top of page

Arama Sonucu

maviADA'ya DÖN

Boş arama ile 4488 sonuç bulundu

  • En Güzel Aşk Şiirleri

    Nurten B. AKSOY * Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı... gibi ölümsüz aşkların tarihe gömüldüğü, günü birlik aşkların, sanal sevdaların yaşandığı günümüzde belki de kapitalizmin bir dayatması olarak kutlanan SEVGİLİLER GÜNÜ'nün tarihi aslında 3. yüzyılda Aziz Valentine’nin gizlice kıydığı nikahlara dayanır. İS 3. yüzyılda Roma İmparatoru 2. Claudius, ordusunu güçlendirmek için genç erkeklerin evlenmesini yasaklar. Rivayete göre bu yasağa karşı gelen Papaz Aziz Valentine, gizli nikahlar düzenleyerek gençleri evlendirmeye devam eder ve bu ihanetin karşılığını canıyla ödeyerek İS. 270 yılında 14 Şubat’ta idam edilir. Bu nedenle her yıl 14 Şubat Aziz Valentine'nin anısına Sevgililer günü olarak kutlanır. Gerçek sevgilerin ne bilmem kaç kıratlık pırlantalarla, ne binlerce liralık hediyelerle kanıtlanacağına inanmadığımızdan biz de seven ve sevilenler için usta şairlerin yüreklerinden dökülen AŞK şiirlerini derledik sizler için... Tüm sevenlere KUTLU OLSUN... SEVGİLİM, BİR GÜNÜN... Sevgilim, bir günün ortası şimdi Taşıtlar hızla gelip geçiyor, her yer kalabalık, Ben seni düşünüyorum bir bodrum kahvesinde Uzat bana uzat ellerini İzinli askerler görüyorum, kırıtarak yürüyen işçi kızlar İstanbul her günkü yaşantısı içinde, uğultulu, Güvercinler güneşten bir sessizliği biriktiriyor Ben seni düşünüyorum seni Hani tıpkı o ilk günlerdeki gibi Kalbim diyorum kalbim Daha dün tezgâhtan çıkmış bir su sayacı gibi Aşkı anılar besliyor düşler kadar Bu yüzden diyorum ki aşk eskidikçe aşktır Sevgi eskidikçe sevgi. Günümüz ekmeğimiz, türkümüz Çoluğumuz çocuğumuz Binalar yan yana yükselip gidiyor Vapurların ağzı köpük içinde Uzaklarda ne kapılar açılıyor Tirenin biri bir istasyona varıyor Ordan çıkıyor biri. Her şey biliyor her şey Sen biliyor musun bakalım Seni nice sevdiğimi? Üstüne titrrediğimi? Geldiğimi? Gittiğimi Hadi! CEMAL SÜREYA AŞK OLSA GEREK Öyle tutkuluydun ki hayata başlarken... Şimdiyse küçücük bir çiçek teselli ediyor seni... Aradaki o büyük boşluğun adı, aşk olsa gerek... CEZMİ ERSÖZ KİMİ SEVSEM SENSİN kimi sevsem sensin / hayret sevgi hepsini nasıl değiştiriyor gözleri maviyken yaprak yeşili senin sesinle konuşuyor elbet yarım bakışları o kadar tehlikeli senin sigaranı senin gibi içiyor kimi sevsem sensin / hayret senden nedense vazgeçilemiyor her şeyi terk ettim / ne aşk ne şehvet sarışın başladığım esmer bitiyor anlaşılmaz yüzü koyu gölgeli dudakları keskin kırmızı jilet bir belaya çattık / nasıl bitirmeli gitar kımıldadı mı zaman deliniyor kimi sevsem sensin / hayret kapıların kapalı girilemiyor kimi sevsem sensin / senden ibaret hepsini senin adınla çağırıyorum arkamdan şımarık gülüşüyorlar getirdikleri yağmur / sende unuttuğum hani o sımsıcak iri çekirdekli senin gibi vahşi öpüşüyorlar kimi sevsem sensin / hayret in misin cin misin anlamıyorum ATTİLA İLHAN SENİ SEVDİM seni sevdim, seni birdenbire değil usul usul sevdim "uyandım bir sabah" gibi değil, öyle değil nasıl yürür özsu dal uçlarına ve günışığı sislerden düşsel ovalara susuzdu, suya değdi dudaklarım seni sevdim mevsim kirazlardan eriklerden geçti yaza döndü yitik ceren arayı arayı anasını buldu adın ölmezlendi bir ağız da benden geçerek soludum, üfledim, yaprak pırpırlandı ağustos dindi seni sevdim, sevgilerim senden geçerek bütünlendi seni sevdim, küçük yuvarlak adamlar ve onların yoğun boyunlu kadınları düz gitmeden önce ülkeyi bir baştan bir başa yalan yaslanmış bir çeşit erk kurulmadan önce köprüler ve yollar tahviller senetler hükmünde dışa açılmadan önce içe açılmadan önce kapanmadan önce nehirlerimiz ve dağlarımız ve başka başka nelerimiz senet senet satılmadan önce şirketler vakıflar ocaklar kutsal kılınıp tanrı parsellenip kapatılmadan önce seni sevdim... artık tek mümkünüm sensin GÜLTEN AKIN AŞK Sen varken kötü diye bir şey bilmiyorduk Mutsuzluklar, bu karalar yaşamada yoktu Sensiz karanlığın çizgisine koymuşlar umudu Sensiz esenliğimizin üstünü çizmişler Nicedir bir pencereden deniz güzel değil Nicedir ışımayan insanlığımız sensizliğimizden. Sen gel bizi yeni vakitlere çıkar. İLHAN BERK KARA SEVDA ...ve nihayet gelip çattı Bir dilimi zehir zıkkım Bir dilimi candan tatlı. Masallarla indi yere Sebil oldu cümle hikayelere kara kara kazanlarda kaynadı Diyar diyar al kanlara boyandı Türkülerde ateş alev yandı tutuştu Gördes kiliminde nakış Minyatür bahçelerinde suret kesildi. Ve nihayet gelip çattı Elveda belirsiz bedava sevince Uçan kuşa eşe dosta elveda Bütün haşmetiyle gelip çattı Bir dilimi zehir zıkkım Bir dilimi candan tatlı. BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU TERK ETMEDİ SEVDAN BENİ Terk etmedi sevdan beni, Aç kaldım, susuz kaldım, Hayın, karanlıktı gece, Can garip, can suskun, Can paramparça... Ve ellerim, kelepçede, Tütünsüz uykusuz kaldım, Terk etmedi sevdan beni... AHMET ARİF SEVGİLİM... SEVGİLİM... Elinden şekeri alınmış bir çocuk gibi kaldım Yokluğunda... Yağmur yağar, kar yağar Günler kısalır, geceler uzar On parmağımın üstüne on mum yaktım Gecesefalarının gündüz yalnızlığıydım Ateşböcekleri ışıtır gecemi. Hepsi bu Kanar bir yerlerim: Sevgilim Ufkunda bir yalnızlık aylasıyım Bir delta gibi genişleterek yokluğunu Sevgilim. Hep geceye sakladım sende bulduğumu... AHMET ERHAN BİTTİ O SEVDA Bitti o sevda kesildi çığlıkları martıların Su gibi bitti, suya karşıt gibi bitti İtti kıyıyı adına deniz dediğimiz bir şey Unuttuk ikimiz de her türlü yetinmezliği Kaybetti kumarda gözlerim Kaybetti kumarda gözleri. Bir kuru rüzgarlandı göğüs boşluğumuzda sanki Uzaklaştı ağaçlar birbirlerinden Yakınlaştı ağaçlar birbirlerine Yani her soluk alıp verişimizde bizim Bir mekik gibi kalbin Bir mekiği gibi kalbim İşleyip durdu bu yitikliği yeniden. Ne kaldı Farkında mısın bilmem Gündüzler... Gündüzler biraz azaldı. EDİP CANSEVER

  • Diplomalı Yazar Olmak

    Nurten B. AKSOY * Bir zamanlar "Okur-yazar" olmak bir meziyet sayılırken günümüzde birbirinden kopan, içi boşalan bu iki kavramın anlamları da değişti iyice. Okur olmayı bir yana bıraktık uzun zamandır ama hepimiz yazar, hatta şair olma peşindeyiz. Bir zamanlar kompozisyon derslerinden korkanlar, yazmaktan kaçınanlar şimdilerde ha bire yazıyorlar, çünkü günümüzde yazmak artık gittikçe yalnızlaşan insanın bir anlamda içini döktüğü bir sığınak oldu. İnsanlar eğer bu yazdıklarıyla bir de görücüye çıkmak istiyorlarsa bunun okulunu arıyorlar, o zaman da başvuracakları en etkili ve kolay yol bir yazarlık atölyesine baş vurmak oluyor… Bu durumda da yazı atölyelerine ihtiyaç duyuluyor tabii... En azından eksiğinin farkında olanlar, eğitimleri sırasında sadece bir ders olarak gördükleri için bir türlü öğrenemedikleri yazım ve dil kurallarını atölyelerde tamamlayacaklarını, üstüne de sos olarak öğretilecek birkaç imgeyi katarak "yazar" olabileceklerini düşünüyor ve yazarlık atölyelerinden medet umuyorlar...İş böyle olunca da hemen her semtte bir yazı atölyesi açılıyor... Yolun yarısını çoktan geçmiş bizim kuşak Türkçe ve edebiyat derslerinde kompozisyon yazarak yazmaya başlamıştık. Televizyonların, akıllı telefonların olmadığı yıllarda bizler sadece boş zamanlarımızda değil, her fırsatta kitap okurduk, günümüzdeki gibi (sosyal medya sayesinde ortaya çıkmış) bozuk bir dille konuşmazdık. Henüz içi boşaltılmamış bir eğitim sisteminde yetiştiğimizden az çok elimiz kalem tutardı. Bizler Türkçe ve edebiyat öğretmenleri yıllarca derslerimizde dilimizi, yazım kurallarını, edebi türleri öğretmeye çalıştık ama bu işi çok da becerdiğimiz söylenemez. Bırakın öğrencileri, pek çok öğretmen bile ne yazık ki düzgün yazmayı beceremiyor. Her şeyi kurslarda öğrenmeye alışmış bir kuşak var artık günümüzde. Eksiğini hissedenler de bunun için yazma atölyelerine koşuyorlar tabii… O nedenle bizim kuşağa “Yazarlık Atölyesi” gibi bir kavram biraz tuhaf geliyor olsa da bu atölyeler bir misyon yüklenmiş durumdalar. Sadece üniversite sınavını kazanmaya koşullanmış bir nesil ne yazık ki en iyi okulları kazansa bile kendini yazarak ifade etmeyi beceremiyor. Belki iyi bir iş başvurusu yapmak, belki sevdiğini etkilemek için yazmaya ihtiyaç duyanlar işte bu atölyelere koşuyorlar. Atölyeler de ilk aşamada bu insanlara etkili ve düzgün yazmayı öğretiyor, yani bir ihtiyacı gideriyor. Ama iş yazar olmaya, hele okunan bir yazar olmaya gelince sadece dili iyi ve etkili kullanmak yetmiyor...işte o zaman o yeteneği ortaya çıkaracak "nitelikli yazar atölyelerine ve bu işi anlatacak yetkin insanlara" ihtiyaç duyuluyor... Nasıl ki resme ya da müziğe yeteneği olanlar ne yapıp edip kurslara gidip yeteneğinin gelişmesini umuyorsa, yazmaya heves edenlerin de yazma atölyelerine gitmesinde fayda var tabii ki... Ama bu atölyelerin iki aşamalı olması gerektiğini düşünüyorum yukarıda anlattığım gibi. Birinci aşamada düzgün yazabilmek öğretilirken, ikinci aşamada işin sanatsal yönü yani "yaratıcı yazarlık" kısmı öğretilmeli... Bu öğrendiklerini içindeki cevherle süsleyebilenler yani “yaratıcı yazını” becerebilenler artık "diplomalı yazar" olabilirler... Ama biliyoruz ki DİPLOMA her şeye kadir değil, diplomasız da pek çok şeyin yapılabildiğini görüyoruz; güzel ya da çirkin...iyi ya da kötü...

  • Şiir Dünyasından Seçmeler

    Nurten B. AKSOY * Geçen Zaman Hiç olmazsa unutmamak isterdim Eski geceler, sevdiklerimle dolu odalar... Yalnız bırakmayın beni hatıralar. Az yanımda kal çocukluğum, Temiz yürekli uysal çocukluğum... Ah, ümit dolu gençliğim, İlk şiirim, ilk arkadaşım, ilk sevgim... Doğduğum ev… rahatlayacak içim, duysam Bir tek kapının sesini. Arıyorum aklımda bir ninni bestesini... Böyle uzaklaşmayın benden, yaşadığım günler. Güneş, getir bir bayram sabahını. Açılın açılın tekrar Çocuk dizlerimdeki yaralar, Hepiniz benimsiniz: Mektebim, sınıflarım, oturduğum sıralar... Yalnız hatırlamak hatırlamak istiyorum Nerde kaldı sevgilim seni ilk öptüğüm gün, Rengine doymadığım o sema, Ahengine kanmadığım ırmak… Bırakıp her şeyi nereye gidiyorum… Neler geçmişti aklımdan, Nedendi ağladığım, nedendi güldüğüm? Ah nasıldı yaşamak Ziya Osman Saba Fotoğraf: Ara Güler SAİT FAİK ABASIYANIK Çağdaş Türk hikâyeciliğinin mihenk taşlarından olan Sait Faik, 1930'larda başladığı yazı hayatı boyunca “sorumlu avare, gözlemci balıkçı, çakırkeyf sirozlu, küfürbaz şair, müflis tacir, züğürt yazar, hamdolsun diyemeyen rantiye, anadan doğma çevreci” gibi çeşitli sıfatlarla anılan Abasıyanık şöyle der: “Hikâyelerimde şiir kokusu var diyorsunuz. Bir iki tane de şiir yazdım, içinde hikâye kokusu var dediler. Demek ki ben ne hikâyeciyim ne de bir şair. İkisi ortası acayip bir şey. Ne yapalım beni de böyle kabul edin.” O ve Ben Sana koşuyorum bir vapurun içinden Ölmemek, delirmemek için. Yaşamak; bütün adetlerden uzak Yaşamak. Hayır değil, değil sıcak Dudaklarının hatırası Değil saçlarının kokusu Hiçbiri değil. Dünyada büyük fırtınanın koptuğu böyle günlerde Ben onsuz edemem. Eli elimin içinde olmalı. Gözlerine bakmalıyım Sesini işitmeliyim Beraber yemek yemeliyiz Ara sıra gülmeliyiz. Yapamam, onsuz edemem Bana su, bana ekmek, bana zehir Bana tat, bana uyku Gibi gelen çirkin kızım Sensiz edemem. Sait Faik Abasıyanık CAHİT IRGAT Yaşadığı dönemde tiyatro, sinema ve şiir dünyasının önemli isimlerinden olan ancak günümüzde çok da fazla tanınmayan Cahit Saffet Irgat’ın şiirleri, savaşın, terörün, yoksulluğun canlar yaktığı günümüzde bir kez daha anlam kazanır. Zaman tüm hızıyla gelip geçse de acılar ve korkular hiç değişmiyor… “anne girmem bu oyuncak dükkanına / orda toplar, tayyareler, tanklar var / ben yaşamak istiyorum / ağaç gibi sessiz sessiz ve rahat…” Korkuyorum Her yerde aynı hava, aynı koku, aynı dert Korkuyorum Sen de kaçma bu şehirden Yalnız bırakma beni Gökler bile değişiyor lahzada Ardından geliyor bak Güneşiyle bulutuyla gökyüzü Bütün şehir, bütün deniz, yeryüzü Sen de kaçma bu şehirden Yalnız bırakma beni Ben fakir bir sahilin Kahır yüklü çocuğu Korkuyorum… Cahit Irgat HALİL CİBRAN Özellikle ilk aşkını anlattığı eseri olan “Kırık Kanatlar” ile Doğu'nun ‘arabesk kadercilik’ üzerine kurulu ve adaletten uzak tavrına bir başkaldırı niteliği taşıyan “Asi Ruhlar” isimli eserlerinden sonra aforoz edilip “Bir dağın değil, bir şiirin ismidir” dediği memleketi Lübnan'dan sürgün edilen Halil Cibran'ın, bunların yanında edebi anlamda da sürgüne maruz kaldığından ve hep palto altında okunan bir yazar olduğundan bahseder, memleketlisi olan Amin Maalouf. Evet o, bir edebiyat sürgünüydü ama bir asır sonra hâlâ edebiyatın başköşesinde yerini alan bir sürgün… Sevgi derler ki, çakal da, köstebek de aslanın susuzluğunu giderdiği aynı ırmaktan su içer. Ve kartal ve akbaba gagalarını aynı leşe daldırırlar, ölünün huzurunda barış içinde, beraberce. Tanrısal eliyle arzularımı dizginleyen, ve onura ve gurura olan açlığımı ve susuzluğumu arttıran sevgi... İçimde güçlü ve değişmez olanın, zayıf benliğimi baştan çıkaran ekmeği yemesine, şarabı içmesine izin verme Varsın aç kalayım, ve yüreğim kavrulsun susuzluktan, ve ölüp yok olayım; yeter ki senin doldurmadığın bir bardağa veya senin kutsamadığın bir kaseye uzanmasın elim. Halil Cibran FÜRUĞ FERRUHZAD 1935 doğumlu İranlı şair, yazar, oyuncu, yönetmen ve ressam. Kısacık bir hayat yaşamış ama 32 senelik ömründe sanatın her alanına dahil olmayı başarmış bir kadın o. Üstelik bütün bunları, imkansızlıklarla dolu yıllarda; bir imkansızlık ülkesinde yapmış. Daha uzun yaşasaydı, muhtemelen tüm dünyaya duyuracaktı adını. Ve herkes bilecekti onun en etkileyici betimlemelerle dolu dokunaklı cümlelerini. Ancak Füruğ, her şeye rağmen, yaşadığı süre boyunca Fars edebiyatının en güzel şiirlerini yazdı; şair oldu, ödüllü bir yönetmen, ressam, eş, anne, aşık oldu. Bu duygulu kadının “İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına” isimli şiirinden alıntılarla, kısacık bir yaşama neler sığdırdığına bakalım: Rüzgar Bizi Götürecek küçücük gecemde benim, ne yazık rüzgârın yapraklarla buluşması var küçücük gecemde benim yıkım korkusu var dinle karanlığın esintisini duyuyor musun? bakıyorum elgince ben bu mutluluğa bağımlısıyım ben kendi umutsuzluğumun dinle karanlığın esintisini duyuyor musun? şimdi bir şeyler geçiyor geceden ay kızıldır ve allak bullak ve her an yıkılma korkusundaki bu damda bulutlar sanki, yaslı yığınlar misali yağış anını bekliyorlar bir an ve sonrasında hiç. bu pencerenin arkasında gece titremede ve yeryüzü giderek durmada bu pencerenin arkasında bir bilinmez seni ve beni merak ediyor ey baştan aşağı yeşil! yakıcı anılar gibi ellerini, bırak benim aşık ellerime ve dudaklarını varlığın sıcak duygusunu benim sevdalı dudaklarımın okşayışına bırak rüzgâr bizi götürecek rüzgâr bizi götürecek. Furuğ FERRUHZAD ŞÜKÛFE NİHAL (1896 – 1973) “Şükûfe Nihal hemen her görenin aşık ya da hayran olduğu kadınlardandı. Güzel denemezdi pek; gözleri çukurdu ve ufaktı… Boyu hiç uzun değildi. Beden çizgileri dikkati çekmekten uzaktı. Ne ki zarifti, her zaman bakımlı ve çok şıktı. Dünyaya metelik vermeyen, kendine çok güvenen bir havası vardı. Onu bu kadar çekici yapan da bu dünyaya metelik vermeyen haliydi. Ya o sıralar, hayran olunacak kadın sayısı mı çok değildi, ya da nitelikleri mi farklıydı? Sanırım, biraz öyle. Çocukluğumda, şıklık sembolüydü benim için. Onun üstünde görüp hayran olduğum kimi renkleri, kimi desenleri hala sevdiğimi biliyorum. Çok kaprisli bir kadındı. Biraz cıvıltıya benzeyen, kendine özgü ve de hoş konuşma biçimi vardı. Evet, pek çok kişi sevdalanmıştı, zamanın en gözde şairlerinden biri olan bu kadına.” (İsmet Kür’ün Yarısı Roman adlı eserinden) Şükûfe Nihal’in hayran kitlesi arasında; Nazım Hikmet, Ahmet Kutsi Tecer, Faruk Nafiz Çamlıbel gibi ünlü şairlerin yanında Cenap Şahabettin’in kardeşi şair Osman Fahri de vardır. Aşkına karşılık bulamayınca önce İstanbul’u terk ederek öğretmenlik yapmak üzere Elazığ’a gider, ama aşkını unutamaz ve 1920 yılında kafasına tabanca dayayıp intihar eder. Şükûfe Nihal ona karşı bir şey hissetmemiş olsa da sonrasında kara sevda yüzünden canına kıyan Osman Fahri’yi ömrü boyunca unutamaz. “Zaten insan hayatında bir kez sever. Gerisi kapılış aldanış. Ben bütün şiirlerimi bir tek şahıs için yazdım. Hep onu anlattım, ona seslendim. Tek aşkım odur. Beni tek seven odur. Nasıl ziyan ettim bu büyük aşkı” diye dert yanar. Son Hatıra Adını ellerimle çizdim altın kumlara Küçülen gözlerimde kurudu son damla yaş Kumsal, deniz, sal, rüzgâr senden en son hatıra, Solan ruhumdan sana bembeyaz bir soğuk taş!.. İşte, rüzgâr esiyor, dalgalar coştu yine; Kumlara işlediğim hayalin da kayboldu… Hicranınla yanarken ben derinden derine, Karşında, solan yüzüm gibi, güneş de soldu… Dalgalar, sürükleyin beni de enginlere, Kumların arasında ben de bir parça taşım! “Ayrılmayız, beraber dalarız derinlere” Derken, bıraktı gitti elimi arkadaşım… Şükûfe Nihal SAPPHO MÖ. 615 yılında dünyaya gelen ve Antik Çağ'da adından en fazla söz ettiren isimlerinden biri olan, aynı zamanda da Yunan'da ilk kadın şair olarak ünlenen Sappho, Lesbos şehrinde (bugünkü adıyla Midilli adasının Mytilene şehrinde) yaşayan aristokrat bir ailenin üyesidir. Bir Afrodit kültü rahibesi olan Sappho, bağlı bulunduğu kültün de kendisine vermiş olduğu rahatlığa dayanarak özgürce içinden geçeni söylemiş, Açık ve yürekli bir tutum sergilemiştir. Dilindeki bu içtenlik ve açıklık sayesinde eserleri, tüm ardıllarını ve benzerlerini geride bırakarak yüzyılların ötesine geçmiş, çağlar boyu öykünülmüş, eleştirilmiştir. Atlılardır Der Kimi Atlılardır der kimi en güzel evrende: yayalar, gemiler kimi, kimi severse kişi odur bence en güzel olan öyle kolay ki kanıtlamak bunu bakın en iyisi diye Helena gördüğü bunca kişinin içinde kimi beğendi Troya’nın onurunu kıranı görünce onu, ana babasını çocuğunu bile bir kez anmadan düştü eline Kypris’in; böyledir kadın yüreği kolay çıkar baştan, tutkulanınca… Anaktorya düşer usuma şimdi burda olmayan, sevgili yürüyüşünü görmeyi, ışık saçan yüzünü yeğlerim yaya arabalı savaşçılarına Lidyalıların Sappho Türkçesi: Azra Erhat-Cengiz Bektaş

  • Cemre İle Başlayan Bahar Yolculuğu

    Nurten B. AKSOY * Çok uzun süren karanlık ve soğuk kış günlerini geride bırakmaya başladık. Onca yağmur, kar ve fırtınanın ardından özlediğimiz güneş yavaştan sıcacık yüzünü göstermeye başladı. Elimizi, sırtımızı çok ısıtamasa da en azından yüreğimizi ısıtıyor. Çünkü baharın müjdecisi ilk cemre düştü… Her ne kadar “Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır” demişse de atalarımız biliyoruz ki cemreler düştükçe havaya, suya, toprağa her yer ısınacak ve bahar gelecek. Peki çok sevdiğimiz için çocuklarımıza ad olarak verdiğimiz, özlemle beklediğimiz, baharın müjdecisi “cemre” neymiş bakalım… … Bekle! Gök ılınır, toprak ılınır, su ılınır... Hep sürmez bu zemheri, Düşer cemre… (Şenol Yazıcı) Cemre; Türk kültüründe yer etmiş, doğanın canlanmasını ve baharın gelişini müjdeleyen, havaların ısınacağını haber veren, halk arasında çok yaygın olan bir kavramdır. Damlardaki kar, saçaklardaki buz, Kanı kaynayan suya dar geliyor. Haberin var mı, oluklardan Akan su sesinde bahar geliyor… (Cahit Sıtkı) Kış mevsiminin son günlerinde başlayıp, ilkbahar başlangıcına kadar devam eden bir süreçte, yedişer gün arayla önce havada, sonra su ve toprakta oluştuğu sanılan sıcaklık artışına halk arasında Cemre adı verilir. ​Ilık bir yol hikayesi başlar güneşe doğru Önce cemre, sonra nevruz, sonra bahar… (Nurten Bengi Aksoy) Kış mevsiminin en soğuk günlerinin geride kaldığının müjdecisi olan cemre, dilimize sonradan girmiş, Arapça kökenli bir sözcük olup, “kor halinde ateş” anlamına gelmektedir. Bir dışarı çıkmayagör bayram yeri bahçeler Asmalar suyundan veriyor balkon demirlerine Fesleğen göz kırpıyor çapkınca nazlanarak Sarmaşıklar konuk gitmiş hanımellerine… (Ahmet Günbaş) Halk takvimine ve inanışına göre cemrelerin ilki 20 Şubat'ta havaya düşer ve havadaki bütün kışı, soğuğu yere indirir. Böylece havalar yavaş yavaş ısınmaya başlar. Yüzümü bulutlara kaldırıp Dua eder gibi mırıldanıyorum Kuşlarla, otlarla yıkanıyorum Rüzgârla, ilkbaharla… (Ataol Behramoğlu) 27 Şubat’ta suya düşen ikinci cemre suları ısıtmaya başlar, böylece ısınmaya başlayan sular da buzların çözülmesini sağlar. Bu sabah mutluluğa aç pencereni Bir güzel arın dünkü kederinden Bahar geldi, bahar geldi güneşin doğduğu yerden… (Ataol Behramoğlu) Martın altısında ise üçüncü cemre toprağa düşerek toprağı ısıtır ve ısınan toprağın altında kıpırdanmaya başlayan ilk kır çiçekleri gün yüzüne çıkıp rengarenk açar. İki sevgilinin gülüşüne benzer Bir nisan havası değil mi esen? Zincirlere, kelepçelere inat, Kanatlarımı açmak zamanıdır… (Cahit Sıtkı) Birçok coğrafyadaki mitlerin beslendiği en eski kaynaklardan olan Türk kültürü ve mitolojisindeki “İmre” isimli cinle ilgisi olan cemre tabiri, yüzyıllar öncesinden beri Anadolu topraklarında kullanılmaktadır. Anne, bahar geliyor uyansana Çık altın eşikte bekle beni, En güzel tılsımları buldum sana Koklayabilmek için nefesini… (Ceyhun Atıf Kansu) İlkbaharın gelmesiyle birlikte dünyada göründüğü farz edilen bu mitolojik karakterin,iklim değişikliklerine ve doğanın ısınmasına neden olduğu ve parıltılı bir ışık olarak görüldüğüne inanılırmış. Tüyden hafif olurum böyle sabahlar Karşı damda bir güneş parçası İçimde kuş cıvıltıları şarkılar; Bağıra çağıra düşerim yollara… (Orhan Veli) Türk mitolojisinin en eski söylencelerinden biri olan İmre’nin dünya üzerinde bir anda bir ışık ya da “ateş topu” olarak görülmesinden dolayı Arapça kor ateş manasına gelen cemre sözcüğü kullanılmış. O günü görmek için sade bekleyeceğiz Göreceğiz bir sabah yeşil tomurcukları. Hazırlanıyor gibi gökyüzü ufuk deniz Bir sabah dökülecek baharların baharı… (Z. Osman Saba) İlkbaharın gelmesiyle yaşanan hava değişimini anlatmak için cemre tabiri genellikle “düşmek” fiiliyle birlikte kullanılır, ama gerçekte toprağa, havaya ya da suya düşen herhangi bir şey yoktur. Bu sadece bir inanıştan doğan mecazi bir kavramdır ve dünyanın kuruluşundan beri süregelen mevsimsel bir doğa olayının halk kültüründeki anlatımıdır. Ben her bahar aşık olmam ama Her bahar gitmek isterim. Gittiğim olmadı hiç, Ama olsun… İstemek de güzel… (Can Yücel) Halk arasında cemrenin düşme sırasına göre önce havanın, sonra su ve toprağın ısındığına inanılır, ancak bu durum coğrafi bilgilerle çelişir. Çünkü güneş ışınları ilk önce toprağı daha sonra havayı ısıtır. Sular ise en geç ısınan ve soğuyandır. Yapma bunu bana bahar, Böyle üstüme gelme… Zaten damarlarıma zor zaptediyorum kanımı… Çoktan cemreler düşmüş beynime, yüreğime… Kalbimin buzları erimiş… (Can Dündar) Kısacası cemre düşmesinin meteoroloji ile pek bir ilgisi bulunmamaktadır. Zaten küresel ısınmadan kaynaklı atmosfer olayları mevsimlerin değişmesine neden olmuştur. Ve böyle bir değişimin olması geleneksel cemre olayını etkilese de cemre düşmesi yüzyıllardır halk tarafından benimsenmiş ve tecrübelere dayandırılmış bir olaydır.

