
Arama Sonucu
maviADA'ya DÖN
Boş arama ile 4771 sonuç bulundu
- Londra'da Köylü İsyanı: Wat Tyler Ayaklanması
Wat Tyler'ın Londra belediye başkanı tarafından öldürülmesi 13 Haziran 1381 - Wat Tyler öncülüğündeki köylü isyancılar, Londra'yı basarak Hükûmet binalarını ateşe verdi, hapishaneleri boşalttı ve zenginlerle yargıçların kafalarını uçurdu. Wat Tyler, 1381 Köylü Ayaklanması'nın önderlerinden biri olan İngiliz isyancı liderdir. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. İngiltere'de reformlara önayak olmuş ve sonunda 15 Haziran 1381'de öldürülmüştür. Tyler'ın yaşamı hakkında çok az bilgi bulunmaktadır. Essex kentinde 1341 yılında doğduğu ve tuğla ustası olduğu bilinmektedir. Ailesi ve başından geçenler hakkında bilgi bulunmamaktadır. Bazı tarihçiler 4 Ocak 1341'de doğduğunu iddia ederken, bir başka kaynak 1320 civarında doğduğunu iddia etmektedir. isyan ve Devrim Tyler, serfliğe ve işçilerin sömürülmesine karşıydı. Serfliğin kaldırılmasını, işçilere daha geniş haklar verilmesini ve derebeylik düzeninin zayıflatılmasını savunuyordu. Ayaklanma daha başlamadan Fransa'da da buna benzer ayaklanmalar başladı. Bundan güç alan İngiliz köylüleri ve işçileri Essex'ten Londra'ya doğru yürüyüş başlattı. İsyan Mayıs 1381'de başladı ve eylemi kısa süre önce her yetişkinden alınan 4 penilik kelle vergisi tetikledi. Köylüler daha fazla özgürlük ve diğer sosyal reformları da aradıkları için isyan sadece parayla ilgili değildi. Her işçinin kendi seçtiği işveren için çalışmasına izin verilmesini talep ettiler ve serfliğe ve diğer katı sosyal sınırlara son verilmesini istediler. Ayaklanmaya şair John Gower'ın da katıldığı bilinmektedir. İngiliz yönetimi bu ayaklanmayı kanla bastırmayı reddetti. Ancak İngiliz derebeyleri endişeliydi. İsyana hangi tarihte katıldığı bilinmeyen Tyler kısa sürede bu ayaklanmanın lideri konumuna geldi. Tyler'ın isteği yerine gelmesi halinde işçilerin hakları hayli genişleyecek, kölelik kaldırılacak ve belki de derebeylik rejimi yıkılacaktı. Tyler ve diğer önderleri Orta Çağ tarihçilerinden etkilenmişti. Okudukları tarih kitapları derebeylik rejimini eleştiren bir tutumdaydı. Bu kitapların da etkisiyle ayaklananların sayısı arttı. Londra'ya büyük bir kalabalık olarak yığıldılar. İngiltere kralı II. Richard, Tyler'ın gelmesini kabul etti. Tyler, isteklerin yer aldığı bir liste ve etkili bir konuşma hazırladı. Kral II. Richard'ın yakınına geldi. Tam o sırada Londra belediye başkanı William Walworth [en], Wat Tyler'a ''bu şehrin en büyük yalancısı ve soyguncusu sensin'' diyerek Wat Tyler'ı kılıç darbesiyle öldürmek istedi. Kral II. Richard, Wat Tyler'ı korumak için önüne atıldıysa da artık çok geçti, Wat Tyler boynundan aldığı kılıç darbesi nedeniyle ölmüştü. William Walworth cezalandırılmamış, aksine kral tarafından ödüllendirilerek şövalyelik unvanı almıştır. Wat Tyler'ın cesedi Londra Köprüsü'ne asıldı. Wat Tyler'ın ölümünü duyan kalabalık öfkelendi. Londra karıştı. Bu nedenle devrin İngiliz hükûmeti, kalabalığa bu istekleri yerine getireceğine dair söz verdi. İstediğini alan kalabalık, Wat Tyler'ın ölüm üzüntüsüyle dağıldı. Kalabalığın dağılmasını bekleyen devrin İngiliz hükûmeti sözünü tutmadı ve bu istekleri reddettiğini ilan etti. Wat Tyler adı ilerleyen yıllarda birçok alanda yer buldu. Çartist ayaklanma'nın manifestosunda ve Bobby Sands eylemlerinde adı geçti. Ayrıca William Morris, Herman Melville, Robert Southey ve Mark Twain gibi isimlerin romanlarında karakterlerini yaratırken ilham aldığı kişi oldu. Wat Tyler ve 1381'deki Büyük Ayaklanma'yı anan bir anıt, 15 Temmuz 2015'te Londra, Smithfield'de açıldı. Wat Tyler Ayaklanması, 1381 yılında İngiltere'de Wat Tyler liderliğinde gerçekleşen bir köylü ayaklanmasıydı. İsyan, 1340'larda Büyük Veba Salgını'nın yarattığı sosyo-ekonomik ve politik gerilimler, Yüz Yıl Savaşı sırasında Fransa ile olan çatışmalardan kaynaklanan yüksek vergiler ve Londra'nın yerel liderliği içindeki istikrarsızlık gibi çeşitli nedenlere sahipti. Wat Tyler'ın isyan sırasında Londra belediye başkanı tarafından öldürülmesine rağmen isyan 5 ay daha sürdü. Orta Çağ tarihçisi Tom Johnson 2025 yılında isyanı hakkında şunları söylemiştir: "İngiliz tarihinin en büyük halk ayaklanmasıydı. Askerî başarısızlıklar, mali yolsuzluklar ve dört yıl içinde üçüncü kez seçim vergisi dayatılması gibi bir dizi beceriksiz kısa vadeli siyasi kararın sonucunda patlak verdi. Ancak asıl önemlisi, hükûmetin tebaasının yaşamına bu denli müdahale etmesi nedeniyle ulusal bir kriz halini almıştı." Akademik çevrelerde isyana dair yorumlar zamanla evrim geçirmiştir. Başlangıçta İngiliz tarihinin dönüm noktalarından biri olarak değerlendirilen bu olay, özellikle Kral II. Richard'ın serflik sistemini kaldırma vaadine ve Lollard hareketine yönelik şüphelerin artmasına yol açmıştır. Ancak günümüz tarihçileri, ayaklanmanın sonraki sosyal ve ekonomik gelişmeler üzerindeki etkisi konusunda ortak bir kanaate varamamaktadır. İsyan, yazar William Morris de dahil olmak üzere sosyalist literatürde yaygın bir şekilde yer almıştır ve 1980'lerde Birleşik Krallık'ta Topluluk Ücreti'nin uygulanmasına ilişkin tartışmalara yön vererek sol siyaset için güçlü bir sembol olmaya halen devam etmektedir. Ayaklanma, Kraliyet güçleri tarafından bastırıldı. Ayaklanmaya önderlik eden Thomas Baker, John Ball, John Buk, Richard de Leycester ve John Wrave asılarak, sürüklenerek ve dört parçaya bölünerek idam edildiler.
- Bugün Dünya Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Günü
Kapitalizmde çocuk işçiliğini kınamak için Sisyphus mitinden esinlenen bir karikatür, yaklaşık 1913 Her yıl 12 Haziran’da Dünya Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Günü, çocuk işçiliğinin sona erdirilmesine yönelik çabaları güçlendirmek amacıyla hükümetleri, işçi ve işveren örgütlerini, işletmeleri, sivil toplum kuruluşlarını, toplulukları ve bireyleri bir araya getirmektedir. 2026 Dünya Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Günü, Marakeş’te düzenlenen Altıncı Küresel Çocuk İşçiliğinin Ortadan Kaldırılması Konferansı’nın hemen ardından, kritik bir dönüm noktasında gerçekleşmektedir. Konferans, ilerlemenin hızlandırılması ve verilen taahhütlerin somut sonuçlara dönüştürülmesi gereğini bir kez daha teyit etmiştir. “Çocuk işçiliğine kırmızı kart: Çocuklar için adil ve eşit şartlar, yetişkinler için insana yakışır iş” sloganıyla yürütülen kampanya; kaliteli eğitime erişim, sosyal koruma, insana yakışır iş olanakları, daha güçlü mevzuat ve etkin denetim mekanizmaları ile çocuk işçiliğinin temel nedenlerini ele alan diğer önlemler konusunda daha güçlü adımlar atılması çağrısında bulunmaktadır. Kaydedilen ilerlemelere rağmen, dünya genelinde halen 138 milyon çocuk işçi bulunmakta; bunların yaklaşık 54 milyonu tehlikeli işlerde çalışmaktadır. Bu Dünya Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Günü’nde siz de çocuk işçiliğine kırmızı kart gösterin ve Marakeş’te verilan taahhütlerin çocuklar, aileler ve toplumlar için gerçek değişime dönüşmesine katkı sağlayın.
- Başkalarının Eskilerini Giyenin Şarkısı
SENNUR SEZER * Satın alınmış düşleri, bıkıp fırlattığınızda Ardınıza bakmayın Oradayım. Ayışığında bir öpüşme düşü, Eskitilmiş bir kadife bluz, sim işlemeli Ve yenilenen balayı, dantel askılı Yaramaz işime... ben üşüyorum. Sıcacık bir şey gereken Düşlerime. Yarım bırakılmış çorba, Geri çevrilmiş biftek ve “ihanet” yabancı bana İnce topukları yaz takunyalarınızın Bana kalın, yıkanmaya dayanıklı Akrabalar kadar tanıdık bir şey gerek Rengi de, rengi de olmalı elbet Yıpranmışlığımı örten. Dokunduğumda çocukluğumu düşündüren Gençliğim gibi sırrı açıklanmaz Kumaşlar satılmaz çarşılarınızda. Ağrılarıma göre tasarlanmadı giysilerinizin boyu. Bir korkuyu tanırsınız yalnız Yaşlanmak ve bırakılmak. Bende çeşidi var, Ama bitişmiyor sizinkilerle, Sevgiden doğuyor çoğu. Paramın yettiği bu tezgahta Satılan eskileriniz Ellerim değdikçe soluk alıyor Eskiyen siz misiniz? * Sennur Sezer * 12 Haziran 1943'te Eskişehir'de doğdu. İlkokula Eskişehir’de ikinci sınıftan başladı, Kasımpaşa Karma Ortaokulu’nda tamamladı. İstanbul Kız Lisesi'nde öğrenimini yarıda bırakıp, Taşkızak Tersanesi’nde ikmal ve muhasebe memuru oldu. Daha sonra Varlık Yayınevi'nde düzeltici olarak çalıştı. 1969-1975 yılları arasında Cumhuriyet ve Vatan gazetelerinde resim sergileri, ressamlar ve yazarlar ile ilgili yazılar, TRT’ye radyo oyunları yazdı. Arkın Yayınevi’nin ansiklopedilerinde redaktör ve metin yazarı olarak görev aldı. Yapı Kredi Bankası Sanat Dünyası dergisi, Asa Ajansı, Gelişim Ansiklopedisi ve Görsel Yayınlar da emekli olana kadar çalıştı. 1999 yılında kısa süre TYS genel sekreterliği yaptı. 1983’te emekli olduktan sonra serbest yazar olarak çalışmalarını sürdürdü. 7 Ekim 2015'te vefat etti.
- BAL 60. AYRAN GÜNÜNDEYİM
60. BAL Ayran Günü’nde Hasret Gidereceğiz… Yıllar, kimi zaman bir okulun koridorlarında, kimi zaman bir tarlada, kimi zaman bir fabrikada akıp gider. İşte bu yaşamın bereketi insanın kendi elindedir. İnsan kendini koşullara teslim etmez, koşulları kendi yaratırsa ömrü bereketli olur... 37 yıllık eğitimcilik hayatımın bana öğrettiği en büyük gerçek, bilginin de sevginin de paylaşıldıkça büyüdüğüdür. Hayatımın en özel duraklarından biri, hiç kuşkusuz Bornova Anadolu Lisesi’nde geçen on dokuz yılımdır. Bu köklü kurumun geleneksel Ayran Günü, BAL tarihinin en anlamlı kilometre taşlarındandır. 60. Ayran Günü’nde, kitaplarım vesilesiyle öğretmen arkadaşlarımla, öğrencilerimle ve kıymetli velilerimle bir araya gelecek olmanın tarifsiz mutluluğunu yaşıyorum. 14 Haziran günü sadece bir imza günü değil; meslektaşlarımla ve edebiyat dostlarımla yaşanmışlıkları tazeleyeceğimiz bir "vefa" buluşması olacaktır. Düş Yolculuğu’ndan Adı Sevgi Olsun’a, Biraz Sevda Biraz Kavga’dan Mavi Yürekli Öyküler’e, Sevdalı Öyküler’den Okullu Öyküler’e kadar... Kalemimin mürekkebinde iz bırakan sekiz eserimle, bir zamanlar öğretmeni olmaktan onur duyduğum bu ulu çınarın, BAL’ın konuğu olacağım. Her biri ayrı bir yaşanmışlığın, bir anının ve hayata dair bir çabanın ürünü olan kitaplarımın, okurlarımın zihninde ve kalbinde yeni yolculuklara kapı aralamasını diliyorum. Sevgili öğrencilerimi, mesai arkadaşlarımı, kıymetli velilerimizi ve edebiyat dostlarını, 14 Haziran’da dostluğu büyütmeye çağırıyorum… Niyazi UYAR
- CHP’NİN BAŞINA GELEN
Zeki Sarıhan * Türkiye siyasi tarihinde 50 veya 100 yılda karşılaşılabilecek bir olay yaşadık. Polis, Kemal Kılıçdaroğlu’nun isteği üzerine CHP Genel Merkezini zor kullanarak boşalttı ve Genel Başkan Özgür Özel ve partilileri zorla binadan çıkardı. Kılıçdaroğlu’nun akşama sabaha binaya gelerek yerleşmesi bekleniyor. Böyle bir durum İstanbul il merkezinde aylardır yaşanıyor. Bu gelişme, ülkemizdeki iktidar mücadelesinin, yani maddi kaynakları kullanmanın nasıl şiddetli bir mücadeleye ulaştığını gösteriyor. AKP İktidarı için alışılmış anayasal yolları izlemek, yani demokratik seçimler artık iktidarını sürdürmeye yetmediğini gösteriyor. Hükümet, her ne kadar çekişmenin CHP içindeki iki kanadın partiye egemen olma yarışından kaynakladığını ileri sürse de yapılanlar onun muhalefetle mücadelesinin bir biçimidir. Çünkü iktidar, CHP’nin bölünmesine zemin hazırlayarak bu partinin seçim dışı kalabileceğini, iki parti olarak seçime girmesinin de AKP-MHP bloğunun işine yarayacağını hesap ediyor. CHP’yi bozarak, ezerek, itibarsızlaştırarak kazanılmış bir seçim için tarih ne diyecektir? Tarih benzer olaylar için hiç de iyi şeyler söylemiyor. Ancak iktidar bir yol ayrımındadır. Ya anayasal kuralları uygulayarak iktidarı kaybetme tehlikesini göze alacak ve muhalefette kalmaya razı olacak ya da seçimleri kazanamayacağı korkusuyla, tarihte kötü bir nam bırakma pahasına ne olursa olsun iktidarı elde tutmanın yollarını arayacaktır. Şu günlerde yaptığı ikincisidir. Korkmaya Gerek Yok Bir partinin şimdi CHP’ye uygulanan yöntemlerle iktidar mücadelesinde zaafa uğrayacağını, mücadele dışı kalacağını sanmak yanlıştır. Yeter ki millette o partiyi iktidara getirecek kadar taraftar ve bu taraftarda iktidara gelme azmi olsun. Türk siyasi tarihi, siyaset dışı bırakılmaya çalışılan birçok partinin kısa zamanda toparlandığını ve iktidara geldiğini yazıyor. Bir akımın millette karşılığı varsa onun önüne uzun süre set çekmek mümkün değildir. Karşı Tarafa Koz Vermekten Kaçınmak İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı başta olmak üzere bazı belediye başkanlarının görevden alınmaları, birçok kişinin sorgulama altına alınması gibi CHP’nin başına gelen belalar, bu partiye olduğu kadar öteki muhalefet partilerine, belediyelere, kitle örgütlerine yaptıkları işlerde daha dikkatli olmak gibi bir sorumluluk yüklemiştir. Herkesin tahmin edebileceği gibi en çoğu iktidar partisine mensup belediye ve işletmelerde yapılan ve hesap verme ihtimali bulunmayan müteahhitlerle ortak işler yapmamak için dikkatli olmak gerekir. Yolsuzlukları önlemek için yöneticilerin ahlaklı olması yetmez. Parasının insanı dinden imandan çıkarma gücü bulunduğu bilinmelidir. Yolsuzlukları önlemenin tek yolu, bütün işletmelerde herkesin kendini bir denetmen olarak hissetmesidir. Bir belediye başkanı akçalı işlerde yolsuzluk yaparken hiçbir zaman tek başına değildir. Yardımcısı, alım satım komisyonu üyeleri, muhasip, veznedar, nasıl olup da yolsuzluğa ortak olur veya göz yumar! Bu durum, bizim sistemimizde başkanların her şey sayılmasından, çalışanların birey olamayışından kaynaklanır. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanının, seçimlerde kendisinin ve partisinin başarılarından cesaret alarak erken bir tarihte genel seçim istemesi, CHP yönetimini biçimlendirmesi ve kendisini cumhurbaşkanı adayı ilan ettirmesi, karşı tarafı onu saf dışı bırakmak için kışkırtmış bulunuyor. Bunu daha önce CHP ile ilgili bazı yazılarımızda ifade etmiştim. CHP’nin bu adaylıktan vazgeçerek günü geldiğinde adayının kim olması gerektiğini kamuoyuna sorması ve böylece başarıyı garanti altına alması beklenir. Akıl için yol birdir, derler. CHP, bu badireden akıllı politikalarla, arınarak kurtulabilir, hatta tepesi atan milletin yönelmesiyle kazançlı bile çıkabilir.
- Cengiz Aytmatov / DOSYA
maviADA Kültür Sanat Dergisi DOSYADAKİ YAZILARI GÖRMEK İÇİN / Dünyanın en büyük yazarlarından biriydi. 12 Aralık 1928 tarihinde Kırgızıstan'da doğdu. Literatürün, yaşadığı dönemde bu unvanı verdiği ender yazarlardan biri... Kırgızıstanlı bu dev yazar, okumayla ilgisi olan çok kişi üzerinde derin izler bırakan yapıtlar yazdı. Nesnelerle ilişki kuran büyülü dili çoğumuza okumayı sevdirdi. Toprak Ana, Cemile, Öğretmen Duyşen, Elveda Gülsarı, Beyaz Gemi... gibi 20 den fazla yapıt kaleme aldı. 10 Haziran 2008'de aramızdan ayrıldı. -CENGİZ AYTMATOV DOSYASI: RESME TIKLAYIN-. *II. Dünya Savaşı sonrası yazarları arasında yer alan Aytmatov, Cemile'den önce birkaç kısa hikâye ve Yüzyüze'yi yazdı. Ancak yazarın kendini kanıtlamasını sağlayan kitap Cemile oldu; Louis Aragon Cemile'yi "dünyanın en güzel aşk hikâyesi" olarak tanımlamıştır. Eserlerinde mitolojiye oldukça yakın durdu; ancak onunki antik anlamından farklı olarak mitolojiyi çağdaş bir zeminde sentezlemek ve yeniden yaratmaktı. Eserlerinde mitlere, efsanelere ve halk hikâyelerine göndermeler yapmıştır. Aytmatov'un bir çok eseri filme de alındı. Biz de büyük ilgi gören "Selvi Boylum Al Yazmalım" onun yapıtıdir. Selvi Boylum Al Yazmalım, Atıf Yılmaz tarafından yönetilen, başrollerinde Kadir İnanır ve Türkân Şoray'ın oynadığı, 1977 tarihli film, Türk sinemasının başyapıtlarından biri olarak sayılır. Yazarın 1970 yılında yayımlanan YOL ARKADAŞI romanından uyarlanmıştır. 1966'dan sonra eserlerini hep Rusça kaleme almıştır. Eserleri 176 dile çevrilmiştir. maviADA için onu daha da değerli yapan bir yönü de vardı: Bir dönem maviADA'nın yakın dostu oldu, Dosya çalışmamızda yer aldı, bir etkinliğimize gelmeye söz verdi. Dosya çalışmamız sayesinde maviADA, DÜNYA LİTERATÜRÜNDE , FAN KULÜPLERDE ve KIRGIZISTAN'ın adına yaptığı resmi sitede yer aldı. YUKARIDAKİ Site AYTMATOV'un resmi sitesi olup aslı KIRGIZCADIR, ama geogle TÜRKÇEYE ÇEVİRMEKTEDİR. www.aytmatov.org sitesine girip görülebilir. * 10 Haziran 12. ölüm yıldönümünde kendisiyle ilgili bir maviADA'da DOSYA çalışması yapılacaktır. Bu çalışmada maviADA 2006 YAZ sayısında yer alan bizzat Aytmatov'un yanında yerli yabancı çok sayıda yazar ve bilim adamının katıldığı DOSYA'nın yanında yıllar içinde olan yeni katılımları da okuyabilirsiniz. İsteyen herkes bu çalışmaya katılabileceği gibi isteyen de maviFORUM'da Aytmatov ya da eserleriyle ilgili çalışmaları, notları, düşünce ve yorumlarıyla katkıda bulunabilir. 10.06.2020
- Spinoza'nın Tanrısı
Albert Einstein Amerika’daki üniversitelerde ders verirken öğrencilerin ona en çok sorduğu soru, “Tanrıya inanıyor musun?” olmuştur. O da her zaman, “Ben Baruch Spinoza’nın Tanrısına inanıyorum.” cevabını vermiştir. Hollandalı filozof Spinoza, Fransız filozof René Descartes ile birlikte 17. yüzyıl felsefesinin en büyük rasyonalistlerinden biri olarak kabul edilir. Spinoza’nın felsefesinin 18. Yüzyılın sonlarına doğru Avrupalılara ilginç gelmesinin sebebi, materyalizme, ateizme ve deizme bir alternatif sunmuş olmasıdır. Spinoza kimileri tarafından Klasik Panteist veya Panenteist olarak tanımlanırken, kimileri de onun ateist olduğu kanısındadır. Bu sorunun yanıtını, aşağıda Spinoza’nın Tanrısı ile tanıştıktan sonra sizlere bırakıyoruz… Spinoza (Tanrı derdi ki): Dua etmeyi bırakın. Sizden istediğim şey, dünyayı gezip hayatın tadını çıkarmanız. Şarkı söylemenizi, sizin için yarattığım her şeyin tadını çıkarmanızı istiyorum. İnşa ettiğiniz ve benim evim olduğunu iddia ettiğiniz karanlık, soğuk tapınaklara gitmeyi bırakın. Benim evim dağlarda, ağaçlarda, nehirlerde, göllerde, sahillerde. Buralar benim yaşadığım ve size olan sevgimi ifade ettiğim yerler. Sefil hayatınız için beni suçlamayı bırakın. Ben günahkâr olduğunuzu ya da cinselliğin kötü bir şey olduğunu söylemedim. Seks, benim size verdiğim; sevginizi, coşkunuzu, keyfinizi ifade edebileceğiniz bir hediye. Bu yüzden sizi inandırdıkları her şey için beni suçlamayın. Benimle ilgisi olmayan, sözde kutsal kitapları okumayı bırakın. Eğer beni gün doğumunda, manzarada, arkadaşınızın bakışında, oğlunuzun gözlerinde göremiyorsanız, beni hiçbir kitapta bulamazsınız. İşinizi nasıl yapmanız gerektiğini sormayı bırakın. Benden korkmayın. Sizi yargılamıyorum ya da eleştirmiyorum. Yaptıklarınızdan da rahatsız olmuyorum. Ben saf sevgiye sahibim. Af dilemeyi bırakın. Af dilenecek bir şey yok. Ben sizin içinizi hırsla, eksikliklerle, hazla, duygularla, ihtiyaçlarla, tutarsızlıklarla ve özgür irade ile doldurdum. Zaten benim size vermiş olduğum şeylerden dolayı neden sizi sorumlu tutayım? Sizi ben yarattıysam nasıl olur da sizi siz olduğunuz için cezalandırırım? Yaramaz çocuklarımı sonsuza kadar yakacağım bir yer tasarlayabileceğimi mi düşünüyorsunuz, bunu hangi tanrı yapar? Birbirinize saygı duyun ve size yapılmasını istemediğiniz şeyleri başkalarına yapmayın. Sizden istediğim tek şey, gözünüzü açık tutmanız ve rehberinizin bilinç olması. Canlarım, bu hayat bir sınav, bir adım, bir prova ya da cennetin başlangıcı değil. Bu ve şimdiki yaşam elinizdeki tek şey, zaten bütün ihtiyacınız olan da bu. Sizi tümüyle özgür bıraktım. Ödül veya ceza, sevap veya günah yok. Kimse çetele tutmuyor. Hayatınızı cennete ya da cehenneme çevirmek tamamen size kalmış. Size ölümden sonra yaşam olup olmadığını söyleyemem, ama bir tavsiyede bulunabilirim: Başka bir hayat yokmuş gibi yaşayın. Eğlenmek, sevmek ve yaşamak için tek şansınız buymuş gibi. Ölümden sonra yaşam yoksa, size verdiğim şansın tadını çıkarmış olacaksınız. Ve eğer varsa içiniz rahat olsun; doğru ya da yanlış davranıp davranmadığınızı sorgulamayacağım. Size başka sorularım olacak: Size sunduğum hayatı beğendiniz mi? Keyfini çıkardınız mı? En çok neden zevk aldınız? Ne öğrendiniz? Bana inanmayı bırakın; inanmak varsaymaktır, tahminde bulunmaktır, hayal etmektir. Bana değil, kendinize inanmanızı istiyorum. Sevgilinizi öperken, küçük kızınızı severken, köpeğinizle ilgilenirken, denizde yüzerken beni hissetmenizi istiyorum. Beni övmeyi bırakın. Beni nasıl bir egomanyak sandınız? Övülmekten sıkıldım. Teşekkür edilmekten yoruldum. Bana minnettar mısınız? O zaman bunu kendinize, sağlığınıza, ilişkilerinize, dünyaya iyi bakarak kanıtlayın. Beni övmenin yolu budur. İşleri karmaşıklaştırmayı ve size benim hakkımda öğretilen ezbere bilgileri muhabbet kuşu gibi tekrarlamayı bırakın. Bunca mucizeye ve açıklamaya neden ihtiyacınız var? “Kesin olan tek şey, burada olduğun, hayatta olduğun ve bu dünyanın harikalarla dolu olduğu.” Spinoza Yazı, Bahriye Üçok X Hayran hesabından alınmıştır.
- İbrahim Balaban
maviADA * Resim sanatında kendine özgü biçem geliştiren ressamlardan olan BALABAN aynı zamanda Nazım Hikmet'in Orhan Kemal'le birlikte öğrencisi olarak da bilinir. Bursa'nın SEÇKÖY'den olan, 3 yıllık köy okulundan mezun, hiçbir resim eğitimi görmeyen, 16 yaşında kenevir yetiştirme suçundan hapse giren Balaban, hapiste kendini avutmak için resim çizmeye başlar. Parasızlıktan resimlerini zeytinyağına batırdığı renkli kalemlerle yapar. Nazım'ın Köylü Ressamı İbrahim Balaban İbrahim Balaban (1921, Bursa - 9 Haziran 2019; Güngören, İstanbul), Türk ressam ve yazardır. Yaşamı 1921'de Bursa - Seçköy'de dünyaya geldi. Doğduğu köyün 3 yıllık okulunda eğitim gördü. 1937 yılının son günlerinde, henüz 16 yaşındayken hint keneviri yetiştirmek suçundan cezaevine girdi. Altı ay hapis ve 16,000 lira da para cezasına çarptırılan Balaban, serbest kaldıktan sonra para cezasını ödeyemeyince para cezası üç yıl mahkûmiyete çevrildi. Yeniden girdiği cezaevinde kendini avutmak için resim çizmeye başladı. Yağlıboya alacak maddi imkanı olmadığı için resimlerini zeytinyağına batırdığı renkli kalemlerle yapıyordu. Cezasının bitmesine kısa bir süre kalmışken dört mahkûmun bıçaklı saldırısı ile yaralandı. Cezaevinden çıktıktan sonra babası Hüseyin Çavuş tarafından evlendirilen Balaban, bir tabanca edinip hasmını öldürünce çıktıktan on ay sonra üçüncü kez cezaevine girdi. 1942 ile 1944 ve 1947 ile 1950 yılları arasını Bursa Cezaevi'nde geçirdi. Cezaevindeyken önce babası Hasan Çavuş'un cinayete kurban gittiği; daha sonra da doğumda karısının öldüğü ve çok kısa bir süre sonra da çocuğunun ölüm haberlerini aldı. Balaban, Bursa Cezaevi'nde şair Nâzım Hikmet'la tanıştı. Onun desteği ve ilgisi sayesinde resim yeteneği ortaya çıktı ve gelişti. "Şair Baba" dediği Nazım'dan, resmin yanı sıra felsefe, sosyoloji, ekonomi-politik konularında pratik bilgiler edindi; Orhan Kemal ile birlikte şairin öğrencileri oldular. NAZIM'ın Portresi- İbrahim Balaban Balaban, 1950'de çıkan af yasası ile Nazım Hikmet ile birlikte serbest kaldı. Hapishane çıkışı kalacak yeri olmadığı için Nâzım Hikmet'in annesi Celile Hanım’ın evine taşındı. 1951 yılında Askere alınan Balaban, 1952 yılında askerden dönünce köyüne giderek evlendi; bu evliliğinden iki oğlu ve bir kızı oldu. 1955 doğumlu oğlu Hasan Nazım Balaban da kendisi gibi ressam olmuştur. İbrahim Balaban, ilk kişisel sergisini 1953'te İstanbul'da Fransız Kültür Merkezi'nde açtı. Sergi, sanat çevrelerinde ve basında ilgi gördü, elli dolayında tablosu satıldı. Sanatçı, uzun süre kendi üslubuyla kırsal resim yaşamını resmetti. 1959 yılında heykeltıraş Vahi İncesu, Mata Kaya Tözge, Kemal İncesu, Avni Memedoğlu ve İhsan İncesu ile birlikte ‘Yeni Dal Grubu’ adı altında bir grup kurdu. Yeni Dal, D grubuna bir tepki olarak kurulmuş olan " Yeniler "grubunun bir devamı niteliğinde idi. Grup üyeleri, 1961 yılında açtıkları sergideki resimleri nedeniyle tutuklandılar, 50 gün sonra beraat ettiler. Grup, 1963 yılında dağıldı. Balaban, grup dağıldıktan sonra da resim yapmaya devam etti. 1979-1980 yıllarında Almanya ve Hollanda’da kişisel sergiler açtı. 1982-1985 arasında çeşitli resim dizileri gerçekleştirdi. Başlıca resim dizileri "Kaldırımlarda Dolaşanlar" ve "Göç", "üretenlerin Suretleri", "Çocukların Sevinci", "Anadolu Kadınları" adlarını taşır. "Geçmişin Masala Duruşu" adlı sergisindeki resimlerde Aşık Garip, Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin gibi halk hikâyelerini, Karagöz ile Hacivat'ı, Nasreddin Hoca'yı işledi. Ressam, son olarak desen çalışmalarını 2005'te İstanbul'da sergiledi. Bu desenler Balaban-Yaşamın Çizgileri / Desenler (Remzi Oğuz Yılmaz) adlı kitapta toplandı. Balaban, 1960'lardan itibaren ressamlığının yanı sıra anı-roman ve denemeler yayımlamıştır. 942-1944 ve 1947-1950 arasında yedi yıl süren Nâzım Hikmet'li günlerini Şair Baba ve Damdakiler (1968) kitabında anlattı. İstanbul Şehir Tiyatroları'nda sahneye konan "Aslolan Hayattır" adlı tiyatro oyununda ve "Mavi Gözlü Dev : Nâzım Hikmet" adlı sinema filminde (Yönetmen: Biket İlhan) bu kitaptan alıntılar vardır. Ayrıca kitabı yazar Haldun Çubukçu tarafından oyunlaştırılmış ve yönetmen Ayşe Emel Mesci tarafından sahneye konularak 2011 yılında Ankara Devlet Tiyatrosunda sahnelenmiştir. Sanatçı 9 Haziran 2019'da Güngören, İstanbul'da tedavi gördüğü hastanede 98 yaşında ölmüştür. Cenazesi İstanbul'da Şişli Camii'nden kaldırılarak memleketi Bursa'ya gönderilerek memleketi Osmangazi ilçesine bağlı Seçköy'de defnedilmiştir. Eserleri hakkında Balaban, "Konu bir özdür, her öz kendi kabuğunu yapar. (Yani sanatsal biçimini oluşturur.) “ kuramını ortaya koymuş ve sanatını bu kuram üzerine oturmuştur. Resim eleştirmenleri kendisini "Anadolu insanının yaşamından ve halk efsanelerinden yola çıkarak toplumsal gerçekçi yapıtlar üreten ressam" olarak tanımlarlar. Balaban, sanat hayatını Dağınık, Nakışsı, Ağır Aksak, Oyuncaksı, Tutsak, Özgürlük gibi dönemlere ayırır. Önceleri köy yaşamının yoksulluğunu, köylü üretim araçlarını resmeden sanatçı, giderek destanlara, halk inançlarına, kahramanlarına, söylencelere, mitolojiye uzanır. Giderek kente göçü, kentteki yaşam ve demokrasi mücadelesini ele alır. Son dönemde Anadolu Erenleri ve Bereket Anaları'nı resimler. 1990 yılında yayınlanan İbrahim Balaban-yaşamı sanatı anılar yankılar (Ahmet Köksal) kitabından sonra; resimlerini içeren Balaban-Yaşantının İzdüşümü (Zafer E. Bilgin) 2008 yılında yayınlanmıştır. Oğlu Hasan Nazım Balaban ve Zafer E. Bilgin tarafından hazırlanıp 2009 yılında yayınlanan Balaban-Bir Ressam Yunus Emre kitabı kendisi hakkında yayınlanmış şiir, yazı, makele, kitap ve ansiklopedilerden derlenmiş yazıların toplandığı bir başvuru kitabıdır. Hapiste birlikte yattığı Nâzım Hikmet de, onun "Bahar" adlı tablosundan etkilenerek "İbrahim Balaban'ın Bahar Tablosu Üstüne" adlı şiri yazacaktır: "İşte seyreyle gözüm, hünerini Balaban'ın /.......... /İşte sürülen toprak / İşte insan: / dağın, taşın, kurdun kuşun efendisi. / İşte çarıkları, işte poturunda yamalar / İşte karasaban. / İşte sağrılarında kederli, korkunç oyuklarıyla öküzleri. / On yıl mapusta yattı ama, kaybetmedi umudunu Balaban. / İşte Seç köyünden Ali'nin kızı geliyor al taylarıyla tarlaya. " Ayrıca Nâzım Hikmet, İbrahim Balaban'ın "Mapushane Kapısı" ve "Harman" tabloları için de birer şiir yazmıştır. Mart 2008'de vizyona giren Reis Çelik'in yönetmenliğini yaptığı "Mülteci" filminde "Bülbül Hoca" rolüyle yer almıştır. Kitapları Balaban (1962) İz (1965) Şair Baba ve Damdakiler (Anı-Roman 1968) İzdüşümü (1969) Dağda Duruşma (Roman-1990) Kalıba Sığmayanlar (Roman-1997) Nazım Hikmet Ve Biz (1998) Avrupa'da Dolaşanlar (Gezi Notları-1999) Tahliyeci Yusuf (Hikayeler-2000) Tek Bıyık (Hikayeler-2002) Nazım Hikmet'le Yedi Yıl (2003)
- Charles Dickens
Charles John Huffam Dickens ( 7 Şubat 1812 – 9 Haziran 1870), İngiliz yazar ve toplum eleştirmeni. En unutulmaz kurgusal karakterlerden bazılarını yaratmasının yanında Victoria devrinin en iyi romancısı olarak kabul edilir. Yaşadığı dönemde eserleri benzeri görülmemiş bir üne sahip oldu ve yirminci yüzyılda edebi dehası eleştirmenler ve ilgili kişiler tarafından kabul gördü. Romanları ve kısa öyküleri dünya çapında tanınmaya devam ediyor. İngiltere'nin Portsmouth şehrinde doğan Dickens babasının borçları yüzünden hapishaneye düşmesi sonrasında fabrikada çalışabilmek için okuldan ayrıldı. Düzgün bir eğitim almamış olsa da erkenden yoksullaşması ona başarıya giden yolda yardım etti. Kariyeri boyunca 20 yıllık bir süre içerisinde haftalık olarak çıkan bir gazeteyi yönetti, 15 roman, 5 uzun öykü, yüzlerce kısa öykü ve kurgu dışı makale yayımlayıp yorulmak nedir bilmeden çalıştı ve çocuk hakları, eğitim ve diğer toplumsal konularda yenilikler için mücadele verdi. 1836'da yayımlanan The Pickwick Papers romanı ile şöhrete kavuştu. Birkaç yıl içerisinde uluslararası tanınan bir edebiyatçı oldu, kişilik ve toplum üzerine mizahi, satirik ve keskin gözlemleri ile ünlü oldu. Romanlarının çoğunlukla haftalık ya da aylık yayımlar şeklinde çıkması Viktorya döneminde en yaygın basım şekli olan dizi yayımlara öncülük etti. Dizi olarak çıkan eserler Dickens'a okuyucuların tepkisini iyi değerlendirme fırsatı verdi ve o da sık sık konuları ve karakterlerin gelişimini aldığı yorumlara göre şekillendirdi. Örneğin eşinin pedikürcüsünün David Copperfield'daki Bayan Mowcher'ın kusurlarının fazla ön planda olduğu konusundaki ifadelerinden sonra karakterin iyi özelliklerini geliştirdi. Görünüşe göre Oliver Twist'teki Fagin için ünlü suçlu Ikey Solomon'dan esinlenmişti. Leigh Hunt'tan ilham alarak yarattığı Bleak House''taki Bay Skimpole karakterinin kitabın bölümlerini takip eden arkadaşlarının tavsiyesiyle geliştirdi. Aynı romandaki Lawrence Boythorne ve kilise görevlisi Mooney için de gerçek hayattan kişilerden örnek almıştı. Boythorne için Walter Savage Landor'dan ve Mooney için de Salisbury Square'deki Looney isimli kilise görevlisinden esinlenmişti. Konularını özenle oluştururdu ve hikâyelerine sıklıkla güncel olaylardan unsurları serpiştirirdi. Dickens kendi çağının en önemli edebiyatçılardan biri olarak görülür. 1843 tarihli romanı A Christmas Carol yazılan en etkili eserlerden biridir. Her zaman popüler kalmıştır ve hâlâ her sanat tarzında uyarlanmaya devam ediyor. Gerçekçiliği, mizahı, yazım şekli, benzersiz karakterleri ve toplum eleştirileri sayesinde yaratıcı dehası Leo Tolstoy'tan G. K. Chesterton ve George Orwell'a kadar pek çok yazar tarafından övülmüştür. Fakat Oscar Wilde, Henry James ve Virginia Woolf ise psikolojik derinlik eksikliği, gevşek yazım tarzı, duygusal mizacından şikayet etmişlerdir. Hayatı Memur bir babanın oğlu olarak 1812 yılında doğan Dickens'ın ilk yılları refah içinde geçse de babasının borçları yüzünden hapse girmesiyle sefaletle tanıştı. Henüz 11 yaşında iken bir boya fabrikasında çalışmak zorunda kaldı. 15 yaşında bir avukatın yanına giren genç Dickens, öğrenmeye meraklı olduğu için boş zamanlarında stenografi öğrendi. 1835 yılında Morning Chronicle gazetesine stenograf olarak girdi ve 1835'te “Boz” takma adıyla Boz'un Karalamaları başlığında notlar yayımlamaya başladı. 1837'de ise esas onu ünlendirecek olan Bay Pikvik'in Serüvenleri adlı kitabını yayımladı. Aynı yıl içinde Catherine Hogarth ile evlendi. 1840 yılında ölen baldızı Mary'e ithaf ettiği Antikacı Dükkanı romanını yayımladı. 1840'ta Amerika'ya gitti ve burada büyük bir coşkuyla karşılandı, ama Genel Okur İçin Amerika Notları kendisini o kadar içtenlikle ağırlamış olanlarda şiddetli tepkilere yol açtı. 1843 ile 1846 arasında bol bol seyahat eden Dickens, bu seyahatlerde dönemin ünlü yazarlarıyla tanışma fırsatı buldu. Bu dönemde yine Daily News gazetesini ve Household Words dergisini çıkardı. 1858 yılında karısından ayrılan Dickens, bu dönemden itibaren yine sık sık seyahate çıktı, konferanslar verdi. Ama sonunda çok yoruldu ve Gadshill'deki evinde istirahate çekilmek zorunda kaldı. 1870'te de şöhretinin zirvesindeyken öldü. Mezarı Londra'daki Westminster Kilisesi'nde bulunmaktadır. Eserleri Bay Pikvik'in Maceraları (1837) Oliver Twist (1839) Nicholas Nickelby (1839) Antikacı Dükkanı (1841) Bir Noel Şarkısı (1843) Martin Chuzzlewit (1844) Dombey ve Oğlu (1846-1848) David Copperfield (1850) Kasvetli Ev (1853) Zor Yıllar (1854) Küçük Dorrit (1855-1857) İki Şehrin Hikayesi (1859) Perili Ev (hikâye) (1859) Büyük Umutlar (1861) Müşterek Dostumuz (1865) Edwin Drood'un Gizemi (1870)
- "Biraz Sevda Biraz Kavga" Üzerine
Kerem AYDIN * Hayat, bazen bir gülün yaprağındaki zarafet kadar sessiz bir sevda, bazen de haksızlığa karşı sıkılan bir yumruk kadar sert bir kavgadır. Niyazi Uyar, biyografik romanı "Biraz Sevda Biraz Kavga" ile okuru sadece kendi geçmişine değil, Anadolu’nun tozlu yollarından kara lastikli çocukların hayallerine uzanan kolektif bir hafızaya davet ediyor. Kitap, "sofraya tok oturup aç kalkan", ortaokul son sınıfa kadar kundura ayakkabıya kavuşamayan bir çocuğun, haysiyetli bir "adam olma" serüvenini anlatırken ajitasyona düşmüyor; aksine fukaralığı, masumiyetin ilk nişanı olarak onurla taşıyor. İnsan Kalma İnadı ve Vefa Uyar’ın eseri, tırnakla kazınan bir yaşamın, harama yüz vermeyen bir ahlakın ve "insan" kalma inadının edebiyattaki karşılığıdır. Yazar, çocuk yaşta kimliği üzerinden maruz kaldığı ötekileştirmeyi, cehaletin o karanlık duvarlarını, evrensel bir öğretmenlik makamına ulaşarak aşıyor. Yunus Emre felsefesiyle her dilden ve kökenden öğrencisini kucaklayan yazar, öğretmenliği bir meslekten öte "Tanrı mesleği" olarak tanımlıyor. Metnin en güçlü damarlarından birini ise "vefa" oluşturuyor; Uyar, üzerinde emeği olan hocalarını ve yoldaşlarını saygıyla anarken, öğrencisini kolundaki saati çıkarıp dövenlere karşı kırk yıldır sönmeyen bir haysiyet öfkesi barındırıyor. Ertelenmiş Sevdalar ve 12 Eylül’ün Gölgesi Kitap, ismindeki dengeyi "78 Kuşağı"nın trajedisi üzerinden kuruyor. Devrimci mücadeleyi her şeyin önüne koyan, aşkı "küçük burjuva işi" sayan o dönemin keskin ahlakı içinde "vakti yoktu sevmeye" diyerek mühürlenen naif duygular; Bursa Ovası’na karşı söylenen marşlar arasına gizlenmiş derin bir sızı olarak okurun yüreğine düşüyor. Uyar’ın edebi dünyasında en sarsıcı duraklardan biri, 12 Eylül karanlığında kendi elleriyle yakmak zorunda kaldığı kitaplardır. "Kitaplarıma Ağıt" şiirinde haykırdığı "Neron muydum / Neden yakıyordum? / Çaresizdim, ertelemiştim sevgimi" dizeleri, aslında sadece kağıtların değil, bir neslin düşlerinin nasıl küle dönüştüğünün trajik bir resmidir. "Kirazlık" öyküsünde anlatılan, keçilerin ortaya çıkardığı kitaplar korkusu ise o dönemin baskısının ne denli somut ve ürkütücü olduğunu kanıtlıyor. Aydınlığın Rehberi: Mustafa Kemal Niyazi Uyar için Atatürk, sadece tarihi bir lider değil, sığınılacak en büyük liman ve yaşam kılavuzudur. "Seni sevmek aşkmış hakikaten / Seni sevmek ibadetmiş hakikaten" ifadeleri, yazarın Cumhuriyet değerlerine olan sarsılmaz bağlılığının bir manifestosudur. Bursa’nın siyasi fırtınalarından Van’ın Erciş ilçesine uzanan zorlu yolculuğunda, Postacı Mehmet’in getirdiği atama telgrafı; on dört aylık bekleyişin ve yoksulluğun içinden fışkıran bir zafer belgesidir. Dil ve Üslup: Gerçeğin Yalın ve Edebi Gücü Uyar’ın anlatımı, abartıdan uzak, hayatın kendisi kadar gerçek ve bir o kadar da duru bir edebi derinliğe sahip. Yazar, yoksulluğu ajitasyona düşmeden; adeta bir madalya gibi, masumiyetin ilk nişanı olarak metne işliyor. Dilindeki "ırmak" metaforu, yaşam öyküsünün durağan olmadığını; engelleri aşarak, yatağını zorlayarak akan bir iradeyi simgeliyor. Tasvirlerinde Anadolu'nun bozkır sıcaklığını ve 78 kuşağının o "keskin" atmosferini hissettiren yazar, şiirsel bir ritimle kurguladığı cümlelerinde duyguyu sömürmüyor, aksine damıtıyor. Kendi yaşamındaki trajik anları (kitap yakma sahnesi gibi) aktarırken bile sergilediği o soğukkanlı, vicdanlı ve özeleştirel üslup, metne sahici bir ağırlık kazandırıyor. Neden okumalıyız? "Biraz Sevda Biraz Kavga, yalnızca bir yaşam öyküsü değil, modern hayatın hızı içinde vicdanını ve değerlerini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya olan her birey için bir haysiyet manifestosudur. Bu kitabı okumalıyız çünkü o; yoksulluğun içinden fışkıran bir umudun, 12 Eylül karanlığında dahi insan kalabilmenin ve ertelenmiş sevdaların onurlu duruşunun hikayesidir. Bir eğitim emekçisinin Anadolu’nun tozlu yollarından evrensel bir aydınlanmaya uzanan bu yolculuğu, size kendi yaşamınızdaki 'sevda' ile 'kavga' arasındaki o ince dengeyi yeniden kurma cesareti verecek; hayata karşı daha vefalı, daha dirençli ve Mustafa Kemal’in aydınlığında daha umutlu bakmanızı sağlayacaktır." Sonuç: Yarınlara Kalan Bir Ses "Biraz Sevda Biraz Kavga", 12 Eylül’ün çelik paletleri altında ezilmeye çalışılan bir neslin, her şeye rağmen onuruyla nasıl ayakta kaldığının hikayesidir. Niyazi Uyar, eksik kalmış sevdalarını ve yarım kalan kavgalarını, bugün nitelikli bir edebiyatla tamamlıyor. O, Salihli’den seslenirken sadece anılarını değil; Mustafa Kemal’in aydınlattığı yolda, "mavilerin en mavisine" ulaşacak güneşli günlerin müjdesini veriyor. "Sevdasız kavga kuru bir gürültü, kavgasız sevda ise eksik bir duruştur" diyen Uyar; bize hayatın her şeye rağmen onurla yürünmesi gereken kutsal bir yol olduğunu hatırlatıyor.
- Sisyphos
* Sisif veya Sisyphos, Yunan mitolojisinde Ephyra'nın kurucusu ve kralıdır. Ephyra denilen bölge günümüzde Korint olarak bilinir. Kökleri Sisyphus, daha önce Aeolia Kralı Aeolus ve Deimachus'un kızı Enarete'nin oğlu olarak Thessalia prensi olarak görev yapmıştır. On bir kardeşi daha vardır. Sisyphus, Pleiad Merope ile evlendi ve bu evlilikten Ornytion (Porphyrion, Glaucus, Thersander ve Almus'un babası oldu. Glaucus aracılığıyla Bellerophon'un büyükbabasıydı; ve Orchomenus'un kurucusu Minyas'ın Almus aracılığıyla olduğu için yer almıştır. Başka bir anlatımda ise Minyas'ın Sisyphus'un oğlu olduğu belirtildi. Mitin diğer versiyonlarında, Sisyphus Odysseus'un gerçek babasıdır, Laërtes yerine Anticleia'dan doğmuştur. Krallığı Sisyphus, Ephyra'nın kurucusu ve ilk kralıydı. Pausanias'a göre, kral iken, Melicertes'in onuruna İstmian Oyunları'nı kurdu; Melicertes'in cesedi bir yunus tarafından Korinth İstmus'unda kıyıya getirildi. Kardeşi Salmoneus ile çatışma Sisyphus ve kardeşi Salmoneus birbirlerinden nefret ediyorlardı ve Sisyphus, Salmoneus'u kendisi için ciddi sonuçlar doğurmadan nasıl öldürecekleri konusunda Delphi Kahinine danıştı. Homeros'tan itibaren, Sisyphus en kurnaz adam olarak ünlendi. Salmoneus'u öldürme planlarından birinde Salmoneus'un kızı Tyro'yu baştan çıkardı, ancak Tyro, Sisyphus'un babasını tahttan indirmek için onları kullanmayı planladığını öğrenince çocuklarını öldürdü. Başlangıç Sisyphus, Korint akropolüsünde bir pınar akmasına sebep olması karşılığında babası nehir tanrısı Asopus'a Asopid Aegina'nın yerini açıklayarak Zeus'un sırlarından birini ifşa etti. Zeus, ölüm tanrısı Thanatos'a Sisyfos'u Tartarus'a zincirlemesini emretti. Ama Sisyphus daha atik davrandı ve fırsatı değerlendirip Thanatos'u zincirlere sıkıştırdı. Ölüm tanrısının düştüğü bu durum sonucu Dünya'da kimse ölmedi ve bu da büyük bir kargaşa yarattı. Savaş tanrısı Ares, rakiplerinin ölmemesi nedeniyle savaşların daha az dikkat çekici olacağını düşündü, müdahale edip Thanatos'u serbest bıraktı, ölümlerin tekrar yaşanmasına izin verdi ve Sisyphus'u ona teslim etti. Bazı versiyonlarda Hades, Sisyphos'u zincirlemek üzere gönderildi ve ama kendisi zincirlendi. Hades hapsolduğu sürece kimse ölemezdi. Sonuç olarak, tanrılara kurban verilemezdi ve yaşlı ve hastalar acı çekiyordu. Tanrılar Sisyphus'u o kadar tehdit ettiler ki Hades'i serbest bırakmaktan başka seçeneği kalmadı. Kapitalizmde çocuk işçiliğini kınamak için Sisyphus mitinden esinlenen bir karikatür, yaklaşık 1913 Sisif'in Efsanesi Homeros'a göre, Sisyphus insanlığın en bilgesi olan bir kraldır, ancak bilgeliği onun kurnazlığını engelleyemez. Ayrıca, Sisyphus, yeraltı dünyası Hades'e girip çıkmayı başaran üç ölümlüden biridir. Sisif, Yunan mitolojisinde Akdeniz kıyısındaki Korint şehrinin kralı olarak bilinir. Olağanüstü zekası ve kurnazlığı ile ünlüdür. Ancak bu kurnazlık, onu tanrıların gazabına maruz bırakır. Efsaneye göre, Sisyphus ölüm tanrısı Thanatos'u zincirlemiş ve böylece insanların