
Arama Sonucu
maviADA'ya DÖN
Boş arama ile 4492 sonuç bulundu
- Maskecinin Çıkmazı
"Maskelerim var... Maskeci... Her kişiye, her mekâna uygun maskelerim var!" diye bağırıyordu Tayyar. "Maskeci!" dedi genç adam, elindeki çiçekle Tayyar'ın karşısına dikilip. "Bir kadınla tanışacağım bugün. Bana uygun masken var mı?" "Olmaz mı yakışıklı ağabeyim! Şu maske tam sana göre..." dedi Tayyar; tezgâhındaki güvenilir, sempatik, iyi niyetli suratı çıkarıp. "Yaşa be ağabey... Hayırlı satışlar!" deyip çarşının kalabalığına karıştı genç adam. O gidince, elinden sıkıca tuttuğu çocuğu çekiştire çekiştire bir kadın geldi. Fakat tezgâhın önüne yapıştırılan yazıyı görünce soru bile sormadan geri döndü. Ardından tanıdık bir yüz geldi uflaya puflaya. "Buyur Abla..." dedi Tayyar, her zamanki müşterisine. "Ne lazımdı?" "Tayyar, akşama misafirlerim var. Onlara hazırlık yapmak sinirlerimi altüst etti. Onca kek, börek, yemek, tatlı... Çok yorgun ve kızgınım. Hâlâ bitmedi hazırlıklar..." dedi şişman yüzüyle. "Seni çok iyi anladım Nursel Abla. Merak etme!" dedi Tayyar, açık çantasındaki maskeyi çıkarıp. "Al, bu tam sana göre! Misafirlerin gelince kızgınlığını belli etmez, seni çok memnun ve misafirperver gösterir." "Ay Tayyar... İyi ki varsın!" dedi kadın, endişesini yüzünden silip. Elindeki parayı Tayyar'a uzatıp kayboluverdi. Tayyar'ın işleri yolundaydı. İstese dükkân bile açabilirdi kendisine. Ama bu işlek caddede seyyar maskeci olarak ün salması, onun işine geliyordu. Namını duymayan kalmamıştı neredeyse. Gerçi başta zabıtalardan çok çekmişti ama onlara hediye ettiği maskelerin sayesinde zabıta sorununu da aşmıştı. Hatta daha sonra siyaset çevresinden bile müşteri edinince zaten kimse dokunamaz olmuştu onun tezgâhına. Sattığı maskeler, çok beğeniliyor; müşterilerini oldukça memnun ediyordu. Bu yüzden zevkle yapıyordu işini. Mutluydu. Nitekim şehrin en güzel yerinde aldığı evini, maske tezgâhının arkasında duran son model minibüsünü ve bankada biriktirdiği onca parasını, sattığı maskelere borçluydu. Kış, yavaş yavaş kendini hissettirmiş; seyyar Tayyar'ı üşütmeye başlamıştı. Avuçlarını hohlayıp minibüsün arkasındaki termostan bir çay doldurdu kendine, ardından bir keyif sigarası yaktı. Tayyar, tam bir insan sarrafıydı. Yurdundaki insanları belki de onun kadar iyi tanıyan ve analiz eden başka biri yoktu. Şayet okusaydı başarılı bir psikolog yahut çok iyi bir politikacı olabilirdi. Gerçekten de her kişiye, her mekâna uygun maskeler satıyordu. Bunlar, bir günden fazla kullanılamıyordu. Maskeleri lazım oldukça alanlar olduğu gibi her gün almaya gelen müşteriler de vardı. Esnaflar, pazarlamacılar, özel kurumlarda çalışan nice insan Tayyar'ın tezgâhından geçmişti. Tayyar; çayını höpürdetirken yırtık pırtık elbisesi, kirli suratıyla, bir dilenci geldi. Kucağında gülümseyen çocuğu Tayyar'ın gözüne sokar gibi: "Allah rızası için bana acındıran bir maske ver güzel ağabeyim. Dua ederim sana." dedi dilenci. "Yahu daha maskeyi bile almadan kandıracaksın beni neredeyse! Sana iki kat fiyatına veriyorum. İster al ister alma." dedi Tayyar kaşlarını çatarak. "Tamam be... Tamam! Uzatma... Al şu parayı, ver maskemi." "Ha şöyle..." dedi Tayyar. "Bunu tak, seni görenin içi sızlar. Hadi bas git buradan şimdi. Bana dua etmeyi de unutma." dedi kıs kıs gülerek. Dilenci, kucağındaki çocuğu indirip kimseye göstermeden maskeyi taktı. Sonra "Bir maske daha alacağım..." diyecekken tezgâhın önündeki yazıyı fark etti. Zar zor okumaya çalıştığı cümleyi kaba sesiyle hecelemeyi başarınca alacağı diğer maskeden vazgeçti. Çocuğu yeniden kucaklayıp Tayyar'ın satış yaptığı yerin karşısına geçti. Kaldırıma oturup dilenmeye başladı. Kucağındaki çocuk hâlâ gülümsüyordu. Tayyar, sallana sallana ısınmaya çalışıyor, bir yandan da "Maskelerim var... Maskeci..." diye bağırıyordu gırtlağını yırtarcasına. "Kolay gelsin Tayyar..." dedi kadın, yüzündeki bayram havasıyla. "Hayırdır Şengül Abla... Pek bir neşelisin bugün." dedi Tayyar, meraklı sesiyle. "Sonunda dualarım kabul oldu Tayyar. Kaynanam yoğun bakıma alınmış. Gidici..." "Anladım..." dedi Tayyar. "Bu maske tam sana göre o zaman. Kocan bile senin kadar üzülemeyecek kaynanan ölünce. Hiç merak etme!" "Ay, yaşa valla Tayyar..." "Hadi gözün aydın..." Bu esnada dilencinin kucağındaki çocuk, sevecen yüzüyle Tayyar'ı seyrediyordu karşı kaldırımdan. Tezgâhın üzerindeki maskeler, gittikçe azalıyordu. Tayyar, minibüsün arkasından yenilerini çıkarıp çıkarıp diziyordu özenle. Bu sırada yanı başındaki kalın gövdeli çınarın altında mutluluk pozları verip cep telefonlarıyla durmadan fotoğraf çeken gençleri fark etti. "Beyler..." dedi kendinden emin bir ses tonuyla. "Sakın bu pozlarla sosyal medyada görüneyim demeyin." Gençler, Tayyar'a yaklaşıp "Neden?" der gibi baktılar. "Mutlu değilsiniz..." dedi Tayyar. İçlerinden biri dayanamayıp "Neşemiz oldukça yerinde bizim. Neden öyle diyorsun?" dedi. "Mutlu değilsiniz! Gülücükleriniz yüzünüzdeki mutsuzluğu ele veriyor. Alın bakayım şunları..." dedi Tayyar elindeki maskeleri uzatıp. "Bu maskeleri takıp bir daha fotoğraf çekin." dedi. Gençler, şaşkın bir yüz ifadesinin üzerine Tayyar'ın maskelerini geçirip aynı pozlarla birbirlerinin fotoğrafını çektiler. "Ağabey, bunlar harika..." dedi uzun boylu genç Tayyar'ın yanına sokulup. "Baksana şu fotoğrafa, pozitif bir enerji saçıyorum gülerken. Bundan öncekilerde bu kadar güzel gülmüyorum mesela. Baksana şu farka...." dedi cep telefonundaki fotoğrafları gösterip. "Eee sevgili kardeşim, boşuna söylemedim size. Buna sosyal medya maskesi diyoruz. Gam keder yok, daima mutlusun. Kıskananlar çatlasın." dedi Tayyar sırıta sırıta. Diğer gençler de aynı tepkiyi verince, maskelerini daha da övmeye başladı Tayyar. Duydukları karşısında mest olan gençler, eli boş dönmediler. Ailelerine söyleyecekleri yalanlar için de birer maske alıp gezinmeye devam ettiler Bu esnada, şık bir araba, dilencinin kucağında gülümseyen çocuğun görüntüsünü siyah bir perde gibi örtüp yolun karşısında durdu. Takım elbiseli, ciddi bir adam aracın içinden inip Tayyar'a doğru yürüdü. "İyi günler..." dedi adam. "Bir arkadaşın tavsiyesi üzerine geldim buraya. Yarın kurs kayıtlarımız başlıyor, eşimin de çalıştığı şirket değişti!" "Anlıyorum sizi..." dedi Tayyar, adamın bitirmesine fırsat vermeden. "Bu iki maske, işinizi görür Efendim. Bu, kurs kaydına gelenleri etkilemeniz; bu da eşinizin yeni iş ortamında sevecen görünmesi için." "Teşekkürler... Bir tane de kızıma alacağım. Çocuğu çok prestijli ve ünlü bir kreşe yazdırdım, olumsuz tavırlarıyla itibarımıza zarar vermesinden çekiniyorum." dedi adam. "Anladım, çok iyi anladım Beyefendi de... Tezgâhın önüne yapıştırdığım yazıyı görmediniz galiba!" Adam, meraklı gözlerle geri geri gidip yazıya baktı. Naylon kaplı beyaz kağıdın üzerine özensizce yazılan şu cümleyi okudu: "MASKELERİMİZ, ÇOCUKLARDA ETKİSİNİ GÖSTERMEMEKTEDİR
- Taşın Altına Elini Koymak
Dün gece bir TV programında bir hekim " Koronavirüs" konusunda, herkesin "elini taşın altına koyması" gerektiğinden söz etti. İpucuydu yazım için. Toplumun bireyleri, her konuda, her zaman güzel günlerin yaşanabilmesi için elini taşın altına koymalıdır... Genelde koyuyorlar da (!) Ama başka başka amaçlarla, farklı özgül ağırlıktaki, sertlikteki, değerdeki taşların altına.. Kiminin PONZA taşının altındadır eli, ki yormaz, riski azdır, hatta temizler elini. Kiminin "BAZALT" taşıdır yaşamı, git Diyarbakır'a gör neler yaşamış elini taşın altına koyanlar Kiminin en sert, en değerli "ELMAS" taşının altındadır elleri. Git Afrika'ya, gör İnsan Şeytanları'na hizmet eden çaresiz kölelerin işlenmemiş ELMAS taşları altındaki ellerini. Bir de gör işlenmiş "ELMAS" taşının altında duran elleriyle övünen kadınları. Kiminin AŞK taşı AMETİST'in, kiminin çakıltaşının altındadır elleri. Geçmişte bir " GÖKTAŞI " nasıl değiştirdiyse MAVİ GEZEGEN"i bugün bir virüs de çok daha fazla değiştirmede.... İşte bu konuda, elini ölümcül TAŞın, hatta KAYAnın altına koyan hekimlere, eczacılara, hemşirelere ve diğer risk altında çalışanlara yoldaşlıkla, yandaşlıkla.... Rugenka örnek oldu bana; elini zorlu taşların altından hiç çekmedi, bir de "AMETİST"le sembolleşen "AŞK"tan... Gülseren A. Demirtaş. İzmir/ Konak 24 Nisan 2020
- Düşler Kanat Çırpıyor
Kırık dökük anıları topluyorum gökyüzüne bakarak. Yıl 1968 Ankara otobüs garındayım, Ulusoy otobüsüne biniyorum Giresun-Trabzon- Rize seferini yapacak. Son kez kucaklıyorum Babamı orada. Giresun şehrinde gece karanlığın içinde Yıldızlara küsmüş. Ankara dan telgraf geldi, Babamın durumu çok kötü. Kendimi hiç böyle Gidecek hiç bir yeri, yazacak tek bir cümlesi sığınacak kimsesi kalmamış gibi hissettiğimi Hatırlamıyorum. Dışarda kar yağıyor, Üşüyorum. Durdukça içime doğru açılan koridorlara başımı uzatıp uğultulu kar sessizliğini dinliyorum. Yer yatağında uyku bir türlü tutmuyor, Ne kadar sürdüğünü bilmediğim suskunluğumun derinliğinde Babamı görüyorum. Kalkıp pencereden dışarıya bakıyorum, Siyah gölgelerin arasında insanlar çoğalıyor birden… Korkuyorum, Dönüp sedirin üzerine oturuyorum. Odanın içi soğuk, Tül perdeyi çekip dışarıya bakıyorum. Yüreğim çarpıyor, başım dönüyor… Ağlıyorum.
- Aşk Hep Vardı
Sen ve ben Biz ayrılmadık Veda bile etmedik birbirimize Birlikteliğin en çılgın anında Sen yoluna gittin Ben yoluma sessizce.. Yıllar akıp gitti Zamanın bir diliminde Gömülü kaldık Ama içimizdeki sevgi; Bazen bahar tomucukları gibi Çiçek açtı Bazen de hazan yaprakları gibi Savrulup gitti Yağmurlar akıttı gözlerimizden Zaman zaman Karlar yağdırdı saçlarımıza Sen ve ben Hiç ayrılmadık Çünkü kalplerimizde Aşk hep vardı N.Demir 25.04.2020 Trabzon
- Sevdin mi Beni
Gözlerden gönüle aşkı içmişim Şirin gibi ırak elin çölünde Mecnuna del olan Leyla elinde Öbür yarım sende; Sevdin mi beni ? Bakışların keskin çatık kaşına Katık olup ekmeğinle aşına Hasretinle göl göl olmuş yaşına Öbür yarım sende; Sevdin mi beni ? Hayalinle perdelenmiş gözümü Rüzgarlarla yele verdim özümü Sağır sultan besteledi sözümü Öbür yarım sende; Sevdin mi beni ? Sevdim diye şımarır da esersin Hiddetlenip zaman zaman küsersin Söz söylemez yeri gelir susarsın Öbür yarım sende; Sevdin mi beni ? Çekilmiyor gayri aşkın cefası Sözünde durandır yiğidin hası Soruma cevap ver dindir bu yası Öbür yarım sende; Sevdin mi beni ? Gönlümün sahibi sabah güneşim Sabrımın sınırı kalbi ateşim Canda canım, ruhum kalbim ve eşim Öbür yarım söyle; Sevdin mi beni ?
- ÇÖZÜM HALKÇILIKTA
1999 Depremi nedeniyle o günlerde yayımlanan “Deprem Sosyalizmi” başlık yazımı, Elazığ Depremi nedeniyle yeniden gündeme getirmem sebepsiz değildi. İnsanlar ancak felaket günlerinde sosyalizmi, yani eşitliği, insanlığı, adaleti hatırlıyor. Bunu ucundan bucağından da uygulamak zorunda kalıyor. Aynı kavramlar uğradığımız son felaket olan Korona salgını nedeniyle de hatırlanır oldu. Öyle ya her bedenin yemeğe ihtiyacı var. Maske ve kolonya herkes için gerekli. İşsiz kalanlara “Ne halin varsa gör” denemez. Toplumsal işbölümünde işçiliğin, çiftçiliğin, şoförlüğün, doktorun, hastabakıcının, öğretmenin, ev kadınının, elektrikçinin, kısacası her bir meslek mensubunun ne kadar önemli olduğu ve birbirlerine bağlı olduğu bir kere daha kanıtlanıyor. İnsanlık Korona felaketini atlatmak için dünya ölçeğinde elbirliğiyle çaba gösteriyor. Şimdi, bu salgını alt ettikten sonra kurulacak yeni düzenin ne olması gerektiği konusunda niyetlerimizi dillendiriyoruz. DEVLETÇİLİĞE Mİ DÖNMELİYİZ? Bazı kalem erbabı, Türkiye’nin devletçiliğe dönmesini öneriyor. Nasıl bir devletçilik olduğunu tanımlamak için de “1930’ların devletçiliği” diyorlar. Bilindiği gibi, Son Osmanlı ekonomik sistemi liberaldi. Özendiği yer Avrupa kapitalizmi idi. Yeni Türkiye’nin bu sistemi kabul ettiğini kanıtlamak için de 1923 İzmir İktisat Kongresinde serbest piyasa sistemi kabul edildi. “Niçin bizim de milyonerlerimiz olmasın?” sözü o döneme aittir. Ancak Türkiye’deki özel ellerdeki sermaye birikiminin milyonerler yaratmaya yetmediği görülünce, 1929 ekonomik buhranını atlatmak için “devletçilik” politikası kabul edildi. Türkiye’de kapitalizm hâlâ devletten beslenir. Aydınlar sonradan çok yazmışlardır: Bu 1930’ların devletçiliği devlet eliyle milyonerler yaratma politikasından başka bir şey değildi ve öyle de oldu. Köylülerden alınan ağır vergilerle bir takım sanayi tesisleri kurulup demiryolları yapıldıysa da bundan aslan payını alan bürokrasi ve burjuvazi oldu. Halk kitleleri yoksul kaldı. Bu nedenle 1930’ların devletçilik uygulaması kitlelerin yoksulluğu ile özdeşleşti. O devletçilik ancak jandarma ve tahsildar ile uygulanabilirdi ve öyle de olmuştur. Eğer bu konuda tarihimizden ilham alacaksak bu 1930’ların devletçiliği değil, 1920’nin emperyalizmi ve kapitalizmi hedef alan Halkçılık Beyannnamesi’dir. “Devletçilik” kavramının kendisi, halkçılığı, halka hizmeti ve hele halk iktidarının karşılığı değildir. Devleti hangi sınıf elinde tutuyorsa, onun çıkarlarının öne alındığı bir sistemin adıdır. 1930 devletçiliğine dönülmesini önerenler, 1930’lardaki iktidarın sınıfsal aidiyetini bir kalemde gözlerden saklayabileceklerini sanıyorlar. Eğer devletçiliğe dönülecekse onu uygulayacak iktidar da sınıflar dışı olmayacak. Siyasi hayatları sosyalizm düşmanlığı ile geçmiş, halkın yararına bir iş görmeyi sadaka olarak gören bir siyasi kadronun uygulayacağı devletçilikten bir hayır gelmez. Ekonomiyi tekelleştirme ile siyaseti ve ideolojiyi tekelleştirmek at başı gitmek zorundadır. Geçmişte bunun en anlamlı ifadesi, “Komünizm her görüldüğü yerde ezilmelidir” veciz sözüdür. Bu, bütün işçi ve köylü hareketinin, onların siyasi temsilcilerinin nerde görülürse ezileceği anlamına gelir ve öyle de olmuştur. AKLIMIZDA BULUNSUN… Nasıl bir gelecek yaratacağımızı düşünürken, ekonomiyi, siyasi ve sosyal hayatı birlikte ele almak zorundayız. Örneğin, bugünü iktidar kadroları (aslında tek adam) halkçı bir düzene evrimle yeteneğine hiç sahip değildir. Bunu darbelerine alışık olduğumuz askerî bürokrasi de yapamaz. 27 Mayıs devrimcileri bile ne yapacaklarını tam olarak belirleyemediklerinden sonunda iktidarı kapitalistlere ve toprak ağalarına devretmek zorunda kalmışlardır. Türkiye bugün iktisadi sistemi değiştirecek kitle hareketlerinden yoksundur. Başını kaldıranı da milliyetçi-dinci-yağmacı bir iktidar çeşitli yollarla şiddetle ezmektedir. Dişe dokunur bir kitle hareketi olmamakla birlikte halkın geniş kesimlerinin burnundan soluduğu da bir gerçektir. Bu kitle güçlü bir önderliğe kavuşamazsa ve ne yapacağını bilemezse düzeni değiştiremez ve büyük kayıplara uğramakta olduğumuz korona virüs salgınından kazancımız, o da hâlâ gerçekleşememiş olan bir şişe kolonya ile bir maskeden ibaret kalır… Bu nedenle kurmak istediğimiz yeni düzeni 1930’ların devletçiliği değil, halkçı bir ekonomik ve siyasi düzen olarak tanımlamak yerinde olur. Bunun adı, şimdiye kadar uygulanmamış olan Halkçı devletçiliktir. Bu yolda atılacak ilk adım, Tek Adam Rejimine son vermektir. Aklımızda bulunmasında fayda var… (15 Nisan 2020)
- HÜZZAM
Ruhun kelebek kozası, duygular çiçek tohumu Enginlere yeli savurur. Mum ışığı aydınlığı, ıslak bir kalp bırakmıştık oysa, bahar kokulu hayallere. Çimlenmiş duyguların dili, yaprak dökmeye hazır. Nağmeler hüzzam kokar. Tel tel olur duygular iklimi, dökülür bir içimlik kahve telvesiyle. Çimen yeşile boyanır duygular, soluk sarı umutlara sarılır gündüz ve gece, Hasret uzar adım adım öteye, kırılır zaman kirişi. Gelmiş geçmiş hayallere şahitlik eder, kalpte dökülüp taşan ne varsa Tutkular sakladım senli dünden yarına
- ASLI
