr gibi Solumuzda Köroğlu Kırk atlısıyla dolu dizgin Bolu dağını aştık vadiye iniyoruz Bir kasırga hâlinde Zangır zangır kamyon Ne bizim Anadolu yolu ve ne bizim Anadolu’nun Romantizmi! Mükemmel şey. Şimdi izin verin bir tane daha okuyayım. Görüyorsunuz ya bana şiir okuyun deyince sonu gelmiyor bir türlü. ağlama ahmet ağlama davranma kuşağına ikide bir anam avradım olsun bu kara günlerin sonu gelir büyük balık küçük balığı yutar demişler bok yemişler onu sardalyeler düşünsün sen balık değilsin ki ahmet mek parmak mek parmak daha sonu selamet (…) Ben maksada bakarım Mademki maksat barış Yurtta barış Cihanda barış Salla gitsin atom bombasını Misten Fisfis İnsan dediğin nedir Abur cubur Olsa da olur Olmasa da olur Maksat barış Yurtta barış cihanda barış Kendi savaş Adi barış Ama yanarmış yıkılırmış Boş veeer Maksat barış ... Nazım Hikmet: Nefis! Şimdi çocuklar ben biraz yoruldum… * Bu yazının aslını okumak ve ses kaydını dinlemek isterseniz buraya gidin.
- Gidersen Yıkılır Bu Kent
AHMET TELLİ * Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider Bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında Yanlış adresteydik, kimsesizdik belki Sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar Biz mi yalnızdık, durmadan yağmur yağardı Üşür müydük nar çiçekleri ürpeririken Gidersen kim sular fesleğenleri Kuşlar nereye sığınır akşam olunca Sessizliği dinliyorum şimdi ve soluğunu Sustuğun yerde bir şeyler kırılıyor Bekleyiş diyorum caddelere, dalıp gidiyorsun Adını yazıyorum bütün otobüs duraklarına Öpüştüğümüz her yer adınla anılıyor Bir de seni ekliyorum susuşlarıma Selamsız saygısız yürüyelim sokakları Belki bizimle ışıklanır bütün varoşlar Geriye mapushaneler kalır, paslı soğuklar Adını bilmediğimiz dostlar kalır yalnız Yüreğimize alırız onları, ısıtırız Gardiyan olamayız kendi ömrümüze her akşam Gidersen kar yağar avuçlarıma Bir ceylan sessizliği olur burada aşklar Fiyakalı ışıklar yanıyor reklam panolarında Durmadan çoğalıyor faili meçhul cinayetler Ve ölü kuşlar satılıyor bütün çiçekçilerde Menekşeler nergisler yerine kuş ölüleri Bir su sesi bir fesleğen kokusu şimdi uzak Yangınları anımsatıyor genç ölülere artık Bulvar kahvelerinde arabesk bir duman Sis ve intihar çöküyor bütün birahanelere Bu kentin künyesi bellidir artık ve susuşun İsyan olur milyon kere, hiç bilmez miyim Sokul yanıma sen, ellerin sımsıcak kalsın Devriyeler basıyor karartılmış evleri yine Gidersen yıkılır bu kent kuşlar da ölür Bir tufan olurum sustuğun her yerde
- Suut Kemal Yetkin
Suût Kemaleddin Yetkin (d. 13 Eylül 1903, Urfa , Osmanlı İmparatorluğu - ö. 18 Nisan 1980, Ankara , Türkiye ), Türk akademisyen, edebiyatçı, denemeci, üniversite idarecisi. Hayatı Babası Urfa Halvetî Dergâhı Post-nişîni Şeyh Abdulkadir Efendi'nin oğlu Saffet Kemalettin Yetkin 'dir. Suut Kemal Yetkin'in annesi Hafize Hanım'dır. Ailenin ikinci çocuğu olan Suut Kemal Yetkin'in ablası Zehra Hanım, kendisinden küçük kardeşleri ise Kadri Kemal Bey ve Sıdıka Hanım'dır. İki kez evlenen Suut Kemal'in ilk eşi Fehamet Hanım'la olan evliliğinden bir erkek çocukları olmuş, fakat bu çocuk fazla yaşamamıştır. İkinci evliliğini 1932'de öğretmen Adalet Hanım ile yapmıştır. Bu evlilikten 2 Ocak 1936'da Gülmen Yetkin doğmuştur. Ailenin tek çocuğu olan Gülmen Hanım, 1959'da Prof. Dr. İlhan Öztrak ile evlenmiş, 1962'de Kemal adını verdikleri bir oğulları olmuştur. İlk öğrenimini İstanbul'da ve orta ile lise eğitimini Galatasaray Lisesi 'nde yapmıştır. 1925 yılında liseden mezun olmuş ve o yıl dış ülkelerde eğitim yapmak için devlet bursu yarışmasını kazanıp Fransa'ya gönderilmiştir. Fransa Sorbon Üniversitesi 'nde Felsefe eğitimi görmüştür. 1928 yılında Rennes Üniversitesi'nde deneysel psikoloji üzerine incelemeler yapmıştır. 1930 yılında Türkiye'ye dönüş yaptıktan sonra çeşitli liselerde ve öğretmen okullarında öğretmenlik yapmıştır. 1934'te yeni kurulmakta olan Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi 'ne Estetik ve Sanat Tarihi doçenti olarak tayin edilmiştir. 1939'da Milli Eğitim Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel müdürlüğü görevinde bulunmuştur. 1939'da siyasi hayata geçmiştir. TBMM VII. Dönem ve TBMM VIII. Dönem Cumhuriyet Halk Partisi Urfa Milletvekilliği yaptı. 1950 seçimlerinde seçilemedi. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi 'nde İslam Sanatları profesörü olarak akademik hayata tekrar geri dönmüştür. 1959-1963 yılları arasında Ankara Üniversitesi Rektörlüğünde bulunmuştur. İki kez Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi dekanlığı yaptı. Hacettepe Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü kurucularından olup bu bölüm başkanlığı yaptı. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi kuruluşu sırasında "Güzel Sanatlar" Kürsü profesörü olarak bu bölümün kurulmasını sağlayıp güzel sanatlar eğitimine katkı yaptı. 1972'de bu görevden yaş haddinden emekli oldu. Suut Kemal Yetkin, 18 Nisan 1980'de Ankara'da kalp krizinden dolayı yetmiş yedi yaşında hayatını kaybetmiştir. Mezarı Cebeci Asri Mezarlığı'ndadır. Yazın yaşamına Suut Saffet takma adıyla şiir ve mensur şiirler yazarak başlamıştır.. İlk düz yazısı 1923'te Servet-i Fünûn dergisinde çıkmıştır. Aynı yıl "Sı'r-i Leyâl" adli şiir kitabı yayınlandı. "Sanat ve Edebiyat" adlı bir dergi çıkardı. Estetik, sanat, felsefe, resim konularındaki yapıtları hazırlayıp estetik ve güzel sanatlar konusunda özgün düşünceler geliştirdi. Bu konularda deneme türünde yapıtlar verdi. Edebiyatın türlü konuları üzerinde özlü düşüncelerini kaleme alan deneme turunun en başarılı temsilcilerinden oldu. Suut Kemal Yetkin, bu türden yazılarım "Görüş", Varlık , Türk Dili , Hisar dergilerine gönderdi. Bazı eserleri Şiir Üzerine Düşünceler Günlerin Götürdüğü Yokuşa Doğru Düşün Payı Edebiyat Üzerine Yarına İnanmak Yazılanı Yaşama Canım Kitap Büyük Tedirginler (Mustaripler) Estetik (1931) Metafizik (1932) Sanat Felsefesi (1934) Filozof ve Sanat (1935) Ahmet Haşim ve Sembolizm (1938) Edebî Meslekler (1941) Estetik Dersleri Cilt:1 Estetik Tarihi (1942) Sanat Meseleleri (1945) Sanat Tarihi (1945) Leonardo da Vinci'nin Sanatı (1945) İslâm Mimarisi (1954) Büyük Ressamlar (1955) Baduleaire ve Kötülük Çiçekleri (1967) Türk Mimarisi (1970) Estetik Doktrinler (1972) İslâm Ülkelerinde Sanat (1974) Barok Sanat (1976) Estetik ve Ana Sorunlar (1979).
- Sağdıç Kuşum
YUSUF ERBAY * Sağdıç kuşumun Pençesi demir Kanadı kardı… Sarıya çalardı Ateş tüyleri Yarenlik için Beni arardı… -Faniydi bencileyin Göç zamanı Vakti sorardı. (Yaz rüyası Ocakta söndü, Sihir çözüldü… Su gölgesi Islattı dolunayı Sağdıç kuşum Terk etti yuvayı…)
- JEAN PAUL SARTRE; Nobel'i Reddeden Yazar
Şenol YAZICI * Jean-Paul Charles Aymard Sartre * J.P. Sartre, 1964 yılının 22 Ekiminde kendisine verilmek istenen Nobel Edebiyat Ödülünü geri çevirmiştir. Bu sayede Nobel Ödülü'nü ilk reddeden kişi oldu. “Nobel Ödülü’nün, ödülü alacak kişinin fikrine danışılmadan verildiğinden haberim yoktu o zaman ve bunun gerçekleşmesini engelleyecek zamanımın olduğuna inanıyordum. " Bunun hem yapıtlarına hem de politik konumuna zarar vereceğini düşünmüştü. "İmzamı Jean-Paul Sartre olarak atmam, imzamı Jean-Paul Sartre, Nobel Ödülü sahibi olarak atmam ile aynı şey değil." Nobel Ödülüne Gözatalım mı? Nobel Ödülü , 27 Kasım 1895 tarihli ve 30 Aralık 1896 tarihinde Stockholm 'de açıklanan vasiyetnamesiyle Alfred Nobel tarafından kurulan derneğin verdiği, insanlığa hizmet edenleri ödüllendirmek amacını taşıyan prestijli bir ödüldür. İlk Nobel Ödülleri 1901 tarihinde verilmeye başlanmıştır. Nobel Ödülleri her yıl Alfred Nobel'in ölüm yıl dönümü olan 10 Aralık'ta verilir. Nobel Ödülü, Nobel Vakfı'nın insanlığa örnek teşkil ettiğini düşündüğü bilimsel araştırma, yazı ve eylemleri onurlandırmaktadır. Nobel Ödülü bir diploma, madalya ve nakit ödül ile birlikte gelir. Her yıl Nobel Vakfı, her Nobel ödülü sahibine verilen nakit ödülü kararlaştırır. Nakit ödül 8 milyon SEK (yaklaşık 1,1 milyon ABD Doları veya 1,16 milyon Avro). Bazen bu tek bir kişiye gider veya ödül iki veya üç alıcı arasında bölünebilir. Bugünkü ederle yaklaşık 45,000.000.00 TL . Bir Nobel madalyasının tam ağırlığı değişir, anc ak her madalya, ortalama ağırlığı yaklaşık 175 gram olan 24 ayar (saf) altınla kaplanmış 18 ayar yeşil altındır. 2012 yılında 175 gram altın 9.975 dolar değerindeydi. Modern Nobel Ödülü madalyasının değeri 10.000 doları aşıyor! Nobel Ödülü madalyası, açık artırmaya çıkarsa, altın ağırlığından bile daha değerli olabilir. 2015 yılında Nobel ödüllü Leon Max Lederman'ın Nobel ödülü müzayedede 765.000 dolara satıldı. Lederman'ın ailesi, parayı bilim adamının bunama ile mücadelesiyle ilgili tıbbi faturaları ödemek için kullandı. Nobel Ödülü, ödül sahibine bağlı üniversite veya kurum için değere dönüşen prestij kazanır. Okullar ve şirketler hibeler için daha rekabetçi, bağış toplama konusunda daha donanımlı ve öğrencileri ve parlak araştırmacıları cezbediyor. İnsan ömrüne bile etkisi oluyor: Journal of Health Economics'te yayınlanan 2008 tarihli bir araştırma, Nobel Ödülü sahiplerinin yaşıtlarından bir ila iki yıl daha uzun yaşadığını bile gösteriyor. İşte Satre'nin, aday olmadığı halde ayağına gelen Nobel Ödülü bu... Bir de bu ödülü alabilmek için her tür kıvraklığı sergileyen çapsız muhterisleri düşünün... * Şenol YAZICI Jean-Paul Charles Aymard Sartre * (d. 21 Haziran 1905, Paris - ö. 15 Nisan 1980, Paris ), Fransız yazar ve düşünür . Felsefi içerikli romanlarının yanı sıra her yönüyle kendine özgü olarak geliştirdiği Varoluşçu felsefesiyle de yer etmiş; bunların yanında varoluşçu Marksizm şekillendirmesi ve siyasetteki etkinlikleriyle 20. yüzyıl'a damgasını vuran düşünürlerden biri olmuştur. Sartre, bir anlatıcı, denemeci, romancı, filozof ve eylemci olarak yalnızca Fransız aydınlarının temsilcisi olmakla kalmamış, özgün bir entelektüel tanımlamasının da dünya çapında iyi bir örneği olacaktır. Hayatı -Jean-Paul Sartre (ortada) ve Simone de Beauvoir (solda), Che Guevara (sağda) ile Küba 'da görüştüler. (1960)- Babasını ufak yaşta yitiren Sartre, annesinin ailesinin yanında büyüdü. Olgunluk sınavını Louis-le-Grand Lisesi'nde verdi. Daha sonraki eğitimini Ecole Normale Supérieure ' de, İsviçre'deki Fribourg Üniversitesi'nde ve Berlin'deki Fransız Enstitüsü'nde sürdürdü. Çeşitli liselerde öğretmenlik yaptı ve 1928'de Simone de Beauvoir' la tanıştı. 1939 yılında II. Dünya Savaşı başlayınca Fransız ordusuna meteorolog olarak hizmet vermeye başladı. 1940 yılında Almanlar tarafından yakalanıp 9 aylığına hapse atılmasının sonrasında Direniş hareketine katıldı. Sinekler adlı ünlü oyunu bu koşullarda yazıldı ve sahnelendi. Aynı şekilde, Varlık ve Hiçlik adlı kendi felsefesini açıkladığı ünlü yapıtı da bu sırada yazıldı (1943). 1945 yılında öğretmenliği bıraktı ve "Les Temps Modernes" adlı edebi-politik dergiyi çıkarmaya başladı. Kitaplarının neredeyse tümü edebi ve politik sorunları işleyen kuramsal metinler olarak şekillendi. Sartre, savaş sonrası dönemde ise özellikle politik etkinlikleriyle öne çıkmaya başladı. Soğuk savaş dönemi boyunca birçok eleştirisine rağmen Sovyetler Birliği'ni desteklemiş, Fransa'nın Cezayir'e karşı yürüttüğü savaşa karşı çıkmıştır. Çıkardığı dergi, bu bağlamda yoğun bir etkinlik göstermiştir. "Sartre, hep sol politik görüşe yakın olmuştur. 1956 yılında Macaristan'ın Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmesine kadar Fransız Komünist Partisi 'ni (PCF) desteklemiş, ardından desteğini çekmiştir. " Sartre, hep sol politik görüşe yakın olmuştur. 1956 yılında Macaristan'ın Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmesine kadar Fransız Komünist Partisi 'ni (PCF) desteklemiş, ardından desteğini çekmiştir. Fransız Komünist Partisi'nin Sovyetler Birliği Komünist Partisi 'nden daha bağımsız politikalar izleyebilmesine dolaylı katkısı olmuştur. 1960'ların sonlarında Sartre, kurulu komünist partileri reddettiği için Maocuları destekledi. Sartre daha sonra Maocularla ittifak halinde olduğunu reddetmiş ve Mayıs olaylarından sonra "Eğer biri tüm kitaplarımı yeniden okursa, benim hiç değişmediğimi, hep anarşist olarak kaldığımı anlayacaktır." demiştir. Bundan sonra kendisinin anarşist olarak tanıtılmasını uygun karşılamıştır. Sartre, 1964 yılında kendisine verilmek istenen Nobel Edebiyat Ödülünü geri çevirmiştir. Bu sayede Nobel Ödülü'nü ilk reddeden kişi olmuştur. Bunun hem yapıtlarına hem de politik konumuna zarar vereceğini düşünmüştür. " 121'ler Manifestosu " olarak bilinen bildirgeyi imzalamış ve 1961-1962 yılındaki büyük gösterilere katılmıştır. Ayrıca, 1966-67 yılları arasında Vietnam Savaşı'nda meydana gelen katliamları sorgulamak üzere kurulmuş olan Russell Mahkemesi 'nin de başkanlığını yapmıştır. Politik etkinlikleri giderek yoğunlaşmış ve kendi iç-dönüşümleriyle birlikte şekillenmiştir. 1968 olayları Sartre'ın kendi fikirlerini ve geleneksel entelektüel konumlarını da sorguladığı bir dönem olmuştur. Sovyetler' in Prag'a müdahalesinin ve Fransa'daki öğrenci hareketlerinin üzerine, teorik politik alanı yeniden değerlendirmeye başlamış, 1973'te Liberation ' u kurmuştur. 1974 yılında Sartre'ın gözleri büyük oranda görmez oldu. Bu nedenle politik etkinlikleri yavaşladı, ancak her zaman yine de Batı'nın Doğu üzerindeki baskılarına karşı etkinliklerde bulundu ve insan hakları konusunda her zaman duyarlı oldu. Bu tutumuyla, Aydınların yeri ve rolü konusunda hem teorik hem de pratik bir örnek oluşturdu. Öte yandan siyasal aktifliğinin onun edebi ve felsefi yönünü gölgelediği söylenemez. Sartre her şeyden önce kendisinden iyi bir edebiyatçı ve yetkin bir filozof olarak söz ettirmeyi başardı. 15 Nisan 1980'de Paris'te öldüğünde geride felsefe ve edebiyat açısından büyük değerde metinler bıraktı. Kendi varoluşçu felsefesini işlediği yapıtları başlıca; Özgürlüğün Yolları, Bulantı , Gizli Oturum , Kirli Eller, Sözcükler , Duvar olarak belirtilebilir. Sartre'ın varoluşçuluğu Varoluşçuluk , esas olarak 17. yüzyıldan beri var olmakla birlikte, gerçek ününü Sartre ile birlikte kazanmıştır. 20. yüzyılda, Martin Heidegger gibi kendine özgü ve yetkin varoluşçu filozoflar söz konusu olmakla birlikte, bir felsefe olarak varoluşçuluk asıl etkisini Albert Camus ve özellikle de Sartre ile birlikte göstermiştir. Sartre, varoluşçu felsefenin hem felsefi hem de siyasal alandaki taşıyıcısı, uygulayıcısı olmakla bir entelektüel ve filozof olarak ayrı bir yer edinmiştir. Varoluşçuluğun, geriye doğru gidildiğinde Blaise Pascal 'a kadar uzayan bir geçmişe sahip olduğu görülür; bu elbette belli bir şekilde anlaşılan varoluşçuluk anlamında bir felsefe eğilimidir, bunun yanı sıra varoluşçuluğun argümanlarının bir kısmı, nüve halinde ya da perspektif düzleminde de olsa çok daha öncelerde, örneğin Sokrates felsefesinde, kutsal metinlerde vb. de bulunmaktadır. Ama felsefe tarihi incelemelerinde bir felsefe eğilimi olarak Varoluşçuluğu Pascal ile birlikte ele alıp değerlendirmek yaygın bir tutumdur. Daha sonraları, Soren Kierkegaard varoluşçuluğun anlaşılmasına tam olarak belli bir şekil verir. Buna göre dünyadaki insanın varoluşu bir problematiktir ve felsefenin soruşturulması bunun üzerine yürütülmelidir. İsa , modern varoluşçuluğun kurucusu olarak kabul edilir. Varoluşçuluk öyle ki hem edebiyat alanında hem de felsefe alanında etkili olmuş ve çeşitli şekillerde temsilcilerini bulmuştur. Friedrich Nietzsche , Martin Heidegger , Albert Camus , Dostoyevski varoluşçuluk dendiğinde akla gelen ve modern varoluşçuluğun temsilcileri olarak incelenen isimlerdir. VAROLUŞÇULUĞUN ÖZGÜN ÖRNEĞİ Sartre'ın, varoluşçuluğunda ilk olarak görülen, insanın önceden-tanımlanmamış bir varlık olarak ele alınmasıdır. İnsan kendi yaşamını ya da tanımını kendi kararlarıyla verecektir. İnsanın içinde bulunduğu koşullar içinde yaptığı tercihleri onun kim olacağını ve ne olacağını belirler. Bu, "varoluş özden önce gelir" sözünün anlamıdır. İnsan önceden-zaten-belirlenmiş bir öze sahip değildir, daha çok o özünü kendi eyleyişleriyle gerçekleştirecek, yani varoluşunu şekillendirerek özünü ortaya koyacaktır. Sartre'ye göre; kahraman ya da alçak olmak, insanın kendi yaptıklarıyla ilgili bir sonuçtur. Bu anlamda varoluşçu felsefede insanın etik bir varlık olarak şekillendirildiği, ama bunun da siyasalı yadsımayan bir etik olduğu görülür. İnsan belirli bir bütünlüğün içine doğmuştur, burada belirli bağımlılıkları vardır ve yaşamı boyunca bu bağımlılıklar içinde bazı kararlar vermek zorundadır. İşte bu kararlar insanın varoluşunun gerçekleştirilmesidir. Bu anlamda Sartre varoluşçuluğu genelde sanıldığının aksine ve varoluşçu edebi metinlerde görülen karamsarlığa rağmen iyimser bir felsefe olarak değerlendirir. Bu felsefede özgürlük ve bağımlılık arasında tuhaf bir ilişki kurulur, öyle ki, Sartre; insan kendi özgürlüğüne mahkûm edilmiştir der. Sartre'a göre insan kendi kararlarıyla ve tercihleriyle özgürlüğünü gerçekleştirmek zorundadır. Öte yandan varoluşçuluk belirtildiği gibi iyimser bir felsefedir ve özünde hümanisttir. Hümanizm Sartre'ın felsefesinde önemli bir yöndür. 20. yüzyılın ikinci yarısı özellikle Hümanizmin kuramsal ve felsefi olarak reddedilmesi ve eleştirilmesi olarak ortaya çıkmış olmasına ve bunların çoğunluğunun Fransa kaynaklı olmalarına rağmen, Sartre ısrarla, kendi felsefi konumunu ifade etmek için özgül bir şekilde anladığı anlamda hümanizmi vurgular. Sartre Varoluşçuluk Hümanizmdir der ve bu isimde felsefi bir çalışması vardır. Bulantı Bulantı , Sartre'ın aynı adlı kitabı olmasının yanı sıra, terim olarak da Sartre'ın varoluşçu felsefesini ifade etmektedir. Dünyanın kendinde varlığı (" kendinde şey "), insana bulantı duygusu verir; çünkü gerçeklik, yani varlıklar ne iseler o olarak orada öylece ve anlamsız bir şekilde dururlar. Bilinç ise, " kendi-için-şey "dir, ve o hiçlikle ortaya konur. Sartre, felsefi olarak "Varlık ve Hiçlik" kitabında bu noktaları açıklar. Daha sonra da Bulantı romanında edebi bir metin olarak konuyu somut biçimde değerlendirir. Bulantı romanının kahramanı Antoine Roquentin 'dir. İlk kez yerde gördüğü bir taş parçasını eğilip almak istediğinde bunu yapamadığını fark eder; çünkü bu anda varoluşun saçmalığına karşı bir bulantı duymaya başlar, varlıkların varoluşuna, doluluğuna karşı duyulan bir bulantı. Bu dünyanın özündeki kendinde anlamsız varlığı karşısında duyulan bir bulantı'dır. Sartre'a göre hissedilen bu bulantı hissi, kişinin varlıkların kendiliğinden varoluşlarının doğurduğu anlamsızlıktan sıyrılmasını sağlar ve onu bilinçli bir varlık olma konumuna getirir. Varoluşçu Marksizm Sartre'a göre Marksizm esas itibarıyla varoluşçu bir mantıkla değerlendirilebilir ve değerlendirilmelidir. Marksizm, yapısalcılık gibi kuramcı eğilimlerin iddialarının aksine özünde Hümanisttir; "Marksizm hümanizmdir", der Sartre. Diyalektik Aklın Eleştirisi 'nde Sartre, varoluşçulukla Marksizmi karşılaştırarak değerlendirir ve Marksizmin, "çağımızın aşılmaz bir felsefi ufku olduğu" saptamasını yapar. Sartre'a göre; bir Descartes ve Locke dönemi, bir Kant ve Hegel dönemi ve son olarak bir Marx dönemi söz konusudur. Bu temsilcilerin hepsi, bütün bir kültürün tarihsel ufkunu temsil ederler ve Marx bunların en yetkinleşmiş halidir. Tarihsel bir perspektif olarak Marksizmi kesin bir şekilde önerir ve "insanlık tarihinin tek geçerli yorumu"nun Marksizm ya da Diyalektik Materyalizm olduğunu söyler. "Hiç olmazsa zamanımız için" der Sartre, "marksizm aşılamazdır". Sartre ve aydın tavrı Sartre, bir aydın ya da entelektüel olarak her zaman çok özel bir konumda durmuş, her zaman bu aydın konumu üzerinden tartışmalar yürütülmesine vesile olmuştur. Hem savunduğu hem de uyguladığı aydın tavrı, Sartre'ı entelektüeller arasında özel bir konumda tutar. Öyle ki, Sartre, hem tamamen özgürlükçü ve bağımsız bir konumda bulunup hem de sıkı bağlanımları gerektiren pek çok politik tavrı, tereddüde ya da çelişkilere düşmeksizin sergileyebilmiş ve zamanının bütün sorunları konusunda neredeyse aktif bir tavır sergileyebilmiştir. Bu bakımdan Sartre için, "çağının tanığı ve vicdanı" diye söz edilmesi yanlış olmaz. Sartre'ı Sartre yapan yalnızca felsefi çalışmalarının yetkinliği ve özgül varoluşçu kuramının ilgi çekiciliği değil, aynı zamanda sergilediği aktif aydın tavrıdır. Sartre, bu noktada kuram ve eylem adamı niteliklerini birleştirmiş durumdadır. Sartre'ın anladığı ve savunduğu anlamda aydın, ister eylem alanında ister yazı masasında olsun, esasta aydını aydın yapan nitelik, yaşadığı zamanın dünyasına sırt çevirmeyen, bu dönemin gerçekliklerinden ve çelişkilerinden kaçınmayan, aksine tutumunu ve eylemini bu gerçeklikler ve çıkmazlardan hareketle oluşturup belirleyen tavırdır. Bu anlamda Sartre'ın bir bütün yaşam doğrultusu bu bakışın doğrulanmasıdır. "Her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur." Dolayısıyla da, Sartre'ın sergilediği aydın tavrı ve kişiliği, varoluşçuluğun edebiyattaki yetkin temsilcisi olarak kabul edilen Dostoyevsk i ' nin sözünü onaylar niteliktedir; "Her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur." Bu söz Sartre'ın anladığı ve örneğini sergilediği anlamda aydının tavrının da iyi bir açıklanmasıdır. * "...Politika ile aramda bağ olduğu için, burjuva kurumu benim “geçmiş hatalarımın” üstünü örtmek istedi. Artık bir kabul var! İşte bunun için bana Nobel Ödülü’nü verdiler. Benden “özür dilediler” ve hak ettiğimi söylediler. Bu çok çirkindi!" J.P. Sartre HAZIRLAYIP EKLEYEN: Şenol YAZICI * 22.10.2023























