İstanbul'un Arka Sokakları

En son güncellendiği tarih: 6 Ara 2020


Sokaklar, şehirlerin can damarları sokaklar… Boş arsalarıyla, Arnavut kaldırımlarıyla, çamurlu, daracık yollarıyla çocukluğumun eğlence mekanı, oyun alanı sokaklar… Güven içinde, korkusuzca evlerimizin önündeki kaldırımlarda evcilik, saklambaç, körebe oynadığımız sokaklar…


Sokak deyince ilk olarak Mardin’in taş evlerinin altından bir dehliz gibi kıvrıla kıvrıla ana yola inen o daracık, merdivenli, loş abbaraları gelir aklıma. Anılarımda korkuyla karışık duygular bırakan tünelvari sokaklar… Sonra yedi tepe üstüne kurulmuş o kadim şehrin her bir tepesinden tıpkı bir ırmak gibi denize akan yokuşlu sokaklar.


Anılarımda ne çok öyküsü vardır o sokakların... kimi zaman düşerek, kimi zaman ağlayarak, kimi zaman titreyerek dolaştığım, bazen kaybolduğum sokaklar… Bu yüzden çok severim tek başıma çıkıp o sokaklarda avare avare dolaşmayı.


Çoğu zaman bir fırsat yaratıp düşerim yollara; bazen özlediğim sokaklara giderim bazen de yeni sokakların keşfine çıkarım, çünkü bilirim ki girdiğim her yeni sokakta ufak da olsa bir sürpriz karşılayacaktır beni… bazen asırlık bir çınar, bazen yıkılmaya yüz tutmuş bir köşk, bir köşeye sıkışmış bir mezar ya da oymalı taşlarıyla bir çeşme veya küçücük ahşap bir mescit.

Belki İstanbul’u ilk tanıdığım semtlerden olduğu için Altın Boynuz'un kıyısına dizilmiş Balat ve Fener’in sokaklarına gider gezerim sık sık. Çocukluğumda Fener'den bindiği sandalla Haliç'i geçip Alibeyköy'e giden o ürkek kız çocuğu gelir gözlerimin önüne. Çok sevdiğim yaşlı bir yakınımı ziyaret hissi verir bu sokaklar. Yüzüne yapılmış makyaja rağmen geçmişin tüm izlerini taşıyan geçkin ve güzel bir kadın gibidir Balat-Fener sokakları....


Çoğu ayakta zor duran evlerin arasına gerilmiş iplerdeki çamaşırlar rüzgarda sallanırken geçmişe el sallar gibidir. Hüzün kokar burada sokaklar, yoksulluk kokar ama buram buram da dostluk, komşuluk, vefa kokar. Yukarı doğru kıvrılan yokuşlara, ara sokaklara sıkışmış kiliseler, sinagoglar, mescitler acıtır içinizi “kim bilir kimler geldi, kimler geçti” buralardan diye düşünürken gözleriniz nemlenir, kimseler görsün istemezsiniz… Agora Meyhanesinin kapısından geçerken bir taş plaktan Müzeyyen Senar'ın o buğulu sesi çalınır kulağınıza...


"Kimseye etmem şikayet ağlarım ben halime

Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime"


Özlediğim, gidip görmek için can attığım ama her seferinde büyük hayal kırıklığıyla döndüğüm sokaklar ise çocukluğumu ve ilk gençliğimi yitirdiğim Beyazıt’tan Kumkapı’ya inen o dik yokuşlu sokaklardır. Bir zamanlar İstanbul’un gözde semtlerinden olan hatta vali konağının bile bulunduğu bu semtin sokakları yabancılaşmış artık geçmişine…


O eski oymalı, cumbalı ahşap evlerin yerine çoğu iş hanı olan hilkat garibesi taş binalar dikilmiş. Kim bilir nerelerden kalkıp, geçim derdi için buralara gelen bir sürü yabancı yüz koşuşturuyor o sokaklarda şimdi. Kimi zaman anlamadığım dilde bir sözcük, kimi zaman galiz bir küfür çalınıyor kulağıma. Yüreğim sıkışıyor, burası benim büyüdüğüm, her gün okula gidip geldiğim sokaklar mı yoksa medeniyetten nasibini almamış bir uzak ülke mi?