  • Dünyanın En Soğuk Şehri

    Nurten B. AKSOY * Tam bahar geliyor, cemreler düşecek derken soğuk havalar yeniden arz-ı endam etmeye başladı… Belki ılıman iklim kuşağında yaşadığımızdan, belki çok sıcak kanlı insanlar olduğumuzdan, bırakın eksi dereceleri, ısı 10 derecenin altına düştüğünde bile başlıyoruz üşümeye, feryat figan etmeye… Bir de televizyonlarda, medyada “havalar şöyle soğuyacak, sıcaklıklar şu kadar düşecek” diye ortalık velveleye verildikçe daha çok üşüyoruz sanki… Zorlu kış şartlarının yaşandığı doğu illerimiz dışında, özellikle metropol denilen büyük şehirlerimizde 3-4 gün yağan kar ve sonucunda oluşan buzlanma hayatı felç etmeye yetiyor. Okullar tatil ediliyor, işyerleri erken kapanıyor, kayan ya da devrilen araçlar nedeniyle trafik arapsaçına dönüyor. Sözün kısası yaşam altüst oluyor. Oysa Kuzey Yarımkürede kışları çok uzun ve sert geçen birçok ülkede yaşam tüm doğallığıyla devam ediyor. İşte o soğuk şehirlerden birini, daha doğrusu en soğuğunu tanıyalım ve halimize şükredelim. Dünyanın bu en soğuk şehri olan Yakutsk'u gidip görme imkanım olmadı, o nedenle araştırdığım kaynaklardan derlediğim bilgileri bir masal havasında anlatayım istedim… Sıcacık ve keyifli okumalar… DÜNYANIN EN SOĞUK ŞEHRİ YAKUTSK Rusya Federasyonu'nun uzak doğusundaki Yakutistan'ın (Saha Özerk Cumhuriyeti) başkenti olan ve Kuzey Kutup Dairesi'nin 450 km güneyinde yer alan Yakutsk şehri, ortalama eksi 60 dereceyi bulan sıcaklığı ile dünyanın en soğuk şehriymiş. Bu şehir öylesine soğukmuş ki eksi 45 derecelerdeki hava sıcaklığı şehrin sakinleri için sıcak kabul ediliyormuş. Sıcaklığın bu kadar düşük olduğu bu şehirde inanılmaz gelse de tam 250 bin kişi yaşıyormuş. 1632 yılında Lena Nehri kıyısına kurulmuş olan ve yaklaşık 250 bin kişinin yaşadığı bu şehri, bunca soğuğa rağmen yaşanılır kılan şey zengin yeraltı kaynaklarına sahip olmasıymış. Dünya pırlanta rezervlerinin %20’ sinin bulunduğu Yakutsk ayrıca petrol, doğalgaz, altın ve kıymetli madenler açısından da oldukça zengin bir kentmiş. Bir efsaneye göre; yaradılış tanrısı doğal kaynakları yaymak için Yakutsk’a gelmiş, ama burada soğuktan elleri donunca elindeki bütün elementleri buraya düşürmüş. O nedenle şehir, periyodik cetveldeki bütün elementleri barındırıyormuş. Buzlarla kaplı bölgede herhangi bir tarım ürünü yetiştirilemediği için, insanların balık ve etle beslenmek zorunda kaldığı Yakutsk’da kurulan pazarlarda en çok et ve balık bulunuyormuş. Üstelik pazarda satılan her şey doğal olarak derin dondurucudan çıkarılmış gibi buzla kaplıymış. Ocak ayında ortalama sıcaklığı -40 derece olan şehirde ağır endüstri ve kürk işleme sanayi gelişmiş. Giyim üzerine üretilen her şey; terlik ve iç çamaşırı dahil ya yünden ya da tiftikten yapılmaktaymış. Olağan dışı bir sıcaklık ortalamasına sahip olan şehirde kürk giymeden dışarı çıkmak da olanaksızmış. Aksi halde her an sokakta donabilirmişsiniz. Eksi 15 Derecelik Temmuz Ayı Yakutsk çevresinde bulunan ve 2010 verilerine göre 521 insanın yaşadığı Oymyakon köyünde ise sıcaklık −71,2 °C ölçülmüş ve burası dünyanın en soğuk yerleşim yeri olarak kayıtlara geçmiş. At ve sığır etiyle beslenen ve odun yakarak ısınan köylüler yılın en sıcak ayı olan temmuz ayını iple çekiyorlarmış. Isı Temmuz ayında bile en fazla – 15 dereceye çıkıyormuş. Yazın bölgeye gelen turistler sayesinde gelirini artıran köylüler böylece civardaki şehirlerden kış için gerekli ihtiyaçlarını satın alabiliyormuş. Kışın güneşin yalnızca 3 saat gökyüzünde kaldığı Yakutsk’da dışarıda 15 dakikadan fazla kalındığında nefes alma zorluğu ve yüzde yanmalar başlıyormuş. Dolma kalemlerin mürekkebinin donduğu, insanların gözündeki gözlüklerin buz tuttuğu ve pillerin güç kaybettiği şehirde insanlar bu soğukta bile normal yaşamlarını sürdürmeye devam ediyorlarmış. Demiryolu ulaşımının olmadığı şehirde, don olmayan aylarda ulaşım Lena nehri ile sağlanıyormuş. Ayrıca Lenin döneminde Sibirya hapishanelerine gönderilen mahkumlar tarafından yapılan 2000 km’lik bir de karayolu bulunduğu için halk ulaşımı arabalarla da sağlayabiliyormuş. Ancak burada yaşayan araba sahipleri araçlarının motorlarını yaza kadar çalıştırmak zorunda imiş. Araç sahiplerinin arabalarının motorlarını en fazla yarım saat dinlendirebildikleri, motorların daha fazla durduğu zamanlarda, arabaların buz dağı haline geldiği ve yaza kadar çalışmasının neredeyse imkansız olduğu anlatılıyor gidip görenler tarafından. Ayrıca devamlı çalışan araba motorları yüzünden egzoz gazları şehrin tepesinde kalın bir buhar tabakası oluşturuyormuş. Dondurucu soğuğa rağmen hayatın durmadığı şehirde okullar ve resmi kurumlar sıcaklık eksi 52 derecenin altına inmediği sürece, tatil edilmiyormuş. Burada ülkemizde, özellikle büyükşehirlerde sıcaklığın eksi 3 derece olduğunda okulların hemen tatil edildiğini hatırlamadan edemiyor insan. Bu bölge Rus tarihinde Lenin ve Stalin gibi liderlerin de belli dönem yaşamak zorunda kaldığı bir politik sürgün şehri olarak biliniyor. Soğuk havasıyla Guiness rekorlar kitabına adını yazdıran şehir, dünyaca ünlü fotoğrafçılarının sık sık fotoğraf çekimi için geldiği bir cazibe merkezi olmuş. Dünyanın en soğuk şehri Yakutsk’ta mezar kazmak bile üç gün sürüyormuş. Mezar yerinde önce kömür yakılıyor ve birkaç saat sonra ateş kenara itilip eriyen toprak, 10-15 cm kazılabiliyormuş. Ardından açılan bu derinlikte yeniden kömür yakılarak birkaç saat sonra yeniden kazılıyormuş. Ortalama 3 gün boyunca iş makinalarının da yardımıyla 2 metre derinliğe ininceye kadar devam eden bu işlemler sonunda ölüler ancak gömülebiliyormuş. Sokaklarda görüntü olsun diye konulan banklar buz tuttuğu ve yapışma tehlikesi olduğu için kimse bu banklara oturmuyor, bunlar sadece aksesuar olarak kullanılıyormuş. Ayrıca buzdan yapılmış onlarca heykelin bulunduğu şehirde sıcaklık sıfır derecenin üstüne hiçbir zaman çıkmadığı için de bu heykeller hiç erimiyormuş. Dünyanın en soğuk şehrinde yaşam klasik, spor, topuklu ayakkabı ile mümkün olmadığından hemen herkes geyik kürkünden yapılmış çizmeler giyiyormuş. Isınmanın doğalgaz ile sağlandığı ve her mahallesinde doğalgaz yakım merkezi olan Yakutsk’da sıcak su, borular ile tüm şehre yayılıyor ve tüm şehir böylece ısınıyormuş. Bu şehirdeki ısıtma sistemi sayesinde faturalar da standart olarak Türk parası ile 150 TL olarak geliyormuş. Yakutsk‘da eksi 50 dereceyi bulan soğuklarda gözlüğün metali veya plastiği tene yapışıp çıkartmaya çalışıldığında deriyi yırttığı için kimse gözlük kullanamıyormuş. Hatta şehrin soğukluğunu tam olarak anlamak isteyenler, dışarda bir fincan kahveyi havaya savurunca kahve, yere kristalleri halinde düşüyormuş. Yazımızı bir zamanların hava tahmin programlarında söylenen; “Havalar nasıl olursa olsun, sizin havanız güzel olsun.” sözüyle bitirelim. Evet havalar nasıl olursa olsun yeter ki kalplerimiz sıcacık olsun…

  • Türk Edebiyatının Homeros'u Yaşar Kemal

    Nurten B. AKSOY * “Halka kim zulmediyorsa, etmişse; halkı kim eziyor, ezmişse; onu kim sömürmüş, sömürüyorsa; feodalite mi, burjuvazi mi… Halkın mutluluğunun önüne kim geçiyorsa ben sanatımla ve bütün hayatımla onun karşısındayım. Ben etle kemik nasıl birbirinden ayrılmazsa, sanatımın halktan ayrılmamasını isterim. Bu çağda halktan kopmuş bir sanata inanmıyorum.” Nigâr Hanım ile çiftçi Sadık Efendi’nin oğlu olarak 1923 yılında doğduğunu söyleyen Yaşar Kemal, nüfus kayıtlarına göre 1926 yılında Adana’nın *Osmaniye ilçesine bağlı Hemite köyünde dünyaya gelir. (*Osmaniye, 24 Ekim 1996 tarihinde yapılan yasal düzenlemeyle tekrar il olmuştur.) Aslen Van-Erciş yolu üzerinde ve Van Gölü’ne yakın Muradiye ilçesine bağlı Ernis (bugün Ünseli) köyünden olan bir ailenin, kendi anlatımına göre “Bir Türkmen köyündeki tek Kürt ailenin tek çocuğudur.” Ailesi I. Dünya Savaşı sırasındaki Rus işgali nedeniyle, köylerinden Osmaniye’nin Kadirli ilçesine göçer ve yazarımız da burada doğar. Daha üç buçuk yaşındayken bir kaza sonucunda sağ gözünü kaybeder. Göç sırasında Yaşar Kemal’in babası Sadık Efendi’nin sahiplenip büyüttüğü Yunus adlı çocuk kan davası nedeniyle Sadık Efendi’yi köydeki camide namaz kılarken bıçaklayarak öldürür. Bu durumdan psikolojik olarak etkilenen Yaşar’ın dili tutulur ve on iki yaşına kadar kekemeliği sürer. Babasının ölümü üzerine annesi, amcası Tahir Efendi ile evlendirilir. Tahir Efendi ağabeyinin öldürülüşünü unutamaz ve Yusuf’u öldürtmeye çalışır; sonunda köyden Koca Osman, Yusuf’u öldürür. Yaşar Kemal, ilkokula Burhanlı köyünde başlar ve Kadirli Cumhuriyet İlkokulu’ndan 1938’de mezun olur. Adana Ortaokulunun birinci sınıfındayken okulu bırakır. Okulu bıraktıktan sonra Adana ve civarında ırgatlık, bekçilik, amelelik, hademelik, şoförlük, arzuhalcilik gibi çeşitli işlerde çalışır. Bu işlerin yanı sıra Kadirli’nin Bahçe köyünde öğretmen vekilliği yapar. Böylece Güney Anadolu bölgesini ve insanlarını yakından gözlemleme ve tanıma fırsatı bulur. Bu birikimlerini gelecek yıllarda yazarlık hayatında kullanacaktır. İlkokulun son sınıfındayken saz çalmaya başlar ama kendi deyişiyle “berbat” çalar, bunu da şöyle anlatır: “Benim saz çalamamamın sebebi var, anam aşık olacağım da diyar diyar dolaşacağım diye saza, aşıklığa düşman olmuştu. Onun tek çocuğuydum ve gözünden ayırmıyordu beni. Okulda, düğünlerde bayramlarda beni hep Aşık Mecit’le çakıştırırlardı.” Yazmaya ortaokul sıralarında şiirle başlar. İlk şiirleri Adana Halkevinin yayını olan “Görüşler” dergisinde ve daha sonra da Ülke, Kovan, Millet, Beşpınar gibi dergilerde yayınlanır. Yaşar Kemal’in, 1940’lı yılların başlarında Orhan Kemal’in aracılığıyla Pertev Naili Boratav, Abidin Dino ve Arif Dino gibi sol görüşlü yazarlarla tanışması gerek edebi alanda, gerekse düşünce alanında ona geniş ufuklar açar. 1950’de komünizm propagandası suçlamasıyla tutuklanır. 1951’de cezaevinden çıktıktan sonra İstanbul’a yerleşir. Cumhuriyet Gazetesi’nde fıkra-röportaj yazarlığı yapmaya başlar ve gazetedeki işini 1963 yılına kadar sürdürür. 1962’de Türkiye İşçi Partisi Yönetim Kurulu üyeliğine seçilir. 1963’ten sonra gazeteciliği bırakıp kendini tümüyle kitap yazmaya verir. 1973’te Türkiye Yazarlar Sendikası’nın kuruluşuna katılır, 1973-1974’te sendikanın genel başkanlığını yapar. 1952’de ilk öykü kitabı olan Sarı Sıcak, 1955’te ise bugüne dek kırktan fazla dile çevrilen romanı İnce Memed gazetede tefrika olarak yayımlanır. 1951 yılında öyküleri; Dükkancı, Bebek, Memet ile Memet ve romanları; Sarı Sıcak ile İnce Memed basılır. Böylece yazarın ünü bir kat daha artar. İnce Memed romanının gördüğü ilgi nedeniyle kendini tamamen romancılığa vermeye başlar; ama yazıları ve siyasi etkinlikleri dolayısıyla birçok kez kovuşturmaya uğrar. Yaşar Kemal, 1952 yılında Abdülhamid’in başhekimi Jak Mandil Paşa’nın torunu Tilda Hanım’la evlenir. Eşi Tilda’nın 2001 yılındaki ölümüne kadar onunla evli kalır. Bu evlilikten oğlu Raşit Gökçeli dünyaya gelir. Yaşar Kemal, romanlarında Anadolu’yu özellikle Çukurova’yı anlatmıştır. Anadolu insanının hayatını destansı (epik) bir üslupla dile getirmiş, köylülerin yaşantısını, çektikleri sıkıntıları anlatmada çok başarılı olmuştur. Haksızlığa karşı dağa çıkan bir gencin öyküsünü anlattığı dört ciltlik İnce Memed romanı ile Varlık Roman Armağanı’nı kazanmış ve tanınmıştır. Kendine özgü şiirsel bir anlatımı olan yazar, doğa betimlemelerinde çok başarılıdır. Söz dağarcığı çok zengindir; deyimlere ve yerel söyleyişlere yer veren bir romancıdır. Tarımda sanayileşme ile birlikte köylünün yaşadığı sorunlar, ağaların sömürüsü, ayakta kalmak için direnen köylüler romanlarında ele aldığı başlıca temalardır. Fethi Naci “Bir Yaşar Kemal vardır romanımızda köylüleri olduğu gibi gösteren. Yaşar Kemal, yaşantısına ve tanıklığına bağlı kalmış, gerçeklikten sapmamıştır. Bunun içindir ki Türk köylüsünü olduğu gibi tanımak için tek kaynak, Yaşar Kemal’in romanlarıdır.” der. Türk Edebiyatının Homeros'u olarak nitelendirilen Yaşar Kemal 28 Şubat 2015'te İstanbul'da yaşama veda eder... Kendisini saygı ve rahmetle anıyoruz...

  • Köşe Yastığı

    Merve Senem TOLGA * Herkesin gözüne batan bir köşe yastığı gibiyim. O koltuğun kenarına sıkıştırılmış, yerinden oynatılmadan unutulmuş, ama bir şekilde hep rahatsızlık veren bir eşya. Rengi uymuyor desenine, formu bozuyor düzeni. Biri eğilip düzeltse kurtulacakmış gibi ama kimse elini sürmek istemiyor. Göz oraya kayıyor ama bakış durmuyor. Tuhaf bir şekilde hem varlığım inkar ediliyor, hem de göze batıyorum. Fazlayım çünkü hatırlatıyorum. Eksikliği, düzensizliği, geçiciliği. Kendileriyle yüzleşmek istemeyenler için bir gölge gibiyim, sabit ama huzursuz. Ve işte, bir yastık olarak yerim belliyken, bir insan olarak hiçbir yerde yerim yok. Göz ucuyla geçilen, dokunulmadan üzerinden atlanılan... Hayatın dekorunda bana ayrılmış yer hep dışarısıydı zaten. Ama ben hep buradayım. Koltukta bir kırışıklık, zihinde bir gıcık gibi. Silinmek istenen ama tam da silinemeyen bir iz. Gerçekten de öyle hissediyorum, herkes için fazla, her şey için çokça eksik. İnsanların gözleri üzerimde ama elleri değil. Sözleri benimle değil ama bana dair. Ben sustukça başkalarının iç sesi oluyor gibiyim. Onların da bastırdığı, bastıramadığı bir parça gibi. Herkesin cümlesinde fazlalık yapan sözcüğüm, herkesin fotoğrafında kesilen göze batan kenarım, herkesin kalbinde kapanmamış bir boşluğa sığmayan ben. Hem kendime yer bulamıyorum hem de başkalarına yer açamıyorum. Sanki hep bir sandalyenin ucundayım, düşmemek için kasılmış halde. Ve en çok da bu kasılma yoruyor beni. Yumuşak olmam beklenirken taş gibi katılaşıyorum içten içe. Çünkü varlığım, insanlara onların kendi konforsuzluklarını hatırlatıyor. Ve sonra, çürüyorum. İçten içe, kimseye belli etmeden. Bir meyvenin dışı hala pürüzsüz görünürken içinin çoktan ezilmiş olması gibi. Beni görenler hala ayakta sanıyor. Ama ben çoktan sarkmaya başladım köşemden. İçimde biriken o görünmez küfün kokusunu sadece ben alıyorum. Tadım bozuldu, farkındayım. Köşe yastıkları çürümez belki, ama ben insanım. Duygularım kumaş gibi yıprandı. İçimdeki sünger dağılmaya başladı. Zamanla değil, görmezden gelinerek, bekletilerek, susularak çürütüldüm. Beklemek de çürütür çünkü, tıpkı rutubet gibi. Sessizlik, oksijensizliğin bir türüdür. Ve ben yıllardır sessizlikle dolu bir torba gibiyim ,havasız, dokunulmamış, fark edilmemiş. Kimse sesimi duymuyor değil...Kimse duymak istemiyor. Kendi fazlalıkları içinde başka bir fazlalığa yer yok insanların. Ve ben bunu anladıkça daha çok bozuluyorum. Bir yerime tutunmaya çalışsam, ya düşüyor ya kırılıyor. Beni de en sonunda biri kıracak, sessizce. Belki “fazlaydı zaten” diyerek. Ama ben bu çürüyüşten, bu fazlalıktan, bu görünmezlikten korkmuyorum artık. Çünkü bu bir yok oluş değil. Bu, sessiz bir isyan. Kimsenin anlayamadığı ama burnunun ucunda duran bir çığlık gibi. Ben bu çürüyüşün içinden kendime dair bir şey doğurmaya çalışıyorum. Bozulmuş benliğimin küflerinden bir şey filizlensin istiyorum. Ne bileyim... Belki de bu kadar yalnız çürüyorsam, başka çürüyenlere de umut olurum. Ve evet, işe yaradığım için tutuluyorum belki. Ama asla görülmüyorum. Değer verilmiyorum. Bir eşya gibi... faydalı olduğum sürece varım. Ama biri beni anlamak için durmaz. Beni okşamaz, içimi sormaz, adımı hatırlamaz. Beni yamamaz. Çünkü ben onların ihtiyaçlarına hizmet ettiğim sürece kabul ediliyorum. İnsan olarak değil, araç olarak. Bu yüzden fazlayım. Bu yüzden eksiğim. Bu yüzden çürüyorum. Bu yüzden göze batıyorum. Ve belki bir gün... Birinin kalbinin ardını yasladığı o köşe yastığında, benim de bir yerim olur. Belki biri bir iğne iplik alır eline...Ve ilk defa biri, beni dikmek için değil, beni anlamak için eğilir üzerime. İşte o zaman, bir köşe yastığı değil... Var olurum.. * MERVE SENEM TOLGA * Bir süredir evden yaşıyorum hayatı. Bu bir plan değildi, oldu. Bazı nedenlerle çalışma biçimimi yeniden düşünmek zorundayım. Ama düşünmekten, yazmaktan vazgeçmiş değilim. Aksine, en çok burada yazabiliyorum. Denemeler, öyküler yazıyorum. Yazmak benim için bir meslekten çok, hayatta kalma şekli olabilir . Acelem yok, iddiam da. Sadece metnin hakkını vermeye çalışıyorum. Devlet memuruyum. Ama hayatımın yalnızca bu kimlikle akmasını istemiyorum. Evden, kendi ritmimde yapabileceğim yazı işleri arıyorum. Bu alanlarda yol gösterecek, deneyim paylaşacak yeni şeyler deneyimletecek insanlara açığım. Bu bir iş ilanı değil. Bir arayış notu. Temasın eksik olduğu yerden bir selam. Var olmaya çalışıyorum.

  • Müebbet Nöbetçi

    Fotoğraf: Yusuf Erbay Yusuf ERBAY * Kaf Dağında nöbetim Işığın kefareti Bulutlarda kulübem Tüfeğim atlas düşten…   Bıkmadan aynı kaya İçimde yuvarlanır, Postallarım tık nefes Çıkıştan ve inişten…   Çekilir akşam sabah Gökyüzüne yüreğim On binlerce yıl evvel Nasıralı dervişten…

  • Karantina Günlükleri-2

    Nurten B. AKSOY * Evde Tek Başına Daha ne kadar yazabilirim bilmiyorum, ama bugün günlüğümün dördüncü günü. TV ekranından Korona'dan bir hastanın daha yaşamını yitirdiğini ve hasta sayısının 191'e çıktığını okuyorum. Her ne kadar fısıltılı gazetesi sayıların çok daha fazla olduğunu söylese de gönlüm resmî duyurulara inanmak istiyor... Sabah pırıl pırıl güneşli, ama "Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır" deyimini doğrularcasına çok soğuk bir güne uyandım. Sanki bir yere yetişecekmiş gibi fırladım yataktan, geceden sabaha ne değiştiyse, haberleri izlemek için heyecanla televizyonun karşısına ve penceremin önüne kurulup kahvaltımı etmeye başladım. Her sabah işine ya da okuluna gitmek için koşuşturanlardan eser yoktu sokakta. Sadece kapının önündeki mamaları yemek için birbirine dayılanan martılar ve kediler volta atıyordu. Çayımı yudumlarken kulağıma gelen su sesiyle irkilip dışarı baktığımda günün ilk güzel karesiyle karşılaştım. Kadıköy belediyesi tazyikli (belki de ilaçlı) suyla sokağımızı yıkıyordu, tüm virüslerin bu suyla akıp yok olduğunu hayal ettim, ama haberleri izledikçe gerçeklerin hiç de hayaller gibi olmadığını anladım. Biliyorum bu günler de geçecek, neler neler geçmedi ki... Ama sabretmemiz gerekiyor, ne demişti eskiler; "elle gelen düğün bayram". Gerçi gelen düğün-bayram olmasa da bu sıkıntıyı bütün dünya yaşıyorsa, biz de katlanıp yaşarız, ne yapalım... Saatler ağır geçiyor, telefonun sesiyle irkiliyorum. Arayan bitişikte oturan genç komşum; bir şeye ihtiyacım olup olmadığını soruyor ve dışardan istediğim bir şey olduğunda haber vermemi istiyor. İçim sıcacık oluyor ❤️ iyi ki komşularım var diyorum. Biraz bilgisayarla uğraşıyorum, biraz kitap okuyorum... Sonra hapisten kaçan bir suçlu gibi usulca sokağa çıkıyorum, biraz hava almam, hareket etmem lazım... Sokaklar bugün iyice boş, gölgeme sığınarak yürüyorum ürkek ürkek. Tek tesellim öğlen yediğim bol sarımsaklı yemek. Böyle efil efil kokarken ne Korona ne başka biri yaklaşır yanıma. 😊 Niyeyse kaç gündür boş sokakları gördükçe bir zamanlar Timur Selçuk'un söylediği bir şarkı dolanıyor dilime: SEN NERDESİN Caddeden sokaklara doğru sesler elendi, Pencereler kapandı, kapılar sürmelendi. Bir kömür dumanıyla tütsülendi akşamlar, Gurbete düşmüşlerin başına çöktü damlar... Son yolcunun gömüldü yolda son adımları, Bekçi sert bir vuruşla kırdı kaldırımları. Mezarda ölü gibi yalnız kaldım odamda: Yanan alnım duvarda, sönen gözlerim camda. Yuvamı çiçekledim sen bir meleksin diye, Yollarını bekledim görüneceksin diye. Senin için kandiller tutuştu kendisinden, Resmine sürme çektim kandillerin isinden. Saksıda incilendi yapraklar senin için, Söylendi gelmez diye uzaklar senin için... Saatler saatleri vurdu çelik sesiyle, Saatler son gecemin geçti cenazesiyle. Nihayet ben ağlarken toprağın yüzü güldü, Sokaklardan caddeye doğru sesler döküldü... (Faruk Nafiz Çamlıbel) Biliyorum şiirin son dizelerindeki gibi sonunda biz de güleceğiz... Neyse çok gevezelik ettim, şu an saat 24.00 pencereden dışarı bakıyorum normal zamanlarda çoğu karanlık olan pencerelerin hepsinin ışıl ışıl aydınlık olduğunu görüyor ve seviniyorum, evde oturan sadece ben değilim diyerek teselli buluyorum. Büyük kısmı gençlerden oluşan apartman komşularımın sesleri geliyor mutfak penceresinden, yalnızlık duygum hafiflerken göz kapaklarım düşmeye başlıyor, sanırım uyku vakti geldi. Aydınlık ve sağlıklı günlere uyanmak dileğiyle esen kalın 🤗 19.03.2020 *** AH KORONA Penceremin önünde oturmuş sokağı seyrediyorum. Hava karakışı aratmayacak kadar soğuk, haberlerde İç Anadolu'nun pek çok yerinden kar manzaraları düşüyor ekrana. Alınacak bir şey de olmayınca bugün sokağa çıkma yasağına tam uyayım dedim. Malum dün halkını çok düşünen sayın CB'miz KORONA önlemlerini anlattı. 65 yaş üstüne kolonya ve maske lütfetti, ama kendi de 65 yaşında olmasına karşın maske takmamıştı. Demek ki bu hain virüs makam sahiplerine değil bizim gibi garibanlara musallat oluyor... Sokaktan çöp toplayan çocuklar geçiyor sürükledikleri koca çöp dolu arabalarla, biraz aşağıda köprü ve yol inşaatında insanlar çalışıyor harıl harıl ve birileri acımasız virüsü anlatıyorlar ha bire... Şu anda saat 21.00 sosyal medyada yapılan paylaşımları okuyan bazı komşular balkonlarında, şu zor dönemde özveriyle çalışan doktor ve sağlık emekçilerini alkışlıyorlar. Çok da iyi yapıyorlar, çünkü onların haklarını hiçbir şekilde ödeyemeyiz. Ama benim camı açıp alkış tutacak mecalim yok, kaloriferin harıl harıl yanmasına karşın ben üşüyorum, daha doğrusu içim üşüyor akşamdan beri... Hasta filan değilim, sadece üzgünüm; KORONA denen şu meret belki bizi öldürecek, belki de öldürmeyecek; ama topluma yayılan SEVGİSİZLİK ve NEFRET pek çoğumuzu öldürmese de yüreklerimizde derin yaralar açacak. Bugün vaktim bol olunca Facebook'ta biraz fazla oyalandım. İBB başkanı Ekrem İmamoğlu'nun bir paylaşımı düştü önüme. Başkan, son günlerde toplu taşıma kullananların sayısının %50 düşmesine karşın 65 yaş üstünün (yani bedavacıların) sayısında azalma olmadığını gösteren bir grafik yayınlayarak, bu guruba "evde kal, sağlığını koru" demek istiyordu sanırım. Paylaşımın altındaki yorumlara takıldı gözüm, aman Allahım, insanlar ne kadar acımasız ve bencil olmuşlar gözlerime inanamadım. "Bu bedava kartları derhal iptal edin, bunları sokağa salmayın, mikrop yayıyorlar ortalığa, bizi de hasta edecekler, bizim de başımızda var bundan bir tane, laf dinlemiyor..." vb. onlarca yorum yapılmış... Yazık, çok yazık... Bu söylemler mantıken doğru olsa da üslup çok acımasız ve çirkin. İnsanların yürekleri taş kesmiş. Aman bana bir şey olmasın da gerisi ne olursa olsun, duygusu bulaşmış insanlara... Artık kimsenin kimseye tahammülü yok; okullar tatil, çocuklar evde diye insanlar şımarttıkları çocuklarından yakınıyorlar. Evde oturan büyüklerinden ayrı, sokağa çıkanlardan ayrı şikayet ediyorlar. Kadının biri çıkmış sözüm ona "ironi" yapıyordum diyerek Alevilere saldırıyor, bir kısım modernlerimiz günlerdir umreye gidenlere nefret kusuyor. Şu zor günlerde en güvenmemiz gereken kişi halka yanlış bilgi veriyor. Kimi bilim adamları çıkıp maske takın diyor, kimileri gerek yok diyor... Herkese ve her şeye inancımı kaybetmek üzereyim. Bir of çeksem şu karşıki dağlar yıkılır mı, şu kötü ruhlu insanlar ıslah olur mu acaba? Bugün karamsarım, hem de çok... Umarım aklıselim ve bilim galip gelir, hem şu kötü ruhlu insanlar hem de CORONA yok olur... Korkarım böyle devam ederse ben yok olup gideceğim... "günler zehir zıkkım bir zemheri, titretiyor ruhumu da bedenim gibi... esmedi bahar yeli, açmadı çiçekleri, hüzün kapladı hep yürekleri..." (n.b.a) 21.03.2020

  • Onar Mısra

    Yaşar Nabi Nayır * Ayırma gözlerini gözlerimden bu akşam, Böyle saatlerce bak, böyle asırlarca bak. Gözlerine yavaşça yavaşça doldu akşam, Göklerin ateşini kalbime boşaltarak Benim içimde yaktı sanki gurubu akşam. Senin kirpiklerinde bir damla oldu akşam. Gündüzden gürültüden ve kainattan ırak, Akşamı seyredeyim bakışlarında bırak, Ayırma gözlerini gözlerimden bu akşam, Böyle saatlerce bak, böyle asırlarca bak. Yeşil çamlar altında uyuyor şimdi ada, Şimdi kımıldamıyor zaman bile yerinden. Ve apacık gözlerin en derin bir rüyada, Ve güneş pırıl pırıl akıyor gözlerinden, Bilsen duracak gibi nasıl yavaş vurmada Kalbin öyle muntazam, kalbin öyle derinden. Yüzünü ipek bir tül gibisaran terinden Güneşi yudum yudum içtiğim şu lahzada Ruhumuz yıkanıyor yanan sonsuz semada Fırtınalı, karanlık günlerin kederinden. Yaşar Nabi Nayır (25 Aralık 1908, Üsküp - 15 Mart 1981, İstanbul ), Türk şair, yazar ve yayıncıydı. Varlık dergisini ve Varlık Yayınevi'ni kuran edebiyatçıdır. Yedi Meşale Topluluğu 'nun kurucularındandır. Şiirin yanı sıra öykü, roman, oyun, deneme türünde eserleri ve çevirileri vardır. Ancak Türk edebiyatına yaptığı en büyük katkı, 15 Temmuz 1933'ten itibaren 48 yıl boyunca hiç aksatmadan yayımladığı Varlık Dergisi 'dir. Bu dergi, Türk edebiyatına birçok yeni yazar kazandırmıştır. Takma adı 'Muzaffer Reşit'tir.

  • ZEYTİNDAĞI-Bizim İmparatorluk

    FALİH RIFKI ATAY * Zeytindağı’nın tepesindeyim. Lût denizine ve Gerek dağlarına bakıyordum. Daha ötede, Kızıldeniz'in bütün sol kıyısı, Hicaz ve Yemen var. Başımı çevirdiğim zaman Kamame'nin kubbesi gözüme çarpıyor. Burası Filistin'dir. Daha aşağı Lübnan var; Suriye var; bir yandan Süveyş Kanalı'na, öbür yandan Basra Körfezi'ne kadar çöller, şehirler ve hepsinin üstünde bizim bayrağımız! Ben bu büyük imparatorluğun çocuğuyum. Çıplak İsa, Nasıra'da marangoz çırağı idi; Zeytindağı’nın üstünden geçtiği zaman, altında, kendi malı bir eşeği vardı. Biz Kudüs'te kirada oturuyoruz. Halep'ten bu tarafa geçmeyen şey, yalnız Türk kâğıdı değil, ne Türkçe ne Türk geçiyor. Floransa ne kadar bizden değilse, Kudüs de o kadar bizim değildi. Sokaklarda turistler gibi dolaşıyoruz. Kamame Kilisesi'nin Hıristiyan milletler arasında bölünmüş olduğunu bilirsiniz, içerisinin her parçası ve kilisenin her hizmeti bir başka cemaatindir. Bu cemaatler yalnız anahtarı pay edememişlerdir. Anahtar bir hocada durur. Bütün bu kıtalarda biz işte bu hocanın görevini yapıyoruz. Ticaret, kültür, çiftlik, endüstri, binalar, her şey Arapların veya başka devletlerin... Yalnız jandarma bizim idi; jandarma bile değil, jandarmanın esvabı. Osmanlı saltanatı som bürokrat iken, bürokrasi bile tam-Arap, yahut yarı-Araptır. Türkleşmiş hiçbir Arap görmedikten başka, Araplaşmamış Türk'e az rast geliyordum. Arap milliyetçiliği güden Şamlı Azimzâdeler, Konya'dan gelme Kemik Hüseyin torunları idi. Halep'in esas familyalarının asılları Türklerdi. Osmanlı İmparatorluğunda itibar, azınlığın imtiyazı olduğu için ve Türk unsuru imtiyazsız olduğu için herhangi bir Müslüman azınlığın çocuğu olmak, Türk olmaktan daha faydalı idi. Bir Kürt zaptiye çavuşunun kütüğünden gelen Abdurrahman Paşa, dedesi ve babası vergi çaldığı için zengin, Araplaşmış olduğu için de Âyân âzası idi. Bu Abdurrahman Paşa, kendi toprağının tamamını ancak harita üstünde görmüştür. Birinci Millet Meclisi'nde Şer'iye Vekilliği etmiş, Eskişehirli bir Türk hocasının Türkler gibi "ve" demek yerine, Araplar gibi "vua" dediğini belki henüz unutmamış olanlar vardır. Suriye, Filistin ve Hicaz'da: - Türk müsünüz? Sorusunun birçok defalar cevabı: - Estağfurullah! idi. Bu kıtaları ne sömürgeleştirmiş, ne de vatanlaştırmıştık. Osmanlı İmparatorluğu buralarda, ücretsiz tarla ve sokak bekçisi idi. Eğer medrese ve şuursuzluk devam etmiş olsaydı, Araplığın Anadolu yukarılarına kadar gireceğine şüphe yoktu. Bizim emperyalizm, Osmanlı emperyalizmi, şu ana fikir üstünde kurulmuş bir hayal idi: Türk milleti kendi başına devlet yapamaz! Kudüs'ün en güzel yapısı Almanların, ikinci güzel yapısı yine onların, en büyük yapısı Rusların, bütün öteki binalar İngilizlerin, Fransızların, hep başka milletlerin idi. Gür sakalları baharat kokan Dürziler, saçları örgülü Yahudiler, elleri meşinleşmiş urban ve entarili Araplar, hepsi Türk ordusu Kanala doğru giderken, dar Suriye ve Filistin kıtasında iki safa ayrılmış: "- Geç yiğitim, geç!" diyordu. Fakat bir avuç Türk, bütün kıtayı tuttu. Koskoca çölü, yapı ve bahçelerle donattık. Geç kalmıştık. Artık ne Suriye, ne de Filistin bizim idi. Rumeli'yi kaybetmiştik. Bir realite hissi ile değil, bir tarih hissi ile kendimizi zorluyorduk. Anadolu baştan başa yapılmak, şehirler, köyler, ev ve tarla zengin olmak, Türkler tamamıyla Batılaşmak ve sonra da Halep'ten Kızıldeniz'e doğru, nüfus, teknik ve sermaye ile taşmak lazımdı. Biz ise Anadolu'yu aşıp Halep kapısını vurduğumuz zaman, bayındırlık ve kalabalık görmeye başlıyorduk. Halep, büyük bir şehir, Şam büyük bir şehir, Beyrut büyük bir şehir, Kudüs büyük bir şehir ve hepsi ağyar idi. Lübnan havası, bize Dobruca havasından yüz kat daha yabancı idi. Fakat her yere: - Bizim, diyorduk. Şam, evimiz kadar bizim, Lübnan bahçemiz kadar bizim... Bu tasarruf ve hüküm hissinin bize damarımızdaki kandan geldiğine şüphe yoktu. Ve kendimizi otelciye, lokantacıya, hatta posta memuruna anlatmak için yavaş yavaş Arapça öğreniyorduk. Şam'dan kalkan tren, Medine'ye üç gün üç gecede gider. Medine'yi bile bırakmıyorduk. Medine'siz Türkiye? Bu emperyalizmin intiharı demekti. Ne Medine'si? Bir gün aşağı geçecek bir kıtayı selamlamaya inmiştik. Tren varken, Adana'dan beri yayan yürümekte idiler. Üç bin kadar zayıf, soluk ve üstü başı yıpranmış Türk çocuğu, yorgun argın önümüzden geçtiler. Biliyor musunuz, nereye gidiyorlardı? Aden'e! Hâmid'in mısraını hatırlıyordum: - Nereye gitmek istiyorsunuz? - Ademe! Mısır'ı fethe çıkan Cemal Paşa, Kudüs'te, Şam'da, Lübnan'da, Beyrut'ta ve Halep'te oturduğu zaman, bir işgal ordusunun kumandanı gibi bir şeydi. Zeytindağı'nın üstündeki Alman yurdunda biz, devenin üstüne merdivenle tırmanmaya uğraşan Avusturyalı subay, otomobilden ürken hecin, hecinden ürken Macar atı, kanalı geçmek için Taberiye Gölü'nde tulum idmanı yapan Sivaslı nefer ve bir boğuk Arap sesi: - Felyahya! ... İmparatorlukların sanatı sömürge ve milliyet işletmektir. Osmanlı imparatorluğu, Trakya'dan Erzurum'a doğru, koca gövdesini yan yatırmış, memelerini sömürge ve milliyetlerin ağzına teslim etmiş, artık sütü kanı ile kanşık emilen bir sağmal idi. * FALİH RIFKI ATAY Falih Rıfkı Atay (26 Aralık 1894, İstanbul - 20 Mart 1971, İstanbul), İstiklâl Madalyası sahibi Türk yazar, gazeteci ve milletvekili. Cumhuriyet döneminin en etkin gazetecilerinden biridir. Mustafa Kemal Atatürk'ün başyazarlığını yapmıştır. 1920'de Millî Mücadele'yi destekleyen yazıları sebebiyle Damat Ferit Hükûmeti tarafından "behemehâl idam edilmek" ihtarı ile Nemrut Mustafa Paşa divanıharbine hapsedildi. İkinci İnönü Zaferi'nden sonra serbest bırakıldı.

  • İstanbul'un Arka Sokakları

    Nurten B. AKSOY * Sokaklar, şehirlerin can damarları sokaklar… Boş arsalarıyla, Arnavut kaldırımlarıyla, çamurlu, daracık yollarıyla çocukluğumun eğlence mekanı, oyun alanı sokaklar… Güven içinde, korkusuzca evlerimizin önündeki kaldırımlarda evcilik, saklambaç, körebe oynadığımız sokaklar… Sokak deyince ilk olarak Mardin’in taş evlerinin altından bir dehliz gibi kıvrıla kıvrıla ana yola inen o daracık, merdivenli, loş abbaraları gelir aklıma. Anılarımda korkuyla karışık duygular bırakan tünelvari sokaklar… Sonra yedi tepe üstüne kurulmuş o kadim şehrin her bir tepesinden tıpkı bir ırmak gibi denize akan yokuşlu sokaklar. Anılarımda ne çok öyküsü vardır o sokakların... kimi zaman düşerek, kimi zaman ağlayarak, kimi zaman titreyerek dolaştığım, bazen kaybolduğum sokaklar… Bu yüzden çok severim tek başıma çıkıp o sokaklarda avare avare dolaşmayı. Çoğu zaman bir fırsat yaratıp düşerim yollara; bazen özlediğim sokaklara giderim bazen de yeni sokakların keşfine çıkarım, çünkü bilirim ki girdiğim her yeni sokakta ufak da olsa bir sürpriz karşılayacaktır beni… bazen asırlık bir çınar, bazen yıkılmaya yüz tutmuş bir köşk, bir köşeye sıkışmış bir mezar ya da oymalı taşlarıyla bir çeşme veya küçücük ahşap bir mescit. Belki İstanbul’u ilk tanıdığım semtlerden olduğu için Altın Boynuz'un kıyısına dizilmiş Balat ve Fener’in sokaklarına gider gezerim sık sık. Çocukluğumda Fener'den bindiği sandalla Haliç'i geçip Alibeyköy'e giden o ürkek kız çocuğu gelir gözlerimin önüne. Çok sevdiğim yaşlı bir yakınımı ziyaret hissi verir bu sokaklar. Yüzüne yapılmış makyaja rağmen geçmişin tüm izlerini taşıyan geçkin ve güzel bir kadın gibidir Balat-Fener sokakları.... Çoğu ayakta zor duran evlerin arasına gerilmiş iplerdeki çamaşırlar rüzgarda sallanırken geçmişe el sallar gibidir. Hüzün kokar burada sokaklar, yoksulluk kokar ama buram buram da dostluk, komşuluk, vefa kokar. Yukarı doğru kıvrılan yokuşlara, ara sokaklara sıkışmış kiliseler, sinagoglar, mescitler acıtır içinizi “kim bilir kimler geldi, kimler geçti” buralardan diye düşünürken gözleriniz nemlenir, kimseler görsün istemezsiniz… Agora Meyhanesinin kapısından geçerken bir taş plaktan Müzeyyen Senar'ın o buğulu sesi çalınır kulağınıza... "Kimseye etmem şikayet ağlarım ben halime Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime" Özlediğim, gidip görmek için can attığım, ama her seferinde büyük hayal kırıklığıyla döndüğüm sokaklar ise çocukluğumu ve ilk gençliğimi yitirdiğim Beyazıt’tan Kumkapı’ya inen o dik yokuşlu sokaklardır. Bir zamanlar İstanbul’un gözde semtlerinden olan hatta vali konağının bile bulunduğu bu semtin sokakları yabancılaşmış artık geçmişine… O eski oymalı, cumbalı ahşap evlerin yerine çoğu iş hanı olan hilkat garibesi taş binalar dikilmiş. Kim bilir nerelerden kalkıp, geçim derdi için buralara gelen bir sürü yabancı yüz koşuşturuyor o sokaklarda şimdi. Kimi zaman anlamadığım dilde bir sözcük, kimi zaman galiz bir küfür çalınıyor kulağıma. Yüreğim sıkışıyor, burası benim büyüdüğüm, her gün okula gidip geldiğim sokaklar mı yoksa medeniyetten nasibini almamış bir uzak ülke mi? İşte bugün yine oralardayım. Yokuştan aşağı inerken sanki her köşeden tanıdık bir sima çıkıp boynuma sarılacak diye boşuna umutlanıyorum. Sokağın en ucunda her gün alışveriş yaptığımız o küçücük sevimli bakkal dükkanını arıyorum. Bütün mahallenin "dayı" diye seslendiği Arnavut bakkal amca kim bilir nerelerde? Sonra çocukluğumu geçirdiğim evimin sokağına geliyorum, sevginin her türünü yaşadığım o ev, şimdilerde kapısının önünde çöp yığınlarının olduğu köhne bir iş yeri… Karşısına geçip seyrediyorum evimi; sevdiklerim, arkadaşlarım, anılarım geçiyor gözlerimin önünden bir film şeridi gibi. Şimdi kapıyı açıp girsem içeri, o sofanın ortasındaki soba yanıyor mudur hala, üstündeki çaydanlıkta sıcak çay var mıdır ki...“Hayırdır teyze, bir şey mi arıyorsun” diyen sesle irkilip kendime geliyorum. Buruk bir tebessümle; “kaybolan yıllarımı arıyorum çocuğum” diyorum usulca ve ardında sevdiklerini bırakanların hüznüyle sokaktan ağır ağır biraz daha aşağılara iniyorum Kumkapı’ya doğru… Birbirine yaslanarak ayakta zor duran, tık nefes, çoğu gerçek sahiplerince yıllar önce zorunlu olarak terk edilmiş eski taş evlerin, gecekonduların arasına dikilmiş, görgüsüzce o küçücük evlere tepeden bakan çirkin binaların, ne sattığı belli olmayan dükkanların sıralandığı Kumkapı sokaklarını dolaşıyorum. Burası artık İstanbul değil sanki, ellerindeki sahte markalı saatleri, gözlükleri satmaya çalışan Afrikalılar çarpıyor önce gözüme. Sonra o eski taş binaları belki de işgal etmiş ailelerin eli yüzü kir içinde, kocaman gözlerinde korku ve umudun ışıltıları dolaşan çıplak ayaklı çocukları düşüyor önüme. Allı güllü entarileriyle kaldırımda ya da evlerin eşiklerinde oturan kadınların yüzündeki hüzünle dudaklarından dökülen kahkahalardaki tezat sanki yaşama meydan okuyor. Bir yerlerden çan sesleri gelirken kulağıma yanık bir ezan sesi yükseliyor bir mescitten. Yol üstünde yeşile boyanmış demirleriyle, isimleri unutulmuş evliya türbeleri ve evlerin arasına sıkışmış mezarlara takılıyor gözüm. Bir Fatiha gönderiyorum o ölülerin ve geçmişin ruhuna. Agop abinin, Dr Varujan'ın, kuyumcu Artin ustanın hayaletleri kesiyor önümü, bir başka sokaktan Eğinli Bibi çıkıyor karşıma, öğretmenlerim, arkadaşlarım, sevdiklerim arkaik bir müzik eşliğinde arzı endam ediyorlar önümde... Bunalıyorum, başım dönüyor, yüreğim daralıyor… Denizi bulmalıyım, biraz nefes almalıyım... Belki o dingin mavilik ve denizin serinliği ferahlatır içimi. Bir başka sokağa sapıyorum, terk edilmiş tren istasyonuna çıkmak için. Bir zamanların meşhur meyhanelerinin yerini almış balıkçı lokantaları arasından geçip sahil yoluna ulaşıyorum. Uzaklardan çok uzaklardan özlediğim bir ses, bir tren sesi çalınıyor kulağıma. Mardin’den beni alıp İstanbul’a getiren o kara trenin sesi… Ve bir türkü mırıldanmaya başlıyorum farkında olmadan… “Kara tren gecikir belki hiç gelmez Dağlarda salınır da derdimi bilmez Dumanın savurur halimi görmez Kan dolar yüreğim. gözyaşım dinmez…”

  • LEYLİM LEYLİM

    Nurten B. AKSOY * Ahmet Arif'ten Leyla Erbil'e Mektuplar * "Canım Benim, bilir misin, CANIM dediğimde içimden canımın çıkıp sana koştuğunu duyarım hep” "Mektup, mektubu yazan ve gönderen ile mektubu alan ve okuyan arasındaki gizlidir. Bu iki kişi arasındaki giz silinemeyecek/ değiştirilemeyecek bir biçimde kağıda aktarılmış, söz uçmayıp çakılı kalmıştır. Tam da bu yönüyle "kaleme alındığı anın gerçekliği" zaman tarafından aşındırılmadan, tüm tazeliği içinde korunmaya alınmıştır. Adeta fosilleşen duygular, düşünceler yıllar sonra saklandığı yerden çıkarılıp okunduğunda, o mektubu arkeolojik bir çalışmanın en güvenilir buluntusu haline getirir. Hele ki bu buluntular bir şairden kalmışsa, o şairin şiirinin Rosetta taşı ortaya çıkmış demektir. Ahmet Arif'in 1954-1957 yılları arasında Leyla Erbil'e gönderdiği altmış adet mektuptan oluşan kitapta yazıldıkları dönemin entelektüel ve yayın ortamı ile Ahmet Arif'in sürgün günleri, yaşadığı siyasi baskı, içsel dünyası ve en çok da aşkı tüm çıplaklığıyla anlatılmış” Yukarıdaki satırlar "Leylim Leylim" adlı kitabın editörü Ruken Kızıler’in önsözünden alıntı. Leylim Leylim büyük bir zevkle; bir yandan gülümserken bir yandan içiniz acıyarak okuyacağınız mektuplardan oluşan bir kitap. Ahmed Arif’in şiirlerindeki o aykırı üslup, o haykıran, o biraz da dünyaya meydan okuyan ses, bir solukta okunan mektuplarda adeta sessiz bir çığlığa dönüşmüş, ama sevgiliye yalvaran bir çığlığa... bazen yalvaran, bazen kızan, bazen küfreden bir aşığın çığlığına… Gitmek, Gözlerinde gitmek sürgüne Yatmak, Gözlerinde yatmak zindanı Gözlerin hani? Ahmed Arif tek kitabı olan Hasretinden Prangalar Eskittim'deki pek çok şiirini adadığı Leyla Erbil’i sadcee şairliğine değil, hayatta kalmasına da neden olarak görüyor. Sürgünlüğün sıkıntılarıyla uğraşırken, yokluk çekerken Leylâ Erbil onu hayata bağlayan bir köprü gibidir: “Ne tuzsuz şeydi şu dünya be. Geldin, buldun, şenlendirdin, insan ettin beni.” der mektupların birinde. Leylâ Erbil ise Ahmed Arif’e yazdığı cevabi mektuplarda dostluk sınırını çizmiş ve bu sınırı gün geçtikçe derinleştirmişti. Ahmed Arif’in zamanla bu konumu kabullendiği mektuplarından anlaşılıyor. Gerçek duygularını ifadeden geri duramasa da kabullenmişlik büyük ozanın satırlarına yansır. Hitaplar “canım dostum”a evrilirken “dostluk avucumuza sıcacık bir kuş gibi konmuş bir kere” diye yazar: “Ama bunda benim yüküm daha ağırmış ne çıkar? Ya ben bundan hoşnutsam? Ya senin sade var olman bile beni saadetten çıldırtacak tatta bir gerçekse?”

  • Ahmet Ümit ve Elveda Güzel Vatanım

    Nurten B. AKSOY * Polisiye roman denince akla ilk gelen yazarlarımızdan olan Ahmet Ümit 1960 yılında Gaziantep’te doğar. Yazarlığa dergilerde yazdığı öyküler ile başlayan yazarımız daha çok politika ile ilgilenirken şiire merak sarar ve 1989 yılında Sokağın Zulası isimli şiir kitabını yayımlar. Daha sonra "Yine Hişt" isimli bir kültür sanat dergisi çıkartan ve bir çok dergide şiir, öykü ve yazılar yazan ünlü yazar çalkantılı geçen gençlik yıllarından sonra kendini tamamen yazarlığa verir. "Sahi nedir vatan? Bir toprak parçası mı, uçsuz bucaksız denizler, derin göller, yalçın dağlar, verimli ovalar, yemyeşil ormanlar, kalabalık şehirler, tenha köyler mi? Hayır, bütün bunların ötesinde bir anlam taşır vatan. Ne sadece toprak parçası, ne su havzaları, ne ağaç silsilesi… Annemizin şefkati, babamızın saçlarına düşen ak, ilk aşkımız, doğan çocuğumuz, dedelerimizin mezarlarıdır vatan… Vatanı olmayan insanın hayatı da olmaz." Gerilim dolu polisiyelerinin yanı sıra Patasana, Kavim, Kar Kokusu, İstanbul Hatırası, Sultanı Öldürmek romanlarında olduğu gibi son romanı Elveda Güzel Vatanım'da da okuyucuyu heyecanın doruğuna çıkarırken olayların geçtiği dönemlerle ilgili tarihi bilgileri de roman tadında sunuyor okuruna. “1926 yılının o hüzünlü sonbaharı. Osmanlı İmparatorluğu yıkılmış, genç Cumhuriyet ayaklarının üzerinde durmaya çalışıyor. O büyük altüst oluşun içinde bir adam: Şehsuvar Sami… Bir zamanların İttihat ve Terakki fedaisi, şimdilerin yorgun komitacısı. Şehsuvar Sami’nin etrafında dönen amansız bir entrika. Bir yanda kaybettiği ama hiçbir zaman yüreğinden çıkaramadığı sevgilisi Ester, öte yanda yaşanılan tarihsel bozgun… Kaybedilen bir ülke, kaybedilen bir şehir, kaybedilen bir hayat. Ve aklında hep aynı soru: Devlet mi kutsaldır, yoksa insan mı?” Elveda Güzel Vatanım, Ahmet Ümit’in 2015 yılında yayımlanan tarihsel romanı. Romanda, 1926 yılında İzmir Suikastinden sonra öldürüleceği korkusu ile Pera Palas’a sığınan Şehsuvar Sami adlı eski bir İttihat-Terakki fedaisi ile unutamadığı aşkı Ester üzerinden İttihat ve Terakki’nin 1906-1926 yılları arasındaki 20 yılı anlatılıyor. Şehsuvar Sami’nin ayrıldığı sevgilisi Ester’e yazdığı 45 mektuptan oluşan roman, Cumhuriyetin ilk yıllarında, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kuruluşundan işgal İstanbul’una kadarki süreci geri dönüşlerle Şehsuvar’ın anıları yoluyla gözler önüne seriyor. "Yıkımlar, ihanetler, isyanlar… Zulüm, yolsuzluk ve yoksulluk… Ne varsa devr-i Abdülhamit için söylediğimiz, hepsi tekrar yaşanıyordu bizimle birlikte. Uğursuz bir döngü; olaylar hep kendini tekrar ediyordu bu coğrafyada ve insanlar buğday taneleri gibi ezilip gidiyordu tarih denilen o değirmen taşları arasında." Kitabın konusu kısaca şöyle: Galatasaray Lisesinde okumuş Selanikli bir genç olan ve yazarlığa heves eden Şehsuvar Sami, bir Yahudi kızı olan şair Ester’e âşıktır. Çift, birlikte Fransa’ya gitmek üzereyken Sami’nin II. Meşrutiyet hareketinin rüzgârına kapılması ile her şey değişir. Ester Fransa'ya tek başına giderken Sami yazarlık hevesinden vazgeçip İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katılır; bir tetikçiye dönüşerek örgütte sivrilir. Sami, 1926'da öldürüleceği korkusu ile sığındığı Pera Palas’tan, gençlik aşkı Ester’e yazdığı mektuplarla Meşrutiyet’in ilanından işgal sürecine kadar örgütte yaşananları anlatır. "İhtilal, fırtınalı bir denizde dev dalgalarla boğuşarak kıyıya ulaşmaya çalışan, gövdesi halktan, direkleri teşkilattan, yelkenleri isyandan oluşan bir gemidir. İhtilal fırtınalı bir denizde kıyıya ulaşmaya çalışmaz, aksine devasa dalgalarla boğuşmayı öğrenerek, hiç batmadan hep denizin üzerinde kalmaya çalışır. Çünkü tarihi teşkil eden olaylar asla sabit değildir…" *** 560 Sayfadan oluşan Elveda Güzel Vatanım romanı ilk olarak Aralık 2015'te Everest yayınlarından çıkmış. ​ "Zalimin en büyük başarısı, zulüm ettiklerini kendine benzetmesidir. Zulüm ile âbâd olunmaz, olsa olsa berbat olunur." “Tarih tekerrürden ibarettir.” sözünü kanıtlarcasına; kitabı okurken zaman, mekan ve insanlardan başka hiçbir şeyin değişmediğini hayretle göreceksiniz… "Kim tamamıyla gayesine ulaşabilir ki hayatta? Hele vatanın yangın yerine döndüğü bu devirde. İnsanlar bu kadar mutsuzken, birbirlerini öldürmek için fırsat kolluyorken mesut olmak mümkün mü?" Not: Tırnak içindeki bölümler Elveda Güzel Vatanım romanından alıntıdır.

  • Her Yerde Kar Var

    Nurten B. AKSOY * Kimi zaman güneşli, kimi zaman yağmurlu ama nispeten ılık havalardan sonra nihayet dört gözle beklenen karımız (!) arz-ı endam eyledi. İki üç gündür şöyle gelecek, böyle gelecek, her şeyimizle hazırız haberlerinden sonra salınarak uçuşmaya başladı bembeyaz kuş tüylerine benzeyen kar taneleri... Yeni yıla unuttuğumuz, çocukluğumuzun kartpostal manzaralarıyla gireceğiz gibi görünüyor. Penceremin önünde soğuktan kasvetli kasvetli dolaşan ıslak kedileri izlerken sanki bir çuval pamuğu yukarıdan boşaltmışlar gibi savrulan kar tanelerinin içinden süzülüp çocukluğuma yol alıyorum... Hani hep deriz ya "çok mu şanssız çocuklardık biz, yoksa çok mu şanslı?" diye...varın siz karar verin... Eski kışlar çok sert geçerdi İstanbul'da, içimiz titrerdi soğuktan, buz tutardı yüreğimizin dışında her yerimiz... Kar günlerce yağardı, birikir birikir buz olup kalırdı yollarda, sokaklarda. O yıllarda belediyelerin şimdiki gibi modern kar mücadele araçları yoktu. Belediye işçileri simsiyah kömür tozu serperlerdi o beyaz buzların üstüne, ya da bizler sobadan çıkan külleri dökerdik kapılarımızın önüne insanlar kaymasın diye...çünkü o dönemlerin en etkin karla mücadele yolu buydu. Ya bizler, ya çocuklar... Ah bir kar yağsa da okula gitsek diye dua ederdik kış geldiğinde. Şimdiki çocuklar gibi okulların tatil edilmesini beklemezdik dört gözle, hem de okula gidecek servislerimizin olmamasına rağmen. Annelerimizin diktiği paltolarımıza sarınır, yine elde örülen yumuşacık atkılarımızı başlıklarımızı takar, öyle markalı falan olmayan, altı kösele botlarımızı giyer düşerdik yola. Elimizde kocaman okul çantalarımızla kelimenin tam anlamıyla "düşerdik yollara"... Hele ben ne çok kayar düşerdim, o dimdik Gedikpaşa yokuşunun dibindeki okuluma giderken. Buz tutmuş ellerimizi ve ayaklarımızı sınıfta yanan kömür sobasının başına toplanarak ısıtmaya çalışırdık; ellerimiz buz tutsa da yüreklerimiz sıcacık sevgi doluydu, mutlu çocuklardık velhasıl hem de çok mutlu... Karlı kış gecelerinin bir başka keyfi de bütün mahallenin toplanarak Vefa'ya boza içmeye gitmesiydi. Boza karlı kış gecelerinin vazgeçilmeziydi. Gündüzden planlar yapar, annelerimizi kandırır, güle oynaya, "HER YERDE KAR VAR" diye şarkılar söyleyerek, kar topu oynayarak, karlara bata çıka giderdik Vefa'ya... Sonra tarçınlı, leblebili bozanın dayanılmaz lezzetine kaptırırdık kendimizi... Bizler VEFA'nın sadece bir semt ismi olmadığını ta o yıllarda öğrenmiştik... O zamanlar şimdiki gibi günler öncesinden meteorolojik uyarılar yapılmazdı kar geliyor diye. Sabah uyandığımızda gördüğümüz o bembeyaz örtü en büyük sürpriz olurdu bizler için. Kar yağacak günlerin hayalini kurardık ısınmaya çalıştığımız yataklarımızda, sabah yağdığını görünce de deliler gibi sevinir, yola koyulurduk. Şimdiki çocuklar gibi hayallerimizi çalan, yok eden teknolojinin esiri değildik. Sadece bir odası sıcak evlerimizde ailece oturur, sobanın üstünde pişirdiğimiz kestaneleri yerdik, kar manzaralarını televizyonlardan değil, burnumuzu dayayıp, buharlaşan camına yazılar yazdığımız pencerelerden izlerdik...velhasıl şanslı mı şanslı çocuklardık... Şimdi Vefa çok uzaklarda, bozacıya gidecek kimseler yok artık hatta bozanın ne olduğunu bilen de; o yüzden kulağım kirişte, sokaktan gelecek "booooozaaaaa" sesini bekliyorum, bakarsınız geliverir... Hem "İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar" dememiş miydi şair? umutlarımın üstüne hiç kar yağdırmadım ben; yağsa da kardelen oldum, yırttım toprağı boynu bükük, ama pembe beyaz... fışkırdım yeniden... n.b.a

  • Şiirlerle Kızkulesi'nin Öyküsü

    Nurten B. AKSOY * Kız Kulesi; İstanbul Boğazı’nın orta yerine kurulmuş, kendi küçük, şöhreti büyük, nice sevdalara, nice şiirlere ilham olmuş, yıllara meydan okuyan tarihi bir yapı. Kimi zaman sisler arasında kalan, kimi zaman gün batımında mahzunlaşan, kimi zaman rengarenk ışıklarıyla her göreni kendine aşık eden Kız Kulesi’nin hikâyesini, Kız Kulesi efsaneleri ve Kız Kulesi şiirleriyle birlikte anlatalım... …Kuzguncuk’tan Salacak’a gümüşlenen dalgacıklar gizemli bir kadın gibi geceye süsleniyor Kız Kulesi kararmış bir elmas yüzük ışıltısıyla sularda yüzdürüyor mahzunluğunu… Ceyda Görk Hem İstanbul’un hem Üsküdar’ın sembolü olan kule, Üsküdar’da Bizans devrinden kalan tek eserdir. MÖ. 24 yıllarına kadar uzanan tarihi bir geçmişe sahip olan kule, Karadeniz ile Marmara’yı birleştiren Boğazın en güzel yerinde küçük bir ada üzerine kurulmuştur. Bazı Avrupalı tarihçiler buraya Leander Kulesi derler. Evliya Çelebi Seyahatname’sinde kuleyi şöyle tarif eder: “Deniz içinde karadan bir ok atımı uzak, dört köşe, sanatkarane yapılmış bir yüksek kuledir. Yüksekliği tam 80 arşındır. Yüzölçümü ise iki yüz adımdır, iki taraftan yerde kapısı vardır.” …topla kendini topla vururum seni İstanbul vururum en yeşil baharından Kızkule'nden Aşiyan’dan Bebek’den denizinden vururum seni masmavi kanarsın… Ceyda Görk İlk olarak Yunan döneminde bir mezara ev sahipliği yapan bu ada, Bizans döneminde üzerine inşa edilen ek bina ile gümrük istasyonu olarak kullanılmış. Osmanlı döneminde ise gösteri platformundan, savunma kalesine, sürgün istasyonundan, karantina odasına kadar birçok işlev yüklenmiştir. Asli görevi olan ve yüzyıllardan beri varlığı ile insanlara, geceleri ise geçen gemilere göz kırpan feneri ile yol gösterme işlevini hiç kaybetmemiş olan Kız Kulesi, geçmişten geleceğe en çok da düşlere ve gönüllere yol göstermiş. Çok eski tarihi geçmişi olan Kız Kulesi, bir zamanlar, Boğazdan geçen gemilerden vergi alınmak maksadı ile kullanılmış. Kule ile Avrupa Yakası arasına büyük bir zincir çekilmiş ve gemilerin Anadolu Yakası ile Kız Kulesi arasından geçişine (o zamanlar gemi boyutları küçük olduğu için geçebilmekteydi) izin verilmiş. Bir süre sonra Kule, zinciri taşıyamamış ve Avrupa Yakası’na doğru yıkılmış. Kuleden suyun içine bakıldığında yıkıntıları hâlâ görülmektedir. …eskimo bir şair dokunuyor omzuma ve Kızkulesi’ni göstererek bırak artık diyor üzülmeyi yedi tepeli bu şehirde şiir okunacak tek yer elbette denizin şu küçük buzdağı… Sunay Akın Rivayete göre; zamanın birinde Üsküdar yamaçlarında Tanrıça Afrodit adına yapılmış bir tapınak varmış. Hero da genç kızların görev yaptığı bu tapınağın rahibelerinden biriymiş ve aşka yasaklıymış, aynı zamanda kuledeki kumrulara bakmakla görevliymiş. Her yıl ilkbaharda doğanın uyanışı adına tapınak çevresinde törenler yapılır, yenilir içilir ve aşkı bulamayanlar Afrodit’e mabedinde aşkı bulmak için yakarırmış. …Karanlıktan korkan çocukların müzik kutusudur Kız Kulesi kapağı açıldığında dansa başlayan balerin hınzır martıların şakalarıyla ıslanır elbisesi Sunay Akın Boğazın karşı kıyısında oturan Leandros bu tören için geldiğinde Hero ile karşılaşmış ve bu iki genç birbirlerine aşık olmuşlar. Bundan sonra Leandros her gece kuleye gelmiş ve aşklarını kutsamışlar birlikte. Ve böylece kule her gece iki gencin gizli aşkına tanıklık etmiş. Leandros’un yine kuleye geldiği fırtınalı bir günde kıskanç bir rahip kulenin fenerini kapatmış. Karanlıkta yolunu kaybeden Leandros, Boğaz’ın sularında boğulup yok olmuş. Bu durum karşısında çok üzülen Hero da kendini Boğaz’ın sularına bırakmış… …Çocuğunu asma köprüde sallayan bir annedir İstanbul ki onun içi süt dolu biberonudur Kız Kulesi soğusun diye suya tutulan Sunay Akın Bir diğer efsaneye göre; Bizans imparatorunun bir kızı olmuş ve kral buna çok sevinmiş. Kral ülkenin bilginlerini kızını yetiştirmesi için görevlendirmiş. Ancak bilginlerden birisi kızının 18 yaşına geldiği zaman bir yılan tarafından sokularak zehirlenip öleceğini söylemiş krala. Bu yorumdan etkilenen kral denizin ortasındaki küçük bir ada üzerinde bulunan kuleyi düzenlettirerek kızını buraya yerleştirmiş, böylece yılandan kızını koruyacağını zannedermiş. Yıllar geçmiş, kız on sekiz yaşına basmış. Alınan bütün tedbirlere rağmen, kıza hediye olarak gönderilen bir üzüm sepetiyle uğursuz bir yılan kuleye girmiş. Kimse farkına bile varamadan prensesi sokarak zehirlemiş ve prenses ölmüş. Bu olay karşısında çok üzülen kral, kaderden kaçılamayacağını anlamış. Kızının toprağa gömülürse yılanlara yem olacağını düşünerek kızının cesedini mumyalatıp pirinçten bir tabuta koydurmuş. Bu tabutun da Ayasofya’nın yüksek duvarlarından birinin üstüne yerleştirilmesini istermiş. Bu şekilde kızının hiç değilse ölüsünün yılanlardan korunacağını düşünmüş. …Geliyor Boğaziçi’nden doğru Bir iskeleden kalkan vapurun sesi, Mavi sular üstünde yine Bembeyaz Kızkulesi… Ziya Osman Saba Osmanlı döneminde Battal Gazi’nin askerleri ile birlikte kuleye baskın yaptığı, kulede bulunan hazineleri alarak burada yaşayan Üsküdar Tekfurunun kızını kaçırdığı anlatılır. İstanbul’u kuşatmaya gelen Battal Gazi kuşatmadan bir sonuç alamayınca Kız Kulesinin önündeki kıyıya karargah kurar ve yedi yıl burada kalır. Hikâyeye göre Battal Gazi’nin bu kadar uzun süre burada kalmasının asıl sebebi Üsküdar Tekfuru’nun kızına âşık olmasıymış. Üsküdar Tekfuru Battal Gazi’den korkusuna kızını hazineleri ile birlikte kuleye kapatmış. Şam seferinden sonra Üsküdar’a dönen Battal Gazi kayık ile kuleye giderek hazineleri ve kızı alıp Üsküdar’dan atına atlamış ve oradan uzaklaşmış... Çok söylenen “Atı alan Üsküdar’ı geçti” deyiminin buradan geldiği söylenir. İşte bu hikâyelerde geçen prenseslere atfen de buraya Türkler “Kız Kulesi” ismi verilmiş. Fotoğraflar: Nurten Bengi Aksoy

  • Cep Telefonu İcat Oldu...

    Nurten B. AKSOY * Yunanca ışık anlamına gelen "photos" ve yazı anlamına gelen "graphes" sözcüklerinden oluşan fotoğraf sözcüğünü, ışıkla resim yapma sanatı diye tanımlayabiliriz bir anlamda. Bir iletişim aracı da olan fotoğraf, artık günümüzün modern yaşamında üçüncü bir göz gibi her an her yerde yanı başımızda... Fotoğrafları, fotoğraf çektirmeyi kim sevmez ki? Hangimizin evinde bir kutuda özenle sakladığı, bir çerçeve içinden bize gülümseyen ya da bir albümün sayfalarına sıkışıp kalmış fotoğraflar yoktur. Geçmişi özlediğimizde ya da anılarımız depreştiğinde ilk başvurduğumuz değil midir fotoğraflarımız? Malum zaman değişti, artık ne o eski siyah-beyaz ya da solgun renkli fotoğraflar ne onları çeken eski makineler ne de o fotoğrafçılar var… Şimdilerde herkes fotoğrafçı, herkes her anını, her şeyini anında şıp diye çekiveriyor. Ben bir fotoğrafçı değilim, bir fotoğraf makinem bile yok ama elimdeki telefonla birkaç zamandır, özellikle içinde martıların uçtuğu, bulutların dans ettiği gün batımı fotoğraflarıyla gezip dolaştığım yerlerin fotoğraflarını çekiyorum. Bunu sadece ben değil, elinde telefonu ya da dijital fotoğraf makinesi olan herkes yapıyor. Artık fotoğraflar bir "tık" kadar yakınımızda; telefonumuzda, bilgisayarımızda, usb’lerimizde... Ama o kadar işte; gün gelecek bir yerlerde unutulup kalacak ya da silinip yok olacak o güzelim fotoğraflar... Peki, eskiden öyle miydi, bizim kuşaktan kaçımızın çocukluğunun her anını gösteren fotoğrafı var? Oysa şimdiki çocukların daha ana rahmindeyken çekilmiş fotoğrafları var (!) Çocuklarının her anını, her hareketini adım adım izleyip bunları kameraya kaydeden ya da fotoğraflayan anne babalar var... Düşünüyorum da acaba o fotoğraflar çoğaldıkça o çocuklar için bir şeyler ifade edecek mi, yoksa çok olan her şeyin değerini yitirmesi gibi anlamsız birer anıya mı dönüşecek zamanla? Aileme ait ilk fotoğraf 1950 yılında çekilmiş, siyah beyaz bir resim ve ben henüz o resimde yokum; ama benim için öylesine değerli ki... O fotoğraf karesi için herkes süslenip püslenmiş, hazırlanmış sanki zamana bir iz bırakmak için. Elimdeki bana ait ilk resmim ise Mardin’deki evimizin avlusunda kardeşlerimle çekilmiş bir resim… Sonrakiler ise ya okula başlama ya bayram ya da doğum günü gibi özel günlerde çekilmiş resimler. Eskiden öyle her dakika resim çekilemezdi; çünkü fotoğraf çekmek ya da çektirmek hem meşakkatli hem de pahalı bir meraktı... Özel günlerde ya eve fotoğrafçı çağırır ya da süslenip püslenip fotoğrafçıya gidilirdi, sonra da heyecanla fotoğrafların çıkmasını beklenirdi, o bekleme anı belki de işin en heyecanlı yanıydı... Gel zaman git zaman derken 1960’lı yıllardan itibaren Alamanya (!) sevdası çıktı güzel yurdumda. Ve güzel yurdumun güzel insanları ekmek parası için akın akın Almanyalara gittiler. Tatil için yurda geldiklerinde hepsinin ellerinde ya çekilen fotoğrafı anında çıkaran fotoğraf makineleri ya da o yılların en üst teknolojisiyle donatılmış kameralı, ayarlı makineler vardı. O makinelerle bol bol fotoğraflar çekilir sonra fotoğrafçılarda banyo yapılan filmler elden ele gezerdi heyecanla. Benim de ablam bir Almancı olduğundan o makinelerle çekilmiş, renkleri solmuş hayli fotoğrafım vardır. Fotoğraf çekmeyi sevdiğim kadar eski fotoğraflara bakmayı da çok seviyorum. Zaman zaman özellikle kendimle baş başa kaldığım zamanlarda "Pandora'nın kutusunu" açarım, dalar giderim anılara...Yitip gidenlere bakarım çoğu zaman yaşlı gözlerle, bazen de tebessüm ederek seyrederim o resimleri... Lise yıllarında (ki 70'li yıllara denk gelir) İstanbul Kız Lisesinin karşısında "Karlova" lakaplı bir fotoğrafçı vardı; uzun, beyaz saçlı, orta yaşlı bir adam. Sanırım 68 kuşağının aykırı adamlarından biri... Elinde makinesiyle okulları gezer, sınıf fotoğrafları çekerdi. Cibali Kız Lisesinde eski Türk filmleri tadındaki siyah beyaz en güzel fotoğraflarımızı Karlova çekmiştir hep. Edebiyat Fakültesinde de bir Foto Bambimiz vardı... Boynunda asılı fotoğraf makinesiyle gezen, adını bile bilmediğimiz, bizim fakültede okuyan bir öğrenciydi. Üç dört kişiyi bir arada görmesin, hemen yaklaşır, size hiç sormadan deklanşöre basardı, çoğu zaman haberimiz bile olmazdı... Birkaç gün sonra bastığı fotoğraflarla gelir şaşırtırdı bizi; bazen habersiz çektiğine kızar, bazen de güzel bir fotoğrafsa teşekkür ederdik. Saçlarımıza aklar düştüğü şimdilerde ne çok bakar olduk o fotoğraflara arkadaşlarla... Yazımın başında dediğim "Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu" deyişi gibi artık o eski fotoğrafların tadı yok... Herkes, her yerde, her an fotoğraf çekiyor; çoluğunu çocuğunu, gezdiğini gördüğünü, yediğini içtiğini çekiyor da çekiyor… Evinin en mahrem köşesinde, hastanede, mezarlıkta, hatta can çekişen bir kazazedenin başında… İnsanların özellikle gezdiği yerleri ya da ilginç, mutlu anlarını fotoğraflaması tabii ki güzel. Bunu zaman zaman ben de yapıyorum hem de zevk alarak yapıyorum ama yediğinin, içtiğinin, hastanedeki hasta yakınının resmini çekip bir de anında sosyal medyada yayınlamanın mantığını bir türlü çözemiyorum... Neyse kimseyi sorgulamak haddim değil, ben yine martıları, denizleri, deryaları, gün batımlarını çekmeye devam edeyim. Ha bir de eskimiş, sararmış fotoğraflara bakmaya…

  • Yeşilçam'ın Tarihi

    Nurten B. AKSOY * Sihirli Perde olarak da tanımlanan sinema, Türk insanının hayatına ilk kez 14 Kasım 1914’te girmiş. İşte bir asrı geçen ömrüyle Türk Sinemasının renkli ve zihinlerimizde yer etmiş taraflarını anlatmak için şöyle bir geçmişe göz atalım istedik. Huzurlarınızda başlangıcından bugünlere Yeşilçam'ın tarihi. Türk Sinemasının ilk kadın oyuncuları, Müslüman Türk kadınlarının sahneye çıkması yasak olduğundan, Müslüman olmayan sanatçılardı. Türk kadınlarının oyuncu olarak kamera önüne geçmesi ancak Cumhuriyetin ilanıyla başladı. Ülkeyi, çağdaş uygarlık düzeyine getirmek isteyen Atatürk’ün izniyle Müslüman Türk kadınları da sinema filmlerinde oynama özgürlüğüne kavuştu. Muhsin Ertuğrul’un, Halide Edip Adıvar’ın “Ateşten Gömlek” adlı romanından uyarladığı filmde kamera önüne geçen Bedia Muvahhit ve Neyyire Neyir bir sinema filminde oynayan ilk Müslüman Türk kadınları oldular. Kamera önünden gelip geçen onca kadın oyuncuya rağmen, Türk Sinemasının ilk kadın “yıldız”ı Cahide Sonku’dur. Muhsin Ertuğrul’un yönettiği “Söz Bir Allah Bir” filmiyle sinemaya adım atan Sonku’ya asıl büyük ününü 1937 tarihli “Bataklı Damın Kızı Aysel” adlı film getirdi. Sinemada yıldızların parlamasını sağlayan ve sesleriyle, çekilen filmlere hayat kazandıran ve onları izlenir kılan dublaj sanatçılarıdır. Sinemalarda gösterime giren ilk sesli Türk filmi, Nişantaşı’nda bir stüdyoda seslendirilen Muhsin Ertuğrul’un “Bir Millet Uyanıyor” filmiydi. Yıllarca Türk filmlerinde “nayır, n’olamaz” söylemleri ile dikkatimizi çeken seslendirmelerin ilk sanatçıları olarak da Ferdi Tayfur, kız kardeşi Adalet Cimcoz, Saniye Ün, Aliye Rona ve Reşit Gürzab’ı sayabiliriz. Türk Sinemasında, ‘Aysel Bataklı Damın Kızı’ filmiyle kamera karşısına çıkan ilk çocuk oyuncu, Ergun Köknar’dı. 1960’lı yıllara gelindiğinde, Zeynep Değirmencioğlu’nun rol aldığı ‘Ayşecik’ adlı filmle ‘çocuk yıldızlı filmler’ dönemi başlamış oldu. Aynı yıllar isimlerinin sonuna eklenen “-cik” ekleriyle, daha bir sevimli olan o günlerin çocuk sanatçıları arasında Ömercik (Ömer Dönmez), Sezercik (Sezer İnanoğlu), Yumurcak (İlker İnanoğlu) gibi isimler tüm afacanlıklarıyla hâlâ unutulmazlar arasındadır Altmışlı, yetmişli yılların sinemasında güzellik kraliçeliğinden gelen oyuncuların sayısı azımsanamayacak kadar çoktu ve güzellik yarışmaları bir çok genç için sinema oyunculuğuna adım atmanın bir yolu idi. Belgin Doruk, Filiz Akın, Hülya Koçyiğit, Hülya Avşar ve diğerleri… Bu kadın oyuncuların hepsi güzellik yarışmalarında derece aldıktan sonra yapımcıların dikkatini çekip sinemaya adım atmışlardı. Tüm bu taçlı oyuncuların öncüsü ise Feriha Tevfik idi. Cumhuriyet tarihinin ilk güzellik kraliçelerinden biri olan Feriha Tevfik, Türk Sinemasında rol alan ilk güzellik kraliçesiydi. İlk dönemlerde Türk Fimlerinde genellikle tiyatro kökenli ve artık gençlik yıllarını geride bırakmış olgun erkek oyuncular rol alıyordu. Muhsin Ertuğrul’un yönettiği “Şehvet Kurbanı” Türk Sineması’na ilk jönünü de kazandırdı: Alımlı fiziği, masum yüzü ve romantik imajıyla Suavi Tedü. Ancak Tedü, asla bir star düzeyine ulaşamadı. Türk Sinemasının erkek oyuncuları gerçek ‘star’ kavramıyla tanışmak için Ayhan Işık’ı bekleyecekti. Ayhan Işık’ı Ediz Hun, Göksel Arsoy, Cüneyt Arkın izledi… Tabii bu arada sinemanın aslında yakışıklı ama “Çirkin Kral”ı Yılmaz Güney‘i de anmadan geçmeyelim. Elinde sigarası, yüzünde şuh bakışları ile önüne gelen her erkeği baştan çıkaran vamp kadınlar, bütün toplumsal tepkilere rağmen Türk Sinemasının ilk yıllarında da vardı. Çağımızın vamp kadınlarına hiç benzemese de Madam Kalitea, Tük Sinemasının ilk vamp kadını olarak tarihteki yerini aldı. Kalitea’nın, çocuk bakıcılığı yaptığı evdeki tüm erkekleri baştan çıkaran Fransız Anjelik’i canlandırdığı Mürebbiye, aynı zamanda Türk Sinemasında sansür engeliyle karşılaşan ilk film unvanını da taşıyordu. Neriman Köksal bir başka deyişle Afet-i Devran Neriman, gerçek adıyla Hatice Kökçü, nam-ı diğer Fosforlu Cevriye ise Türk Sinemasının en uzun süreli Vamp kadınılarıydı. Aslında 1950’lerden itibaren filmlerde üstü kapalı olarak cinsel göndermelerin ya da gösterimlerin sayısı artmakta ama filmlere seksüel bir anlam yüklenmemekteydi. Türk Sinemasında “seks furyası” biraz da ‘televizyon’ denen yeniliğe karşı verilen mücadelenin sonucu olarak, bir ticari sinema refleksi olsa da zaman içinde kontrolden çıkmıştı. Toplumda çok eleştirilse ve yadırgansa da belli bir izleyici kitlesi bulan ve son derece kalitesiz, sıradan olan bu tür filmler, özellikle İstanbul Şehzadebaşı'ndaki sinemalarda sabahtan akşama oynatılıyordu. 1980 Askeri Darbesi ile birlikte porno ve pornoya yakın filmlerin üretimi ve dağıtımı yasaklanınca bu furya da böylece sona erdi. Aslında özel yaşamlarında bir karıncayı bile incitmeyen ve çoğu İstanbul’da bir parkta yokluk ve sefalet içinde yalnız, kimsesiz ölen oyunculardır kötü adamlar, ama sinemanın olmazsa olmazlarıdır aynı zamanda. Üç kuruş paraya dayak yedikleri başroldeki aktörleri daha iyi yapan da onlardır. Ahmet Tarık Tekçe, Erol Taş, Hayati Hamzaoğlu, Bilal İnci, Kazım Kartal ilk aklımıza gelenler. Zaman içinde sesleriyle tanınmış sanatçıların da beyaz perdede boy gösterip başrol oynadıklarını, hatta çok başarılı olduklarını söylemeden geçmeyelim. Bu sanatçılar içinde ilk aklımıza gelenler tabii ki Zeki Müren. Emel Sayın, Behiye Aksoy ve daha niceleri... Son yıllarda zorlamayla yeniden canlandırılmaya çalışılan yazlık bahçe sinemaları altmışlı ve yetmişli yıllarda orta sınıf vatandaşların en rağbet ettikleri mekanlardı. Bir yandan gözyaşları veya kahkahalar eşliğinde filmi izlerken bir yandan da çekirdeğinizi yiyip gazozunuzu içebilirdiniz. Günümüzdeki butik sinema salonlarında 3-5 kişiyle izlenen filmler ne yazık ki o tadı hiçbir zaman vermiyor insana. Yeşilçam'ın başrolde oynamasa da gönüllere taht kurmuş, çok sevilen karakterleri vardı. Temiz yüzlü, kimi zaman pos bıyıklı, beyaz saçlı ya da kel kafalı, herkese yardım eden, çocukları seven tonton amcalar ya da dedeler. Bu özellikleri saydığımızda ilk aklımıza gelenler tabii ki Hulusi Kentmen, Vahi Öz, Nubar Terziyan'dı… 1950–1970 döneminde güldürü sinemasının üç büyükleri sayılan Feridun Karakaya (Cilalı İbo), Öztürk Serengil (Adanalı Tayfur) ve Sadri Alışık (Turist Ömer) dizi halinde çekilen filmlerle zihinlere kazındılar. Bir zaman sonra saydığımız karakterlerin cazibesini yitirdiği bir dönemde ise güldürü sinemasını tekrar canlandıran ve İnek Şaban tiplemesiyle öne çıkan Kemal Sunal‘ı görüyoruz. Tabii İlyas Salman ve Şener Şen’i de bu dönemin güldürü ustaları arasında anıyoruz. Biraz nostalji yaşatmak istediğimiz yazımızı Türk Sinema Tarihine “en iyi film” sıfatıyla yazılan birkaç filminin adını vererek bitirelim. Selvi Boylum Al Yazmalım, Hababam Sınıfı, Babam ve Oğlum, Eşkiya, Muhsin Bey, Yol, Ağır Roman ve daha pek çokları…

  • Geçmişle Hesaplaşmak

    Nurten B. AKSOY * Bir yıl daha geride kaldı, yeni bir yıla umutlarımızı cebimize koyup girdik. Bize biçilmiş ömürden bir yıl daha bitti... Daha kaç gün, kaç ay, kaç yıl yaşarım, kim bilir; belki bir gün, belki on yıl, belki... Ne garip şu insanoğlu, en değerlisini, zamanı yitirdiğine sevinebiliyor. Haksız da değil, geride kalana göğüs germesi için o umuda ihtiyacı var. Dirilmeye, yenileşmeye... Yaşamak nedir, diye soruyorum bazen kendime. Sonra düşünüyorum, düşünüyorum... Yılların muhasebesini çıkarıp koyuyorum önüme. Bunca yılın muhasebesini yapmak kolay mı? Elbet değil, zor ama insan düşünmeden edemiyor işte. önce bir kâr hânesine bakıyorum, yıllar ne getirmiş bana, neler kazanmışım, neler elde etmişim diye... hayli kabarık bir liste çıkıyor karşıma. Yıllar içinde edindiğim kimi gerekli, kimi gereksiz tonlarca bilgi... Bir yuva, pırıl pırıl evlatlar ve biriktirdiğim bir dolu insan; kimi dost, kimi düşman... Düşman da kâr hanesine yazılır mı, diyen bir ses çalınıyor kulağıma. Ama aldırış etmiyorum, düşmanlarım olmasaydı, dostlarımın kıymetini anlayamazdım ki. Sonra yüzümde oluşan çizgiler, saçlarıma doluşan aklar, gittikçe güçsüzleşen bedenim ve yüreğimdeki yaralar geliyor aklıma. Bu son saydıklarım kâr hanesine yazılmayı hak ediyorlar mı ki diye düşünmeden edemiyorum. Ama saçlara düşen aklar, yüzdeki çizgiler yaşamımızın birer kanıtı değiller mi? Peki ya zarar hanesi, oraya neler yazmalıyım; yıllar neler aldı benden, neleri kaybettirdi bana? Önce pamuk kedimi yitirdim bir yaz günü ve ilk olarak ölümü tanıdım onunla. Sonra çocukluğumu kaybettim; daha büyümeden yüzüme büyük insan maskeleri yakıştırdılar. Küçücük yaşımda ardı arkası kesilmeyen ölümler yaşadım evimde, ülkemde, dünyada... Büyüdüm, başımda kavak yelleri eserken koşturmalar, kavgalar gürültüler arasında gençliğim gitti elden. Belki her şeye rağmen güzel hem de çok güzel günlerdi ama bir solukta, su gibi aktı gitti. Sevdiklerim gitti, güzelliğim gitti, yıllarım gitti... Peki, şimdi bu hesabın içinden nasıl çıkacağım? Doluya koyuyorum almıyor, boşa koyuyorum dolmuyor. Yani kârda mıyım, yoksa zararda mı karar veremiyorum bir türlü... Ve şimdilerde anlıyorum ki hayat zalim, hayat acımasız... Tıpkı deli deli esen bir lodos fırtınası gibi savuruyor insanı oradan oraya. Bazen bir taşa çarpıyor seni, bazen dalgaların arasına fırlatıveriyor. İşte ben de yıllar boyu çırpınıp durdum nefes alabilmek, boğulmamak için... Bazen kurtarmaya bir el uzanırken, çoğu zaman dalgaların içine daha çok itmek isteyen yüzler gördüm kıyıda. Dünyaya tepeden bakan, çok bilmiş, kendini beğenmiş, gurur abidesi yüzler. "Sen de kim oluyorsun, senin bu alemde yaşamaya hakkın yok, çek git..." dercesine haykıran. Oysa ben her şeye rağmen tıpkı martılar gibi fırtınaya, dalgalara direndim hep, kanat çırptım denizin ortasında bata çıka. Bazen bir vapurun güvertesine, bazen bayrak direğine sığındım can havliyle, yeniden uçmak için, direnmek için, yaşamak için... Yeni bir fırtınaya kadar. Sonra yıllar geçti, sular duruldu, güneş açıverdi yeniden, sıcacık, pırıl pırıl. Ve ben her şeye karşın süzülüp yükseldim mavi bulutlara doğru. Yani hayli kâr ettim. Şimdilerde aynalara baktığımda, zarar hanesi kabarık geliyor gözüme. Aynalar yalan söylemez ki. Yıllar neler neler alıp götürmüş meğer benden. Bu arada bir yerlerden gönlümün sesi çalınıyor kulağıma; "Bırak artık kâr, zarar hesabıyla uğraşmayı, üzülme artık yitirdiklerine, çekip gidenlere, seni terk edenlere. Bak ben hâlâ ilk günkü halimle senin yanındayım. İstersen yine çocuk olabilirsin, yeniden genç olabilirsin, ben istersem yeniden sevebilirsin. Yıllar bana tesir etmez ki. Neden hesap yapıp da üzüyorsun kendini" diye fısıldayan. Şimdilerde derin düşünceler içindeyim; aynaların sesine mi yoksa gönlümün sesine mi kulak vermeliyim, bilemedim bir türlü...

  • Unutulmaması ve Ders Alınması Gereken 1993 Yılı

    Nurten B. AKSOY * Yaşanan birçok acı ve uğursuz olayın yaşandığı 1993 yılı terör, faili meçhuller ve katliamlarla Türkiye için 1990’lı yılların en karanlık olaylarının gerçekleştiği, en uzun yılıydı. 1993’te gerçekleşen cinayetler, saldırılar, şüpheli trafik kazaları ve uçak kazalarının büyük bir kısmı hala esrarını korurken, bir kısmının dosyaları zaman aşımına uğrayıp tarihin tozlu raflarında birer utanç belgesi olarak yerini aldı. Mafya, derin devlet, PKK, operasyonlar, suikastlar, sır dolu ölümler, katliamlar ve dökülen onca kan… O yıllardan bugüne köprülerin altından çok sular aktı, çok daha acı olaylar yaşandı. Mehmet Akif Ersoy’un dediği gibi; “Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey / Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? / Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar / Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?” Ne yazık ki yaşananlardan ders almayı öğrenmediğimiz için acılar hep tekrarlanıp duruyor…Geçmişten ders çıkarmak içinse yaşananların unutulmaması gerekir. Bu nedenle 1993’te yaşanan o uğursuz olayları bir kez daha hatırlatmak istedik. UYUŞTURUCU OPERASYONU Cumhuriyet tarihinin en karanlık yıllarından olan 1993 yılı dev bir uyuşturucu operasyonu haberi ile başlar Operasyonun hedefinde 11 ton uyuşturucu taşıyan Lucky-S adlı Panama bandıralı bir gemi vardır. Türk SAT (Su Altı Taarruz) komandolarınca 7 Ocak günü bu gemiye Akdeniz açıklarında nefes kesen bir operasyon yapılır ve gemideki 11 ton uyuşturucuya el konulur. 1993'ün nasıl bir yıl olacağının ilk işaretidir o operasyon. Ardında birçok soru işareti, söylenti bırakırken, uyuşturucu kartellerini yani mafyayı derinden sarsar. UĞUR MUMCU SUİKASTI 24 Ocak 1993, karlı bir Ankara sabahı… Türkiye kâbus gibi bir güne uyanır. Uğur Mumcu her zamanki gibi evinden çıkıp aracına biner, kontağı çevirir ve o an, orada arabasına konan bombanın patlaması sonucu hayatını kaybeder. Kalemi keskin bir araştırmacı-yazar olan ve o günlerde Kürt Dosyası üzerinde çalışan Mumcu’nun cinayeti, aradan geçen onca yıla karşın bir türlü aydınlatılamaz ve olayın failleri nedense bulunamaz. JAK KAMHİ'YE SUİKAST GİRİŞİMİ Türkiye'nin Uğur Mumcu suikastıyla sarsıldığı o günün sadece 96 saat sonrasında gündem yeniden değişir... 28 Ocak 1993'te hedef bu kez Musevi iş adamı Jak Kamhi olur. Kamhi, İstanbul Beylerbeyi'ndeki evinin önünde, teröristlerin lav silahlı saldırısına uğrar ve şans eseri saldırıdan yara almadan kurtulur. Suikastın sorumlusu çok geçmeden tespit edilir, ama kayıptır. Saldırıdan tam 10 yıl sonra yakalanabilir. İdamla yargılanır, ama cezaevinde sadece 11 yıl tutuklu kalır. ADNAN KAHVECİ'NİN ÖLÜMÜ Zor başlayan 1993 yılı uğursuzluklarla sürer. 5 Şubat 1993 günü bu defa Anavatan Partisi'nin genç ve yetenekli isimlerinden, Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın yeniden siyasete dönme planındaki kilit ismi olan, dönemin maliye bakanı Adnan Kahveci Bolu yakınlarında sır dolu bir trafik kazası geçirir. Kahveci, eşi ve henüz 17 yaşındaki kızları orada hayatlarını kaybeder. Ancak kaza ilginçtir, çünkü Kahveci ters yola girmiştir. Oysa onu tanıyanlar Adnan Kahveci'nin asla hız yapmadığını ve çok dikkatli araç kullandığını söylerler. Üstelik Adnan Kahveci de o günlerde tıpkı Uğur Mumcu gibi bir Kürt raporu üzerinde çalışmaktadır. Ölümünün üzerindeki sis perdesi asla kalkmaz. ORGENERAL EŞREF BİTLİS'İN UÇAĞININ DÜŞMESİ Yine o şubat ayında Türkiye bir başka ölüm haberiyle daha sarsılır. Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis, tıpkı Uğur Mumcu ve Adnan Kahveci gibi terörün milli çözümle sona erdirilmesi için çalışan bir komutandır. Uçağı 17 Şubat 1993'te düşer ve Orgeneral Bitlis şehit olur. Ama ölmeden önce söylediği, Güneydoğu'ya konuşlu Çekiç Güç'ün Türkiye'den ayrılması gerektiği şeklindeki cümleleri o ölümün ardında da görünmez bir el olduğuna işaret eder sanki. Uçağın neden düştüğü hiç aydınlatılamaz. Onun ölümü de o yıl gerçekleşen ve gerçekleşecek diğer ölümler gibi hep karanlıkta kalır. CUMHURBAŞKANI TURGUT ÖZAL'IN ANİ ÖLÜMÜ Türkiye ardı ardına gelen ölüm haberleriyle sarsılmaya devam eder 1993 yılının ilk aylarında... Ama ülkeyi en derinden sarsan haber kuşkusuz 1993'ün 17 Nisan günü gelir. PKK'nın başı Öcalan 16 Nisan 1993'te süresiz ateşkes ilan ettiğini duyurur, açıklamayı 17 Nisan günü Şam'da yapacaktır... Gazeteciler ve hatta dönemin vekilleri o gün o toplantıya katılmak için yoldadırlar. Haber yolcular daha Şam'a ulaşamadan gelir. Cumhurbaşkanı Turgut Özal kalp krizi geçirmiştir. Daha doğrusu ölüm raporuna ölüm nedeni öyle yazılır. Ama o şok ölümün, tam da o güne denk gelmesi akıllarda ister istemez bir soru işareti doğurur. Özal öldü mü öldürüldü mü sorusu bir türlü cevap bulamaz. ÜMRANİYE'DE ÇÖPLÜK FACİASI 28 Nisan 1993 tarihinde, İstanbul’un Ümraniye ilçesi Hekimbaşı çöplüğünde yaklaşık 4,5 yıl süresince çöplerin kontrolsüz bir şekilde depolanması sonucu biriken metan gazının patlamasıyla meydana gelen faciada 27 kişi yaşamını yitirir, 12 kişiyse kaybolur. Kaybolanların cesetleri de ne yazık ki bulunamaz. TERÖR ÖRGÜTÜNÜN SAHNEYE ÇIKMASI Kabusla başlayan 1993 yılı kabuslarla Mayıs'ta da sürer, hatta içinden çıkılmaz bir hal alır. Artık PKK sahneye çıkar, ateşkes Öcalan'ın talimatıyla yine bozulur. PKK Özal'ın ölümünün ardından ilk büyük eylemini 25 Mayıs 1993 günü Bingöl-Elazığ yolunda yapar. 33 silahsız asker o gün orada şehit edilir. Artık PKK sahnededir ve terör kalan aylarda da aralıksız sürecektir. PKK'nın; Van'da, çoğunlukla Bağımsız Devletler Topluluğundan gelenlerin kaldığı Yenigün Otelini ateşe verdiği gün takvimler 30 Haziran 1993'ü gösterir... O yangında 11 sivil ölür. 2 Temmuz 1993 günü ise kanlı örgütün hedefi bu defa Şırnak'taki Çelik Karakolu olur, 16 er o baskında şehit düşer. Ve PKK’nin bu kanlı eylemleri 1993 yılı boyunca sürer, onlarca asker şehit edilir. MADIMAK FACİASI Temmuz ayı gelir, sıcak mı sıcak ve bir o kadar yürekleri dağlayan karanlık günler… Sivas'taki Madımak Oteli 2 Temmuz’da yakılır. Kentte Pir Sultan Abdal şenlikleri vardır o Temmuz'da. Aziz Nesin'in de aralarında bulunduğu çok sayıda yazar, şair, düşünür Sivas'ta buluşur. O korkunç katliamın işaret fişeğini görünmez bir el ateşler. Madımak Oteli'nde 33 ozan, düşünür ve yazar ile 2 otel çalışanı yanarak ölür. Olaydan bir gün sonra 35 kişi gözaltına alınır alınmasına ama aradan yıllar geçmesine rağmen o gün fişeği ateşleyen karanlık elin asıl sahibi asla bulunamaz. BAŞBAĞLAR KATLİAMI Madımak’ta tarihe vurulan kara leke 72 saat sonra daha da büyüyerek yayılır. 5 Temmuz 1993 günü hedef bu defa Erzincan'ın Başbağlar köyü olur. Başrolde yine PKK vardır. 33 masum köylü o gün orada kurşuna dizilerek katledilir, köyleri yakılır. Olayın ardından soruşturma açılır, ancak fiilen katliamı gerçekleştirenler bulunamadığı için cezalandırılamaz. Tam 2 hafta sonra, 18 Temmuz'da ise aynı örgüt Van'ın Bahçesaray ilçesine bağlı Sündüz Yaylası'nda ortaya çıkar. Hedef yine sivillerdir. Baskında 22'si çocuk ve kadın 26 masum can verir. Ağustos ayında terör örgütü bu defa Bitlis'in Mutki ilçesinde ortaya çıkar. Bir otobüs taranır, 15 kişi ölür ve örgütün gerek sivillere gerek askerlere karşı yaptığı eylemler 1993 yılı boyunca devam eder. BİTMEYEN SUİKAST VE CİNAYETLER 1993 yazı zor geçer, sırada sonbahar vardır. 4 Eylül'de HEP'in kurucularından Mardin Milletvekili Mehmet Sincar öldürülür, ama bu cinayet de hiç aydınlanmaz. 22 Ekim 1993 günü bu kez Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın bir suikasta kurban gider. O da terörün demokratik yöntemlerle çözülebileceğini savunan bir isimdir. Kanla beslenen örgüt, kan döküp sivilleri katletmeye devam eder. 4 Ekim'de Siirt Şirvan'da çoğu kadın ve çocuk 23 kişi öldürülür. 7 Ekim'de Tunceli Pertek'te 4 öğretmeni şehit edilir. 22 Ekim'de ise Siirt Baykan'da bu kez çoğu bebek 22 köylü katledilir. Sonu gelmeyen korkunç günlerdir... 25 Ekim'de Erzurum'un Çat ilçesine bağlı Yavi beldesinde terör örgütü PKK bu kez en büyük katliamlarından birini daha yapar. Köy kahvesi basılır, 35 masum sivil o baskında öldürülür. Yaralı sayısı ise resmi kayıtlara 500 kişi olarak geçer. AKILLARDAN SİLİNMEYEN SORU İŞARETLERİ Ne 1993 yılı biter ne de terör son bulur… 4 Kasım 1993'te Türkiye yeni bir cinayet haberiyle daha sarsılır. Hedef yine terörün demokrasiyle sona ereceğini savunan biri, emekli Binbaşı Cem Ersever'dir. Ersever, ölümünden 10 gün kadar önce, faili meçhul davasında mahkemeye ifade verir, terörle mücadele adına yapılan kanunsuzlukları ve uyuşturucu ticareti gibi yasa dışı faaliyetleri açıklar. Onun ölümü de diğer faili meçhuller gibi hep karanlıkta kalır. Sanki görünmez bir elin düğmeye basmasıyla başlayan 1993 yılı ardında bir sürü soru işareti ve acı bırakarak son bulur. O yıldan ve o kara günlerden arda kalan tek bir gerçek ise ülkemizin çok şey kaybettiğidir.

bottom of page