Sabahtan akşama kadar o dükkandan bu dükkana koşuşturmaktan tabanları şişmiş ayaklarımı suya uzattım. Sahildeki kafelerden denize dökülmüş renkli ışıkları önüne katmış dalgalarla kıyıya süpüren imbata yüzümü vermiş alaca karanlıkta otururken, poşetten çıkardığım biranın birisini yudumluyordum ki; az ötemden gelen seslere kulak verdim. “Anlattıklarıma bıyık altından, gülüyorsunuz anlamadığımı mı sanıyorsunuz? Belki içten içe alay da ediyorsunuz. Aklımı yitirdiğimi düşünüyorsunuz. Çocuk buluyorsunuz beni. Belki bir aşifte... Diri göğüslerimle, biçimli kalçalarımla erkeklerin gözünü dolduran, yatağını süsleyen bir fahişe geçiyor aklınızdan. Evli bir adamın koynuna giren, kendini sevdirmeye doyamamış bir yosmayım size göre ben, iki saattir konuşuyoruz anlayabildiniz mi beni?” Neredeyse kumsaldaki kumları savuracak, kulakları sağır ederek geçen arabesk müzik, sesleri bastırdı. Otomobil uzaklaştıkça sesleri yeniden duymaya başladım. Yanındakiler adının Aslı olduğunu öğrendiğim genç kadını ara ara sessizliğin boşluklarını doldurarak yerin dibine sokan konuşmalarla malzemeleri çoğaltıyorlardı… “Ya benim kurtaramadıklarım… Umurunuzda bile değil. Nasihatleriniz, öfkeniz beni aşağılayıp yerden yere vurmalarınız neyi kurtarıyor?” Ayın ve sahildeki üç beş lambanın aydınlattığı kumsalda deniz çoktan yatıp uykuya dalanlara usul usul ninnisini söylerken, iki kadın ve üç erkek gecenin ilerleyen bu zamanında, vicdan mahkemelerinde ağır cinayetli bir davayı muhakeme ediyorlardı. “Sevdim Abi.”diyor, alacakaranlıktan seçip aldığım görüntüdeki yüz. Cesur ve kararlı cümlelerle kendini, aşkını ve sevdiği adamı savunuyor. Adamın karısının titreyen, gelip giden çatallaşan sesi karşısındaki genç kızın sesiyle çarpışıyor. Ses kırılganlaşıp matlaşıyor bir süre sonra. Alttan alıyor kadın. Bir hevesle yuvasının yıkıldığını, bunun aşk olmadığını anlatmak için durmadan cümleler donatıyor. Ayrı yaşadıklarına bakmamasını, barışacaklarını söyleyen kalın sesler giriyor araya. Menekşe ablanın olgunluğundan bahsediyorlar. Başkası olsa senin şurada saçını başını yolardı diyorlar kalın sesleriyle. Sonra da kalın seslerini incelterek, azıcık kadını dinlemesini, sakinleşmesini ve bir süreliğine bu ilişkiyi dondurmasını, soğutmaya bırakmasını söylüyorlar. Evli iki insanın arasına girmenin ahlaksızlık olduğunu, adamın yaşça büyük olduğunu, gençliğini, hevese kapıldığını söylüyorlar… Sessizlik… Aslı çantasından çıkardığı paketten bir sigara yakıp, sol bacağını ileriye doğru uzatıyor. Kadın bakışlarını O’nun yüzüne odaklıyor. Kocasını lanetliyor tükürüp atıyor dişlerinin arasından tıslayarak tüm nefretini. Aslı gözyaşlarını siliyor. “Orasını bilemem Abla” diyor Aslı. Sesi çatallaşıyor. Yere diz çökmüş iki adam konuşulanları ardı ardına sigara içerek dinliyorlar. Işığın altındaki açılan ağızlardan sesler duman duman gecenin boşluğuna savruluyor. Aslı uzattığı sol bacağını altına topluyor. Kumlu ellerini birbirine vurarak avuçlarındaki kumu silkeliyor. Saçlarını toparlayıp sola deviriyor. Tedirgin, kızgın, vücut dili aklından geçenleri tetikliyor. “Biz mi fırsat verdik Abi. Benim suçum mu bu duruma gelmemiz. Bu aşk değil diyorsunuz siz, bize aşkı öğrettiniz de biz mi aşka ihanet ettik. Suçlu biz miyiz şimdi? Kadir ile Ablanın ne yaşadığını bilemem ama Kadir’in de aşka susadığını anladım. Boşanacağını söyledi. Biz birbirimizi seviyoruz girmeyin aramıza.” Aslının, Kadir’den kolay sökülüp atılamayacağını anlamanın can sıkıntısıyla yerinde kıpırdayıp sıkıntıyla saçlarını parmaklarına dolayıp çözüyor, başının üzerine toplayıp dağıtıyor kadın. Kulak memelerini çekiştiriyor, parmaklarını kütletiyor. Ayağındaki kumları temizliyor. Yanındaki adamın uzattığı sigarayı yakıyor, kızgınlığını dudaklarından karanlığa savuruyor, derin derin iç çekiyor. Bir süre sessizliğe bürünen gergin ortamı Aslı’nın sakinleşmiş sesi bozuyor; “Babam beni kendisi gibi yetiştirmek istedi. Her koyduğu ölçü bana ağır geldi. Dışarıda, içeride nasıl davranacağımı karıştırdım.Her ağzımı açıp bir şeyler konuşmak istediğimde, konuşturmadı, hep susturdu beni. Konuşmayı unuttum abi. Ağzı var dili yok birisi oldum. Ben konuşamadıkça babam daha da üzerime geldi. Bana öğrettiği şeyler ona göre belki güzel şeylerdi ama farkında olmadan dünyamı hayallerimi kişiliğimi yok ediyordu. Babam bana bir şeyler öğretirken kendisi hiç de öğrettiği şeyleri uygulayan biri değildi. Eve giriş çıkış saatlerine kota koyardı. Otoriter, dediğim dedik diyen bir babaya susa susa konuşmasını unuttum Menekşe abla. Bu yüzden hiç erkek arkadaşım olmadı. Anam onbeş yaşımdayken öldü. Babam anamın yasını bile tamamlamadan bir kadını getirdi eve. Kadın beni sevmedi. Onunla da konuşamadım abla. On yedi yaşımda istemediğim, bir adamla zorla evlendirildim. Babamla, analığımla konuşamadıklarımı konuşayım diye kendimi zorladım, adeta çırpındım ama o da susturdu beni. Ben sustukça o mutlu oldu, o mutlu oldukça ben hep sustum, sustum, sustummmm. İçim kurudu abla, dilim kurudu, ben kurudum. İki yıl sonra boşandım. Çarşıda, sokakta hep bir çift göz takip etti beni, her an her yerde takipteymişim gibi elim ayağıma dolaştı Kadın sanki bir erkek tarafından korunup kollanmaya mecbur bırakılıyor. Evde, mahallede, iş yerinde bir erkeğe teslim edilmeye itilmiş bir varlık oluyor abla.Günlerce, aylarca bu çözemediğim düğümle dolaşırken Kadir ile tanıştım. Sözcükler ağzından dökülürken bir kalınlaşıyor bir inceliyordu. Boğazı düğümlendi, sesi gecenin karanlık duvarına çarpa çarpa kırıldı,döküldü, parçalandı.Duyulmaz oldu. Burnunu çekerken sağ eliyle yanaklarından akan gözyaşlarını siliyordu. Elimdeki şişeyi kafama diktim. Dumanı avurtlarım çökene dek ciğerlerime çektim. Bütün gün çay, kahve taşımaktan kopmuş bacaklarım ve topuklarımdaki ağrıyı unuttum. İkinci biramı açarken, kuma diz çöküp oturanlar yerlerinde kıpırdadılar. Birbirlerine birer sigara tuttular. Sigaralar yakıldı. Birisi elindeki pet şişeyi duş alınan fıskiyeden doldurdu getirdi Aslı’ya uzattı. Sigarasının dumanını burun deliklerinden boşluğa bırakan Menekşe’nin: Çok film seyretmişsin sen anam, iyi oynuyorsun dediğine aldırmadı Aslı. “Bu bunalımlı günlerimde, karşıma Kadir çıktı. Kadir beni dinledi. O beni dinledikçe dilimi buldum, yıllardır unuttuğum sesime kavuştum, sesime yankı buldum onda abla. Kendisinin de anlatamadığı şeylerin olduğunu söyledi. O kadar çok şey konuştuk ki Kadirle, o kadar çok şey biriktirmişiz ki… Kadir benim panzehirim oldu, ben de onun… Ama O benim aşkım mıydı karar veremiyordum. Yine de ona kendimi teslim ettim. O mu beni teslim aldı, ben mi onu… Bunu da kestiremiyorum.” Kadın dizlerinin üzerinde yükseldi, saldıracak bir pozisyon aldı, öfkeli sesiyle patladı: “Çok roman okumuşsun kızım sen! Hayal dünyasında yaşıyorsun. Heyy gözünü aç da etrafına bak. Çoluğu çocuğu bir karısı var sevdiğim dediğin adamın, dağdan gelip bağcıyı kovuyorsun, bir de edebiyat yapıyorsun yetti be.O kadir dediğin adamı da gözünde çok büyütme,bana neler çektirdi biliyor musun? Ne laf anlamaz şeymişsin sen ya! Evli bir adam kendisinden yaşça küçük sığınacak bir kucak ararken seni koynuna alması dürüstlük mü yani, aşk mı şimdi bu Aslı, aptal olma kızım … Yıkma benim yuvamı. Benim çocuklarım var perişan etme bizi.” Kumsal derin bir sessizliğe gömüldü. Adamlardan birisi:” Hadi karakola gidelim teyzeni de daha fazla perişan etme, o da şikâyetini geri alsın. Bu kadıncağızı da zor durumda bırakma,”dedi. “Gidemem ağabey…”Başını iki yana salladı. “Gidemem ki… Karnımda Kadir’in çocuğunu taşıyorum.” Derin bir suskunluktan sonra bir anda denizin üzerinde fırtına patladı, dalgalar kıyıya köpürerek vurmaya başladı. Hasır şemsiyeleri uçurdu, önüne kattı sürükledi. Ayın önüne bulutlar yürüdü, kumsalı karanlık bir gölge kapladı. Martıların çığlıkları Aslı’nın çığlıklarına karıştı. Fikret Kemal Tekin/Akçay
- salda için ıslık çal
salda gölü, anadolu’nun bin asırlık süsü yer ile gök arasında türkuaz-ışık köprüsü son sokağa çıkma yasağında-o beni vurdu kuyucak benzi soldu, burdur’un kalbi durdu bu lavanta moru sevdayı anımsadım, güldüm ve neden gülümsediğimi, merak mı ediyorsun? ben yarın, ağız dolusu güleceğim, adım dursun gece şiire girdi, susun-susun! o çocuklar uyusun ölüm orucunda-sevda baş ucunda-türküler kanadı gök yağdı, yüreği yanık analar, gül memeleri sağdı kardeş türküler sustu, umut yorumsuz-ıslıksız sanki tutsak kuşlar nefesi ağladı-ah can! ölüler ağlamaz ki sazın-sözün sustuğu anda-suyun mavi gözü mahsun bolkar güzeli karagöl’den, yanık salda’ya selam olsun sessiz kurbağa çığlığından ıslık gelsin, bu salda isyanı haydi canlar! karanlık sessizliğini yırtalım, ıslık zamanı. dursun özden www.dursunozden.com.tr
- Terkedilmiş Evin Kapısı Ruhum
Dayanacak sabrım da kendime olan hoşgörüm de kalmayınca, zorunlu ev hapsine canın cehenneme deyip okuduğum kitabı sehpaya bıraktığım gibi hırsızlık yapmak için kendimi dışarıya attım. Beni görünce kuyruğunu sallayıp bacaklarıma sürtünen karabaşın başını, ben de buradayım bakışlarıyla miyavlayan mahallenin kedisi Zarifenin karnını okşadım. Ev kokuyordum, duvar kokuyordum, yalnızlık kokuyordum dışarıda. Bu kokudan biran önce kurtulmalıydım. Terkedilmiş sokakların suskunluğunu adımladım. İki boş arsada boy gösteren papatyalardan, sarı hardallardan, ebegümecinden biraz bahar çaldım. Kırmızı lalelerin rengini çaldım. Bir avludan eflatun yüzünü güneşe çevirmiş hatminin gölgesini, gülün kokusunu çaldım. İki kelebek uçuşu koydum cebime, onları taklit ettim ellerimi iki yana açıp uçtum. İki sokak ilerleyip çaldıklarımla eve dönüp kapıları pencereleri açtım. Radyoyu açtım. Kollarımı sıvadım mutfakta neşe içinde kendime akşam vereceğim ziyafet için biber ve kabak kızartmaya başlamıştım. Ve hatta tavada kızaran biberler çıtırdamaya başladığında, arada bir elimde çatal ile balkona çıkıyor küçücük yumrularını gösteren erik ağacı ile konuşuyor, yeniden ocaktaki tavanın başına dönüyor kızaran kabakları biberleri çeviriyordum. Sonra sirkeli suda beklettiğim domatesleri salatalıkları suyun altında bir güzel yıkıyordum. Rendelediğim salatalıklara yoğurt ilave edip içine dere otu, maydanoz, nane ve kekik atarak baharı bir kaba doldurup cacık yapıyordum. Kızartma işi bitince, balkondan bahçeye geçip taze nane topladım.Onları da bir güzel yıkayıp yapraklarını saplarından ayırdım. Mutfak, Kazdağı’nın eteğindeki bir yörük evinde kareli desenli örtünün üstündeki taze nane ve kekik kokan yeşil soğanlı ayranlı yer sofrasına dönüşmüştü. Radyoda türküler... Taze nane kokusu içinde mutfakta lezzetli yemekler pişiren evinin yetenekli ve hamarat aşçısıyım. Oysa mutfakla aram iyi değildir. Zorunlu eve kapanmam sanırım mutfakla barışmama neden olacaktı. Her şey yerli yerindeydi artık. Masa da, şairin dediği gibi; mis gibi nane kokan zeytinyağlı salatayla,kekik kokulu cacıkla masaymış ha dedirtiyordu kendine. Keyifle oturmuş,bilgisayarımı açmış rakıdan bir yudum almış radyodaki kısık sesle odaya yayılan türküler eşiliğinde yazmaya hazırlanmışken nereden geldiğini, beni nasıl ele geçirdiğini anlayamadığım o meşum ve ketum duygu, o huysuz gen beni tahakkum altına aldı.Bir anda keyfim kaçtı yazma isteğim gitti. Rakının tadı değişti.Türküler içimin pasını silip atacağı yerde içimi karartarak yankılandığı duvarlara kapkara lekeler bıraktı.Sırtımı sandalyeye dayadım, şimdi hiç gereği yokken niye böyle bir boşlukta savrulmaya başladığımı düşünmeye başladım. Bir anda çalgı çengiyle kurduğum sofra önümde zehir zıkkım oldu kirpiklerini kaldırıp suçlu suçlu yüzüme baktı. Tadım tuzum kalmadı. Yüreğimin ağzına geldiği bu yaşanan kötü olaylardan dolayı gün içinde en az iki kere arayan kızlarımın aramadıklarına mı, yoksa boşandığım eşim beni aramaz ben ararım onu, onu aramadığıma mı takıldım farkında olmadan...Şimdi tam da bu keyifli anımda durup dururken dipte yatan genlerime kopyalanan hangi duygu uyanışa geçmişti, durmadan düşünüyordum. Tabakların yanındaki tek kaşık, tek çatal, tek rakı bardağı mıydı duygularımı uyandıran. Gündüz boş arsaya savurup attığım yalnızlığım, endişelerim, özlemlerim ve korkularım ve kokularım gelip beni tam da keyifle hazırladığım masanın başında yine yakaladı. Başka boyuttan başka boyuta evriliyor yaşam. Nasıl olsa bu yıkım bir gün sona erecek tesellisiyle kendimi avutsam da bu durumun ileride daha da beter bir yaşamın bir habercisi olduğunu öngörebilmenin neticesinde getirdiği huzursuzluk muydu tadımı tuzumu kaçıran şeyin anlamaya çalışıyordum. Gözle görülemeyen, öyle küçük bir virüsün insanoğlunun tonlarca ağırlığında inşa ettiklerini hiç bir işe yaramadığını gösterircesine dünyayı kasıp kavurmasına tanık oluyoruz. Geçmişi eşelemenin bir yararı olmasa da ister istemez eskilere gittim. Evet yaşam biçimi bundan sonra belki yeni bir şekle evrilecek, metanın onu ele geçirdiği, kendine de giderek yabancılaşan insan başkalarını da düşünmek zorunda kalacak, yitirdiği paylaşma duygusuna kavuşacak. Özleyebileceği, paylaşabileceği şeyleri olduğu sürece yaşadığını anlayacak. İnsan zaten paylaşma kültürünü,bir arada özgürce barış içinde yaşama kültürünü, merhamet duygularını yitirdiğinde ve eskileri anlatamadığında birbirlerinden kopmuyor muydu? Evlilikler de eskileri anlatacak şeyler bittiğin de, paylaşılacak şeyler kalmadığında bitmiyor muydu? Durmadan gündem değişikliği ile yeni bir yaşam koşuluna alıştırılan insan erozyona uğrayan duyguları ile geçmişi konuşamayan, bambaşka bir boyuta taşıyordu kendini. Genlerine kopyalanan duyguların şekli değişiyordu.İnsan ilişkileri arabaları, evleri yaşam koşullarını insandan daha çok sevdiklerinden körelip kopmadı mı? Ben böyle sırtımı sandalyeye vermiş düşünürken şu yaşananları gözden geçiriyordum. Topsuz, tanksız, füzesiz garip bir savaşın ortasındayız. Yüzlerce binlerce insan sessizce acı içinde kıvranarak ölüyor. Düşman ne doğaya, ne hayvanlara ne de çevreye zarar veriyor. Onun hedefi sadece insan. Onca silah, mermi, füze insanı hedef alan bu minnacık düşmana etki etmiyor. Evler mekanlar her şey yerli yerinde yıkım halinde. Bu küçücük düşman dil, din, renk, milliyet ayırımı yapmadan eline geçirdiğini yok eden insana bir mesaj veriyor. Belki dünya bu çağdan da yoruldu, yeni bir çağa kapılarını açacak. Kurulacak yeni dünya düzeninde seçim yine insanın elinde. Ya insan odaklı, yitirilmiş tüm insani değerlerin yeniden inşa edildiği,eşit haklara sahip ve herkesin söz sahibi olduğu bir düzen kurulacak, ya da tamamen insanları bir arada tutan ortak değerlerin hepten yitirildiği,orta direk denen kesimin yok edildiği,kutsal değerlerin de kullanılarak sömürülmesine gerek kalınmadan toplum üzerinde belli bir zümrenin, şirketlerin hakim olduğu yeni bir dünya düzen kurulacak. 60’larda doğanların eskilerden anlatacakları şeylerinin olduğu yeni kuşağın anlatacak bir şeylerinin olmadığı mekanikleşen robota dönüşen insanların yaşadığı, elektronik bir çağ olacak bu çağın adı. İnsan oğlu henüz anlatacağı şeyleri varken kendini kurtarmalı... Kapanıp kaldığımız odaların pencereleri kuş cıvıltısına, yaprak hışırtısına ve balkonları saran arsız sarmaşıklara da açılmayacak. Bakır rengine metal sesine gömülecek kentler. Her kapı içeriden sürgülendikçe bir merhabaya hasret yaşayacağız. Sular rengini yitirdi belki. Ağaçlar bahçesini... Çiçekler ölümü çağrıştırıyor. Ezgiler sirenlerle flört ediyor. Kopuyoruz aşkın doğasından. Hastalıklar kapı önünde bağdaş kurmuş oturuyor, Kötüler parmakla gösterilirdi. Şimdi dürüstlük eşkâlini arıyor. Ah bahçesini arayan gül goncaları. Ah rakıların o eski tadı. Canım en çok ona sıkılıyor.
- Götür Beni
Hadi gel götür beni çocukluğuma, Ayaklarımda kırmızı pabuçlarım, Bezden yaptığım bebek, üzerinde yırtık elbisemden bir giysi, öyle kalsın. Biz beş kardeş güneşe selam durmuşuz, Bağlıklarda taze meyve kokusu; Asmalar kırmızı beyaz salkım, tanesi pekmez kokar, Nar çiçekleri alev alev, Trabzon hurması hayal dünyam ve yanaklarım al rengi elma... Süt kokar ellerim , dudaklarımda kiraz kalıntısı, Çilek kokar üstüm başım. Gün batmak üzere, harman yeri kalabalık, Dut ağacı şıra kokar. Vakit epey geç! Sis basar dağları, Annemin akşam oldu sesi çınlar kulaklarımda... Bahçelerde ateş böcekleri uçuşur, Hayallerim gibi alevi nurdan!
- KORONA SALGINININ ÖĞRETTİKLERİ
1. Şimdiye kadar ne kadar yaşlı olurlarsa olsunlar, ana babalar, nine ve dedeler evlatları ve torunları için koruyucu davranırlardı. “Aman kendine dikkat et, terli iken su içme” gibi öğütlerde bulunurlardı. Salgınla birlikte roller değişti. Gençler, ana babaları başta olmak üzere yaşlıları korumaya aldılar. 2. Yaşlılardan başlayarak çocuklar ve sonra hepimiz sokağa çıkma yasağına tabi tutularak evde kalmanın hem mutluluk kaynağı olduğunu hem de sorunlar yarattığını fark ettik. Karı koca geçimsizlikleri arttı. Sürekli birlikte olmanın da iyi olmadığını anladık. Eşler ve çocuklar akşam iş dönüşü sıcak yuvamızda buluşmanın daha zevkli olduğunu anladık. 3. Çalışan kadınlar eve çekilince ev kadınlığı rolleri arttı. İşyerlerindeki yükten kurtulmakla birlikte yemek, temizlik, çocuk ve hasta bakımı gibi yükleri ağırlaştı. 4. Dünya çapında öldürücü etkisi olan ve ülkede hem can güvenliğini, hem toplumsal yaşamı derinden etkileyen bir salgın bile hükümeti ve yandaş basını partizanca tutumundan vazgeçiremedi. 5. Herkes, akraba ve arkadaşlarının hatırını telefonla sorma ihtiyacı duydu. Birbirimizi yeniden hatırladık. 6. Hükümet tarafından etkinlikleri en yüksek düzeye çıkartılmış olan ruhban sınıfı, ister istemez geri çekilmek zorunda kaldı. Bunun yerine bilim, özellikle sağlık ordusu öne çıktı. 7. Yaşayabilmek için alıştığımız her şeyden vazgeçebileceğimizi öğrendik. Okul, cuma namazı, kahvehanede vakit geçirme, kadınların altın ve gümüş günleri, hatta cenazelerimizi uğurlamayı bile bırakmak zorunda kaldık. 8. İçinde yaşadığımız dünya düzenini ve kapitalizmi sorgulamaya, salgını savuşturduktan sonra, aynı düzene dönüp dönülemeyeceğini düşünmeye başladık. Daha eşitlikçi, adil ve insani bir düzenin kurulması gerektiğini söyleyenler çoğaldı. 9. Salgının yoksulları daha şiddetle vurmasına rağmen, servetin, malın, şöhretin, makamın da salgın karşısında aciz kaldığını gördük. Virüste insandaki akıl, şartlanma ve kültür olmadığı için o daha eşitlikçi davranıyor. 10. Virüslerin evrildiğini öğrendik. Evrim gerçeğinin bütün canlıları hatta evreni kapsadığını, onsuz bilim yapılamayacağını, evrimi reddeden ve eğitim dışına atan bir gerici zihniyetin nasıl pes ettiğini öğrenme vaktimiz geldi. 11. Her akşam tv ekranlarından kafa ütüleyen siyaset bülbülleri geri çekildi. Onların yerini olumlu rolleriyle bilim insanları aldı. 12. Bütün uyarılara ve görünür tehlikelere karşı bazılarımızın “Bana bir şey olmaz abi” anlayışıyla kurallara aldırmadığını, iki günlük sokağa çıkma yasağı öncesinde İçişleri Bakanını istifa ettirecek yoğunlukta marketlere saldırdığını görerek toplumsal disiplinde daha almamız gereken çok mesafe olduğunu öğrendik. (İçişleri Bakanı, bu olaydan ötürü değil, partizanlığı ve düşmanlaştırıcı tutumu nedeniyle çok daha önceden istifa etmeliydi) (12 Nisan 2020) zekisarihan.com --
- Virüsten Aşka
12 NİSAN 2020' nin YAZI MENÜSÜ(!) Günü geldiğinde yasal sorgulama için, "Virüs-insanlar"ı beynimin en alt tabakasına hapsettim. Ancak koronavirüsün, bilincimi, yüreğimi, ruhumu ele geçirmesine kesinlikle izin vermiyorum. Bedenlerin korunması için ise; dünyadaki ve bizdeki bilim insanlarının, -özellikle de tıp elemanlarının- günlerdir belirttikleri korunma kurallarını -mutlaka uyulması gerektiğine inanarak-uyguluyorum. Bunu, kendimden çok, sevdiklerim, suçu olmayan tüm güzel insanlar ve bu konuda canını riske eden tüm çalışanlara kolaylık sağlamak için yapıyorum. Müziğin, şiirin, tümüyle sanatın, sevdanın, aşkın, çiçeklerin, dağların, göllerin, okyanusların ve ötelerinin, Mavi Gezegen'deki ve göklerdeki tüm güzelliklerin anlamını yitirmesine izin vermiyorum. Her şeyi anlamsız bularak, yüreğini, bilincini, ruhunu, virüse, virüs-insanlara teslim edenlere, kenara çekilenlere de katılmıyorum. Sanal dünyamızı, bugünlerde gereksinme duyulan çeşitli konulardaki bilgilendirmelerin, uyarıların yanı sıra, tüm güzellikleri paylaşanlara, maddi, manevi dayanışma içindeki tüm güzel insanlara, canlarıma yoldaşlıkla, yandaşlıkla....İyi ki varsınız. Hadi kendime uyarlayarak,bir Cezmi Ersöz sözüyle bitireyim yazımı. " Eski bir kadınsın sen, aşkı öğretmek için tekrar tekrar dirilen." Aşkı, yüreğinin, bedeninin tüm milimetre karelerine kadar coşkuyla yaşamamış bir edebiyatçı kadın, nasıl öğretmeye kalkışabilir-kalkışabilirdi aşkı öğretmeye? Hoş aşk öğretilemez,yaşın tekelinde olmadan yaşanır sadece. Bazen çocukça, bazen ergence, bazen kadınca, erkekçe...Hepsi insanca.... ( Şimdi dolu dolu bir aşk şarkısını dinleme vakti. Orsan Well'i sever misiniz? I Know What It is To Be Young - 1984) Gülseren A. Demirtaş. İzmir/ Konak 12 Nisan 2020
- AŞK İKİ KİŞİLİKTİR
Değişir yönü rüzgârın Solar ansızın yapraklar; Şaşırır yolunu denizde gemi Boşuna bir liman arar; Gülüşü bir yabancının Çalmıştır senden sevdiğini; İçinde biriken zehir Sadece kendini öldürecektir; Ölümdür yaşanan tek başına, Aşk iki kişiliktir. Bir anı bile kalmamıştır Geceler boyu sevişmelerden; Binlerce yıl uzaklardadır Binlerce kez dokunduğun ten; Yazabileceğin şiirler Çoktan yazılıp bitmiştir; Ölümdür yaşanan tek başına, Aşk iki kişiliktir. Avutamaz olur artık Seni, bildiğin şarkılar, Boşanır keder zincirlerinden Sular tersin tersin akar; Bir hançer gibi çeksen de sevgini Onu ancak öldürmeye yarar: Uçarı kuşu sevdanın Alıp başını gitmiştir; Ölümdür yaşanan tek başına, Aşk, iki kişiliktir. Yitik bir ezgisin sadece, Tüketilmiş ve düşmüş gözden; Düşlerinde bir çocuk hıçkırır Gece camlara sürtünürken; Çünkü hiçbir kelebek Tek başına yaşamaz sevdasını, Severken hiçbir böcek Hiçbir kuş yalnız değildir; Ölümdür yaşanan tek başına, Aşk iki kişiliktir.