İşte bugün yine oralardayım... yokuştan aşağı inerken sanki her köşeden tanıdık bir sima çıkıp boynuma sarılacak diye boşuna umutlanıyorum. Sokağın en ucunda her gün alışveriş yaptığımız o küçücük sevimli bakkal dükkanını arıyorum...bütün mahallenin "dayı" diye seslendiği Arnavut bakkal amca kim bilir nerelerde? Sonra çocukluğumu geçirdiğim evimin sokağına geliyorum, sevginin her türünü yaşadığım o ev, şimdilerde kapısının önünde çöp yığınlarının olduğu köhne bir iş yeri…


Karşısına geçip seyrediyorum evimi; sevdiklerim, arkadaşlarım, anılarım geçiyor gözlerimin önünden bir film şeridi gibi. Şimdi kapıyı açıp girsem içeri, o sofanın ortasındaki soba yanıyor mudur hala, üstündeki çaydanlıkta sıcak çay var mıdır ki...“Hayırdır teyze, bir şey mi arıyorsun” diyen sesle irkilip kendime geliyorum. Buruk bir tebessümle; “kaybolan yıllarımı arıyorum çocuğum” diyorum usulca ve ardında sevdiklerini bırakanların hüznüyle sokaktan ağır ağır biraz daha aşağılara iniyorum Kumkapı’ya doğru…


Birbirine yaslanarak ayakta zor duran, tık nefes, çoğu gerçek sahiplerince yıllar önce zorunlu olarak terk edilmiş eski taş evlerin, gecekonduların arasına dikilmiş, görgüsüzce o küçücük evlere tepeden bakan çirkin binaların, ne sattığı belli olmayan dükkanların sıralandığı Kumkapı sokaklarını dolaşıyorum.


Burası artık İstanbul değil sanki, ellerindeki sahte markalı saatleri, gözlükleri satmaya çalışan Afrikalılar çarpıyor önce gözüme. Sonra o eski taş binaları belki de işgal etmiş ailelerin eli yüzü kir içinde, kocaman gözlerinde korku ve umudun ışıltıları dolaşan çıplak ayaklı çocukları düşüyor önüme…allı güllü entarileriyle kaldırımda ya da evlerin eşiklerinde oturan kadınların yüzündeki hüzünle dudaklarından dökülen kahkahalardaki tezat sanki yaşama meydan okuyor...

Bir yerlerden çan sesleri gelirken kulağıma yanık bir ezan sesi yükseliyor bir mescitten. Yol üstünde yeşile boyanmış demirleriyle, isimleri unutulmuş evliya türbeleri ve evlerin arasına sıkışmış mezarlara takılıyor gözüm. Bir Fatiha gönderiyorum o ölülerin ve geçmişin ruhuna.


Agop abinin, Dr Varujan'ın, kuyumcu Artin ustanın hayaletleri kesiyor önümü, bir başka sokaktan Eğinli Bibi çıkıyor karşıma, öğretmenlerim, arkadaşlarım, sevdiklerim arkaik bir müzik eşliğinde arzı endam ediyorlar önümde...


Bunalıyorum, başım dönüyor, yüreğim daralıyor…denizi bulmalıyım, biraz nefes almalıyım...belki o dingin mavilik ve denizin serinliği ferahlatır içimi… Bir başka sokağa sapıyorum, terk edilmiş tren istasyonuna çıkmak için… Bir zamanların meşhur meyhanelerinin yerini almış balıkçı lokantaları arasından geçip sahil yoluna ulaşıyorum…Uzaklardan çok uzaklardan özlediğim bir ses, bir tren sesi çalınıyor kulağıma. Mardin’den beni alıp İstanbul’a getiren o kara trenin sesi… Ve bir türkü mırıldanmaya başlıyorum farkında olmadan…


“Kara tren gecikir belki hiç gelmez

Dağlarda salınır da derdimi bilmez

Dumanın savurur halimi görmez

Kan dolar yüreğim. gözyaşım dinmez…”

95 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Datça

1/2
1s0l.gif

ŞAKASIZ;

artık

KIŞ!..

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

861536d39876bb9d5a5ca0fa97dddfb8.gif

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA