top of page

Arama Sonucu

maviADA'ya DÖN

Boş arama ile 4488 sonuç bulundu

  • Geçmişten Günümüze Unutulmaz Diziler

    Nurten B. AKSOY * 1970’li yıllar, televizyonun hayatımıza girdiği siyah-beyaz günler. Tek kanallı televizyonların başında sabırsızlıkla yayının başlamasını, özellikle de dizinin başlamasını beklediğimiz saatler. Şimdiki gibi onlarca kanalda oynayan yüzlerce dizinin olmadığı günler ve o günlerden bu günlere tadı damağımızda, isimleri gönüllerimizde kalmış bir kaç “unutulmaz diziyi” geçmişe bir yolculuk yaparak hatırlayalım dedik… Kaynanalar Nuri Kantar’ı, Döndü'sü, Tijen’iyle ailemizin bir parçası olan Kaynanalar dizisi, Türkiye’de sitcom’un ilk örneklerinden biri olarak kabul edilir. 1974 yılının Mayıs ayında TRT ekranlarında yayınlanmaya başlayan dizide, Anadolu’dan Ankara’ya göç eden Nuri Kantar ve ailesinin büyük şehrin kurallarına ayak uydururken kendi geleneklerinden uzak kalmama çabası anlatılıyordu. Tekin Akmansoy, Leman Çıdamlı, Defne Yalnız, Ege Aydan ve niceleri dizinin başrollerindeydiler. Bizimkiler 1989-2002 yılları arasında on üç yıl kesintisiz olarak yayınlanan ve Türk televizyonculuk tarihinin en uzun süren dizilerinden olan Bizimkiler‘de; bir apartmanda oturan, yöneticisinden kapıcısına kadar yedi farklı ailenin gündelik yaşamı, birbirleriyle ilişkileri ile eksen ailenin iş ve akrabalık ilişkileri anlatılıyordu. Hepimizden bir parça taşıyan, gündelik yaşam içindeki sıcak, gerilimli, tartışmalı olaylar komik bir biçimde anlatılırken yüzlerimizde buruk bir tebessüm kalırdı. Horozcu Katil’i ile elimizde büyüyen küçük Ali’siyle, kapıcı Cafer’iyle, sarhoş Cemil ve karısı Sevim ile evlerimizin neşe kaynağı olurlardı her hafta. Süper Baba Boğaz’ın Anadolu yakasındaki en şirin semtlerinden biri olan Çengelköy’de yaşayan, üç çocuklu boşanmış bir baba Fikret Aksu’nun, nam-ı diğer Fiko’nun çocuklarıyla olan ilişkileri ve aşklarının anlatıldığı Süper Baba dizisi; 1993-1997 yılları arasında yayınlanmış, en sevilen yerli dizilerden biriydi. Başrollerinde Şevket Altuğ , Sümer Tilmaç, Jülide Kural, Şevval Sam ve Bennu Yıldırımlar‘ın yer aldığı; müziğiyle de hafızalarımıza kazınmış; ekranların en uzun soluklu dizilerindendir. Perihan Abla Türkiye’de dizi kültürünü başlatan, 1988 yapımlı, Türk televizyon tarihindeki öncü dizilerden biridir. İki kardeşine bakmak zorunda olan Perihan Abla (Perran Kutman) ve onu deliler gibi seven Şakir’i (Şevket Altuğ), ayrıca aynı mahallede yaşayan farklı insanlar arasındaki sıcak insani ilişkileri anlatan unutulmaz dizilerdendi. Dizi gösterildiği dönemde büyük ilgi görmüş ve sevilerek izlenmişti. İkinci Bahar Şener Şen ile Türkan Şoray gibi sinemanın usta oyuncularının yanı sıra Özkan Uğur, Güven Hokna, Tarık Pabuççuoğlu, Ozan Güven, Nurgül Yeşilçay ve daha pek çok oyuncunun rol aldığı unutulmaz dizilerdendir. İstanbul’un en eski semtlerinden Samatya ‘daki kebapçı Ali Haydar ile Hanım’ın aşkları ve ailelerinin arasında yaşanan sevinçlerin, kaygıların, umutların, umutsuzlukların, öfkelerin, acıların, mutlulukların ve sevdaların anlatıldığı; şarkısıyla da gönüllerimizde yer etmiş; 1998-2001 yıllarında oynamış bir diziydi. Hatırla Sevgili Başrollerinde Beren Saat, Cansel Elçi n ve daha pek çok değerli sanatçının oynadığı bir dönem dizisiydi. Siyasî görüşlerinin farklılıkları sebebiyle araları açılmış iki eski dost olan Rıza ve Şevket’in çocukları Ahmet ve Yasemin’in birbirlerine aşık olmasını ve aşklarının yaşadıkları dönemin siyasî gelişmeleriyle nasıl etkilendiğini anlatan dizide; Menderes dönemi ve 27 Mayıs darbesi ile başlayan olaylar, darbelerin insan ve toplum yaşamında açtığı yaralar gözler önüne serilmişti. 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin de anlatıldığı bölümler sırasında sık sık dönemin yayın organlarının haberlerinden de kesitler sunan dizi, adeta bir belgesel görevi de görmüştü. Çemberimde Gül Oya Çağan Irmak tarafından yönetilmiş tarihsel televizyon dizisi olan Çemberimde Gül Oya; 12 Eylül 1980 öncesi Türkiye’sindeki yaşamdan kesitler sunan, farklı sosyal kesimlerden gelen üç ayrı ailenin ve siyasi görüşleri farklı olan iki genç; Yurdanur ile Mehmet’in dönemin siyasi olayları fonunda karşı konulmaz aşklarının hikayesinin anlatıldığı bir dizidir. 2004 yılında yayınlanmaya başlayan dizi, iki yıl sürmüştü. 1970’lerdeki üniversite öğrenci olaylarıyla sağ ve sol fraksiyonlara ait gençler arasındaki kavgaların da anlatıldığı dizide Özge Özberk, Mehmet Ali Nuroğlu, Melisa Sözen ve Işıl Yücesoy başrollerde oynamıştı. Yedi Tepe İstanbul İş adamı kocası iflas edip intihar edince iyi eğitimli kızı ile alışık olmadıkları, orta halli bir mahalleye taşınmak zorunda kalan Olcay’ın, eski tarz sıcak ilişkileri kaybetmemiş bir mahallede alışmaya çalıştıkları yeni yaşamları anlatılır Yedi Tepe İstanbul dizisinde. Emre Kınay‘ın canlandırdığı işsiz Yusuf karakterinin yazmayı denediği, mahallenin romanı ile paralel olarak mahalledeki zengin çeşitlilikteki karakterlerin başından geçen olaylar; Uğur Polat, Zuhal Olcay, Meral Okay, Özgü Namal gibi pek çok ünlü sanatçı tarafından canlandırılmıştı. Ekmek Teknesi İstanbul’un en sevimli semtlerinden Kuzguncuk ‘ta geçen, başrollerinde Savaş Dinçel, Hasan Kaçan, Kadir Çöpdemir, Şermin Hürmeriç ve Peker Açıkalın gibi isimlerin yer aldığı, 2002 – 2005 yılları arasında yayınlanan dizide; orta direk Türk aile yapısı ve aralarındaki sıcak ilişki anlatılmıştı. Oynadığı dönemde çok sevilen dizi özellikle, Türk dilinin kullanımına özeni, unutulmaya yüz tutmuş deyim ve atasözlerinin bol bol kullanılması ve bir de Heredot Cevdet‘i ile dikkatleri çekmişti. Yedi Numara Birbirlerine hiç benzemeyen, hayat tarzları tamamen farklı dört şehirli kızla; köylerinden okumak için İstanbul’a gelen iki genç ve işsiz arkadaşlarının 7 numaralı bir evde yaşamalarının anlatıldığı 2000-2003 yılları arasında TRT’de yayınlanan, yıllarca da tekrarı verilen komedi dizisidir. Sosyal ve kültürel yönden tamamen farklı gençlerin ve ev sahipleri bakkal Vahit ile eşi Zeliha’nın temeli sevgiye dayanan ilişkilerinin yanı sıra yaşadıkları güçlükler de dizide çok güzel yansıtılmıştı. Asmalı Konak Kapadokya’nın gelişmiş, aynı zamanda da geleneklerine bağlı köklü bir ailesinin varisi olan Seymen ile New York’ta sanat eğitimi almış, İstanbullu bürokrat bir ailenin kızı Bahar’ın aşklarının anlatıldığı dizi 2002-2003 yılları arasında oynamıştı. Kapadokya’daki Asmalı Konak denilen muhteşem bir evde yaşayan ailenin ilişkilerinin anlatıldığı dizide başrollerde Özcan Deniz ve Nurgül Yeşilçay vardı. Şehnaz Tango Başrollerini Perran Kutman ve Erdal Özyağcılar‘ın paylaştığı, 1994’te “Sevgi ve Aşkın Dansı” sloganıyla yayına giren dizide; ayakları yere basan, ciddi bir kadın olan Şehnaz ile onun bulutlarda dolaşan “Tango” lakaplı eski kocası Muhsin arasında yaşanan bazen komik, bazen de hüzünlü aşk öyküsü anlatılıyordu. Başta 13 bölüm olarak çekilmesi planlanan dizi, yediden yetmişe ülkenin her yerinde büyük yankı uyandırınca dört sezon sürmüştü. Türk kadınını çok iyi anlatan Şehnaz Tango dizisi, her insanın kendinden bir şeyler bulduğu tüm zamanların en iyi yerli dizileri arasında yerini almıştı. Koçum Benim Türkiye’de gençlik dizisi denince akla ilk gelen dizilerden olan Koçum Benim dizisi, 2002’de TRT’de yayın hayatına başlamış ve 3 sezon yayınlanmıştı. Tarık Akan gibi bir usta oyuncunun başrolde oynadığı Koçum Benim‘de; Zihni Göktay gibi efsane isimler ve Ebru Cündübeyoğlu gibi dönemimin beğenilen yıldızları yanında pek çok genç oyuncu da rol almıştı. Koçum Benim dizisi, 70’li yılların efsane dizisi Beyaz Gölge‘nin yerli versiyonuydu. Beyaz Gölge‘den birebir alıntıların olduğu dizi, Türkiye’de Efes’in Koraç kupasını kazanıp bir dönemi açtığı ülke basketboluna da dikkatleri çeken bir yapımdı. Bizim Evin Halleri Tam 1680 bölümüyle, Türk televizyon tarihine en uzun süren dizi olarak damgasını vuran Bizim Evin Halleri‘nde kalabalık bir Türk ailesinin ilişkileri konu edinilmişti. 2000 yılının başında TRT’de yayın hayatına başlayan dizi hafta içi her gün on beş dakikalık bölümler halinde yayınlanıyordu. Daha sonraları akşam kuşağında yayınlanan dizide; eşi vefat etmiş, ailesini bir arada tutmaya çalışan bir ev hanımı olan Nemide ile kızları Kısmet ve İsmet, görümcesi Fincan Hala ve diğer yakınlarının sıcacık ilişkileri anlatılmaktaydı. Tatlı Hayat Başrollerinde Türkan Şoray ve Haluk Bilginer‘in oynadığı, 2001 yapımı komedi dizisinde; bir gecekonduda yaşarken kuru temizleme işiyle hayli para kazanıp zengin olan İhsan ile Sevinç’in bu yeni hayata uyum süreci komik olaylarla anlatılıyordu. En Son Babalar Duyar Biri evli, üç kızı ve bir oğlu olan anne ile babanın neşeli ve telaşlı yaşamları ile komşuları ve akrabalarıyla olan ilişkilerinin anlatıldığı dizi; 2002’de yayına başlayan, durum komedisi türünde bir yapımdı. Ayşegül Atik, Ali Erkazan, Levent Ülgen, Hatice Aslan, Ali Sunal ve daha pek çok oyuncunun rol aldığı dizi 2007 yılında sona ermişti. Sıcak Saatler 1997 yılında yayınlanmaya başlayan Sıcak Saatler‘de; zorlu ve esrarengiz maceraların içine girmekten geri durmayan Sedat Yalçın, gözü pek bir televizyon gazetecisidir. Buket Hazal ise Sedat Yalçın’ın ekibine yeni katılanlardan biridir. Önce sürtüşmelerle başlayan arkadaşlıkları, bu ilişkinin farklı boyutlara kayması ile devam eder. Remzi Baba, Cehennem Cevdet, Rıfat Hazal, Komiser Doğan, gazeteci Coşkun ve Ayşe ile diğer karakterler ise bu maceranın içindeki diğer karakterlerdi. Üç sezon süren dizi, 67. bölümde, sonu seyirciye bırakılarak bitirilmiş; ancak dizinin bitmesinden bir sene sonra, Sedat ve Buket’i evlendirmek için bir 13 bölüm daha çekilmişti. Leyla ile Mecnun “Aynı gün, aynı hastanede dünyaya gelen iki bebek, yatak sayısının azlığından dolayı yan yana yatırılırlar. Ailelerinin “doğar doğmaz birbirlerini buldular” sözü üzerine beşik kertmesi yapılan bebekler, isimlerini de efsane aşıklar Leylâ ve Mecnun’dan alırlar” diye başlayan konusuyla, TRT 1 kanalında üç dönem oynayan; İsmail Abisiyle, Bakkal Erdal’ıyla, Yavuz hırsızıyla ve onların unutulmaz esprileriyle gönüllerde yer eden, absürt komedi türünün en güzel örneklerindendi.

  • Öyküleriyle Kış Çiçekleri

    Nurten B. AKSOY * Kış mevsiminin ortalarındayız, bu yıl havalar çok soğuk olmasa da güneş yüzünü fazla göstermemek için direniyor. Bir yandan kar bekliyoruz çocuklar gibi, bir yandan baharı özlüyoruz, o sıcacık yaz günlerini özlüyoruz, açan çiçekleri özlüyoruz… Ama biliyoruz ki kışın da ayrı bir güzelliği var. Soğuğa ve kara inat rengarenk açan çiçekleri var kış mevsiminin de. İşte bu soğuk günlerde biz de o güzelim kış çiçekleri ve pek de bilinmeyen öyküleriyle renklendirelim istedik gününüzü. Atatürk Çiçeği Aslında bukalemun gibi tipik, renk değiştiren bir bitkidir, tepesindeki kırmızı renkler çiçek değil yapraktır. Çiçekler ise yaprakların arasında, gözle zor görülen minicik sarı olanlardır. İngilizce adı Poinsettia olan bu bitki adını, çiçeği 19. yüzyılda Meksika’dan ABD’ye götüren ve yaygınlaştıran ABD’li devlet adamı, psikiyatrist ve bitkibilimci Joel Roberts Poinsett’den alır. "Atatürk” adı ise, bir süs bitkisi olarak Türkiye’de yetiştirilmesi ve tanınmasına ön ayak olan Mustafa Kemal Atatürk’ten gelir. Ancak çiçeğe ismi Atatürk vermemiştir. Yetiştirilmesi sırasında görev alan bitki bilimcilerden gelen öneri üzerine bu isim takılmıştır. Bu çiçeğin dışında dünyada devlet adamı ismi taşıyan herhangi bir bitki yoktur. Bitkinin diğer bir adı da “Noel yıldızı”dır. Nergis Narcissus güzelliğiyle herkesi büyüleyen, hatta Yunan Mitolojisi’nde “gelmiş geçmiş en güzel ölümlü” olarak anılan bir gençtir. Annesi, kendi güzelliğine vurulmasın diye, hiçbir yerde kendi aksine bakmamasını tembihler ama Narcissus annesini sözünü dinlemez ve nehirdeki aksine bakar, kendini görür görmez büyüleyici güzelliğine aşık olur ve ona dokunmak için suya eğilmek ister; fakat dengesini kaybederek düşer ve boğulur. Tanrılar onun güzelliğinin sonsuza kadar yaşayabilmesi için onu bir çiçeğe dönüştürürler, İşte bu çiçek Nergistir. Ayrıca Narsizm (kendini aşırı beğenme) kavramı da Narcissus’tan gelmedir. Kardelen Bundan uzun yıllar önce iki kır çiçeği birbirlerine aşık olurlar ve birbirlerini çok severler. Her bahar geldiğinde onlar da diğer çiçekler gibi yeni güne “merhaba” derler… Bir bahar başında çiçeklerden biri diğerine “Biz öbür çiçekler gibi bahar başlangıcında açacağımıza herkesin soğuktan kaçtığı karlı kış günlerinde açalım ki bütün doğa bizim olsun!” der ve ikisi de o bahar açmamaya ve kışın karlar yağdığında buluşmaya karar verirler. Biri açmak için kış gelip karın yağmasını beklerken, diğeri sözünde durmaz, o soğukta açmaya cesaret edemez. Kışı bekleyip de bembeyaz karlar yağdığında açan çiçek yani kardelen, her yerde sevdiğini arar; ama bulamaz. Ümidini yitiren çiçek sonunda üzüntüsünden boynunu büker, soğuğa daha fazla dayanamayıp karların üzerinde ölür gider… İşte o gün bu gündür karda açan ve sevgilisini bekleyen o çiçeğe “kardelen” denir. Hercai Menekşe O boynu bükük kardelen çiçeğinin aşık olduğu çiçektir menekşe; ama sevdiğine verdiği sözü tutmamış, kar yağdığında açmaya cesaret edemeyerek onu aldatmıştır. İşte sevgilisini yarı yolda bırakan menekşeye, o günden sonra “hercai” denilmiştir. Bu yüzden, o zamandan beri sevgisine sadık kalmayan hayırsız sevgiliye “hercai” diye hitap edilirmiş… Çuha Çiçeği Soğuk kış günlerinin geride kalması ile doğaya yayılan arılara; güzelliğinin farkında olan, kendini beğenmiş, böbürlenmeyi seven çuha çiçeği, “Bende o kadar çok polen var ki, ben olmasam sen yaşayamazsın.” diye laf edermiş. Bunun üzerine gururu kırılan arı, çuha çiçeğine dönüp, “Sana minnet edeceğime gider, başka çiçeklere konarım da sana konmam, kendini beğenmiş sen de!” diye söylenip, nesline de çuha çiçeklerine konmayı yasaklamış. İşte o gün bu gündür arılar, çuha çiçeklerine konmazmış. Kasımpatı veya Krizantem Zamanın birinde Crisan isimli fakir ama gururlu bir köylü genç varmış. Köyün ağasının kızına tutulan bu talihsiz genç, yemeden içmeden kesilmiş. Gel zaman git zaman genç kızın dikkatini çekmeyi başarmış, hatta onu kendine aşık bile etmiş. Genç kızı her gün bir bahane bulup görmeye gitmiş, kimi zaman camda, kimi zaman bahçede görmüş, ama hiçbir gününü onu görmeden geçirmemiş. Bu durumu fark eden köyün ağası, çok sinirlenmiş ve kızı ile bu fakir delikanlının görüşmelerini engellemiş. Crisan ne yaparsa yapsın bir türlü eve yaklaşamıyor, sevdiği kızı göremiyormuş. Crisan’ın neden gelmediğini bilmeyen genç kız, hasretinden yataklara düşmüş. Genç kızın bu durumuna dayanamayan dadısı, Crisan’ı bulup olan biteni anlatmış. Onu eve sokamayacağını ama eğer isterse ona mesajlarını iletebileceğini söylemiş. Crisan da hemen ormana gidip gördüğü en güzel çiçeği dalından koparmış, ucuna da bir not iliştirmiş: Crisan T’eaime… (Crisan seni seviyor…) ve sevgilisine ölene dek her gün bu notla o çiçeği yollamış. İşte o çiçek krizantemmiş. Şebboy Çeşit çeşit renkleriyle sebat etmek, vefakârlık, sempati gibi kavramların sembolü kabul edilir şebboy çiçeği. İsmi Farsça şeb (gece) ve buy (koku) sözcüklerinin birleşmesinden oluşan şebboy özellikle geceleri çok güzel kokan bir kış çiçeğidir. Sümbül Anayurdu Doğu Akdeniz olan rengarenk minik çiçekleri ve mis kokusuyla edebiyata da ilham kaynağı olan sümbül, özellikle divan edebiyatında sevgilinin büklüm büklüm, mis kokulu saçını anlatmak için kullanılır. Yunan mitolojisinde Sparta Kralının genç oğlu olan ve yeniden doğuşu simgeleyen Hyacinthus, son derece yakışıklı bir delikanlıdır. Hem güneş tanrısı Apollon hem de batı rüzgarının tanrısı Zefirus bu delikanlıya derin bir aşk beslemektedir. Bir gün ona kendilerini beğendirebilmek için bir yarışa girerler, bu bir disk atma yarışıdır. Hikayenin sonu ile ilgili iki rivayet vardır; biri Apollon’un yanlışlıkla genci vurduğu ve onu öldürdüğü yönündedir; diğer bir rivayet ise Zefirus’un kıskançlığının gencin ölümüne sebep olduğudur. Zefirus bir rüzgar çıkararak Apollon’un diskinin gence isabet etmesini sağlar ve genç ölür. İşte Sümbül ismini bu talihsiz delikanlıdan almaktadır. * ilk yayın tarihi: 2018 Ocak ÇOK İLGİ GÖRENLER

  • Özdemir ASAF ve "Lavinya"

    NURTEN B. AKSOY * Özdemir Asaf (11 Haziran 1923, Ankara — 28 Ocak 1981, İstanbul), asıl adı Halit Özdemir Arun olan şair, çevirmen, yazar, yayımcı ve işletmeci; deneme, öykü, çeviri, şiir gibi türlerde eser vermiş Cumhuriyet dönemi Türk şairidir. Eserlerinde gözlem yapan şair tabiat ve tabiat unsurları, özellikle de kediler başta olmak üzere hayvanlar, bahçeler ve evler, sokaklar ve şehirleri gözlemlemiştir. Yoğun, sade, kısa ve net şiirler yazmıştır. **** LAVİNYA Sana gitme demeyeceğim. Üşüyorsun ceketimi al. Günün en güzel saatleri bunlar. Yanımda kal. Sana gitme demeyeceğim. Gene de sen bilirsin. Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim, İncinirsin. Sana gitme demeyeceğim, Ama gitme, Lavinia. Adını gizleyeceğim Sen de bilme, Lavinia. Edebiyatımızın en sevilen şiirlerinden olan Lavinia ile başlayalım söze ve onun yazarı zarif şair Özdemir Asaf’ı anlatalım… Lavinia; "hayalimdeki muhteşem sevgili" demektir, ayrıca bir çiçek cinsidir; ölüm çiçeği. Ve aynı zamanda, Lavinia; Shakespeare’in, Titus Andronicus isimli eserinde, Roma İmparatorluğu’nun başkomutanı olan Titus’un, Gotlar kraliçesi Tamora'nın iki oğlu tarafından tecavüze uğrayan ve babası Titus tarafından öldürülen güzeller güzeli kızıdır. Edebiyat toplantılarının yıldız isimlerindendir o dönemlerde Özdemir Asaf. 'R'leri telaffuz edemese de çok iyi bir diksiyonla şiir okur. Bu şiir dinletilerinde hep sona bıraktığı, en çok sevilen, en çok istenen şiiri ise onun üniversite yıllarındaki platonik aşkına yazdığı 'Lavinia'dır. Şair, daha sonra bu şiirini açılan bir yarışmaya göndermiş ve birinciliği kazanmıştır. Bir rivayete göre kazandığı yarışmada şiiri okurken aşık olduğu kız da salondadır; ama Asaf şiirini okurken kız salonu terk eder ve kırılan şairimiz de kıza duygularını asla açmaz. “Babam 11 Haziran, halam 12 Haziran 1923’te Ankara’da doğmuşlar; yani ayrı gün ikizleri. Şûra-yı Devlet’in (Danıştay) kurulmasında büyük emeği olan dedem Mehmet Asaf’a 1922 yılında Atatürk’ten bir haber gelmiş: ‘Asaf’a söyleyin, Ankara’ya gelsin.’ Böylece ailemiz, İstanbul’dan Ankara’ya taşınmış..." AYNANIN OYUNU Bir çocuk doğdu, bendim. Sıraya girdim insanlar içinde. Alay bayrak büyüdüm Odalar, sofalar içinde. Bir ayna doğdu, gördüm. Sıraya girdi aynalar içinde. İsime geldi, aldım, Çarşılar, pazarlar içinde. Bunca yıl yüzüne baktım. Kendisini aşmadı Olanlar içinde. Bir sabah uyandım, Duruyordu karşımda Düşmancasına, Bir cam, Aldanmış, Kendini ayna sanmış… Mehmet Asaf, yani dedem kısa süren hastalığının ardından 1930 yılında vefat etmiş. Aile tekrar İstanbul’a dönmüş. Bu arada İkizler okul çağına gelmiş. Atatürk, İsmet İnönü’ye ‘Asaf’ın çocuklarını bir okula yerleştirin’ talimatını vermiş. O dönemde soyadı olmadığı için babam ilkokula Özdemir Asaf olarak kaydolmuş. 1934’te çıkan Soyadı Kanunu ile babaannem “Arun” soyadını almış.” diye anlatır babasının dünyaya gelişini Özdemir Asaf’ın kızı Seda Arun. Ortaöğrenimini Galatasaray ve Kabataş Liselerinde yaptıktan sonra Hukuk ve İktisat Fakültelerinde okuyan Özdemir Asaf, bir süre sigorta şirketlerinde çalıştıktan sonra bir basımevi kurar. Bu arada Tanin ve Zaman Gazetelerinde çalışıp çeviriler yapar. İlk yazısı Servet-i Fünun, Uyanış dergisinde çıkar. 1951 yılında Sanat Basımevini kurar ve kitaplarını “Yuvarlak Masa Yayınları” adı altında yayımlar. AŞK Sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin, Kocaman denizlerde ender bir balık gibisin. Bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır bir güldürür; Sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin. İstanbul Hukuk Fakültesinde öğrenciyken başlar Özdemir Asaf’la Sabahat Hanımın aşkları… Ama bir ara Sabahat Hanım okul değiştirir. Kendisi için her gün sınıfta yer tutan ve yolunu gözleyen Özdemir Asaf, bu ayrılığa dayanamaz ve hastalandığı bir gün ateşler içinde Sabahat Hanımın adını sayıklar. Annesi ve teyzesi arayıp Sabahat Hanımı bulurlar; ama aileler okul bitmeden evlenmelerine izin vermez. Böylece mektuplu ve hasretli günler başlar. Özdemir Asaf, mektup yazmasına gerek kalmayacak günleri özler; ama tüm yaşamı Sabahat Hanım’a mektup yazarak geçer. AĞLAMAK Bazı acılar da yetmez Bazı ölümlere Örtüsüdür bazı acıların Örter, örtülmez Savunur bir süre Ağlayanlar sevinmeli Sevin ağlayabiliyorsan Acılar art arda dinmeli Durur bir nöbetçi gibi Durur bir bekçi gibi Zamana gülmeli gülmeli Sevin ağlayabiliyorsan Unutmanın kardeşidir ağlamak Uyur uyanır yatağında duyguların Düşüncenin kucağında hep çocuktur Ağlamak… Şair, şiirlerinde babasının Asaf ismini kullanır, oysa asıl ismi Halit Özdemir Arun’dur. 1950 yılında Cağaloğlu’nda bir matbaa açar. Açılış işlemleri için gittiği vergi dairesindeki memur adını sorar. R’leri 'ğ' olarak söyleyen şair, “Halit Özdemiğ Ağun” der. Özdemir, bilinen bir isim olduğu için memur belgelere “Halit Özdemir Ağun” yazar. Şair, bankonun üzerinden eğilerek bakar. Yanlış yazıldığını görünce “Soyadımı yanlış yazdınız, doğğusu Ağun” der. Memur yüzüne bakar “Evet, Ağun” der, “Hayığ, hayığ Ağğun”…“Beyefendi anladım Ağun”. Şair sinirlenir, cebinden kalemini kâğıdını çıkarır, kocaman harflerle ARUN yazar, R’lere basa basa yüksek sesle okur. “AĞĞĞĞĞUN.” Bir başka gün de matbaadan çıkıp Karaköy’e gitmek için bindiği taksinin şoförü sorar: “Neğeye biğadeğ?” Özdemir Asaf utancından “Kağaköy” diyemez, “Eminönü” der. İner. Oradan Karaköy’e kadar yürür. AŞK ŞARKISI Ellerini ver, öpeceğim. Binlerce el içindeyim, Şu beyaz çizgilerden gideceğim. Ellerini ver, ver ellerini.. Seni öldüreceğim. Gözlerinden gireceğim, İçinde yer edeceğim. Sana oradan sesleneceğim; Ellerini ver, ver ellerini Seni öldüreceğim. Özdemir Asaf’ın ikilikler ve dörtlüklerden oluşan ilk şiirlerinde yoğun bir söyleyiş özelliği göze çarpar. Şair, insan toplum ilişkilerine yönelik temaları konu edinerek düşündürücü bir şiir evreni kurmuştur. Duygu ve düşünce yoğunluğuyla birlikte alay ve taşlama, şiirine egemen olan ögelerdir. İnsan ilişkilerinin toplumsal ve bireysel yanlarını sen-ben ikileminde vermiştir. Şairin oğlu Gün Arun anlatıyor: “Bana öyle geliyor ki babam şair olduğu için farklı değildi. Farklı olduğu için öylesine şiirler, epigramlar, yazılar yazmış ve alışılmadık bir baba olmuştu herhalde. Duygusal yerine duygu dolu, düşünceli, anlamlı demek daha doğru olacak. Şimdi geriye baktığımda karmaşık değil; dolu ve zengin bir ruh, düşünceyle beslenen, açık görüşlü, bilge bir adam görüyorum. Tabii ki başarısızlıkları, kırgınlıkları, üzüntüleri de vardı mutlaka.” Kızı Seda Arun’a dönelim tekrar: Birinci sınıfa başladığım gün, öğretmen “şiir bilenler parmak kaldırsın” dediğinde ben de parmak kaldırdım. Benden önce kalkanlar ya Atatürk, ya bayram ya da anne şiirleri okudular alkışlar eşliğinde. Sıra bana geldiğinde siyah rugan ayakkabılarımın gıcırtıları eşliğinde heyecanla tahtaya kalkıp o küçücük yaşımda evdeki toplantılarda sık sık okunan ve bu yüzden ezberlediğim babamın bir şiirini okudum; ama şiir bittiğinde alkış değil derin bir sessizlik doldurdu sınıfı. Ve sonra öğretmenim, “Sen bu şiiri nereden biliyorsun, kim ezberletti bu şiiri, kimin şiiri bu?” diye art arda soruları sıraladı… – Babamın. – Baban ne iş yapıyor? – Matbaacı. – Babana söyle, yarın okula gelsin. Akşam eve gider gitmez olanları anlattım babama ve beklediğim gibi bir yanıt aldım babamdan… Evet, sessizce dinledi ve güldü, yalnızca güldü… Uzun saçları, gür bıyıkları, siyah beresi, bakışlarındaki ışıltısı, r’leri söyleyemeyişi, onu arkadaşlarımın babalarından ayırıyordu. Babamın Özdemir Asaf olduğunu öğrenmem için ilk kitabının basılmasını beklemem gerektiğini o günlerde bilmiyordum. MESAJ Ölebilirim genç yaşımda, En güzel şiirlerimi söylemeden götürebilirim. Şimdi kavak yelleri esiyorken başımda, Sevgilim, Seni bir akşamüstü düşündürebilirim. 1980 yılının Aralık ayında babam hastalandı, doktor yaptığı ilk tetkiklerden sonra hastaneye yatmasını istedi ama hastalığının tedavisi mümkün değildi. Bunu herkes biliyor ama babam bilmiyordu. Yaşayacağı zaman çok kısaydı ve yapılması gereken her şey yapılmıştı, o nedenle eve götürmemizi söyledi doktor. O gün, o sağlıksız haliyle bile “Bizim duraktan tanıdık bir taksici çağırın, pisi pisine bir trafik kazasında ölmeyeyim.” dedi. Bu şakasını yıllar önce şiir olarak yazmıştı zaten; “Ölüm Allah’ın emri / trafik olmasaydı”. O gün Bebek’teki evine sağ salim vardı ama zamanı çok kısaydı. Hastanede veya hapishanede Hayatını yazma! Sonunu bir merak eden çıkabilir Hastanede her gece insan Birkaç yaşam yitirebilir ya da yaşayabilir Hapishanede ise her sabah. Röntgenlerin korunduğu sarı kâğıda hastanede yazdığı son şiir isimsizdir. 28 Ocak 1981’de 58 yaşındayken İstanbul’da hayata veda etti. Mezarı Rumelihisarı Mezarlığı’ndadır. Beni öyle bir yalana inandır ki Ömrümce sürsün doğruluğu…

  • John Steinbeck

    John Steinbeck (d. 27 Şubat 1902 - ö. 20 Aralık 1968), İRLANDA asıllı Amerikalı gerçekçi bir yazardır. Eserlerinde genellikle işçi yaşamını ve toplumsal sorunları dile getirdi. Gençliğinde bir zamanlar çalıştığı Salinas Vadisi, onun eserleri için vazgeçilmez bir mekândır. Yazdığı eserlerin her biri kült olmuş, çoğu sinemaya aktarılmıştır. Bir ailenin Oklahoma'dan Kaliforniya'ya göçünü anlattığı Gazap Üzümleri eseri ile Pulitzer ve Ulusal Kitap Ödülü'nü kazandı. Ayrıca edebiyat alanında verdiği katkılardan dolayı 1962'de Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü. Ün kazandığı diğer eserleri arasında Al Midilli, İnci, Fareler ve İnsanlar gibi kitapları yer alır. Hayatı John Steinbeck, 27 Şubat 1902'de Salinas, Kaliforniya'da doğdu. Babası Prusya ve annesi İrlanda göçmeni olan bir ailede dünyaya geldi. Eski bir öğretmen anne Olive Hamilton, oğluna okuma alışkanlığı aşıladı ve kelime dünyasını genişletti. Babası Ernst Steinbeck ise Monterey bölgesinde sayman olarak görev yapıyordu. Onun yaşadığı bu doğal elverişli ortam ileride kendi eserlerine mekan olarak konuk olacaktı. Küçük kırsal bir kesimin içerdiği bu bölgede yazları çiftliklerde ve tarlalarda çalıştı. Bu dönemler onun en tanınmış eserlerinden biri olan Fareler ve İnsanlar romanının taslağını oluşturdu. Burada işçi yaşamının karanlık yüzünü, zorlu işçi yaşamını, sert geçen toplumsal baskıyı ilk elden yaşadı. Onun erken dönemde kendi stilini kazanmasını sağlayan bu yaşam tarzı, ileride büyük oranda ses getirecek romanları yazmasının ufak bir özeti gibiydi. Gençlik yıllarında sürekli çalıştığı çiftlikleri ve ormanları değiştirerek çevresini keşfetti. Steinbeck aynı zamanda aykırı bir kişilikti ve bu erken yaşlarda belli olmaya başlamıştı. Bu yıllar devam ederken 1919'da Salinas Lisesi'nden mezun oldu. Erken yaşlarda ne istediğini bilen yazar, kendi yazma stiline katkı sağlayacağını düşündüğü için Stanford Üniversitesi'ne kayıt oldu ve İngiliz Edebiyatı okumaya karar verdi. Üniversite hayatı boyunca çeşitli işlerde çalışan Steinbeck, mezun olmadan üniversite hayatını yarıda bıraktı. Küçük yaşlarda usta bir yazar olacağını öngören yazar, üniversitedeyken tıp bölümü dekanından ‘’insanları öğrenmem gerek’' diyerek kadavra parçalarını istedi. Reddedildikten sonra ve üniversitenin kendisini geliştirmeyeceğine inandığı için New York'a gitti. Burada çeşitli işlerde çalıştı. Daha önce çiftçilik işlerine merak salan Steinbeck, bir boyacının yanında çıraklık yapmıştı. New York'tayken bir spor kompleksinin inşaatında çalıştı. Bu zamanlarda elli kiloluk yükler taşıyordu. Bir gün bir işçinin ölümün kıyısından dönüşünü gördü ve o günün gecesinde işi bıraktı. Tekrar Kaliforniya'ya dönen yazar, ilk eşi Carol Henning ile tanıştı ve ikili 1930 yılında evlendi. İkilinin birliktelikleri 13 yıl sürdü. Büyük Buhran zamanlarında Kaliforniya'ya gelen yazar, Tahoe Gölü'nde bekçi olarak çalıştı. Kriz yıllarında babası tarafından destek gördü ve yazma işine devam etmeye karar verdi. Ayrıca uzun yıllar dost olacağı filozof, deniz biyologu Ed Ricketts ile yine bu dönemlerde tanıştı. Ricketts, birkaç Steinbeck romanında ona ilham kaynağı olmuştu. Örneğin Sardalye Sokağı romanında Doc karakterine ilham olmuş ve Bitmeyen Kavga, Tatlı Perşembe kitapları için bir çerçeveydi. 1929'da ilk Romanı Altın Kupa yayımlandı, konusu ünlü deniz korsanı Henry Morgan’ın hayat hikâyesiydi. İlk romanı ilgi çekmeyince beş yıl içinde üç kısa eser daha üretti. 1935'e kadar devam eden yazı hayatından sonra ilk ses getiren romanını yazdı. Bu roman, Amerika Monterey’de bir grup sınıfsız, evsiz adamın gözünden tüm kalıpları yıkan, aynı zamanda dostluğun paradan daha önemli olduğunu vurgulayan Yukarı Mahalle romanıydı. Romana konu olan Paionos çetesi bir ikon haline geldi. Kitap 1942'de filme uyarlandı, Steinbeck için dönüm noktası bu romandı. 1935 yılında Yukarı Mahalle'nin yayımlanması ile birlikte yavaşlamayı reddeden Steinbeck, 1936 yılında bugün klasikleşmiş dediğimiz Bitmeyen Kavga’yı kaleme aldı. Kitapta iki direnişçinin Salinas Vadisi'nde tarım işçilerini örgütleme macerasını yazdı. Tıpkı gençlik yıllarında çalıştığı çiftliklerden izlenimleri ile artık kendini bulan Steinbeck, Bitmeyen Kavga ile büyük bir ses getirdi. Karın tokluğuna çalışan meyve çiftçilerinin sorunlarını dile getiren yazar, bunu aynı zamanda sürükleyici bir tarzda yazdı. 1937'de Kaliforniya'da iki göçmen arkadaş olan George ve Lennie'nin hikâyesini anlattığı Fareler ve İnsanlar kitabı büyük beğeni topladı. Steinbeck bu romanı bir ödül konuşmasında ‘’küçük şaheser’' olarak nitelendirdi. Roman hem sayısız kez tiyatroya uyarlandı hem de 1939'da Hollywood filmi olarak seyircilerin karşısına çıktı. John Steinbeck 1935 yılından itibaren yazım hayatında büyük değişiklikler olan Steinbeck, çoğu okuru tarafından en büyük eseri olarak nitelendirilen Gazap Üzümleri'ni kaleme aldı. Gazap Üzümleri, 1940 yılının Şubat ayında on birinci baskısını yaparak 430.000 kopya sattı. O yıl Ulusal Kitap ve Pulitizer ödüllerini kazandı. Üstelik sonraki seksen yıl boyunca on beş milyondan fazla sattı ve her yıl sadece Amerika'da elli bin kişi Gazap Üzümleri satın alıyor. Ayrıca roman filme uyarlanınca baş karakter Tom Joad’ı canlandıran aktör Akademi Ödülü’ne aday gösterildi. Film Hollywood klasikleri arasında yerini koruyor. Bu eser Amerikan toplumundan öyle bir etki bırakmıştı ki Gazap Üzümleri’nin başarısı bu kadar yüksek olsa da konusu bakımından bazıları tarafından eleştirildi. Maddi zorluk yaşayan bir ailenin kapitalist sistem yüzünden yaşadığı zorluklar ve bankacılara vurulan ağır darbeler sonrasında birçok karalama kampanyası gerçekleştirildi ama bu boykotlar eserin başarısını gölgeleyemedi. Çünkü roman bir dönemin Amerika'sını yansıtıyordu. Charles Dickens’ın Viktorya Dönemi İngiltere'sini yansıttığı İki Şehrin Hikayesi romanından sonra böyle bir tasvir görülmemişti. Steinbeck etrafındaki büyük küçük tüm olaylara ilgi duyuyordu. İkinci dünya savaşı yıllarında Ay Batarken romanını yazdı. Roman isimsiz bir ülkenin işgalciler tarafından ele geçirilmesini anlatıyordu, elbette işgalci ülkenin ismi açıklanmasa bile Almanya; işgal edilen ülkenin ise Norveç olduğu anlaşılıyordu. Roman 1942'de çıktığında filme uyarlandı ve savaşın bitim yıllarında Steinbeck'e, Norveç tarafından ''Kral Haakon Özgürlük Haçı'' verildi. Stenibeck'in Bir Savaş Vardı makalesi 1958'de yazılıp belgeseli yapıldığında, yine ikinci dünya savaşı yıllarında geçirdiği olaylardan oluşuyordu. 1943 yılında savaş muhabiri olarak Avrupa’nın birçok noktasında bulunma şansı yakaladı. Kitap, İngiltere'nin dört köşesinden Sicilya'ya, Cezayir'e oradan da İtalya'ya kadar her yeri ele alıyordu. Üstelik yazar, hafif makineli bir tüfek kullanarak Alman mahkûmlarının yakalanmasını sağladı. Savaşın yıkıcı etkisi Steinbeck'e birkaç şarapnel parçası izi ve bazı psikolojik travmalara sebep olmuştu. Bu dönemlerden kurtulmayı her zamanki gibi yazarak atlattığını açıkladı. Nitekim savaştan sonra onun en çok bilinen eserlerinden İnci (the pearl) 1947'de yayımlanmıştı. Yine 1947 yılında Steinbeck, Sovyetler Birliği’ne yapacağı birçok seyahatin ilkini gerçekleştirdi. Bu yolculukta ona eşlik eden fotoğrafçı Robert Capa’dır. Sovyetler Birliği'nin tüm önemli noktalarını ziyaret eden Steinbeck ve Capa, 1948 yılında beraber Rusya Gezisi adlı bir kitap çıkardılar. Kitap, Steinbeck'in deneyimleri ve Capa'nın fotoğraflarını içeriyordu. 1948 yılının sonlarına doğru yazar Amerikan Sanat ve Edebiyat Akademisi’ne seçildi. John Steinbeck Müzesi 1952 yılında yazarın en önemli eserlerinden Cennetin Doğusu yayımlandı. Yazar, bu kitap için diğer yazdığım tüm kitaplar sanırım bu kitap için bir pratikti demiştir. Nitekim birçok kesim tarafından onun en iddialı kitaplarından biri de budur. Bu dönemler içkiye düşkün olan yazar, ruh halindeki dalgalanmalar sebebi ile Lenox Hill Hastahanesi'ne yattı. Dibe vurduğunu açıklayan Steinbeck, insan iç hüznünün bir mikroptan daha hızlı onu öldürebileceğini söylüyordu. Steinbeck, Amerikayı yeniden keşfetmek için yola çıkmıştı. Köpeğim Charley ile Amerika Yollarında ismi ile çevrilen kitap, Amerika'da 1960 yılında yayımlandı. Oğlu Thom'a göre, babasının bu yolculuğu yapmasının tek bir sebebi vardı; ölmeden önce Amerikayı son bir kez görmek. Kitap hem Amerikayı eleştirel bir bakış açısı ile acımadan kınıyor hem de övgüler dağıtarak tarafsız bir bakış açısı ile bu görevi tamamlıyordu. 1961 yılında Steinbeck, Amerika'da ahlaki yozlaşmayı ve düşüşü son romanı olan Kaygılarımızın Kışı'nda anlattı. Baş karakter Ethan etrafında şekillenen olaylar birçok kişiyi başlarda hayal kırıklığına uğratmıştı. Çünkü herkes yeni bir Gazap Üzümleri bekliyordu. Başka bir kesim ise bu romanın ciddiyetini anlamış, sadece Steinbeck'in bunu sessiz bir anlatı ile anlattığını düşünüyordu. İsveç Akademisi, Kaygılarımızın Kışı ve Gazap Üzümleri'ne olumlu yorumlar yapmıştı. Fakat hem Kaygılarımızın Kışı'na gelen eleştiriler hem de Nobel ödülünde yaşanılan bazı eleştirilerden sonra Steinbeck, ölümüne son 6 yıl kalmışken bir daha asla kurgu yazmadı. Amerikan edebiyatının klasikleşen simgesi haline gelen yazara 1964'te Başkanlık Özgürlük Madalyası verildi. Ölümünden kısa bir süre önce 1967'de Vietnam’a savaş röportajcısı olarak gitti ve 1968 yılının Aralık ayında kalp yetmezliği nedeniyle öldü. Onun birçok öyküsüne ev sahipliği yapan Salinas, Monterey, San Joaquin Vadisi, şimdilerde ‘’Steinbeck Ülkesi’’ olarak anılmaktadır. Tartışmalar Steinbeck'in 1962 yılında Nobel'i alması çok konuşulmuştu. Konuşmasına ''bir fare gibi ciyaklamak yerine bir aslan gibi kükremem gerek'' sözleri ile başlıyordu. Yazarın küçük yaşlardan beri var olan aykırı kişiliği ve öfkesi burada da kendini gösteriyordu. İsveç Medyası bu ödülü kazanmasını şaşkınlıkla karşıladı. 2012 yılına geldiğimizde Nobel arşivleri tekrar açıldı ve bazı kesimlere göre Steinbeck’in kazanmaması gereken ödülün neden kazanıldığına dair bir açıklama yapıldı. O yıl ödül listesinde İngiliz yazarlar Robert Graves ve Lawrence Durell, Fransız oyun yazarı Jean Anouilh ve Danimarkalı yazar Karen Bilixen vardı. İsveç Akademisi’nde 62 yıl görev yapan Anders Österling bu durum hakkında, Kaygılarımızın Kışı adlı romanına inancını belirtti ve şu açıklamayı yaptı; ‘’Steinbeck son yıllarda bazı yavaşlama belirtilerinden sonra, toplumsal bir görevli konumuna tekrar erişti, tıpkı Hemingway ve Sinclair Lewis gibi'' Steinbeck’in bu tartışmalardan sonra kendisine sorulan ödülü hak ettiniz mi sorusuna ‘’açıkçası hayır’’ yanıtını verdi. Biyografi yazarı Jackson Benson, Steinbeck için ‘'Dünyada onurunun satın alınmadığı ya da kazanılmadığı birkaç kişiden biriydi'’ demiştir. Ölümünden sonra Amerika büyük bir sessizliğe gömülmüşken bir gün sonra Charles Poore, New York Times’a şunları yazdı ''Steinbeck’in ilk büyük kitabı son büyük kitabıydı ve Steinbeck’in Nobel Ödülüne ihtiyacı yoktu, Nobel hakimlerinin ona ihtiyacı vardı.'' Kişiliği Her zaman öfkeli bir kişilik olan Steinbeck bunu tavırları ile birçok kez belirtmiştir. Steinbeck 1952’de Amerika’nın Sesi adlı bir radyo programına katılmıştı. Radyo programına katılmayı sevmese de öfkesini dile getirmesi gerekiyordu ve göçmenlerin yaşadığı haksızlıklara karşı öfkesini püskürttü. Yazarın küçük yaşlardan gelen aykırı kişiliği ve öfkesi ölümünden sonra da devam ediyordu. Nitekim onun yakın zamanda yayımlanan biyografi kitabının ismi Dünya'ya Öfkeli’dir. Steinbeck’in aykırı tavrı siyasette de kendini göstermiştir. Arthur Miller, yazar hakkında şunları yazdı ‘'Ülkenin siyasi yaşamına bu kadar derinden nüfuz eden Mark Twain hariç, başka bir Amerikalı yazar düşünemiyorum.” Steinbeck’in etkisi sadece yazarlara değil, toplumun tüm kesimine etki ediyordu. Örneğin aktör ve şarkıcı Haryy Belafonte, Steinbeck hakkında ‘’Gençliğimde bana yön veren birisiydi’’ demiştir. Steinbeck’in ikinci karısı Conger, 2018 yılında düzenlenerek yayımlanan ''John Steinbeck ile Hayatım'' kitabında, yazarı zor bir adam olarak nitelendiriyor. Onun evlilik hayatını zorlaştırdığını ve kendisine karşı zalim olduğunu ekliyor. Conger daha sonraları onun ağladığı tek anın evcil faresi öldüğü zaman olduğunu açıklıyor ve devam ediyor; ‘’John duygusal olmakla birlikte sadistliği onun mizacı ile şekilleniyordu. Özellikle kadın misafirler geldiğinde faresini dışarı çıkararak kadınları korkuturdu.’’ Steinbeck aynı zamanda kurşun kalem ile yazmayı seviyordu. Günde yaklaşık 60 kurşun kalem tüketiyordu. 1963 yılında New York’taki evine hırsızlar girmişti ve çalınan eşyalar bir televizyon ve altı tüfekten oluşuyordu. Nitekim Vietnam’da bulunduğu zamanlarda atış yapmaya bayılıyordu. O dönemlerde hayat kurallarını şöyle açıklamıştı, ‘’Asla özür dileme, zayıf olduğun noktaları başkalarına gösterme, valizinden uzaklaşma ve barların açılış saatini mutlaka bil.’’ Bu karmaşık kişilik hakkında birçok biyografi yazarı Steinbeck’in hayatını yazmaya çalıştı. 1984 yılında Jackson Benson ve 1995 yılında Jay Parini, yazarın iç yapısı ile mücadele etmişti. Yakın zamanlarda biyografi yazarı William Souder bu görevi üstlendi. William, açıklamalarında şunları söyledi ‘’beni Steinbeck’e çeken noktalardan biri mükemmelden uzak olmasıydı. Bir erkek, bir koca, bir yazar olarak birçok sorunu vardı. Sürekli zamanının ve yeteneğinin boşa gittiğini söylüyordu. Bazı işleri mükemmel olarak görüyor ve bazılarını berbat olarak nitelendiriyordu. Tıpkı benim istediğim gibi kusurları olan bir kahramandı. Dünyaya bir kızgınlığı vardı ve dünya da bir şekilde ona kızgınlığını dile getiriyordu.’' Karmaşık bir kişiliğe sahip Steinbeck, Hemingway’in kısa öyküleri ve Faulkner’ın tüm yazılarını sevdiğini söylemiştir. 14 yaşındaki oğlu Thomas kendisinin bir kıza âşık olduğunu söylemiş ve babasından yardım isteğinde, yazar, oğluna bir mektup yazmıştır. Steinbeck'in yazdığı mektup bugün dünyanın en popüler mektuplarından biri haline gelmiştir. Hem teselli niteliğinde olup hem de aşkın tanımlanmasındaki çarpıcı sözleri ile büyük bir mektup özelliği göstermektedir.

  • FISTIK ÇAMI

    Niyazi UYAR * Sağlık Mahallesi, 180 Sokak’ın haşmetli bir ağacıydı fıstık çamı. Yol kenarlarına, kaldırımlara belediyelerin diktiği meyvesiz baharlık yazlık ağaçlara, ağaç dersek, fıstık çamına ne demek lazım gelir? Köpek adlı öykünün vukuu bulduğu mekânın hemen yanı başındaki iki katlı terk edilmiş viran evin yanında bir başka viran ev daha vardır, işte o viran evin bahçesindedir fıstık çamı. Eski evin, eski günlerinin mutluluğundan eser kalmamış, bir yalnızlık öyküsünün konusu olmuştur şimdi. İnsan o evin içinde birkaç saat vakit geçirse, kim bilir o yaşanmışlıklara dair nasıl kurgusal öyküler yaratır. Yaşayanların güzel insanlar mı olduğuna dair çıkarım yapmak evin boyasından, kullanışından bir sonuç yazmak pek mümkün iken, Salihli’nin uçan kaçan ekonomisi onlara da terki diyar ettirmiş belli ki… Eski terk edilmiş evin mahzunluğu sokağı da teslim almış olacak, günün hangi saati olursa olsun, 180 Sokak hep sessizdir. İbrahim’in hanesi de olmasa sokak sakinleri, toptan anlaşmış, hayatlarına son vermiş sanırsınız. Ara ara evlerinin balkonlarına çıkan emekli yurttaşlar, hayatlarından bezmiş ne giyimlerine ne evlerinin görünüşüne dikkat ederler. Evlerin solmuş boyaları, dökülmüş sıvaları… yaşama sevincini kaybetmişçesine virane gibi durur. Yaşama sevincini kaybetmişçesine ara ara balkonlara çıkan bu insanların üstleri başları dökülmekte, kim bilir kaç yıldır üstlerine doğru dürüst bir şey almamışlar, yıkanmaktan pörsümüş esvapları, insanın içini karartır… Her şeyi, her şeyi kapıp koyuvermişler. Sokağın yukarılarında oturan birkaç sesli- sessiz motorlar da olmasa, yolu trafiğe kapat, kimse de ne oluyor demez. Mahallenin kontesi evinin bahçesine gün aşırı çıkar çiçekleriyle konuşur, çiçeklerin topraklarını gevşetir, sular, yalnızlığının ilacını onlarda bulur. O da sokağın öteki sakinleri gibi kimse ile konuşmaz, nadiren dışarı çıkar üç harfli marketlere gider, birkaç bir şey alıp döner hemen. 180 Sokak emekli yurttaşların yaşadığı bir sokaktır dedik ya. Akşam oldu mu, sokak daha yaman bir sessizliğe gömülür, televizyon ışığında çıt çıkarmadan oturur sakinler. Akşam olunca ana haber bülteniyle adamakıllı ağır bir hava çöker üstlerine, toplumsal duyarlığı olanlar muhalif kanalları izlerken, icat ettikleri küfürleri sıralar, bazıları da adını anmaktan imtina edeceğim kanalların morfin abidik gubidik yarışmalarını izler, izlerken oturdukları yerde kestirir, sonra da doğru yatağa... Fıstık çamı, terk edilmiş evin bahçesinden toprağın bereketinden olacak ok gibi fışkırıp çıkmış, iki metrelik çapıyla göğe doğru sırım gibi uzayıp gitmiş, yukarılarda çatallaşmış, her bir çatalı yeni bir fıstık çamı olmuştur. Gövdesinin her bir yanı kahverengili, kızıllı, morludur. Kabuk araları karıncalar gidip gelsin diye de yol, yolaktır. Yol yolak olmasına rağmen, sinekle, böcekle mücadeleyi, açlıkla, yoksullukla mücadele kadar önemsemeyenler, karınca yollarını karıncasız, bahçeleri börtü böceksiz bırakmış; öldürmüştür. Çataldan sonra, her bir gövde göğe doğru başı yusyuvarlaktır. Fıstık çamının milyarlarca iğne yaprağı, birer kirli hava avcısıdır. İğne yapraklar Fatma Hanım’ın iğne oyası gibi batıp çıkmıştır fıstık çamının ince dallı bedenlerine. Fıstık çamının top güllesi başındaki iğne yaprakları, zerre tozun toprağın güneşin geçmesine izin vermez. Yazda, kışta, baharda her daim vazife başındadır. Fıstık çamı, göğe uzayıp giderken gövdenin yukarılarda bir yerde İzmir yönüne doğru batıp giden hayat kaynağı güneşi de selamlar. Fıstık çamı, selamını sevgili yaratısı ile birlikte sarı kontese de bir selam vermesi için dallarını aralamış, hayatın nişanesi güneşin o aralıktan süzülüp geçmesine müsaade etmiştir. Buna sebep sevgili editör, mahallenin sarı saçlı kontesi, kimden kimseden utanıp sıkılmasa, Allah’ın her günü, bu asil ağacı, fıstık çamıyla yasaklı aşıklar gibi sarılacaklar birbirlerine. Mahallenin işsiz güçsüzleri, yirmi beş kuruşluk poşet parasına tepkilidir de alamadığı proteine dair mıkları çıkmaz. Hemen her gün kutsal bir ayini yerine getirircesine, fıstık çamını hayalen kucaklar, söyleşir, kime kimseye duyurmadan; karşılıksız kalmış aşkını dile getirir gizli gizli, yaşına başına bakmadan...

  • Sussam Gönül Razı Değil

    Yazmak istiyorum ama ne yazacağımı bilemiyorum... İçimde birikmiş yüzlerce sözcük dans ediyor, savruluyor oradan oraya; fakat bir türlü hizaya giremiyor, ayak uyduramıyor birbirine. Belki bir sarsıntı, belki bir sadme patlatacak volkanı ve fışkıran lavlar hem beni hem okuyanları yakacak ama olmuyor işte... Aslında bu sıkıntımın yani yazamamamın sebebini biliyorum; tabularım var benim, yasaklı sözcüklerim, sansürlenmiş duygularım, bir türlü kıramadığım prangalarım. Tıpkı Ahmet Arif'in dediği gibi... "Seni bağırabilsem seni, Dipsiz kuyulara, Akan yıldıza, Bir kibrit çöpüne varana, Okyanusun en ıssız dalgasına Düşmüş bir kibrit çöpüne..." Ben de bağırabilsem, haykırabilsem dağlara, dipsiz kuyulara ya da ortasından kırılmış bir kibrit çöpüne... Belki seslerim harflere dönüşüp dökülüverecek satırlara... diye düşünürken "aşk" geliyor aklıma birden bire, benim tabu olan sözcüklerimden... Sonra "kadın", sonra "yalnızlık"... İçimde dans eden sözcüklerden bir kaçı. İşte bu sözcükleri harmanlayıp bir şeyler anlatmalıyım, yazmalıyım, yazmalıyım... Kadından başlayayım mesela; bir çiçek kadar güzel, narin; bir kelebek kadar kırılgan... En güzel demlerinde tüm bakışları üstünde toplayan kadın. Gönlünü çalmak ya da kırmak için etrafını saranlara direnen kadın... Ya hafif bulurlar sizi, oradan oraya savurmak isterler, ya da bir kaya gibi sert ve soğuk. Bakmazlar bile yüzünüze, duygularınızın olduğu kimselerin aklına gelmez. Aşk ise ayrı bir dert, ayrı bir tabu. Her kullandığınızda manidar bakışlar, alaycı gülümsemeler, dudak bükmeler çarpar gözünüze. Bir şeylerle doldurmaya çalışırlar o sizin en içten duygularınızın içini, çünkü aşk sadece birilerinin tekelindedir, sizin onu yaşamanız söz konusu bile olamaz. Şüphe ederler sevginizden, hatta yakıştıramazlar size...çünkü hayata tek başına kafa tutan; sert, duygusuz, yalnız bir kadının değil aşka, yaşamaya bile hakkı yoktur aslında. Yalnızlığınızı bile çok görür, aldırmazlar size, "Niye yalnız olasın ki canım" diye sitem ederler. Bilmezler ki insanlar belki de en çok kalabalıklar içinde yalnızdır. Dostlar vardır, dost bildiklerin vardır, seni hiç dinlemeyen, sesini duymayan canlar vardır hep etrafında; ama bunca kalabalığın içinde yalnızsındır hep. Dertleşmek, içindekileri dökmek istersin dost bildiklerine bazen, daha ilk cümlenden sonra onlar alır sazı eline. Çalar, söyler, hatta şakırlar bülbül gibi. Konuşamazsın, konuşturmazlar; çünkü sana hep dinleyici rolü uygun görülmüştür. Yutkunursun, içindekileri haykıramazsın. Zaten haykırmak yasaktır sana, "şükret haline" diye öğüt veren dostların aslında ne çok severler seni, kadir kıymet bilmezsin... * "Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil" Fuzûlî

  • Agatha Christie’nin Gizemli Yaşamı

    Nurten B. AKSOY * Agatha Christie; bizlere polisiye roman okumayı sevdiren, kitaplarını okumak için heyecanlandığımız, harçlıklarımız yetmediğinde kitaplarını değiş tokuş yaparak okuduğumuz, esrarlı hikâyelerin kraliçesi… Dünyanın en tanınmış polisiye roman yazarı olan Agatha Christie'nin eserleri 45 dile çevrilmiş, kitaplarının satışları ise milyarları bulmuştu. Kutsal kitaplar (Kuran ve İncil) ile Shakespeare‘den sonra en çok okunan ve kitapları en çok satan yazardır. Gençlik yıllarımızda yaşamımıza giren sevimli polis müfettişi Hercule Poirot’yu yaratan kadın! Sadece romanlarını değil yaşamını da bir sır perdesiyle sarmalamayı başaran yazarın gizemli yaşam öyküsü şöyle: 15 Eylül 1890 tarihinde İngiltere’de doğan ünlü İngiliz yazar, popüler edebiyatın en önemli isimlerinden biri ve dedektif Hercule Poirot tipinin yaratıcısıdır. Mary Westmacott takma adıyla aşk romanları yazsa da asıl ününü, yazdığı 80 dedektif romanına ve West End tiyatrolarında sahnelenen oyunlarına borçludur. Christie’nin 1920’de yayınlanan ilk kitabı “The Mysterious Affair Style” (Ölüm Sessiz Geldi), aynı zamanda meşhur kahramanı Belçikalı Dedektif Hercule Poirot’nun da yer aldığı ilk eseridir. Edebiyat dünyasının bilinen en ünlü karakterlerinden biri olan Hercule Poirot’yu yaratan Christie, bu kahramanını 33 romanı ve birçok kısa hikâyesinde kullanmıştır. Bir diğer kahramanı ise kadın karakter Miss Jane Marple’dır. Miss Marple’ı 1930 yılında yazdığı “The Murder at the Vicarage” (Ölüm Çığlığı) adlı romanıyla okurlarına tanıtmıştır. Her iki kahramanın da serüvenleri televizyon dizisi ve film olmuştur. Agatha Christie, Mary Westmacott takma adıyla da altı tane duygusal, aşk roman yazmıştır. 1971 yılında İngiltere’nin en yüksek onur unvanı olan “Britanya İmparatorluğu Kadın Komutanı” nişanını alan Agatha Christie 12 Ocak 1976’da hayata gözlerini kapadı. Agatha Christie yaşamı boyunca hep sırlarla iç içe olmayı sürdürmüş bir yazar. Bu sırların en önemlisinin yaşandığı yer ise İstanbul'daki bir otel, yani Pera Palas Oteli. Orada, Christie’nin yaşamının hep karanlıkta kalan bir kısmının gizemi saklıdır. Agatha Christie 1926 ile 1932 yılları arasında Pera Palas Oteli’nin loş bir odasında kalarak ünlü “Orient Express’de Cinayet” (Şark Ekspresi’nde Cinayet) romanını kaleme alır. Otelin 411 numaralı odasında yazılan roman, tüm dünyada satış rekorları kırar, filmi çekilir. Agatha Christie 1926’da on bir gün boyunca ortadan kaybolur. Bütün aramalara rağmen bulunamaz. Arabası kaybolduğunun ertesi gün Newlands Corner Surrey’de bir göl kenarında ağaçlara çarpmış, bavulları dağılmış bir şekilde bulunur. Sanki “Agatha Christie göle düştü” süsü vermek ister gibi. Sonra birden ortaya çıkar Agatha Christie; ama hiçbir açıklama yapmaz. Kimilerine göre Agatha Christie geçici hafıza kaybına uğramıştı, kimilerine göre ise kocasının sevgilisini öldürme planları yapmak üzere bilmediği bir yere gitmişti… Sır, hâlâ meçhul… 1926-1932 yılları arasında İstanbul’a defalarca gelen ve her geldiğinde Pera Palas’ta kalan Agatha Christie, “Orient Expres’te Cinayet” adlı romanını yazmak için İstanbul’a geldiğinde otelin o zamanki sahibi olan Misbah Muhayyeş’in misafiri olarak onun Yeniköy'deki yalısında kalmıştı. İşte o, on bir gün ortadan yok oluşunun sırrının bu yalıdaki bir odayla da bağlantısı olduğu söylenir. Yazarın ölümünden üç yıl sonra, 1979 yılında, Warner Bross film şirketi, bu esrarlı on bir günün öyküsünü film yapmak ister, ancak yapımcılar pek de iyi bulmadıkları senaryoyu biraz renklendirmek için bir medyuma ihtiyaç duyarlar. Zamanın tanınmış medyumlarından Tamara Rand, Agatha Christie’nin ruhunu çağırmakla görevlendirilir. Rand’in açıklamasına göre Agatha’nın ruhu kendisine şu mesajı vermiştir: “Benim kayboluşumun sırrı Pera Palas’ta gizlidir.” Medyum Tamara’nın yapmış olduğu ikinci bir ruh çağırma seansında Agatha’nın ruhu bir anahtardan bahseder, “Anahtarın, otelin o günkü sahibinin (Misbah Muhayyeş) yalısında gizli bir odayı açtığını ve bu odadaki hatıra defterinde kaybolduğu 11 günün tüm ayrıntılarının yazılı olduğunu” söyler… New York Times gazetesi, bu konuda yazılacak olan hikayenin yayın hakkı için 75 bin dolar teklif eder. İstenilen olur, bu inanılmaz hikâyeye bütün dünya basını büyük ilgi gösterir. Dünyanın dört bir yanından gelen gazeteciler 1979 yılının 7 Mayıs günü, Agatha’nın “Şark Ekspresi’nde Cinayet” romanını yazdığı 411 numaralı odada toplanır. Medyum Rand, polisiye kraliçesinin ona söylediklerini Los Angeles’dan İstanbul’a telefonla bildirir ve her şey Amerikan televizyonlarından canlı olarak yayınlanır. Yazar, medyumla kurduğu iletişimde, odadaki ahşap yer döşemelerinden söz eder ve gerçekten de tam belirttiği yerdeki döşeme yerinden çıkartıldığında ahşap döşeme ile beton zemin arasında paslı bir anahtarın durduğu görülür. O dönem otelin yöneticisi olan Hasan Süzer, bir basın toplantısı düzenleyerek gazetecilere Pera Palas’ın bakıma ihtiyacı olduğunu ve anahtarın 2 milyon dolara satılarak elde edilen parayla otelin restore edileceğini açıklar. Buna ilave olarak, film şirketince yapılacak filmin Türk televizyonunda ücretsiz olarak yayınlanmasını ve yapılacak filmden yüzde 15 oranında kar payı verilmesin ister. Ancak Warner Bross’ın temsilcilerinin “böyle bir karar almaya yetkileri yoktur”. Büyük bir hayal kırıklığıyla, gerisin geriye, Los Angeles’a dönerler. Ama Warner Bross’un yetkilileri bu sırla ilgili filmden vazgeçmezler, çareyi bir kez daha medyum Rand’in hünerlerine sığınmakta bulurlar. Rand yeniden devreye girer, Agatha ile transa geçer ve Agatha’dan şu mesajı getirir; “Bayan Rand eline anahtarı almadıkça bu esrar çözülmeyecektir.” Daha sonra 20 Ağustos 1979 tarihinde şirket, 411 numaralı odada düzenlediği olağan üstü toplantıyla yeniden dünya basınının karşısına çıkar. Nihayet Tamara Rand, anahtarı eline almıştır ve Pera Palastaki gizem çözülecektir. Ama ne yazık ki, tam da o sıralarda, otel çalışanları neredeyse bir yıl sürecek bir greve giderler ve hikâyenin yarattığı heyecan dalgası yavaş yavaş söner, proje de suya düşer. Her ne kadar 1986 yılında başka bir odada ikinci bir anahtar ortaya çıktıysa da o tarihten beri paslı anahtar bir bankanın kasasında güvende bekliyor.

  • Borçlusun

    Hasan Hüseyin Korkmazgil * Erik çiçek açmış da bahçenin kıyısında Sen ona hiç bakmadan geçmişsen oracıktan Leylek dansa durmuş da bacanın tepesinde O baharlım laklakını durup dinlememişsen Şakır şakır bir tren bir gece köprüsünden Islıkla dalmamışsan gurbet türkülerine Akasya, mor akasya, ak akasya sarı sarı sarkmış da bahar mavilerinden Yaşamak ne güzel şey diye ağlamamışsan Çocuklar birdirbir oynuyorlar da çöplük arsada Dikilip yanıbaşlarına göğüs geçirmemişsen Yanından geçip gitmiş de çilekçinin arabası Kaçtan veriyorsun hemşerim diye yutkunmamışsan İskelenin tepesinden türkü döken gurbetçi gence Varolasın koçum benim diye el sallamamışsan Bahar dalı gömleğiyle utangaç bir uçurtma Bu ne şıklık delikanlım diye laf atmamışsan Ve çapkınca bakmamışsan Göğsü domur domur yeniyetmeye Sesi bam bam Sesi ramazan topu Kendini Herkül sanan delikanlıyı Yaştaşınmışçasına süzüp selamlamamışsan Öpmemişsen gözlerine bakıp duran bir gözleri şenlikliyi Yaşama itmemişsen iter gibi denize Girmemişsen koluna bir yıkılmışın Yalanla da olsa avutmamışsan umutsuzu Su diyene bir avuç su Bir yaralı parmağa işememişsen Kolay gelsin dememişsen taş kıranlara Günaydınsız bırakmışsan bahçe bezeyenleri Eğilip koklamamışsan çitten gülen çiçeği Bayram bayram donanmamışsan Sevinciyle dostlarının Acısını dostlarının Yüreğinde duymamışsan Kapı kapı dolaşmamışsan iş dilenerek İşsizliğe düşmemişsen hakkım dedikçe Ve bayraklı pankartlı yürüyüşlere Halaylı horonlu grev şenliklerine Katılmayı aşk gibi duymamışsan şuranda Ağrın ağrım Acın acım Dememişsen insan kardeşlerine Ve dilinin en görkemli Ve dilinin bando-davul sövgülerini Sıralayıp sallamamışsan deyyuslar saltanatına Hangi yaşta olursan ol Kardeşim Kaptırıp gönlünü sevda fırtınasına Evin yolunu şaşırmamışsan Sende iş yok be kardeşim Sen artık hapı yutmuşsun Borçlusun sen ağaçlara kuşlara Borçlusun sen trenlere otobüslere Yağan kara esen yele borçlusun Borçlusun sen her şeye Gözdeki ışıltıya Alındaki çizgiye Eldeki şaşkınlığa Borçlusun her şeye Kardeşim Yaşamın kendisine... F ilizkıran Fırtınası , 1977

  • Beni Kör Kuyularda

    Nurten B. AKSOY * Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın  Öylesine yıktın ki bütün inançlarımı  Beni bensiz bıraktın; beni sensiz bıraktın. Genellikle melankolik dizeleriyle tanıdığımız Ümit Yaşar Oğuzcan’ın yaşamı da tıpkı dizeleri gibi melankolik kesitlerle doludur. “Önce şunu belirtmek yerinde olur, benim hayatım roman değildir. Baştan başa şiirdir benim hayatım, şiirdir ve aşktır. Köhne dünyayı 1926 yılında şereflendirdim. Daha doğrusu çilem 1926 yılında Tarsus’ta başladı.” Diye anlatmaya başlar yaşam öyküsünü. Şiir sevgisi çocukluğunda başlayan Ümit Yaşar, anne ve babasının da etkisiyle 9-10 yaşlarında şiir yazmaya heveslenir. Çocukken evlerinde şiir okunması, annesinin çağın ünlü ozanı Faruk Nafiz Çamlıbel’in şiirlerini ezbere bilmesi, evlerinin duvarlarında ünlü şairin çerçeveli bir fotoğrafının bulunması, babasının Faruk Nafiz’i “evin ikinci adamı” olarak görmesi Ümit Yaşar’ın küçük yaşlarda şiire ilgi duymasının nedeni olur. Bak dünya ne güzel, bu sitem niye, Ettim ben adımı sana hediye. Mutluyum ey oğul babanım diye, Çarptırma hicvinle cezaya beni… Lütfi Oğuzcan Baba Lütfi Oğuzcan’ın dizelerinde oğluna sitem etmesinin nedeni, Ümit Yaşar’ın sık sık intihara kalkışmasıdır. Söylenenler göre Ümit Yaşar yirmi üç kez, kendi sözlerine göre de üç kez intihara kalkışır ve ne yazık ki bu ruh hali nedeniyle evde huzur kalmaz. Oğuzcan’ın şiirlerinde, aslında yaşadıklarının etkisi çok büyüktür. Bunca duygulu aşk şiirleri yazmasına rağmen, çokça intihar etmeye teşebbüs edecek kadar  karamsar bir ruh haline sahip olan Ümit Yaşar Oğuzcan’ın bu yaşamı, büyük oğlunu da olumsuz yönde etkiler. Babasının hayata bakış açısı ve bunu uygulama çabası, Vedat Oğuzcan’ın da aklında ‘intihar’ fikri oluşturur. Evde sürekli Ümit Yaşar’ın başarısız intihar girişimleri, bunun acı sonuçları konuşulur hale gelir ve ne yazık ki bu ruh hali nedeniyle kimsede huzur kalmaz. Nihayet 1973 yılının bir haziran gününde on yedi yaşındaki oğul Vedat Oğuzcan, Galata Kulesi’ne çıkarak kendini aşağı bırakır… Rivayet odur ki, cansız bedeni yerde yatarken avucundaki kağıtta bir not yazılıdır: “Baba intihar öyle edilmez, böyle edilir!” Bu olay, şairin ruh dünyasında tamiri mümkün olmayan hasarlara yol açar ve o zamandan sonra Ümit Yaşar kendini “Acılar Denizi” olarak tasvir eder. 6 Haziran 1973 Pırıl pırıl bir yaz günüydü Aydınlıktı, güzeldi dünya Bir adam düştü o gün Galata Kulesinden Kendini bir anda bıraktı boşluğa Ömrünün baharında Bütün umutlarıyla birlikte Paramparça oldu Bir adam benim oğlumdu… Gencecikti Vedat Işıl ışıldı gözleri İçi bütün insanlar için sevgiyle doluydu Çıktı apansız o dönülmez yolculuğa Kendini bir anda bıraktı boşluğa Söndü güneş, karardı yeryüzü bütün Zaman durdu Bir adam düştü Galata Kulesinden Bu adam benim oğlumdu “Açarken ufkunda güller alevden” Çıktı, her günkü gibi gülerek evden Kimseye belli etmedi içindeki yangını Yürüdü, kendinden emin Sonsuzluğa doğru Galata Kulesi’nde bekliyordu ecel Bir fincan kahve, bir kadeh konyak Ölüm yolcusunun son arzusu buydu Bir adam düştü Galata Kulesinden Bu adam benim oğlumdu Küçüktü bir zaman Kucağıma alır ninniler söylerdim ona “Uyu oğlum, uyu oğlum, ninni” Bir daha uyanmamak üzere uyudu Vedat 6 Haziran 1973 Galata Kulesi’nden bir adam attı kendini Bu nankör insanlara Bu kalleş dünyaya inat Şimdi yine bir ninni söylüyorum ona “Uyan oğlum, uyan oğlum, uyan Vedat”… Hayatını, duygularını şiirlerine yansıtma konusunda usta olan şair; bu acısını yine dizelere dökerek yenmeye çalışır. İşte Vedat’ın ölümü üzerine yazdığı ve üstad Münir Nurettin Selçuk tarafından bestelenen ve geçtiğimiz günlerde yaşama veda eden TİMUR SELÇUK tarafından seslendirilen “Beni Kör Kuyularda Merdivensiz Bıraktın” şiiri, şairin bestelenmiş şiirlerinin en sevilenlerindendir...

  • Mavi Şehirde Sonbahar

    Nurten B. AKSOY * Mavi ile yeşilin kucaklaştığı, Akdeniz’in en güzel şehri Antalya sonbaharda bir başka güzeldir. O yeşil ve maviye bir de sarının, kızılın türlü tonları eklendiğinde eşsiz bir manzara kucaklar sizi. Yaz mevsiminin boğucu sıcağında mavi sularında serinlediğiniz Antalya, sonbaharda da denize girebileceğiniz, ören yerlerini gezebileceğiniz; ormanlarında, gürül gürül akan şelalelerinde nefes alabileceğiniz en güzel şehirlerimizden biridir. Yaz sıcağına dayanamadığım için yirmi bir yıl yaşadığım bu şehre ya ilkbaharda ya da sonbaharda giderim genellikle. Ekim ayının ortalarında, daha çok denize girmek için gittiğim Antalya’da hafta sonu tatilini değerlendirmek adına belli bir hedef belirlemeden bir kültür gezisi yapmaya karar verdik çoluk çocuk ve arabamıza atlayıp batıya doğru yola koyulduk. Gri bulutların arasından göz kırpan güneş eşliğinde, ilk durak olarak Antalya’nın en önemli antik kentlerinden biri olan, Kemer ilçesine bağlı Phasilis’e vardık. Amacımız hem bu tarihi şehri gezmek hem de o masmavi sularda biraz yüzmekti ama çiseleyen yağmuru görünce denize girmekten vazgeçip antik şehrin kalıntılar arasında dolaşmaya başladık. Uzun yıllar Likya'nın doğu kıyısının en önemli liman özelliğini koruyan Phaselis İ.Ö. VII. yüzyılda Rodoslular tarafından kurulmuş bir şehir. Hala dimdik ayakta duran ve şehri çevreleyen su kemerlerinin yanından geçerek şehrin ana caddesinde yürümeye başlıyoruz. İki yanında gezinti yolları ve dükkânlar bulunan bu caddenin yakınında hamamlar, agora ve tiyatro gibi yapılar bulunuyor. Bu yapıların tarihinin M.Ö. I. ve II. yüzyıla kadar uzandığı ileri sürülmekte. Antik yolu bitirdiğimizde çam ağaçlarının altında uzanan kumsal ve masmavi deniz tüm ihtişamıyla karşıladı bizi. Sahilde çadırlarını kurmuş kampçıları, minicik bebekleriyle kalıntılar arasında gezen turistleri izleyip manzaranın ihtişamını seyrettikten sonra arabamıza doğru ilerlerken taşların ve çam yapraklarının arasında gözüme çarpan pembe-beyaz çiçekleri merak ederek baktığımda bunların dünya kadar para verip aldığımız o güzelim siklamenlerin minyatürleri olduğunu anladım. Birkaç metre ötede ise bu çiçeklerin pembe bir halı gibi bütün yamaçları kapladığını gördük şaşkınlık ve hayranlıkla. Bu görsel şöleni seyrederek Phasilis’e veda edip yeniden yola koyulduk. Yolun bitiminde dağların arasındaki vadide tüm görkemiyle Olimpos antik kenti karşıladı bizi. Kentin ortasında dağların yamacından süzülerek denize kavuşmaya çalışan, içinde ördeklerin yüzdüğü bir akarsu ve ahşaptan yapılmış küçük bir köprü var. Antik Kent içinde bulunan çok sayıda tapınak, tiyatro, çokgen örgülü duvar ve heykel kaidelerin arasından geçerek Caretta carettaların yumurtlama alanı olan sahile ulaşıyoruz. Burada denize giren, fotoğraf çeken, eşsiz güzellikteki manzarayı seyredenlerin arasına katılarak biraz dinleniyoruz ve yavaş yavaş dönüş yoluna geçiyoruz Akşamüstü serinliğin çökmesine rağmen, bu kadar yolu geldikten sonra ADRASAN'ı görmeden dönmek olmaz diyerek Olimpos'un yanı başında bulunan bir başka cennet koya doğru yol almaya başladık. Zaten 5- 10 dakika sonra vardığımız bu şirin beldede dağların suya akseden rengiyle maviden yeşile dönen pırıl pırıl bir deniz karşıladı bizi. Dünyaca ünlü Likya Yürüyüş Yolu üzerinde yer alan güzel duraklarından biri olan Adrasan, Yine Likya yürüyüş yolunun önemli noktaları olan Gelidonya Feneri, Çıralı ve Yanartaş ile de komşu. Minik çay bahçeleri ve pansiyonların sıralandığı Adrasan koyunun en güzel yanı, doğal yapısının bozulmamış ve kocaman otellerle dolmamış olması. Karnımızı doyurmak için bulduğumuz bir çay bahçesinde bir yandan gözlemelerimizi yerken bir yandan da karavanlarıyla sahilde konaklayan ve "ikinci baharlarını" yaşayan gençleri (!) gıptayla izledik. Ve burada, bir başka sonbaharda mutlaka birkaç günlük bir tatil yapmamız gerektiğini düşünerek Adrasan'a veda ettik. Dönüş yolunda, iyice çöken akşam kızıllığında dağlar daha bir ihtişamlı, deniz bir başka güzel, biz ise hayli yorgunduk ama Antalya her mevsim bir başka güzeldi... Fotoğraflar: Nurten B. AKSOY

  • Corona Günlükleri

    Nurten B. AKSOY * Offf! Nasıl bir ülkeye düştü benim yolum böyle, şaşırdım kaldım vallahi; bir yanda bulaşıp canlarını almaya kıyamadığım prensip sahibi, kurallara saygılı insanlar; diğer tarafta keyfinden başka hiçbir şey düşünmeyen saygısız, benciller ve bunlara taş çıkartacak kadar basiretsiz ve beceriksiz muktedirler... Affedersiniz kendimi tanıtmayı unuttum yine, aslında hepinizin yakinen tanıdığı Covit19, nam-ı diğer Korona ben... Bu günlerde malum, siz milletçe vurdumduymaz davrandıkça ben de fazla mesai yapmak zorunda kalıyorum, gün geçtikçe daha çok bulaşır, daha çok can alır oldum; inanın buna çok üzülüyorum; hele o sağlık çalışanlarının, doktorların çabalarını, alınterlerini, çırpınışlarını gördükçe... Dedim ya, şu son günlerde kafam çok karışık; sizin muhteremler benimle mücadele için hiç kimsenin anlayamadığı bir sürü önlem almışlar güya; şu saatte şunlar içeri, şu saatte bunlar dışarı diye... Zavallılar beni de kendileri gibi tembel sanıyorlar, siz hafta içi çalışıyorsunuz da ben tatil mi yapıyorum? Şunu artık anlayın, ben dur durak bilmem, 7/24 iş başındayım... Biliyor musunuz, konulan yasakları kimse anlayamamış, bugün sokakta vatandaşın biri kadın polislere sokağa çıkma yasağı var mı diye sordu, polisler de bu akşamdan pazartesi sabaha kadar diye cevap verdiler... Şaşırdım kaldım, ben mi yanlış anladım diye. Valla baya eğlenceli bir ülke burası, herkes aklına eseni söylüyor, yapıyor ve buna kimsenin gıkı çıkmıyor. Hayli demokratik bir ülkede olmak da güzel bir duygu!!! Bir de bugün hem çok güldüm, hem çok şaşırdım; yasak koydukları 65'liklerle 20 yaş altı cuma namazına gidebileceklermiş, bu gidişle ben de sonunda hidayete erip Müslüman olacağım galiba... Ama siz benim güldüğüme bakmayın, yasakların ilk ilan edildiği gündü, kocaman bir çay bahçesinde son bir keyif çayı içmeye gelmiş 65'lik bir hanımla garsonların konuşmalarına tanık oldum; o koca çay bahçesinde çalışan garsonların hepsi işten çıkarılmış, o adamlar şimdi ne yiyip ne içecekler diye düşünüp efkarlandım ama galiba benden başka üzülen yok, baksanıza sizin muhteremler "herkes başının çaresine baksın" deyip uçaklarla pikniğe gidiyorlar.... Neyse, ne diyeyim bilemedim; ben bir virüsüm nihayetinde ve görevimi yapıyorum sadece. Keşke sorumluluk sahipleri de benim kadar görevlerini yapsalar, ne ben bu kadar yorulurum, ne de sizler bu hallere düşersiniz. Bugünlerde bir de beni yok etmek için aşı bulunduğu ve yakında uygulamaya başlanacağı söyleniyor, ama dedim ya, ne garip bir milletsiniz siz böyle. Şimdi de "Yok, ben Çin aşısı olmam" diyenler, aşı beğenmeyenler türemiş. Ah ah, aşıyı buldunuz da burun kıvırıyorsunuz. Zaten 83 milyonluk ülkeye 20 milyon aşı gelirse merak etmeyin, zaten size denk gelmez... Sözlerime son verirken sizin bir atasözünüz geldi aklıma; "Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner" diye. Elbet bir gün ben buralardan gideceğim ama sorumlular sizlerin yüzüne nasıl bakacak çok merak ediyorum. Hadi, yine de sağlıcakla kalın... 😥 Korona