ölmesini geçici olarak durdurmuştur. Bu durum tanrı Zeus'u öfkelendirir ve Sisyphus'u cezalandırmaya karar verir. Sisyfos'un cezası, büyük bir kayayı bir tepeye çıkarmasıdır. Ancak her zirveye ulaştığında, kaya geriye yuvarlanır ve eski yerine düşer, bu da Sisyfos'un bu süreci sonsuza dek tekrarlamasına neden olur. Bu ceza sadece fiziksel olarak değil, zihinsel olarak da zarar verir. Sisyphus efsanesi genellikle boş çaba ve umutsuzlukla ilişkilendirilir. Ama bu hikaye daha derin bir sembolizm barındırıyor. Sisyphus'un bu bitmek bilmeyen çabası, insanların hayatlarında karşılaştığı tekrarlayan zorlukları ve başarısızlıkları temsil eder. Bu açıdan, Sisyfos'un mücadelesi insan ruhunun azmi ve kararlılığının bir sembolü haline gelir. Çağdaş kültür bakışıyla, zahmetli, anlamsız ve bitmek bilmeyen görevler genellikle Sisifosçu olarak tanımlanır. Albert Camus'un Sisyphus Miti Le Mythe de Sisyphe Sisif'in Efsanesi, Albert Camus'un 1942 yılında yayımlanmış bir denemesidir. Caligula (oyun, 1944), The Stranger (roman, 1942) ve The Misunderstanding (oyun, 1944) ile birlikte "absürt döngü"nün bir parçasıdır. Bu denemede Camus, absürt yani saçmalık felsefesini tanıtır: insanın anlamını, birliğini ve netliğini boşuna aramak, anlaşılmaz bir dünyada, ona göre Tanrı'dan ve dolayısıyla sonsuz gerçeklerden ve değerlerden yoksun. Sisyphus karakteri, hayatın mekanik tekrarını somutlaştırır. Camus onu vicdanı nedeniyle trajik bir karakter haline getirir. Ama bu hayatın saçmalık olduğunun farkındalığı intiharı gerektiriyor mu? A.CAMUS cevap verir: hayır, isyan gerektirir. Sisif'in Efsanesi, Fransız yazar ve düşünür Albert Camus'un İkinci Dünya Savaşı'nın ortasında yayımlanan denemelerden oluşan bir kitabıdır. 1942'de Fransa'da Le Mythe de Sisyphe adıyla yayımlandı. Kitap adını Yunan mitolojisinden alır. Hayatı ve intiharı sorgularken, absürt, yani uyumsuz, saçma olanı tanımlar. Camus'a göre, tanrılar tarafından lanetlenmiş ve kurtuluş umudu olmayan Sisyphus, taş düştüğü anda "saçmalığını" anlar; kaderiyle yüz yüze gelir: sonsuza dek sürecek işkenceyi anlamlandırır. Bu da Sisyphus'un bilincini geri kazandığı an olacaktır. Kurtuluşun belirsiz ve temelsiz umuduna güvenmek yerine, bu işkencenin sonsuza dek süreceğini kabul eden Sisyphus, kaderini kabul eder, aşağı iner ve taşı tekrar yukarı taşımaya başlar, şimdi bir başka anlamda absürt bir kahramandır. Bu teslimiyet değil, bu isyandır. Sisyfos'un tanrılara karşı zaferidir. Tanrılar, sonsuz işkenceyle tüm umudunu ondan alarak ona kötülük yapmak istedikleri için, umudunu kaybeden Sisyfos bu kaderle yüzleşti ve kendi kurtuluşunu umutsuzluk ve anlamsızlıkla yarattı. Adını, her gün aynı işi yaparak cezalandırılan Kral Sisyfos efsanesinden alan Camus'un eseri, modern yaşamı eleştirmek için kullanılır, ancak sonunda anlamsız bir hayata karşı intiharı seçmenin gereksizliğini ve yaşamak için mücadelenin de bilinçle verilmesi gerektiğini açıklar... * Sisyphus (1548–49) by Titian, Prado Museum, Madrid, Spain Yorumlar Sisif, anlamsız bir savaşın devam etmesinin bir sembolü olarak tanımlar Johann Vogel: Güneş teorisine göre, Kral Sisif, her gün doğuda doğan ve sonra batıya batan güneşin diskidir. Diğer akademisyenler onu yükselip alçalan dalgaların ya da tehlikeli denizin bir kişileştirmesi olarak görür. M.Ö. 1. yüzyıl Epikürçü filozofu Lucretius, Sisyphus mitini, siyasi makamlara yönelen, sürekli yenilgiye ulaşan ve güç arayışının başlı başına "boş bir şey" olan siyasetçileri temsil etmesi olarak yorumlar; bu, kayayı tepeye yuvarlamaya benzetmektedir. Friedrich Welcker, onun insanın bilgi arayışındaki boşa mücadelesini simgelediğini öne sürmüştür, Salomon Reinach cezasının Sisyphus'un büyük bir taş Acrocorinthus yuvarladığı bir resmine dayandığını ve Sisypheu'nun inşasında yapılan emek ve becerinin simgesi olduğunu belirtmiştir. Albert Camus, 1942 tarihli Sisyphus'un Miti adlı denemesinde Sisif'i insan hayatının saçmalığını kişileştirmiş biri olarak görmüştür, ancak Camus: "Sisyphus'u mutlu olarak hayal etmek gerekir" diye karar verir: "Yükseklere doğru mücadele bir insanın kalbini doldurmaya yeterlidir." J. Nigro Sansonese, 1994 tarihli The Body of Myth adlı eserinde, Georges Dumézil'in çalışmalarına dayanarak, "Sisyphus" adının kökeninin burun kanallarındaki nefesin sürekli ileri geri ve süsurant sesinin ("siss phuss") onomatopoetiği olduğunu öne sürer ve Sisyphus'un mitolojisini çok daha geniş bir arkaik bağlamda konumlandırır, nefes kontrolüyle ilgili trans tetikleyici teknikler. Tekrarlayan solumu-verme döngüsü, mitte ezoterik olarak, Sisyphus ve kayasının bir tepede yukarı-aşağı hareketi olarak tanımlanır. Çalışanların görevlerinin anlamı azaldığında nasıl tepki verdiklerini test eden deneylerde, test koşulu Sisifos koşulu olarak adlandırılır. Deneyin iki ana sonucu, insanların işleri daha anlamlı göründüğünde daha çok çalıştığı ve anlam ile motivasyon arasındaki ilişkiyi hafife aldığıdır. Edebi Homeros, Sisyfos'u hem İlyada'nın VI. Kitabı'nda hem de Odysseia'nın XI. Kitabında tanımlar. Roma şairi Ovid, Orfeus ve Evridike hikayesinde Sisyphos'tan bahseder. Orpheus aşağı inip Hades ve Persephone ile yüzleştiğinde, Eurydice'yi ölümden geri getirme dileğini yerine getirmeleri için bir şarkı söyler. Bu şarkı söylendikten sonra, Ovid bunun ne kadar dokunaklı olduğunu gösterir; Sisyfos'un duygusal olarak sadece bir anlığına etkilenmiş olup sonsuz görevini bırakıp kayasının üzerine oturduğunu belirtir; Latince ifadesi inque tuo sedisti, Sisyphe, saxo ("ve sen kayanın üzerinde oturdun, Sisyfos"). Platon'un Apology'sinde Sokrates, Sisyphus gibi kendilerini bilge sanan figürlerle tanışabileceği öteki hayata dört gözle bakıyor; böylece onları sorgulayabilir ve kimin bilge olduğunu, kimin "bilge olduğunu sandığını ama olmadığını bulabilir." Fransız absürdist Albert Camus, Sisyfos'u absürt kahraman statüsüne yükselttiği The Myth of Sisyphus adlı bir deneme yazdı. Franz Kafka, Sisyphus'u defalarca bekar olarak adlandırdı; Kafkaesk olan bu özellikler, kendisindeki Sisyfos'a benzeyen niteliklerdi. Frederick Karl'a göre: "Yüksekliklere ulaşmak için mücadele eden ve derinlere atılan adam, Kafka'nın tüm hayallerini somutlaştırdı; ve kendisi olarak kaldı, yalnız, yalnız." Filozof Richard Clyde Taylor, Sisyphus mitini, anlamsız bir hayatın temsili olarak kullanır; çünkü hayatı çıplak tekrardan oluşur. Wolfgang Mieder, Sisyfos'un imajını temel alan ve çoğu editoryal karikatürler içeren karikatürler toplamıştır. Hollis Robbins, Ovid'i Camus'a karşı okurken, cezanın bir ceza değil, Sisyfos'un temel doğasını tanımak ve anlaşılır kılmak olduğunu öne sürer: kurallara karşı çıkma zorunluluğu.
- Rodolphe Töpffer
Rodolphe Töpffer (31 Ocak 1799, Cenevre, Helvetia Cumhuriyeti - 8 Haziran 1846, Cenevre, İsviçre), İsviçreli yazar, öğretmen, ressam, karikatürist ve çizgi romancıdır. Hayatı Töpffer'in çalışmalarına örnek.Cenevre'de doğan Töpffer, Paris'te eğitim gördü. Bir süre okulda öğretmenlik yaptı. Öğretmenliği esnasında karikatürleri ile öğrencilerini eğlendirdi. 1837 yılında Histoire de M. Vieux Bois adlı çizimli kitabı yayınlandı. ABD'de 1842 yılında The Adventures of Obadiah Oldbuck adıyla basılan bu kitap yayınlanan ilk çizgi roman olarak kabul edilir. Her sayfası altı parçaya bölünmüş çizgi roman panellerinden oluşan kitabı modern çizgi romanlara benzemekteydi. Töpffer bu çizgi romanlardan daha fazla sayıda yayınladı ve bu form hakkında teorik denemeler yazdı. Töpffer'in çalışmalarına örnek
- Hazreti Muhammed'in Vefatı
Melek Cebrâil'in Muhammed'e vahiy getirdiğini gösteren bir minyatür. Muhammed ( y. 570 - 8 Haziran 632,) Dünyanın en kalabalık ikinci dini olan İslam'ın kurucusu ve peygamberi olan dini, toplumsal, askerî ve siyasi Arap liderdir. Arap Yarımadası'nın tamamını ele geçirerek Müslüman hâkimiyetini tek bir yönetim altında birleştirmiş ve böylece İslam'ın kutsal kitabı Kur'an'ın yanı sıra, öğretileri ile uygulamalarını güvence altına alarak İslami dinî inancın temelini oluşturmuştur. Müslümanlar tarafından Âdem, İbrahim, Musa, İsa ve diğer peygamberlerin daha sonradan tahrif edilmiş tek tanrılı dinlerini onaran ve tamamlayan kişi ve Allah'ın insanlara gönderdiği son peygamber olduğuna inanılır. MS 570 civarında Arap Yarımadası'nın güneybatısındaki Mekke şehrinde, o zamanlar ticaret, bilim, sanat ve kültür merkezlerinin çok uzağında olan, dünyanın geri kalmış bir yerinde doğan Muhammed, hayatının ilk yıllarında hem öksüz hem yetim kalınca, amcası Ebû Talib'in koruması ve gözetimi altında büyüdü. 25 yaşındayken, Mekke'nin zengin ve dul kadınlarından biri olan Hatice isminde birisiyle evlendi. 40 yaşında, düzenli olarak bazı geceler inzivaya çekildiği Hira Mağarası'nda iken, Melek Cebrâil'in kendisine gelerek Allah'ın ilk vahyini ilettiğini duyurdu. Aldığını söylediği vahiylerle birlikte, üç yıl sonra "tevhid" inancını açıkça ilan ederek insanları yeni bir yola davet etmeye başladı ki; bu, İslam inancına göre diğer peygamberlerin de daha önceden öğrettiği "Allah'a teslimiyet"tir. İslami kaynaklar, okuma ve yazmasının olmadığını belirtmektedir. Başlarda Muhammed kendisine az sayıda destekçi buldu ve kimi Mekkeli kabilenin ve hatta akrabalarının düşmanlıklarıyla karşı karşıya kaldı. Kendisine ve kendi inancını benimseyenlere yapılan eziyetten dolayı ilk önce bazı Müslümanları 615 yılında Habeşistan'a gönderdi, ardından 622'de destekçileriyle birlikte Medine'ye göç etti. "Hicret" adı verilen bu olay, daha sonradan hicrî takvim olarak da bilinen İslami takvimin başlangıcı ve İslam tarihinin dönemeç noktalarından biri kabul edildi. Muhammed Medine'ye geldiğinde, "Medine Sözleşmesi" adı verilen bir anayasayla oradaki kabileleri tek bir çatı altında topladı ve İslam'ı buradan yaymaya devam etti. Mekkeli kabileler ile aralıklarla sekiz yıl süren çatışmaların ardından büyük bir Müslüman ordusu kurarak bu ordunun başında 630 yılında Mekke'yi ele geçirdi. Ayrıca döneminde Habeşistan merkezli Aksum Krallığı, Doğu Roma İmparatorluğu, İran merkezli Sasani İmparatorluğu, Gassânîler, Mısır Valiliği, Umman ve Yemen krallıkları başta olmak üzere birçok devletin hükümdarına elçiler aracılığıyla İslam'a davet mektupları gönderdi. Muhammed 632'de, Veda Haccı'nı tamamladıktan ve Veda Hutbesi'ni verdikten birkaç ay sonra hastalandı ve Medine'de öldü. Ölümünden önce Arap Yarımadası'nın büyük bir kısmının İslam'ı benimseme süreci tamamlanmıştı. İslam'a göre, Muhammed'in ölümüne kadar Allah tarafından vahyedilen tüm sözler (ayet), dinin temeli olarak kabul edilen kutsal kitap Kur'an'ı oluşturdu. Kur'an'ın yanı sıra Muhammed'in hayatı, uygulamaları ve sözleri de inananlar tarafından kabul görerek İslam hukukuna ve Müslüman kültür ve yaşam tarzına kaynak teşkil etti. KAYNAK: VİKİPEDİ
- maviADA'nın 25. Yıl Armağanı
MELAS * Şenol YAZICI'dan Bir İmkansız Aşk Hikayesi * (Devamını okumak için RESME TIKLA) ŞENOL YAZICI * "Selam Söyleyin Ay Işığına" * "Burada doğdum. Karadeniz’in ucunda, Trabzon’dan başlayıp içerilere doğru, dere boyu uzayan ve birden bire duvar gibi yükselip geçit vermez Zigana’ya dönüşen vadinin dibinde, Sümela’da. Melas’ı, dağa bir salıncak gibi asılı duran yüz odalı manastırı kadim devirlerde, Osmanlı bu coğrafyada yokken, atalarım yaptı. Ben orda eğitim görüyorum, din adamı olacağım. Bana öngörülen kader bu; papaz olup İsa’ya hizmet edeceğim. Adım Yasef. Ama herkes Yusuf diyor, hele komşularım Müslümanlar. Onların kitabında da geçer adım. Tüm kutsal kitaplarda geçer; dünyanın en güzel, ama o nedenle de en talihsiz peygamberinin adı… Aşağılarda göz alabildiğine uzanan büyük bir göl var, deniz dedikleri. Acem'e giden deve kervanlarının geçtiği İpek Yolundan biraz gidince ona ulaşıyorsun. Hiç görmedim, ama babam iki kez görmüş. Atalarımın kurduğu taş binalı kenti de, onu çevreleyen kaleyi de... Ben henüz bir yeri bilmiyorum, ama büyüyünce hepsine gideceğim. İslambol'a bile... Henüz Bir manastırı biliyorum, bir de alabalık kaynayan, güneşin gördüğü her yerde yeşeren menekşe tarlalarıyla dolu yeşil Altın Vadiyi. Çocukluğum da burada geçti. Viola'mı da burada tanıdım. Güneşin gül rengi ışıkları, tepeleri bir gelinlik gibi örtünce ormanların dumanlı yeşili simsiyah kesilir, bütün vadiler birbirini kesen gök kuşaklarına boğulur, erguvani bulutların dantele gibi işlendiği gökyüzünde ne varsa, deli, oynak bir maviye boyanırdı. O zamanlar sabahlar, dünyanın bütün kırmızılarını, sarılarını, eflatunlarını giyinip kuşanıp öyle gelirdi. Karatavukların şarkılar söylediği, ince bir deniz yelinin mısır püsküllerine, çamların doruklarına sevdayla dokunup dağlara doğru çekildiği, tavukların neşeli bir şamatayla ortalığa döküldüğü saatlerdi. Ne güzeldir uyuması…" DEVAMINI MERAK ETMİŞSENİZ RESME TIKLAYIN
- Oğuz Özdeş
Oğuz Özdeş (1920, Kırşehir - 7 Haziran 1979, İstanbul), Türk yazar, gazeteci, senarist ve oyuncudur. Hayatı 1920 yılında Kırşehir’de doğdu. Ankara Erkek Lisesi’ni bitirdi. 1941 yılında Yeni Sabah'ta gazetecilik yapmaya başladı. Magazin ve çocuk dergilerinde çalıştı. 40’tan fazla romanı bulunmaktadır. Ayrıca Oğuz Özdeş, sinema ile de ilgilenmiştir. 1952 yapımı Bu Kız Böyle Düştü isimli filmde oynamıştır. Kader (1955) Gecekondu Yosması (1956) Katibim (1956) ve Dağ Başını Duman Almış (1964) filmlerinin senaryolarını yazmıştır. 7 Haziran 1979 tarihinde İstanbul’da 59 yaşında ölmüştür. Eserleri Aşk Istıraptır (1939) Hasret (1940) Gizlenen Istıraplar (1940) İtiraf (1941) Coşkun Gönüller (1941) Cennet Yolu (1941) Uçurum (1943) Memnu Meyva (1944) Kalbimin Güzel Kadınına (1946) Rusya’da Bir Türk Subayı: Şafak Sökerken (1957) Vatan Borcu (1958) Bay Tekin Meçhul Dünyalarda (1959) Korkusuz Pilot Casus Kadına Karşı (1959) Dağ Başını Duman Almış (1960) Gecekondu Rüzgârı (1960) Tuna Nehri Akmam Diyor (1962) Karabaşlı Kadırga (1963) Çölde Açan Zambak (1964) Oğuz Han (1964) Yavuz’un Pençesi (1964) Karapençe (1965) Karapençe Estergon’da (1966) Karapençe’nin İntikamı (1966) Karapençe Voyvoda’ya Karşı (1967) Karapençe’nin Oğlu (1967) Liseli Bir Kız Sevdim (1968) Şebnem (1970) Reyhan: Aşka Dönüş (1970) Aşka Susayan Dudaklar (1970) Yerdeki Bulutlar (1971) Aşk, Para, Şöhret (1972) Kızım ve Ben (1972) Dertli Kadınlar (1972) Hülya (1972) Herkesten Uzak (1973) Ağlayan Kadın (1973) Gülmeyi Unutanlar (1974) Kıbrıs Kanı (1974) Kader (1975) Kadınım (1975) Hasret (1976) Şeyh Şamil (1977) Gurbet (1981) Filmografisi Rol aldığı filmler Bu Kız Böyle Düştü (1952) Senaryosunu yazdığı filmler Kader (1955) Gecekondu Yasması (1956) Katibim (1956) Dağ Başını Duman Almış (1964)
- Bu Şehir Güzelse Senin Yüzünden
ŞENOL YAZICI * NİLÜFER BELEDİYESİNİN gönderdiği; "Şair Nazım Hikmet'in ölüm yıldönümü anısına düzenlenen "Bu Şehir Güzelse Senin Yüzünden" etkinliğine davetlisiniz. 3 Haziran Çarşamba / 19:00/ Beşevler Nazım Hikmet Çınarlığı Nilüfer / BURSA " mesajını okuduğumda Yalova'dan Bursa'ya dönüyordum. Denk geldiğim bir gelincik tarlası başında durmuş hayranlıkla çiçeklere bakınıyordum. Okuyunca "Ne güzel ad seçmişler," diye düşündüm ilk. VERA'ya yazıldığını anımsıyordum. Ölümünden kısa süre önce olmalı... İstesem olmazdı; saat tam 19:00'da küçük bir çınar korusunun önünde park edecek yer arıyordum, arabanın navigasyonu sayesinde . İlk dikkatimi çeken konuşmacılar olacaktı. Birini tanıyordum. Birkaç şiiriyle maviADA'nın başlangıç sayılarında yer alan Güney Özkılınç aynı zamanda öğretmendi. Bildiğim kadarıyla sonradan öğretmenliği de şiiri de bırakmış, Nilüfer Belediyesine girmiş, Nazım Hikmet'in Bursa deneyimiyle ilgili araştırmalara yönelmiş, bu konuda bir kitabı da yayınlanmıştı. Bir ara İstanbul'a gittiğini, Mustafa Bozbey, büyükşehire başkan olunca dönüp geldiğini duymuştum. Bendeki olumlu etkisi bu özelliklerinden daha çok , yirmi beş yıl önce, Bursa'ya ilk geldiğim günlerde deprem yorgunluğunu aşmak için yaptığım ilk etkinliğime gelenlerden biriydi. O gün bugündür ne zaman karşılaşsam uzaktan bir yakınımı görmüş gibi olurum. Diğer konuşmacı Şafak Baba Pala'yı ise adını duysam da şahsen tanımıyordum , maviADA'da hiç yazmasa da edebiyatla da ilgisi olan belediyede kültür işlerinde çalışanlardan biriydi bildiğim. Programın yönlendiricisi olan Halil İbrahim Özcan hakkındaysa bir fikrim yoktu. GENÇ ÇINARLAR hayli kalabalık olan izleyici kitlesini gölgelemeye yetiyordu. Mevsimine göre hayli sıcak geçen güne ilaç gibi gelmişti koruluk. Gerçekten de Nazım Hikmet Bursa'nın miladı gibi olacaktı. Hem o Bursa'ya çok şey katarken, Bursa ve çınarlar onun ateşli, romantik yapısını evirecek insan merkezli yapacaktır. Önceki dönemlerde diline daha romantik ve ideolojik bir söylem hâkimken, Bursa’da yazdığı şiirlerde gündelik hayatın ayrıntıları, mahkûm ve gardiyanların anıları, yüz ve tavırları, cezaevi manzaraları öne çıkar. “Memleketimden İnsan Manzaraları”nda Bursa bölümleri, büyük ideallerden daha çok küçük insan hikâyelerine odaklanır. Bu, Nazım’ın dilini epik bir yapıdan daha somut, daha insan merkezli kılar. Resimle uğraşması, diline de yansır. Şiirlerinde tablolar gibi sahneler kurar; renkler, ışık oyunları, gölgelerle anlatımını zenginleştirir. Herhalde Nazım Hikmet'te, Bursa'ya kattıklarından, Bursa'nın ona kazandırdıklarından söz edecekler, birkaç şiirini de seslendireceklerdi. Bu güzellikleri bozmayan bir dinleti olacaktı beklentim. Program başlamamıştı ama dinleyiciler erkenden gelmiş yerlerine oturmuş, Nazım'ın şiirlerinden bestelenen şarkıları dinleyip kendi aralarında sohbetin kozasını örüyorlardı. Ben bir ceviz ağacıyım çalıyordu kendime yer ararken, Cem Karaca söylüyordu. Adapazarı'ında edebiyat öğretmenliği yaptığım günlerde piyasaya çıkan şarkı, yeni araba kullanmayı öğrendiğim biraz daha ıssız Sakarya nehrini izleyen dar Pamukova yolunda antraman şarkımdı. Etkinlik alanının çevresi buna benzer tablolarla çevreliydi. Yaklaşıp baktığımda Nazım Hikmet tarafından yapılmış, dönemin hapishane müdürünün portresi olduğunu gördüm. Yanında da koğuş arkadaşının tablosu vardı. Ressam olan annesinin genlerini de almış Nazım Hikmet'in iyi bir gözlemci olduğu kadar yağlıboya tekniğine de hakim olduğu görülüyordu. Memleketimden İnsan Manzaraları, Bursa bölümleri, toplumsal gerçekçiliğin edebi zirvesidir. Nazım, bireysel hikâyeleri bir araya getirerek Türkiye’nin sosyal panoramasını çizer. Bursa, Nazım’ın dilini sadeleştirdi, gözlemlerini keskinleştirdi ve toplumsal gerçekçiliğini derinleştirdi. Çınarların gölgesi altında yazılan dizeler, yalnızca bir şairin değil, bir toplumun belleğini taşır. NAZIM HİKMET, yeteneği, becerisiyle resim, şiir ve müzik cezaevinde bir “kolektif nefes” , iyileştirici bir araç hâline gelir. Nazım, sanatın bireysel değil toplumsal bir kurtuluş aracı olduğunu gösterir. Nazım Hikmet Bursa'da geçirdiği yıllarda salt ölümsüz şiirler yazmamış, dokuma atölyesi kurup mahkumlara ek gelir yarattığı gibi, gerek mahkum arkadaşlarının gerekse hapishane çalışanlarının tablolarını da yapmıştı. Sanatın değişik alanlarında yetenekli insanları keşfetmiş, gelişimlerine katkıda bulunmuştur. Nitekim şair Orhan Kemal'i romana, köy çocuğu Balaban'ı resme yönlendiren, bir ressam olarak yetişmesinde rol oynayan Nazım'dı. Bursa’da “Koza Kooperatifi” için broşürler tasarladı, mahkûmların gelişimine katkı sağladı. Kentin kültürel hafızasında “Bursalı Nazım” olarak anılmaya başladı. Bursa’da yazdığı “Karıma Mektup” şiiri, Che Guevara’nın annesine yazdığı mektupta Nazım’a atıfla bitirdiği satırlara ilham verecekti. Belediye yetkilileri ve başkanın konuşmasından sonra sonunda konuşmacılar yerlerini aldılar. İtiraf ediyorum; daha önce protokol gereği bile olsa başkanın etkinliklerde bu denli gözükmesini gereksiz bir şov görüyordum, ama öyle olmadığını gördüm. Sevimli, insanla, konuyla ilgili hazırlık yaptığı belli konuşmasındaki sahicilik çok hoşuma gitti. Yönlendirici açılışı yaptıktan sonra Güney Özkılınç'a verdi ilk sözü. Bu etkinlik adına ve bu havaya gidecek romantik bir şeyler söyler ya da uyacak birkaç dize okur diye bekledim ama o, çevremizde dizili tabloların hikayelerini, yer alan kişileri, rollerini, Nazım Hikmet'in o kişiyle ilgili anılarını anlatmayı yeğledi. Yani şairliğinden daha çok araştırmacı yanını konuşturdu. Şafak B. Pala'ysa Nazım Hikmet' in Bursa günlerini, kente kattıklarını anlattı; Nazım'ın Bursa'ya yerleşmek, Bursalı olmak düşüncesini onun yazdıklarından örnekledi. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamamıştık. Karanlık çökmüş, artan gölgelerle küçük koruluk dev bir ormana dönmüş, belediye yetkilileri ve başkan kalkıp gitmişti ama dinleyicilerden kimse ayrılmamıştı. Galiba izleyici bu beklenmedik sıcaklarla kavrulan günde bu farklı açık hava etkinliğini ve küçük çınar ormanını çok sevmişti. İyi ak'letmişler. Keşke azıcık da hayal da ekleselerdi... GERÇEKLER hepimizi bunalttı, yordu. Ahmet Haşim gibi biz de günün aydınlığından yıldık; biraz da düş kurma atölyeleri, yani edebiyat oldurmak gerek. Keşke çınarların arasında yanıp sönen ışıklarıyla ateş böcekleri de olsaydı. Belki bir kapı da açılırdı bir masala uzayan... Fena mı olurdu? Ne güzel der Yaşar Miraç: "Ateşböceklerinin bir yanıp bir söndüğü Masal sesleriyle türküler söylediği..." bir dünya olsaydı ne zararı olurdu ki? Bursa Cezaevinde Nazım Hikmet
- DİSTOPİK NAZİRE
Fotoğraf: Yusuf Erbay CEMRE * Yusuf Erbay * - Şenol Yazıcı’nın CEMRE adlı şiirine…- Gök soğuk / toprak soğuk / su soğuk Bitmez bu karakış Düşse de cemre… (Yeri yoksa zulmün dört kitapta Susan dilsiz şeytansa İsyan etmeli / sessizlere… Erdemsizlere) Fırtına dinse de birden Beyaz giyse de kardelen Başlamaz düğün Ay büyürken gördüğün İnce kılıçtan sızan Boynu bükük gölgesi Salkım söğütün… (Yelesiz atlar koşar Göçenlerin yasında Geceyi bekler zaman Uçurum kıyısında… Kuytuya yalnızlık düşer Yokluk kucağına suların Dört nala gelir kıyamet Terkisinde orduların…) Avutma ezik yürekleri Hoş görme eğik başları Ulu çınarlar gibi dikil Ve parlatıp köklerini Cemreler düşerken Yeryüzüne daldır… -Ay büyürken sevgilinin göğsünde Ateş böcekleriyle yoldaş Karanlığa başkaldır… -Bu şiir Şenol Yazıcı'nın CEMRE şiirine nazire olarak yazılmıştır.- * NAZİRE: Nazire, özellikle Divan edebiyatında yaygın olan bir şiir geleneğidir ve kelime Arapça "eş, değer" anlamındaki nazir kökünden gelir. Bu tür şiirlerde, şair sevdiği veya örnek aldığı bir şiire karşılık, aynı ölçü ve uyum kurallarına uyarak yeni bir şiir yazar . Nazire yazmak, hem yazan hem de yazılan için bir onur ve takdir göstergesi olarak kabul edilmiştir
- BAHAR
AHMET HAŞİM * Mart başlayalı kırkını geçmiş nice tanıdıklarım hastalandı. Bazılarının bronşiti, bazılarının romatizması azmış. Bazılarının hastalıkları saymakla tükenmez ki... Mart güneşi, uzviyette çöreklenip yatan, bütün yılanları uyandırıyor; toprağın yeniden gençliğe kavuştuğu bu mevsimde, hava kuş cıvıltılarıyle beraber insan iniltileri ve hırıltılariyle dolu. Dün· neşeli bir kır köşesinde baharın bu iki zıt levhasını yan yana gördüm: Bir tarafta genç hayvanlar oynaşıyor, kuşlar uçuşuyor, taze duldalarda, ağaç kütüklerinin siperinde, sonu gelmez buselerle öpüşüyor; diğer tarafta ise, yaşlı hastalar, yorgun iskeletlerinin soğumuş kemiklerini güneşte ısıtımakla meşgul. Bahar bir muhasip gibi, hayata yeni kavuşturduğu yaratıkların sayısını yaşayanların yekünundan durmadan çıkarmakta ... Ne yazık ki vücudun çökmesi zekanın olgunluk zamanına tesadüf eder. Manasız çocukluk, tatsız gençlik, olgunluk çağına hazırlanmaktan başka nedir? Zeka; nar, ayva ve portakal gibi geç ;renk ve koku kazanan bir sonbahar mahsulüdür. En az kırk sene güneşte pişmeden bu asil meyve ballanmıyor. Dünyayı idare eden, ilim, fen, sanat ve edebiyat cereyanlarını idare eden, şakakları beyazlaşmış kafalardır. Genç allame ve genç dahi bir mucizedir ki bazı yerlerde vücut buluyor. Ne olacağı meçhul yeni doğmuşlara yer açmak için ölümlerin her sene, bilhassa baharda, kır saçlara attığı tırpan, kim bilir, tabiata karşı insan zaferini ne kadar geciktirmektedir! * AHMET HAŞİM 1884 yılında Osmanlı İmparatorluğu topraklarında yer alan Bağdat'ta doğdu. Babası Bağdat'ın eski ve bilinen ailelerinden Alusizadelere mensup Arif Hikmet Bey, annesi ise yine Bağdat'ın ileri gelenlerinden Kahyazadelerin kızı Sara Hanım'dır. Babasının Arabistan vilayetlerindeki memuriyeti sebebiyle düzensiz bir ilkokul eğitimi gördü. Aynı nedenden, dil olarak yalnızca Arapçayı öğrendi. Annesi hayatını kaybettikten sonra 12 yaşında babasıyla birlikte İstanbul'a geldi. 1897 senesinde Galatasaray Sultanisi'nde yatılı olarak eğitim almaya başladı. Ahmet Haşim'in sanat ve edebiyata ilgisi Galatasaray Sultanisi'nde başladı. Bilinen ilk manzumesi “Leyâl-i Aşkım” 1901 yılında “Mecmua-i Edebiyye'de yayınlandı. 1905-1908 seneleri arasında yazdığı ve Piyale kitabına aldığı “Şi'r-i Kamer” serisindeki şiirleri, hayal zenginliği, iç ahenkteki kuvvet ve büyük telkin kabiliyetiyle dikkat çekti. 1909 yılında kurulan Fecr-i Âti grubuna dahil oldu. Okuldan mezun olunca Reji İdaresi'ne memur olarak girdi. Aynı zamanda Mekteb-i Hukuk'a devam etti. 1914-1918 seneleri arasında askerliğini yaparken Çanakkale Cephesi'nde bulundu. 1924 senesinde Paris' giden Haşim, 1932 senesinde rahatsızlığı nedeniyle Frankfurt'a gitti. Çeşitli yerlerde memur olarak çalışan Ahmet Haşim daha çok öğretmenlik yaptı. Sanâyi-i Nefise Mektebi'nde (Güzel Sanatlar Akademisi) mitoloji, Mülkiye Mektebi'nde de Fransızca derslerine girdi. Bu vazifelerine ölünceye kadar devam etti. Servet-i Fünûn dergisinde şiirler yayınladı. 1911 yılında yayınlanan Göl Saatleri adlı şiiriyle haklı bir şöhret kazandı. Fecr-i Âti dağıldıktan sonra, siyasi ve edebi akımların dışında kalarak kendine has bir şiir ve nesir anlayışının tek temsilcisi olarak kaldı. Ahmet Haşim 4 Haziran 1933'de 49 yaşındayken hayatını kaybetti. ESERLERİ Ağaç ,Akşam yine toplandı derinde, Bahçe, Bir günün sonunda arzu, Bir Yaz Gecesi Hatırası, BülBül, Başım, Gece, Gelmeden Evvel Geldin, Birlikte, Havuz, Hayal-i Aşkım, Karanfil, Karanlık, Kari'e, Mehtapta Leylekler, Merdiven (Popüler), Mukaddime, O belde, O Eski Hücreye Benzer ki, Orman, Öğle, Parıltı, Seher, Sonbahar, Süvari, Şafakta, Şairsiz Dünya, Tahattur, Yarı Yol, Göl saatleri, Piyale
- SADUN BORO
Sadun Boro (1928, İstanbul - 5 Haziran 2015, Marmaris, Muğla) 1965-1968 yılları arasında eşi Oda Boro ile Dünyanın çevresini Kısmet adlı yelkenli teknesiyle dolaşan ilk Türk denizcidir. Kısmet, Rahmi Koç Müzesi Hayatı 1928 yılında İstanbul'da doğdu. Çocukluk ve gençlik yılları Caddebostan ve Marmara kıyılarında geçti. Denizcilik hayatına önce sandalla başladı; liseye geçtiği yıllarda ilk yelkenli teknesine sahip oldu. Galatasaray Lisesi'ni bitirdikten sonra 1948'de İngiltere'ye giderek Manchester Üniversitesi'nin Tekstil Mühendisliği Bölümü'nü bitirdi. 1952'de Ling adlı 11 metrelik yelkenliyle İngiltere'den İrlanda'ya olan ilk açık deniz seyahatini bir İngiliz ile birlikte gerçekleştirdi. Aynı tekneyle Karayip Adaları'na kadar uzanan okyanus aşırı seyahati ise Sadun Boro'nun ilk okyanus aşırı seferi oldu. Sadun Boro'nun dünya seyahati için yaptırdığı kendi teknesi Kısmet, 1963 yılında Salacak'ta Athar Beşpınar'ın atölyesinde kızağa kondu. Sadun Boro, Alman eşi Oda Boro ile beraber 1965'te dünya seyahatine çıktı. Onlara Kanarya Adaları'nda aldıkları ünlü kedileri Miço eşlik etti. Üç yıl süren seyahatin anıları Hürriyet gazetesinde yayımlandı. Bu anılar, daha sonra Pupa Yelken başlıklı bir kitapta toplandı. SADUN BORO ve OYA BORO, KADIKÖY Boro ailesi 1977 ile 1979 arasında, o zaman sekiz yaşında olan kızları Deniz ile beraber, Karayip Adaları'nı ve Amerika'nın doğu sahillerini gezdi. 1980'den itibaren Bodrum'da yaşayan Sadun Boro, Gökova, Göcek gibi Ege koylarının muhafaza edilmesi için çaba harcadı. Okluk Koyu'nun ortasına bir deniz kızı heykelinin konulmasını sağladı. Boro, gazete ve dergilere deniz ve doğa sevgisini aşılayan yazılar yazdı. Sadun Boro'nun 46 yıl boyunca bindiği ve yaklaşık 150 bin deniz mil yaptığı Kısmet adlı teknesi, İstanbul/Hasköy'deki eski Haliç Tersanesi'nin olduğu yerde, Rahmi Koç Müzesi'nde sergilenmektedir. Sadun Boro, 2001 yılında Eralp Akkoyunlu ile beraber Yosun adlı tekneleriyle yeniden denizlere açıldı ve Büyük Okyanus turu gerçekleştirdi. Vefatı Teknesiyle dünya turu yapan ilk Türk olan 87 yaşındaki Sadun Boro'ya mesane kanseri teşhisi kondu. İlk olarak yaşadığı Marmaris'te tedavi gördü ve daha sonra İstanbul'daki Amerikan Hastanesi'ne transfer edildi. Hayatının geri kalanını yelkenli teknesinde geçirmek istediğinden, 14 Mayıs 2015'te helikopterle Muğla'ya geri döndü. 5 Haziran 2015 tarihinde, Marmaris'te tedavi gördüğü hastanede öldü. Son arzusu, yelkenli teknesinin Gökova Körfezi'nde İngiliz limanı denilen mevkide demirlediği çam ağacının altına gömülmekti. Lakin bu defin işlemi için gerekli olan müsaade alınamadı. Sahil Güvenlik Komutanlığı'na ait tekneler ile Türk Deniz Kuvvetleri'ne mensup bir fırkateynin eşlik ettiği katamaran tipi teknesi Son Bahar'a konulan naaşı, Sadun Boro'nun hayranı olduğu Ege koylarında sembolik bir hatıra turunun ardından, Marmaris'te Karacasöğüt Mezarlığı'nda toprağa verildi.
- CAHİT IRGAT
İTHAF Cahit IRGAT Niçin yaşadığını, öldüğünü bilmeyen Dert çeken dost Çürüyen dost, Sizin için söylüyorum Milyonlarca harp ölüsü adına İyiliğin, kardeşliğin, ümidin Aynı hakkın, hürriyetin İnsanlığın şarkısını. I Birdenbire çıldırmaya başladı Komşunun bahçesinde ağaç Vapur, meydan, lokomotif. Fecirle ürperdi şehir Açtı çocuk gözlerini Gök mavisi camlardan Masmavi gökyüzüne Anasını görmeden Müşterinin koynunda Çıktı mektep yoluna Umumhane kapısından Ve denize bağlanan sapa yollardan Koşar adım gidiyor Fabrikaya, rejiye Uykuya döşeklerde doymayan Kara bahtlı çocuklar. II Biz insanlar Bir avucun Beş parmağı kadar kardeş Boyun eğmiş, razı olmuş Gömülmüşüz çamuruna alın terinin Mayasına hamuruna kara ekmeğin. Fabrika bacaları çatlayacak hırsından Sefaletler, felaketler ve kötü niyet Her gün götürüyor içimizden birini Şu fabrika, şu vapur, lokomotif düdüğü Şarkısını tekrarlıyor ezilmişler şehrinin. IV Çıldırmak işten değil Ağzımızdan dilimizi çaldılar Cebimizden paramızı Alnımızdan terimizi Ve renk renk ayırmadan Gözlerimizi. VII Nedir bizim günahımız? Bu değildi alnımızın yazısı, Anamızdan doğar doğmaz. Sonu gelsin bu sabrın Sabır dedik, kalbimize taş bastık Kaldırımlar döşedik Kalbimizin üzerinden geçtiler Ağalar, efendiler Kul etti Köle etti Bir hırkaya Bir lokmaya Anamızı Babamızı Ecdadımızı. XIV Ve bir nefer çıldırmış - “Babam” diyor Şu nar ağacı, Geçen harpte ölen babam. Ve bir gazi soruyor : - Kaç dostumun kanındasın Nar? Kan kardeşi bir halin var Gelincikle Kızılcıkla Karpuzla. İçin seni, dışın bizi yakıyor Kan ağlıyor içimiz İçimiz karpuz içi Gelincik ve kızılcık kokuyor. Her tanede bir dostumun kanı var, Ömrümüz gübre olsun Helal olsun köküne, Kanımızdan, terimizden şerbet ol Serinlet yüreğini dünya mahkûmlarının Her yetime, her yoksula Sebil ol. *Cahit Irgat bu dizeleri istila altındaki şehirler ve İkinci Dünya Harbi’nin sefaletinden esinlenerek yazmıştır. BİR CAHİT IRGAT FİLMİ İZLE CAHİT IRGAT * 21 Mart 1916' da doğmuş, 5 Haziran 1971' de yaşama veda etmiş olan Cahit Irgat şair, sinema ve tiyatro oyuncusudur. 1935 ve 1940 yılları arasında Cahit Saffet imzasıyla hece ölçüsüyle romantik şiirler yazmış, Garip akımına yakın duran 1940 kuşağının toplumcu şairlerindendir. Ayrıca “Geri Dönemezsin” adında bir roman da vardır. Son sınıftayken Edirne Öğretmen Okulu'ndan ayrılan Irgat, birçok tiyatroda oyunculuk yaptı. 1932 yılında girdiği Ankara Devlet Konservatuvarı'nı, 1936 yılında bıraktı. İstanbul Şehir Tiyatroları, Küçük Sahne, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü, Adana Şehir Tiyatrosu, Dormen Tiyatrosu, Oda Tiyatrosu ve Cahide Sonku ile kurdukları Cahitler Tiyatrosu'nda çalıştı, birçok sinema filminde de rol aldı. Sanatçı şiirleriyle de tanınmaktadır. Sanatçı, 1950 yılında Bırakılan Çocuk filmini yönetmiş ve şiirlerinin dışında bir de roman yazmıştır. Mina Urgan'la bir dönem evli kalmış olan sanatçı, bu evlilikten dünyaya gelen şair Mustafa Irgat ve oyuncu Zeynep Irgat'ın babasıdır. Daha sonra Cahide Sonku ile evlenip ayrıldı. Lütfi Akad'ın kız kardeşi Neriman Akad ile evliyken 5 Haziran 1971'de İstanbul'da öldü. Ödülleri 1954 – Türk Film Dostları Derneği'nce (Altı ölü Var/ İpsala Cinayeti) Eserleri Şiir : 1945 – Bu Şehrin Çocukları 1947 – Rüzgarlarım Konuşuyor 1952 – Ortalık 1969 – Irgatın Türküsü Roman : 1947 – Geri Dönemezsin İnsan Kafesi (kitaplaşmadı, Milliyet gazetesinde dizi halinde yayımlandı (1971) Anı : Çok Yaşasın Ölüler (Akşam gazetesinde yayımlandı, temmuz-ağustos 1968) Filmleri Yönetmen : 1950 – Bırakılan Çocuk (Sinema Filmi) Oyuncu : 1970 – Casus Kıran / Yedi Canlı Adam (Sinema Filmi) 1969 – İntikam Yemini (Sinema Filmi) 1969 – Ömercik Babasının Oğlu (Nubar Kamçılı Seslendirmesi) (Sinema Filmi) 1969 – Seninle Ölmek İstiyorum (Rıza) (Sinema Filmi) 1969 – Sabır Taşı (Sinema Filmi) 1969 – Lekeli Melek (Rıza) (Sinema Filmi) 1969 – Fakir Kızı Leyla (Sinema Filmi) 1969 – Boğaziçi Soygunu (Sadık Bey) (Sinema Filmi) 1969 – Anadolu Soygunu (Sinema Filmi) 1969 – Ana Mezarı (Sinema Filmi) 1968 – Şeyh Ahmet (Ebu Suud) (Sinema Filmi) 1968 – İngiliz Kemal (Miralay Hasan Tahsin) (Sinema Filmi) 1968 – İftira (Sinema Filmi) 1968 – Ömrümün Tek Gecesi (Savcı) (Sinema Filmi) 1968 – Yara (Sinema Filmi) 1968 – Urfa İstanbul (2. Hancı) (Sinema Filmi) 1968 – Son Vurgun (Kurşunların Yağmu… (Orhan) (Sinema Filmi) 1968 – Sevemez Kimse Seni (Reşat) (Sinema Filmi) 1968 – Sabahsız Geceler (Macit) (Sinema Filmi) 1968 – Leylaklar Altında (Sinema Filmi) 1968 – Kızıl Maske (Emniyet Amiri) (Sinema Filmi) 1968 – Köroğlu (Hüseyin Baradan Seslendirmesi) (Sinema Filmi) 1968 – Kader (Pir Ömer) (Sinema Filmi) 1968 – Gözyaşlarım (Sinema Filmi) 1968 – Eşkiya Kanı (Hakimo) (Sinema Filmi) 1968 – Erikler Çiçek Açtı (Türk Albay) (Sinema Filmi) 1968 – Dağları Bekleyen Kız (Sinema Filmi) 1968 – Casus Kıran (Dedektif Cahit) (Sinema Filmi) 1968 – Baharda Solan Çiçek (Sinema Filmi) 1968 – Ana Hakkı Ödenmez (Doktor) (Sinema Filmi) 1968 – Alevli Yıllar (Altan) (Sinema Filmi) 1967 – Ölüm Saati (Sinema Filmi) 1967 – Çelik Bilek (Sinema Filmi) 1967 – Soy Ve Öldür (Polis Müdürü) (Sinema Filmi) 1967 – Son Gece (General Mihailescu) (Sinema Filmi) 1967 – Kurbanlık Katil (Şefik) (Sinema Filmi) 1967 – Krallar Ölmez (Mine’nin Babası) (Sinema Filmi) 1967 – Kozanoğlu (Nasuh Paşa) (Sinema Filmi) 1967 – Killing İstanbul’da (Sinema Filmi) 1967 – Killing Uçan Adam’a Karşı (Sinema Filmi) 1967 – Killing Canilere Karşı (Sinema Filmi) 1967 – Kara Duvaklı Gelin (Sinema Filmi) 1967 – Düşman Aşıklar (Dr.Ömer Osman) (Sinema Filmi) 1967 – Caniler Kralı Killing (Sinema Filmi) 1967 – Aslan Yürekli Kabadayı (Yavuz Selekman Seslendirmesi) (Sinema Filmi) 1967 – Acı Günler (Stavro) (Sinema Filmi) 1966 – İntikam Ateşi (Sinema Filmi) 1966 – İhtiras Kurbanları (Sinema Filmi) 1966 – İdam Mahkumu (Seslendirme) (Sinema Filmi) 1966 – Çalıkuşu (Şeyh Yusuf Efendi) (Sinema Filmi) 1966 – Yedi Dağın Aslanı (Tekfur) (Sinema Filmi) 1966 – Sana Layık Değilim (Hasan) (Sinema Filmi) 1966 – Para Kadın Ve Silah (Sinema Filmi) 1966 – Meydan Köpeği (Sinema Filmi) 1966 – Meleklerin İntikamı (Osmanın Arkadaşı) (Sinema Filmi) 1966 – Kıran Kırana (Cahit) (Sinema Filmi) 1966 – Kanlı Mezar (Sinema Filmi) 1966 – Fatih’in Fedaisi (II.Kostantin Dragazes) (Sinema Filmi) 1966 – Fakir Çocuklar (Fuat Selçuk) (Sinema Filmi) 1966 – Erkek Severse (Sinema Filmi) 1966 – Dertli Gönüller (Sinema Filmi) 1966 – Bar Kızı (Galip) (Sinema Filmi) 1966 – At Avrat Silah (Yusuf’un Babası) (Sinema Filmi) 1966 – Altın Küpeler (Hacı Ömer) (Sinema Filmi) 1965 – Şeker Hafiye (Polis Md.) (Sinema Filmi) 1965 – Çapkınlar Kralı (Sinema Filmi) 1965 – Tehlikeli Adam (Felçli adam) (Sinema Filmi) 1965 – Siyah Gözler (Kemal Sarıoğlu) (Sinema Filmi) 1965 – Severek Ölenler / Kartalların … (Sinema Filmi) 1965 – Senede Bir Gün (Reis) (Sinema Filmi) 1965 – Murtaza (Seslendirme) (Sinema Filmi) 1965 – Kasımpaşalı Recep (Kemal) (Sinema Filmi) 1965 – Kasımpaşalı / Korkunç Vurgun (Kemal) (Sinema Filmi) 1965 – Kahreden Darbe (Sinema Filmi) 1965 – Hırsız (Sansar Şadan) (Sinema Filmi) 1965 – Ekmekçi Kadın (Ağır Ceza Üyesi) (Sinema Filmi) 1965 – Dünkü Çocuk (Sinema Filmi) 1965 – Dört Deli Bir Aptal (Sinema Filmi) 1964 – Şeytanın Uşakları (Sinema Filmi) 1964 – Son Tren (Reha Yurdakul Seslendirmesi) (Sinema Filmi) 1964 – Mor Defter (Prof. İsmail Sami Bey) (Sinema Filmi) 1964 – Hizmetçi Dediğin Böyle Olur (Reha Yurdakul Seslendirmesi) (Sinema Filmi) 1964 – Dullar Tercih Edilir (Sinema Filmi) 1963 – Barut Fıçısı (Behzat Balkaya Seslendirmesi) (Sinema Filmi) 1961 – Yasak Aşk (Celal Bey) (Sinema Filmi) 1960 – Sığıntı (Sinema Filmi) 1960 – Gece Kuşu (Niyazi Vanlı Seslendirmesi) (Sinema Filmi) 1960 – Aliii (Hakkı Haktan Seslendirmesi) (Sinema Filmi) 1959 – Kıtipiyoz’a Tuzak / Fosforlu’nun Oyunu (Fehmi) (Sinema Filmi) 1958 – Karasu (Sinema Filmi) 1958 – Ağlarsa Anam Ağlar (Sinema Filmi) 1957 – Kanlı Çevre / Sönen Ocak (Sinema Filmi) 1957 – Kamelyalı Kadın (Sinema Filmi) 1956 – Kara Çalı (Sinema Filmi) 1956 – Günah Bizimdir (Sinema Filmi) 1956 – Büyük Sır (Sinema Filmi) 1955 – Sevdiğim Sendin (Sinema Filmi) 1955 – Safiye Sultan (Sinema Filmi) 1954 – Sahildeki Kadın (Kaptan) (Sinema Filmi) 1953 – Vahşi İntikam (Sinema Filmi) 1953 – Mahallenin Namusu (Yakup) (Sinema Filmi) 1953 – Kezban (Sinema Filmi) 1953 1953 – Drakula İstanbul’da (Turan) (Sinema Filmi) 1953 – Cinci Hoca (Sinema Filmi) 1953 – Aşk Istıraptır (Necdet) (Sinema Filmi) 1953 – Altı Ölü Var / İpsala Cinayeti (Ali Rıza) (Sinema Filmi) 1952 – İmralı’dan Doğan Güneş (Sinema Filmi) 1952 – Yıldırım Beyazıt Ve Timurlenk (Timurlenk) (Sinema Filmi) 1952 – Yavuz Sultan Selim Ağlıyor (Şahin Bey) (Sinema Filmi) 1952 – Sabahsız Geceler (Sinema Filmi) 1952 – Kızıltuğ (Cengiz Han) (Sinema Filmi) 1952 – Kubilay (Sinema Filmi) 1952 – Kan Kardeşler (Sinema Filmi) 1952 – Göçmen Çocuğu (Sinema Filmi) 1952 – Deli (Sinema Filmi) 1952 – Can Yoldaşı (Sinema Filmi) 1951 – İstanbul’un Fethi (İmparator Konstantin) (Sinema Filmi) 1951 – Vatan İçin (Major Sami) (Sinema Filmi) 1951 – Vatan ve Namık Kemal (Gran Dük) (Sinema Filmi) 1951 – Lale Devri (Süleyman Dede) (Sinema Filmi) 1951 – Hayat Acıları / Gülnaz (Sinema Filmi) 1951 – Dudaktan Kalbe (Sinema Filmi) 1951 – Barbaros Hayrettin Paşa (Kont Vespasyo) (Sinema Filmi) 1950 – Üçüncü Selim’ın Gözdesi (III. Selim) (Sinema Filmi) 1950 – Soysuz (Sinema Filmi) 1950 – Parmaksız Salih (Sinema Filmi) 1950 – Onu Affettim (Sinema Filmi) 1950 – Kapanan Gözler (Sinema Filmi) 1950 – Estergon Kalesi (Sinema Filmi) 1950 – Bırakılan Çocuk (Sinema Filmi) 1949 – Fato / Ya İstiklal Ya Ölüm (Sinema Filmi) 1948 – İstiklal Madalyası (Sinema Filmi) 1947 – Seven Ne Yapmaz (Sinema Filmi) 1947 – Kerim’in Çilesi (Sinema Filmi) 1947 – Gençlik Günahı (Sinema Filmi) 1947 – Büyük İtiraf (Sinema Filmi) 1946 – Toros Çocuğu (Sinema Filmi) 1946 – Senede Bir Gün (Sinema Filmi) 1943 – Onüç Kahraman (Sinema Filmi) 1941 – Kahveci Güzeli (Sinema Filmi) 1940 – Şehvet Kurbanı (Sinema Filmi) * 5 Haziran 2024 EKLEYEN: Zeliha AYDOĞMUŞ






