  • Senede Bir Gün

    Nurten B. AKSOY * Bugün 3 Aralık Dünya Engelliler Farkındalık Günü... Bugün yine televizyonlarda, sosyal medyada, politikacıların demeçlerinde hep engellilerin haklarından, onların yaşamlarının nasıl kolaylaştırılacağından bahsedilecek, insanlardan bu konuda empati yapması istenecek... Ama bütün bunlar tıpkı şarkıdaki gibi sadece "senede bir gün" olacak ve sonra bir dahaki seneye kadar unutulup gidecek... Zaten biz millet olarak her kavrama bir gün ayırıp, o günde nutuklarla, vaadlerle, şiirlerle, şarkılarla o günü anıp, sonra da 364 gün vicdanımız rahat bir şekilde yaşamımıza devam etmez miyiz?... Öğretmenler günü, Dünya tiyatrolar günü, Sokak hayvanlarını koruma günü, günü... günü... günü... Engelli nedir? Diğerlerine göre kısıtlılığı olan (kişi) demektir, diye en basit tanımı yapabiliriz sanırım. Engellilik çeşitlerini ise bilimsel olarak tanımlamaktan çok basite indirgenmiş şekilde şöyle özetleyebiliriz. *Görme engeli *İşitme engeli *Fiziksel engel *Zihinsel engel *Ruhsal engel *Sosyal bozukluklar Engelli olmak hiç bir insanın elinde olan bir şey değildir, bir yazgıdır o... Önemli olan o yazgıyı kabullenip yaşamın içinde rol alabilmek, söz sahibi olabilmektir. Bunu başaran insan zaten engellerini bir anlamda ortadan kaldırmayı başarmış demektir... Günlük yaşamda engellilik tanımı, yakıştırması, bakışı belki de çok genişleyebilir. Hayatını iyi sağlayamayan kişi de, boyu diğerlerinden daha kısa veya çok uzun biri de bir anlamda engellidir. Ancak bu, kişileri aşağılayan bir durum değildir. Örneğin ben; boyu uzun olmayan biriyim (dikkatinizi çekerim " boyu kısa " demiyorum ) ve bu durum benim için bir engel... Evde işlerimi yaparken üstteki raflara ulaşamıyorum mesela, merdiven ya da tabure kullanmak zorunda kalıyorum, bu durum da işlerimin uzamasına neden oluyor, bir anlamda yaşamımı olumsuz etkiliyor... Aslında engelliler hep hayatımızın içindeler... sokağımızda, mahallemizde, sınıfımızda...her yerde yanıbaşımızdalar. Onlar içimizden biri, yaşamımızın bir parçası ve çok şükür ki toplum olarak bu konuda artık daha duyarlıyız Yavaş yavaş bu dostlarımızın yaşamlarını daha kolaylaştıracak bir şeyler yapılıyor ve umuyorum ki daha da yapılacak... Ama ben, toplumdaki bir engelli türünden çok rahatsızım. Sevgi engellilerinden, bir başka deyişle sevgisiz insanlardan... Ne yazık ki toplumumuzda sevgisizlik her geçen gün artıyor ve körükleniyor; birbirini sevmeyen insanlar gittikçe çoğalıyor ne yazık ki... Halkını sevmeyen yöneticiler, öğretmenlerini sevmeyen öğrenciler, gençlerden nefret eden büyükler (!), hayvanlara eziyet eden insanlar, savaşa alkış tutan insanlar, yayaları sevmeyen sürücüler vs...vs Bu listeyi daha uzatabiliriz ama gerek yok, bunları hepimiz biliyoruz ve bence toplumdaki en büyük engel bu, sevgisizlik... Eğer bir gün insanları sevmeyi öğrenirsek, şairin dediği gibi; "Yaradılmışı Yaratan'dan ötürü seversek" bazı şeylerin farkına daha çabuk varabiliriz. Engelleri ortadan kaldırabiliriz. Engellilerin farkına varıp onların yaşamlarını kolaylaştırmak için daha çok gayret sarf ederiz... Tüm engellerin ortadan kalkması dileğiyle...

  • Ömer Hayyam ve Rübailer

    Nurten B. AKSOY * Aslında Ömer Hayyam deyince pek çoğumuzun aklına “aşktan, şaraptan, eğlenceden” dem vuran rubailer, bir başka deyişle dörtlükler gelir. Oysa O, neredeyse dokuz asırdır unutulmayan şairliğinin yanı sıra bir bilim adamıydı. 4 Aralık 1131'de, aynı zamanda doğduğu kent olan Nişabur'da yaşama veda eden şairimizi biz de bir kaç kelam ve rübaisi ile anmak istedik. Huzurlarınızda Ömer Hayyam ve rubai denince aklımıza gelenler. Ölüm Yaşamanın sırlarını bileydin Ölümün sırlarını da çözerdin; Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok: Yarın, akılsız, neyi bileceksin? 18 Mayıs 1048'de dünyaya gelen ve asıl adı Gıyaseddin Eb’ul Feth Ömer İbni İbrahim’el Hayyam olan İranlı şair Ömer Hayyam, şairliğinin yanısıra büyük bir filozof, matematikçi ve astronomdu. Lale Bülbül ötmeğe başlayınca bahçemizde; Bir lale gibi açsın şarap elimizde; Elde kadehle öldü diyecekler bir gün, Ko desin cahil herifler, ne umrumuzda. Hayyam’ın edebiyat tarihinin en büyük şairlerinden biri olarak anılmasına yol açan “Rubâiyat”tır. Hayyam yumuşak ve akıcı bir dille ve son derece gerçekçi bir üslupla yaşadıklarını, gördüklerini, çevresinden ve zamanın gidişinden edindiği izlenimleri hiçbir yapmacığa kapılmaksızın, olduğu gibi dile getirmiştir. Cehennem Dünya dediğin bir bakışımızdır bizim; Ceyhun nehri kanlı göz yaşımızdır bizim; Cehennem, boşuna dert çektiğimiz günler, Cennetse gün ettiğimiz günlerdir bizim. Hayyam yukarıda da değindiğimiz gibi Nişaburludur. Yaşadığı dönemin ünlü veziri Nizamülmülk ve Hasan Sabbah ile aynı medresede zamanın ünlü alimi Muvaffakeddin Abdüllatif ibn-ül Lübad’dan eğitim görmüş ve hayatı boyunca her ikisi ile de ilişkisini kesmemiştir. Günah Var mı dünyada günah işlemeyen söyle, Yaşanır mı hiç günah işlemeden söyle, Bana kötü deyip kötülük edeceksen, Yüce Tanrı, ne farkın kalır benden, söyle... Ömer Hayyam, evreni anlamak için, içinde yetiştiği İslam kültüründeki hâkim anlayıştan ayrılmış, kendi içinde yaptığı akıl yürütmelerini eşine az rastlanır bir edebi başarı ile dörtlükler halinde dışa aktarmıştır. Felek Felek ne cömert ne aşağılık insanlara! Han hamam, dolap değirmen, hep onlara. Kendini satmayan adama ekmek yok: Sen gel de yuh çekme böylesi dünyaya! Çadırcı anlamına gelen “Hayyam” takma adını babasının çadırcılık yapmasından dolayı alan Hayyam, aynı zamanda çok iyi bir matematikçiydi. Binom Açılımı’nı ilk kullanan bilim insanıdır. Hayyam, genelde şiirlerindeki eğlence düşkünlüğünün belirgin olmasından dolayı rubaileri ile ünlenmiştir. Zaman Ey zaman, bilmez misin ettiğin kötülükleri? Sana düşer azapların, tövbelerin beteri. Alçakları besler, yoksulları ezer durursun, Ya bunak bir ihtiyarsın, ya da eşeğin biri. Geçmişte yaşamış birçok ünlünün aksine Ömer Hayyam’ın doğum tarihi günü gününe bilinmektedir. Bunun sebebi, Ömer Hayyam’ın birçok konuda olduğu gibi takvim konusunda da uzman olması ve kendi doğum tarihini araştırıp tam olarak bulmasıdır. Tanrı İçin temiz olmadıktan sonra Hacı hoca olmuşsun, kaç para! Hırka, tespih, post, seccade güzel; Ama Tanrı kanar mı bunlara? Ömer Hayyam'ın rubailerinde dünya, var oluş, Allah, devlet ve toplumsal örgütlenme biçimleri gibi hayata ve insana ilişkin konularda özgürce ve sınır tanımaz bir şekilde akıl yürüttüğü görülmektedir. Akıl yürütürken ne içinde yaşadığı toplumun ne de daha öncesi zamanlarda yaşamış toplumların kabul ettiği hiçbir kurala bağlı kalmamış, kendinden önce yaşayanların insan aklına koymuş olduğu sınırları kabullenmemiş, bir anlamda dünyayı, insanı, var oluşu kendi aklıyla baştan tanımlamış; bu nedenle de çağını aşarak “evrenselliğe” ulaşmıştır. Umut Ey özünün sırlarına akıl ermeyen; Suçumuza, duamıza önem vermeyen; Günahtan sarhoştum, ama dilekten ayık; Umudumu rahmetine bağlamışım ben. Hayyam’ın yaşadığı dönem, kendisi gibi çağları aşan ve tarihin gördüğü en büyük düşünürlerden birini yaratacak sosyo-kültürel altyapıya sahipti. Kendi tarihinin belki de en aydınlık dönemlerini yaşayan İslam dünyasında, felsefe hak ettiği ilgiyi gördü, Selçuklu saraylarında sentez bir Orta Doğu kültürünün (Türk, Hint, Arap, Çin, Bizans) oluşmaya başladığı bir dönemde yaşayan düşünür, böylece nispeten yansız ve bilimsel bir öğrenim görmüş, Müslüman fakat felsefeyi günah saymayan bir toplum içinde özgürce felsefe ile ilgilenebilmiştir. Keyif Ha Belh’te ölmüşsün, ha Bağdat’ta hepsi bir; Kadeh doldu mu, acı da olsa içilir. Keyfine bak; çok aylar doğmuş batmış sensiz, Sensiz daha çok ayların on dördü gelir. Hayyam, aynı zamanda dünya bilim tarihi için de önemli bir yerdedir. Günümüzde kullanılan Miladi ve Hicri Takvim’den çok daha hassas olan Celali Takvimi’ni hazırlamıştır. Pergel Sevgili, seninle ben pergel gibiyiz: İki başımız var, bir tek bedenimiz. Ne kadar dönersem döneyim çevrende: Er geç baş başa verecek değil miyiz? Okullarda Fransız matematikçi Blaise Pascal’ın soyadıyla öğretilen matematik kavramı Pascal Üçgeni, aslında Ömer Hayyam tarafından oluşturulmuştur. Matematik, astronomi konularında dünyanın önde gelen bilim insanlarındandır. Birçok bilimsel çalışması olduğu bilinmektedir. Bilinen kadarıyla rubailerinin sayısı 158’dir. Fakat kendisine mal edilenler binin üzerindedir. İyilik En doğrusu, dosta düşmana iyilik etmen; İyilik seven kötülük edemez zaten. Dostuna kötülük ettin mi düşmanın olur: Düşmanınsa dostun olur, iyilik edersen. Ömer Hayyam için tarihte bilinen ilk savaş karşıtı eylemci yakıştırması da yapılmaktadır. Belki de Hasan Sabbah’ı yakından tanıması onu savaş karşıtı yapmıştı. Şarap Baharlar yazlar geçer sonbahar gelir; Ömrümün yaprakları dökülür bir bir; Şarap iç, gam yeme, bak ne demiş bilge: Dünya dertleri zehir, şarap panzehir. Son olarak, rübainin aruz ölçüsüyle yazılan dört dizelik (mısralık) bir Divan Edebiyatı nazım biçimi olduğunu, Türk Edebiyatında Mevlâna’nın Farsça yazdığı felsefi rubailerin bu türün hızla yayılmasını sağladığını söyleyebiliriz. Cumhuriyet döneminin en büyük rubai ustası ise Yahya Kemal Beyatlı’dır

  • Emine Erbaş'ı Yitirdik

    Nurten B. AKSOY * "Beni suyun üstünde tut, bırakma Sakardır tüm yalnızlıklar Uzak zamanlardan kalma" maviADA günlerinde adını duymuş, şiirlerini beğeniyle okumuş; ama kendisiyle tanışma fırsatım olmamıştı. Ta ki 2019 başında maviADA'yı yeniden basılı olarak da yapmaya karar verinceye dek... Dergimizin Bahar sayısı çıktığında Şenol Yazıcı, maviADA'nın eski üyelerinden şair Emine Erbaş'ın da Kadıköy'de oturduğunu, ona da dergi gönderirsek mutlu olacağını tahmin ettiğini söylemişti. Ben de dergiyi postayla göndermek yerine aynı semtte oturduğumuzu düşündüğüm şairle tanışmak istediğim için kendim götürmeye karar vermiştim. Telefon edip adresini sorduğumdaysa çok yakın komşu olduğumuzu öğrenmiştim. Aslında nasıl karşılanacağımı bilmediğimden giderken biraz çekinmiştim, ne var ki Emine Hanım beni büyük bir sevecenlikle karşılamış, uzun uzun şiirden edebiyattan, hayattan, bazı ortak dostlarımızdan söz etmiş büyük keyif de almıştım. Hem Şenol Yazıcı'ya hem bana kitaplarını imzalayıp hediye etmiş, ısrarla da size moral olur diyerek dergimize abone olmuştu. Sonra derginin YAZ ve GÜZ sayılarını da götürmüş ve o güzel insanı yakından tanıma fırsatı bulmuştum. Feneryolu'nda kedisiyle yaşadığı güzel bir evi vardı. 2019'un son aylarında, son çıkan şiir kitabının imza gününü yapacağını söylemişti. Geçen yıl (2020) Aralık ayının başında çıkan KIŞ sayımızı götürmek için kendisini ziyarete gittiğimde ise üzülerek hasta olduğunu öğrenmiştim. Hatta o gün bir müddet kaldığı hastaneden yeni gelmişti evine. Yorgun ve bitkindi, ama yine de benimle oturdu, uzun uzun sohbet ettik, hatta kedisiyle bir de fotoğrafını çekmiştim o gün. O günden sonra pandemi nedeniyle bir daha görüşmek kısmet olmadı. Zaman zaman telefonla arayıp sağlığını soruyordum, ama çok da iyi olmadığını söylüyordu. Oysa ben bu günlerin geçeceğini, yeniden görüşeceğimizi umuyordum. Ama Ne yazık ki bugün akşam saatlerinde sosyal medyada o acı haberi duyduk. Acımız ve üzüntümüz çok büyük... Onun kendine özgü üslubuyla yazdığı güzelim şiirleri ve sevenleri artık yalnız. Biz maviADAlılar onu, bir İstanbul hanımefendisi ve şiirin sultanı olarak hiç unutmayacağız... Ruhu şâd, yıldızlar yoldaşı olsun... Cam Önü Yalnızları K uşku yürekleri karartınca Uzaklar yakın olur Güneş bir tuzaktır şimdi Yıldızların arasında bir köpek Durmadan ulur Bana hiçbir şey söyleme Sözcükler kendi yavrularını doğurur İçimdeki boşlukta gün biter Akşam olur Bir kuruntudur tuttuğum kadeh Kandan ve damardan Biz seninle cam önü yalnızıyız Şeytanın diliyle mühürlediği Hazdan ve şaraptan Ben buluta küskünüm Can gelir kemiğe vurur Başlar ağrılar sabahtan Bir köpek ulur, Bir kunduz boğulur Su içerken İçimdeki ırmaktan… 10. Nisan. 2020 / Emine Erbaş

  • Benden Selam Söyle Anadolu'ya

    Nurten B. AKSOY * Okumayı öğrendiğim demlerden beri okumaya ve kitaplara büyük bir ilgi duydum, elime geçen her kitabı okumaya çalıştım. Tabii zaman ilerledikçe kitap seçimlerimde de farklılıklar oluştu. Bir zamanlar yani gençlik yıllarımda büyük heyecanla okuduğum aşk, macera kitaplarının yerini zamanla sosyal içerikli, tarihi kitaplar aldı ve o tür kitapları büyük bir keyifle okur oldum. Özellikle son yıllarda Mübadil bir ailenin çocuğu olduğum için bu konuyla ilgili yazılmış kitaplara büyük ilgi duyuyor ve elime geçtikçe okuyorum. İşte onlardan birini, uzun zamandır okumak isteyip de okuyamadığım “Benden Selam Söyle Anadolu'ya" isimli kitabı bitirdim ve şimdiye kadar okumadığım için hem kızdım kendime hem de utandım... Kitabın yazarı Dido Sotiriyu; 1909 yılında Aydın'da doğmuş. Sol görüşlü ve militan kişilikli Sotiriu, özellikle ülkesinde kadın hakları mücadelesinde ön saflarda yer almış bir kadın yazar. Çocukluk yılları Aydın'da geçer Dido’nun. 1922 yılında 13 yaşındayken Yunanistan'a amcasının yanına göç etmek zorunda kalır, ailesi ise daha sonra göçer Yunanistan’a... Göçmek zorunda kalmanın verdiği acılar ve ailesinin kısıtlamaları yüzünden zorlu bir hayat geçiren yazar, ailesinin karşı çıkmasına karşın öğretim üyesi olur. Alman işgali sırasında, 1940-45 yılları arasında yeraltı basınında önemli görevler alır. 1986'da Livaneli ve Teodorakis'in girişimiyle kurulan Türk-Yunan Dostluk Derneği kurucuları arasında yer alır. Aydın'daki çocukluk günlerini anlatan Matomena Homata (Kanlı Topraklar) Türkiye’de basılan adıyla Benden Selam Söyle Anadolu'ya (çeviren Atilla Tokatlı) kitabıyla 1982 yılında Abdi İpekçi Türk-Yunan Dostluk Ödülü'nü kazanır. 1.Dünya savaşı öncesi Anadolu'da yaşayan Rum ve Türklerin kardeşliğini, Ege'nin Yunan işgaliyle yaşadığı kanlı savaş ortamını ve savaş sonrasında iki ülke arasında yaşanan mübadeleyi anlatan kitap, 1970'li ve 1980'li yıllarda Türkiye'de en çok okunan romanlardandır. Yazar - Yönetmen Haluk IŞIK kitabı oyunlaştırmış ve oyun 2014'te Türkiye ve Dünya Prömiyerini yapmıştır. "Ve sen Kör Mehmet'in damadı! Hele sen! Niye öyle tiksinerek bakıyorsun yüzüme? Öldürdüm evet seni, ne olmuş! Ve işte ağlıyorum. Sen de öldürdün! Kardeşler, hemşeriler, dostlar! Koskoca bir kuşak, durup dururken katletti kendini! Anayurduma selam söyle benden Kör Mehmet'in damadı! Benden selam söyle Anadolu'ya! Toprağını kanla suladık diye bize garezlenmesin! Ve kardeşi kardeşe kırdıran cellatların Allah bin belasını versin!" Bunlar kitabın son satırları... Kimi yerinde ağlayarak, kimi yerinde, öfkelenerek ve insanlığımdan utanarak okudum kitabı. Tarihin nasıl kanla yazıldığına bir kez daha şahit oldum, bugün de şahit olduğumuz gibi... Ve savaşlara lanet ettim bir kez daha insanlığımdan utanarak... Aynı topraklarda kardeşçesine yaşayan insanların, emperyalist güçlerce nasıl birbirlerine düşman edilip kırdırıldığını, nasıl yok olduklarını okudum... Eğer sizler de benim gibi hâlâ okumadıysanız bu kitabı, mutlaka okuyun derim...

  • Bir Namazlık Saltanat

    Nurten B. AKSOY * Her ne kadar Cahit Sıtkı; "Yaş otuz beş yolun yarısı eder" dese de bu hesabın tutmadığını şairin yaşam öyküsüne baktığımızda anlıyoruz. Yetmiş yaşına kadar yaşayacağını hesaplayan Cahit S. Tarancı ne yazık ki kırk altı yaşında hayata veda edivermiş. Yani yaşam bizim istediğimiz biçimde gitmiyor; ne doğmak elimizde, ne de ölmek... Günün birinde bir çığlıkla geldiğimiz dünyadan hiç haberimiz olmadan çekip gidivereceğiz bir gün, arkamızda gözü yaşlı sevgililer, ağıtlar bırakarak. 2020 yılı içinde aldığımız ölüm haberleri, aslında ölümün ne kadar yakınımızda olduğunu sürekli hatırlatıyor bana. Daha doğrusu ölüm kendini hiç unutturmuyor ki... Bir bakıyorsunuz bir maden göçüğünde, bir bakıyorsunuz bir trafik kazasında, bazen bir hastane odasında, bazen sıcacık yatağınızda... ama hep yanı başımızda... Gençlik yıllarında bir ölüm haberi duyduğumuzda (bugün de olduğu gibi) hemen ölen kişinin yaşını sorardık . Ellili veya altmışlı yaşlarındaysa "eh, az da yaşamamış" derdik. Oysa şimdi aynı yaşlarda ölenlere; "vah vah, daha gençmiş" diyerek hayıflanıyoruz. Çünkü zaman da ömür de göreceli; zamana göre, kişiye göre değişiyor ha bire... Madem ki ölüm bu kadar yanı başımızda, böylesine yakın bize, öyleyse kalan ömrümüzü niye heba ediyoruz ki... Şöyle bir düşündüm de ömrümüzün en güzel günlerini hep bir şeyleri kovalayarak, ya da birileri için yaşayarak geçiriyoruz; işimiz, ailemiz, tutkularımız, hırslarımız en güzel yıllarımızı alıp gidiyor elimizden. Tam kendimize geliyor sıra, biraz da kendimiz için yaşayalım derken veda vakti gelip çatıyor... Yeni bir yıla başladık madem, hayata bakışımıza da yaşamımıza da yenilikler getirsek olmaz mı? Örneğin geçmişteki öfkelerimizi, kırgınlıklarımızı unutmaya çalışsak, "birileri ne der ki" düşüncesini "bir zamanlar o bana neler yapmıştı" fikrini silip atsak kafamızdan, gülümsemeyi, "günaydın" demeyi, selam vermeyi öğrensek yeniden. Empati yapabilsek, kızıp öfkelenmeden önce, hırslarımızı, kinlerimizi bir yana bıraksak... Belki diyeceksiniz ki "bunca olumsuzluk, çirkinlik yaşanırken nasıl olacak o dediğin?" Marifet orada değil mi ki zaten. Her şeye rağmen hayata gülümseyerek bakabilmekte değil mi marifet... Yarından tezi yok, bir deneyelim öyleyse... Önce kendimizi severek, kendimize selam vererek başlayalım güne, bindiğimiz otobüsün şoförüne selam verelim, gördüğümüz sokak komşumuza gülümseyelim, ayağımıza sürtünen kedinin başını okşayalım, sararan yaprakları, düşen yağmur damlalarını seyredelim yürürken, martılara ya da kuşlara el sallayalım... Özellikle şu pandemi günlerinde yüzümüzde maske, içimizde korku, yüreğimizde sızıyla yaşarken belki de hayatın hâlâ ne kadar güzel olduğunu fark ediveririz kim bilir... "Neylersin ölüm herkesin başında. Uyudun uyanamadın olacak. Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında? Bir namazlık saltanatın olacak, Taht misali o musalla taşında." dediği gibi şairin, mademki ölüm herkesin başında, hem de yanı başında; öyleyse o saltanatı musalla taşına bırakmayalım, yaşarken sürelim...

  • Tek Kişilik Aşk

    Nurten B. AKSOY * "Yazdığınız yazı on sekiz yaşında sevgilinize yazdığınız mektup gibi olmalı, kalbinizi kanatarak içine koyduğunuz... neyi anlattığınız hiç önemli değil..." demişti Şenol Yazıcı benden maviADA 'ya yazı yazmamı isterken. Ne demek istediğini anlıyorum aslında; içine kalbini koy, yazdığına sahici ol ve heyecanını yükselt. Oysa ben farklı bakıyorum. Günlerdir düşünüyorum bu sözün üstünde, nasıl da güzel bir başlangıç olur, on sekiz yaşında sevgilime yazar gibi başlamak. Ama bunun için önce on sekiz yaşıma, geçmişe bir yolculuk yapmam lazım galiba... Çocukluktan genç kızlığa adım attığım demlerde en büyük hayalim on sekiz yaşıma gelmekti, büyük bir heyecan ve melankoliyle o yaşı bekler, hayaller kurardım. Kim bilir, belki de o devirde romanlarda, filmlerde yaşanan aşklar hep on sekiz yaşında yaşandığındandı benim de beklentim. Pek çok arkadaşım daha ortaokul sıralarında aşktan dem vurup çocuksu sevgilileriyle hava atarken bize, ben her şeyin bir vakti vardır, deyip beklemeyi seçmiştim. Aşk çok kutsal bir şeydi bana göre; öyle göz önünde, ulu orta yaşanmazdı, yaşanmamalıydı. Sevdiğimi bir ben bilmeliydim bir de Allah (!). Aslında hep denir ya "Aşk iki kişilik bir oyundur" diye, bizim kuşak pek bilmez iki kişilik aşkı. Biz ya da ben hep tek kişilik aşklar yaşadık. Yüreğimize gömdük aşklarımızı, üstüne de pembe güller ektik... Hani eskilerin "platonik aşk" dedikleri, karşılıksız aşk vardır ya... İşte o aşkı yaşadım ben en çok, tıpkı Mecnun gibi... "Aşık oldum mu ben gerçekten" diye düşünürüm de bazen, pek de öyle içimi yakan, ruhumda iz bırakan bir sevgilim olmadı galiba o yaşlarda. Kendi kendime beğendiğim, perdenin arkasına gizlenip yolunu beklediğim sevgililerim oldu benim hep. Ben hep yalnız başıma sevdim, sevilmeye hiç izin vermedim ki... Aslında yasaklı ahlak öğretileriyle yetiştirildik biz; sevmek yasaktı, aşık olmak yasaktı, hele bir erkeğin gözlerinin içine bakmak ayıptı, hem de en büyük ayıp... İşte hal böyle olunca ben de hep okuduğum kitaplarda yaşadım aşkı. Bazen Çalıkuşu Feride'yle yaşadım aşkların en umutsuzunu, bazen de "O çocuk ben çocuk / memleketimiz o deniz ülkesiydi / Sevdalı değil karasevdalıydık" diyen şairin Annabel Lee 's i gibi kara sevdalara düştüm. O içimi kanatarak, sevgiliye yazdığım mektupları hep kilitli "hatıra defterime" yazdım ben. Sonra da en gizli yerlerde sakladım, tıpkı yüreğimin en derinlerine sakladığım aşklarım gibi. Sonra yıllar geçti on sekiz yaşım, yirmi sekiz yaşım... Devran değişti, yasaklar bitti, ahlak bekçileri gitti... Bu sefer de "gurur" geldi oturdu gönlümün baş köşesine, hep karşıdan bekledim ilk sevda sözcüklerini. Belki de söylemeye söylemeye unutmuştum konuşmayı... Şimdilerde yüzümde çizgiler, saçlarımda aklar ve yüreğimde eski sevdalar var. Bir de yeni ufuklara kanat çırpmak isteyen mecalsiz bir yürek... Ama beceremiyor bir türlü yeniden kanat çırpmayı, en ufak bir rüzgarda tökezleyip kalıveriyor... Yıllardır yüreğimde sakladıklarım, içimi kanatanlar söze gelmese de artık, yazıya dökülüyor; bazen bir kalemin ucundan, bazen bir klavyenin tuşlarından... Kimi zaman hüzünlü dizeler çıkıyor ortaya, kimi zaman, geçen yıllara sitem eden anılar... İstanbul/ 2014 (maviADA'da yayınlanan ilk yazım)

  • Rüzgar Kırdı Dalımı

    Nurten B. AKSOY * Griye çalan gökyüzü altında sanki sonsuzluğa doğru uzanan mavi-gri bir deniz... Siyah ve beyaz renkli kuşlar birbiriyle dalaşıyor, denizde çırpınan gümüşi balıkları kapmaya çalışıyorlar. Tüm güzelliğine karşın o çirkin sesleriyle avaz avaz çığlık atan martılar kara bulutların kapladığı göğü süslüyor ve giden gemilerin ardından bembeyaz kanatlarıyla süzülüyorlar. Hayli yaşlı, hayli yorgun bir kadın oturuyor rıhtımda yalnız başına, içini ürperten soğuk havadan korunmak için sımsıkı sarınıyor atkısına, buz kesmiş parmaklarının arasına sıkıştırdığı sigarasından bir nefes alıyor, dumanını savururken bulutlara doğru, puslu havanın içinde gözleri engine dalıyor... Dumanların arasından göz kırpan vefasız yüzler sanki alay ediyor, yitip giden günleri düşüyor aklına... Yıllar önce ailesinin tüm karşı çıkmalarına rağmen liseyi bitirmiş, üniversite sınavlarına girmiş, hukuk fakültesini kazanıp bu koca şehre okumaya gelmişti. Çok gençti, güzeldi, yalnız ve yabancıydı bu bilmediği şehirde... Bir yandan geride bıraktıklarına özlem duyarken bir yandan da yeni geldiği bu deniz şehrine alışmaya çalışıyordu... Henüz kimseyi tanımıyordu, aslında pek de ihtiyaç duymuyordu yeni arkadaşlara; çünkü o kendiyle baş başa kalmayı severdi hep. Dersinin olmadığı günler kitabını yanına alıp sahile koşuyor, her gün yeni bir semtini keşfediyordu bu gizemli şehrin. Saatlerce oturduğu sahilde kıyıya vuran beyaz köpüklü dalgalara dalıp giderdi. O, denize hasret bir şehirde doğmuştu. Deniz kuşları yoktu oralarda; sıcaktı, kuraktı büyüdüğü şehir, bazen sıcak yaz gecelerinde akrepler çıkardı; dik kuyruklu, zehirli, siyah akrepler... Korkardı yalnız, annesiz yaz gecelerinde. Özlerdi küçücükken yitirdiği annesini, sığınacak bir kucak arardı hep... İşte o sahile vuran dalgalar özlemine iyi geliyordu. Dalıp gittiği dalgalar hep annesini hatırlatırdı ona niyeyse... Sonra yavaş yavaş alıştı bu deniz şehrine. Yalnızlığını paylaşacağı arkadaşlar edindi farkında olmadan, sevdi onları ve artık çok da gitmez oldu o yalnızlığını paylaştığı sahillere. Deniz'le ikinci sınıfın sonlarına doğru samimi olmuşlardı. Uzaktan bakışarak geçirdikleri birinci sınıftan sonra, yavaş yavaş konuşmaya, not alıp vermeye başlamışlardı birbirlerine. Pek çok huyları, zevkleri, fikirleri, yürekleri uyuşuyordu sanki. Zaman zaman el ele tutuşup sahile inerlerdi, ellerindeki şiir kitaplarından şiirler okurlardı birbirlerine Nazım'dan, Ahmed Arif'ten... "Yumulu göz kapaklarımın içindesin sevdiceğim Yumulu göz kapaklarımın içinde şarkılar Şimdi orda her şey seninle başlıyor Şimdi orda hiçbir şey yok senden önceme ait Ve sana ait olmayan..." Zor günlerdi o günler, ihtilal günlerinin kara bulutları kaplamıştı her yeri. Ortalığın toz duman olduğu o günlerde canlarının derdine düşmüşlerdi, doğru dürüst okula gidemiyor, eski günlerdeki gibi sık sık buluşamıyorlardı. Ama her şeye rağmen arada gidebildikleri okullarını nihayet bitirip mezun olmuşlardı. Nihayet ayrılık vakti gelmişti, herkes kendi şehrine gidecek, yolunu çizecek, yeni bir yaşama başlayacaktı. Kim bilir, belki de birlikte yeni bir yaşama başlarlardı... İleride tekrar buluşup görüşmek üzere sözleşip vedalaştılar. Artık yeni bir yaşam, yeni sorumluluklar bekliyordu onları; hakimlik sınavını kazanmış, kuralarını çekip yeni görev yerlerine gitmişlerdi. Bir uçtan bir uca savrulmuşlardı, denize ve sevgiliye hasret günler başlamıştı. Deniz, gittiği yurdun en ücrâ köşesinde isyan ediyordu her şeye... töreye, özleme, doğaya... "Bunlar, Engerekler ve çıyanlardır, Bunlar, Aşımıza, ekmeğimize Göz koyanlardır, Tanı bunları, Tanı da büyü... Bu, namustur Künyemize kazınmış, Bu da sabır, Ağulardan süzülmüş. Sarıl bunlara Sarıl da büyü..." Diyerek mektuplar yazıyorlardı birbirlerine şiir dolu, özlem dolu... Öğrencilik yıllarında okudukları Nazım ve Ahmed Arif şiirlerine Cemal Süreya'nın şiirleri de eklenmişti şimdi... "ben bütün hüzünleri denemişim kendimde canımla besliyorum şu hüznün kuşlarını bir bir denemişim bütün kelimeleri yeni sözler buldum seni görmeyeli" derken içindeki özlemi anlatıyordu kız sevdiğine... Günler, aylar geçmişti ama ortalık hala toz dumandı; tutuklamalar, ölümler tüm hızıyla sürüyor, insanlar haksız yere yargılanıyor ve acı çekiyorlardı inandıkları, düşündükleri yüzünden. İşte o zor günlerde bir fırsat yaratıp zar zor buluşmuşlardı yeniden, o deniz şehrinde. El ele tutuşup martıları seyretmiş, dalgaların sesini dinlemişlerdi. Rüya gibi geçen üç günün ardından "Elbet bir gün buluşacağız/ bu böyle yarım kalmayacak" diyerek vedalaşmışlardı. Ama olmamış, olamamıştı, o bekledikleri "bir gün" bir türlü gelmemişti... Sonra günler günleri kovalamış; aylar, yıllar geçip gitmişti... Ne bir ses, ne bir nefes gelmişti uzaklardan. Biraz hüzün, çokça öfke dolu yılların ardından, tam kırk yıl sonra deniz kenarında üşüyen kadın haber almıştı Deniz'den. O habersiz, yalnız geçen günlerin bedeli, bir hapishane koğuşu, siyasi bir mahkumiyet, mutsuz bir evlilikle geçen bir ömürmüş meğerse... Pek çok şeye bedel, boşa gitmiş bir ömür... belki de vefasızlığın bedeli. Kadın şimdi sahilde martıları seyredip geçmişi düşünürken bir yandan heba olan ömürlere yanıyor bir yandan da bir şarkı mırıldanıyor, gözleri nemli... "Rüzgar kırdı dalımı, ellerin günahı ne / erken ağardı saçlar, yılların günahı ne..."

  • Kayseri'den Amerika'ya Bir Yaşam Öyküsü

    Nurten Bengi AKSOY * Dünyaca Ünlü Anadolulu Yönetmen Elia Kazan Anı-biyografi türünde kaleme aldığı “Bir Yaşam” adlı kitabında “Zamanında ben de birçok kez deri değiştirdim, birçok yaşamlar yaşadım; şiddetli, acımasız değişimlerden geçtim. Olanları ancak olup bittikten sonra anladım genellikle. Pişmanlığı tattım, suçluluğu, gururu da. Ah, evet, ne günler geldi geçti!” diyerek bir anlamda hataları ve başarılarıyla kendisini anlatan Anadolu kökenli yönetmen Elia Kaza Rum kökenli Kayserili bir ailenin oğludur. 7 Eylül 1909’da İstanbul’un deniz gören bir semtinde dünyaya gelir. Ailesi Birinci Dünya Savaşı patlak vermeden 1913 yılında Ellia henüz 4 yaşındayken ABD’ye göç eder. Amerika’ya göç ettikten sonra adı Elia Kazan olan küçük çocuk New York eyaletindeki New Rochelle’de büyür. New Rochelle Lisesinden mezun olduktan sonra Massachusetts’te Williams College’de onur listesine girerek yükseköğrenimini başarıyla tamamlar ve Yale Üniversitesinde tiyatro öğrenimi görür. 1932 yılında New York’ta oyuncu olarak tiyatroya başlayan Elia, 1939 yılına kadar burada çalışır. 1940 yılında ise tiyatro yönetmenliği yapmaya başlar. Ünü tüm Amerika’ya yayılır ve Broadway‘in en iyi yönetmenleri arasına girer. 1934’te Komünist Parti’ye giren Kazan, tiyatro müdürünü görevden almak isteyen partinin, Müdür Strasberg’e karşı başlattığı 'oyunlara' katılmayınca 1936’da partiden atılır. Kazan, daha fazla insana ulaşmak için sinemaya yönelir. Anatole Litvak’ın yönetimi altında çekilen “City of Conquest” filminde oyuncu olarak rol alır. Bu arada çok sayıda belgesel de çeker. 1944 yılında ise sinema filmleri yönetmeye başlar. Kazan, 1945 yılında ilk uzun metrajlı filmi “A Tree Grows in Brooklyn” (Bir Genç Kız Yetişiyor) filmini çevirir. İki yıl sonra çevirdiği “Gentleman’s Agreement” (Centilmenlik Anlaşması) filmi ise üç Oscar’la ödüllendirilir. Kazan, 1947 yılında Cheryl Crawford ile birlikte ‘Actors Studio’ adındaki kendi aktörlük okulunu kurar. Amerikan yaşamının çatışmalarına, Amerikalıların problemlerine eğilen ilk yönetmenlerden biri olur. Elia Kazan açtığı bu aktörlük okuluyla Hollywood’a unutulmaz bir oyuncu kuşağı kazandırır. En gözde öğrencilerinden biri unutulmaz filmlerinde başroller verip bir ikon haline getireceği Marlon Brando olur. Kazan’ın aktörlük okulundaki bir diğer öğrencisi olan James Dean ise Kazan’ın 1955 yılı yapımı olan “Cennet Yolu” adlı filminde oynayarak bir ‘kült figür’ olma payesine erişir. Tanınmamış oyuncularla çalışmayı seven Elia Kazan, Rod Steiger, Natalie Wood, Lee Remick, Warren Beaty gibi isimleri de Hollywood’un ünlüleri arasına katar. 1951 de İhtiras Tramvayı, 1952 de Viva Zapata, 1954’te Rıhtımlar Üzerinde, 1955’te Cennet Yolu gibi birbiri ardına çektiği kült filmlerle tüm dünyada büyük yankı uyandıran Elia Kazan, ezilenlerin romanını yazan Amerikalı ünlü yazar John Steinbeck’le birlikte çalışır; Marlon Brando, James Dean ve Warren Beaty gibi oyuncuları sinema dünyasına kazandıran usta bir yönetmendir artık. 1952 yılında gösterime giren Viva Zapata filminde Meksikalı devrimci halk önderi Emiliano Zapata’nın öyküsünü, 1954 yılında çektiği Rıhtımlar Üzerinde filminde ise liman işçisi olan eski bir boksörün işçileri örgütleme öyküsünü anlatan ve eski bir komünist olan Elia Kazan, bu yıllarda Amerika’da hortlayan anti-komünizm furyasında kovuşturmalara uğramaktan kendini kurtaramaz. Viva Zapata’nın gösterime girmesinden birkaç ay sonra,1934-1936 yılları arasında Amerikan Komünist Partisi üyesi olan Elia Kazan, komünistleri zayıflatmak üzere bir muhbirlik rejimi inşa eden iktidarın baskılarıyla, Amerikan Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi HUAC’a ifadeye çağrılır ve burada arkadaşı olan sekiz komünist sanatçının ismini verir. Aslında Kazan’ın verdiği isimler HUAC’ın “Kara Listesi”nde zaten var olan isimlerdir. Ancak Charlie Chaplin, Orson Welles, Paul Robeson gibi dev sanatçıların ülkeyi terk etmesine neden olan bu cadı avına yaptığı katkılar Elia’nın başta Arthur Miller olmak üzere birçok isimle arasının sonsuza kadar bozulmasına neden olur. Kazan, HUAC komisyonuna verdiği ifadesinden ötürü ağır eleştirilere uğrar. 1960’ların ortalarında tiyatrodan uzaklaşmaya başlar; sinemayı da ikinci plana atarak yazarlığa ağırlık verir. 1954’te yaptığı ve başrolünde Marlon Brando’nun oynadığı “Rıhtımlar Üzerinde” filminin ‘alt-metinleri’ birçok eleştirmen tarafından Kazan’ın, muhbirliğini topluma aklatma çabası olarak yorumlanır ve film tam 8 dalda Oscar alır. Elia Kazan 1988’de çıkan otobiyografi kitabı ‘Bir Yaşam’da “vicdanının rahat olduğunu, komünistlerle geçen yıllarının ‘poz kesme’den başka bir şey olmadığını, en iyi filmlerini HUAC’a konuştuktan sonra yaptığını, partinin gerçek yüzünün günışığına çıkarılması gerektiğini” yazar. Elia Kazan’ın ihbar ettiklerinden biri olan senarist Abraham Polonsky, Kazan’ın 1999 yılında Onur Oscar’ı alacağını duyunca “Umarım ödülünü alırken birisi onu vurur” der ve Elia 1999 yılında 71. Akademi Ödüllerinde Yaşam boyu Onur Ödülü’nü, HUAC sorgusu nedeniyle protestolar arasında alır. Ancak Kazan, Senatör McCarthy’yle işbirliği konusunda hiç geri adım atmaz. 1997‘de İstanbul Film Festivalinden Onur Ödülü almaya geldiği sırada Cumhuriyet Gazetesine verdiği röportajda konuyla ilgili şunları söyler: “Doğru olduğuna inandığım şeyi yaptım. Özür dilemiyorum. Utanmıyorum ve bu beni mutsuz etmiyor.” 1960’ların ortalarında tiyatrodan uzaklaşmaya başlayan Elia Kazan sinemayı da ikinci plana bırakarak yazarlık yapmaya başlar. 1988 yılında 7. Uluslararası İstanbul Film Festivalinde seçici kurul başkanı olur. Ayrıca 1988 yılında yönetmenliğini ve senaristliğini Zülfü Livaneli‘nin yaptığı “Sis” adlı filmde konuk oyuncu olarak rol alır. Yaşamı boyunca hep ailesinin yaşadığı toprakları görebilmeyi isteyen Elia Kazan,1970’lerden itibaren Türkiye’yi sık sık ziyaret eder. 1972-1997 yılları arasında tam üç kez Kayseri’ye, atayurdu Germir’e de gider. 28 Eylül 2003 tarihinde Manhattan’da 94 yaşında hayata veda eden Kazan, arkasında onlarca film, tiyatro oyunu ve kitaplar bırakan bir Anadoluluydu…

  • Müzik Ruhun Gıdasıymış

    Nurten B. AKSOY * Müzik sevgisinin insanlara genlerinden geçtiğine inanıyorum. Ailemin büyüklerinden öğrendiğim kadarıyla dedem, yani annemin babası Girit'teyken çok güzel keman çalarmış, düğünlerde sanatçılara eşlik edermiş kemanıyla. "Mübadeleden" sonra da Erdek'te devam etmiş keman çalmaya. Tabii ben dedemi hiç görmedim, bunlar duyduklarım; ama annemin o içli ve güzel sesiyle söylediği şarkılar hâlâ kulaklarımdadır. "Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına" şarkısını okurken gözleri dolardı hep, sanki acılarla dolu yaşamını anlatırdı şarkıyı söylerken... Ve sonra hepimiz şarkıdaki gibi bir rüzgara tutulduk, savrulduk bir yerlere... İlkokul yıllarımda hep okul korosuna seçilirdim; vatan, bayrak sevgisini anlatan çocuk şarkıları okurduk büyük coşkuyla. Sonra ortaokul ve ergenlik yıllarında romantik şarkılar mırıldandık plakların eşliğinde Sezen Aksu'dan, Nilüfer'den, Berkant'tan... Üniversiteye başladığımda belki de edebiyat okumamın etkisiyle Türk Müziğine yöneldi ilgi ve sevgim. Türkülerden şarkılara, ilahilere her tür müziği büyük bir zevkle dinler ve mırıldanır oldum. Arkadaşların evinde toplanır kanunlar, udlar eşliğinde klasik şarkılar söylerdik Dede Efendi'den, Hacı Arif Bey'den ve Münir Nurettin'den... Yetmişli yıllarda Edebiyat Fakültesi öğrencilerinin adeta ikinci mekanı olan Kubbealtı Cemiyetinin bir korosu vardı. Haftanın belli günlerinde bu koroya ben de katılırdım pek çok arkadaşımla, Allah ömürler versin Yusuf Ömürlü hocamız çalıştırırdı bizi. Ne büyük bir zevk ve şevkle söylerdik şarkılarımızı... Sonra yıllar geçti, müzik ve edebiyat sevdalısı bir adamla evlendim. İnce ruhlu, şair ve musikişinas... Yeni evimizin her yanı o dönemin pek moda olan 78'lik ve 33'lük plaklarıyla doluydu. Ama dikkatimi çeken bir şey vardı ki ilk zamanlar az da olsa kıskançlık duymama neden olmuştu. Evdeki plakların büyük kısmı Serap Mutlu Akbulut'a ait plaklardı ve evin baş köşesinde de sanatçının, eşimin adına imzaladığı çok güzel bir fotoğrafı duruyordu. Ve bir gün, o dönemde TRT Antalya Radyosu Müdürü olan eşim, Serap Mutlu Akbulut'un bir konser için Antalya'ya geleceğini müjdeledi büyük bir coşkuyla. Aslında için için kıskansam da çok merak ediyordum bu güzel insanı ve nihayet konser öncesi tanıştık kendisiyle. Öylesine zarif, güzel ve sıcak kanlı bir insandı ki Serap hanım, görür görmez kendisini sevmiş ve içimdeki kıskançlık duygusu da yok olmuştu. Sonra köprülerin altından çok sular geçti; acı tatlı bir sürü şey yaşandı, ama benim müzik aşkım hiç bitmedi. Evde, okulda bazen sokaklarda, parklarda hep sevdiğim şarkıları dinledim ve mırıldandım kendi kendime. 2005 yılında Antalya'dan İstanbul'a geldiğimizde radyoda TRT'nin TSM Gençlik Korosuna sınavla öğrenci alınacağını duydum. Çocukluğundan beri bir müzik sevdalısı olan ve gitar çalan oğlum Emir'i sınavlara girmesi için teşvik ettim. Emir sınavı kazandı ve koro çalışmalarına başladı TRT'de. İşin en ilginç ve güzel yanıysa Koro şefleri Serap Mutlu Akbulut'tu, yıllar sonra tekrar karşılaşmış ve sarılmıştık birbirimize. Emir TRT'ye devam ederken bu arada ben de Cenan Vakfı Türk Sanat Müziği korosuna katılmaya başladım. Büyük bir zevkle devam ettiğim koroyu evime çok uzak olduğu için iki yıl sonunda bırakmak zorunda kaldım. Aslında yeni bir arayış içindeydim, ama çevremdeki Türk Sanat Müziği korolarının hiçbiri içime sinmiyordu bir türlü. Ve sonra bir gün, sosyal medyada gördüğüm bir duyuruyla yüreğim hop etti. Serap Mutlu Akbulut evime çok yakın olan Caddebostan'da koro çalışmaları yapıyordu. Hemen gidip kaydoldum ve sevgili hocamla yollarımız bir kez daha kesişti yıllar sonra. Emir'le birlikte üç yıl devam ettiğim korodan, taşındığım yeni evime uzak olduğu içim üzülerek ayrılmak zorunda kaldım ne yazık ki. Ama sevgili Serap hocamla dostluğumuz ve görüşmelerimiz hep devam ediyor. Bu vesileyle kendisine sağlıklı ve mutlu uzun ömürler diliyorum. Aslında müzik tutkumu anlatmak için başlamıştım yazmaya; ama nereden nerelere geldim. Evet müziği hala çok seviyorum ve şu sıkıntılı günlerimizde ruhumuza huzur verecek en iyi ilaç olduğuna inanıyorum

bottom of page