- DİCLE'DEN İZMİR KÖRFEZİ'NE
Öyle bir özlem ki yangın yerine dönmüş yüreğimi söndüremez Dicle'nin suları . Sen ey Nehirlerin Anası , On Gözlü Köprü'nün on gözünün "gözağrısı" kaç kez dolaştık kıyılarında yakalayıp kaçak zamanı . On Gözlü Köprü yüz bin göz olup uzandı İzmir Körfezi'ne . Sen Çiçeklerin Efendisi, bakir ruhumun bal yapan arısı , getir Hevsel Bahçeleri'nden derlediğin gelincikleri . Bu gece Nehirlerin Anası On Gözlü Köprü'nün on gözünün "gözağrısı " Dicle akıyor damarlarımda . ( Anı Dağarcığımdan )
- Hasret Türküsü
-FOTO.Gülden TAŞ, Artvin Şavşat- Koyu gölgelerin karanlığına bıraktım. Baharlar saklıyorum yarınlarıma. Olur da zemheri, Zamansız biterse diye. Şiirlerim başak verdi, İrili ufaklı o yüzdendir nadasa bıraktım Hasret türkülerimi. Uzaklarda gelincik salınır, Yel eser sevdasına. Gönül tarlasında sarı papatyalar, Beyazı kıskanır! Issız serin sabahlarda , Öyküler düşer köy uzaklığı, Güzden kalma. Basmalı eteğinde toplanır, Gizemli kelimeler. Zambaklar selama durur, Yol kenarı. Rotası kırık yolculara. Yaprak yeşilinde güneşi saklar. Ve kollarında esirdir, korku! Sümbül kokusunda bir iç çekiş. Eflatun akşamların da kavuşur En Kutsal sevgiliye !
- Birdenbire
Her şey birdenbire oldu. Birdenbire vurdu gün ışığı yere; Gökyüzü birdenbire oldu; Mavi birdenbire. Her şey birdenbire oldu; Birdenbire tütmeye başladı duman topraktan; Filiz birdenbire oldu, tomurcuk birdenbire. Yemiş birdenbire oldu. Birdenbire, Birdenbire; Her şey birdenbire oldu. Kız birdenbire, oğlan birdenbire; Yollar, kırlar, kediler, insanlar... Aşk birdenbire oldu, Sevinç birdenbire.
- Tekâlif-i Milliye ile Erdoğan’ın Kampanyası Arasındaki Farklar
Bazı insanlar vardır. Bir şeyi yeni öğrendiklerinde başkalarının bunu bilmediklerini zannederek bilgiçlik satarlar. Cumhurbaşkanı 3 Nisan 2010 akşamı televizyonlardan yaptığı konuşmada böyle bir gaf yaptı. Açtığı yardım kampanyasının biçimini eleştirenlere ders vermek için Mustafa Kemal Paşa’nın Tekâlif-i Milliye(Millî Yükümlülük) emirlerini örnek verdi. Erdoğan veya konuşmayı hazırlayıp önüne koyan kişiye göre, Atatürk Tekâlif-i Milliye’yi “Kurtuluş Savaşı’nın başında” ilan etmiş. Kurtuluş Savaşımız ne zaman başlamıştır? Bunu 30 Ekim 1918 Mondros Ateşkes Anlaşmasının hemen ertesinde kurtuluş çarelerinin arandığı dönemde başladığını varsaymak gerekir. Bazıları bunu Atatürk’ün Samsun’a çıkış tarihi olan 19 Mayıs 1919’da başlatırlar. Tekâlif-i Milliye Emirlerinin ilk altısı Sakarya Savaşı’nın başlamasına 16 gün kala 7 Ağustos 1921 günü yayımlanmıştır. Ertesi gün de 7-10 numaralı emirleri yürürlüğe konulmuştur. Bu tarih Kurtuluş Savaşının başı değil, ortasıdır. Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkışından 2 yıl 3 ay, Büyük Millet Meclisinin açılışından 1 yıl, 3 ay, 14 gün sonrasıdır. Sakarya Savaşı, Kurtuluş Savaşımız açısından Stratejik geri çekilmenin yerini Stratejik Hazırlık dönemine geçildiği bir tarihtir ve Tekâlifi Milliye Emirleri bu hazırlığın ifadesinden başka bir şey değildir. Bu emirlerin yayımlanmasından Büyük Zafere kadar 1 yıl 24 günlük bir süre geçecektir ki bu, emirlerin “Kurtuluş Savaşı’nın başında” değil, ortasına denk gelecek bir tarihten sonra ilan edildiğini gösterir. Seferberliğin bu kadar gecikmesi milletin savaş sonrası yorgunluğuyla ilgilidir. Kurtuluş Savaşı hakkında az çok bilgisi olanlar bu gerçekleri de bilirler. Yeni öğrenenler ise başkalarının bunu bilmediğini sanırlar… ARALARINDAKİ FARKLAR Saray’ın Kurtuluş Savaşı dersine çalışmadığını gösteren bu hatırlatmadan sonra Tekâlifi Milliye Emirleriyle Cumhurbaşkanının açtığı yardım kampanyasının benzemeyen yanları üzerinde de durmak gerekir. Mustafa Kemal Paşa’ya bu yetkiyi onu başkomutan olarak seçen Meclis vermiştir. Bugünkü Meclisin ise yardım kampanyasından haberi bile olmamıştır. 5 Ağustos 1921 günü yapılan Meclis gizli oturumunda başkomutanlık yasasına yalnızca 13 mebus karşı çıkmış, 169 mebus olumlu oy kullanmış, açık birleşimde de dışarıya karşı birlik görüntüsü vermek için 184 mebusun tamamı olumlu oy kullanmıştır. Yurt savunması konusunda Mecliste o zamanki millî birlikle bugün bizzat cumhurbaşkanının kendisinin yarattığı ötekileştirme ve ayrışmayı karşılaştırmak ibret vericidir. Şunu da ekleyelim ki, Başkomutan Tekâlifi Milliye Emirlerini yayımlayıp milletin elindeki bütün maddi araçların bir kısmına cephe ihtiyacı için el koyarken başka bir kuruluşun yardım toplamasını yasaklamış değildir. Kurtuluş Savaşı boyunca gerek düşmanın istila ettiği yerlerden kaçan göçmenlerin ihtiyaçları, gerek esaretten dönen askerler, gerekse cephede çarpışan askerlerin yaralarını sarmak için hem İstanbul’da, hem Anadolu’da Hilal-i Ahmer faaliyet halindedir. Kadın kuruluşları işgallere karşı savaşan Antep, Urfa Maraş gibi halkların savaşçılarına yardım yetiştirmek için arı gibi çalışmaktadırlar. Himaye-i Etfal Cemiyeti (Çocuk Esirgeme Kurumu) da kimsesiz çocuklar için yardım topluyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın Meclis kararıyla başkomutan olduktan sonra kullandığı olağanüstü yetkiler üçer ayla sınırlı kalmış ve büyük zaferle bu yetkileri kalkmıştır. Bugünkü Cumhurbaşkanı ise Meclis dışlayarak kendisini süresiz olarak olağanüstü kararlar almaya yetkili sayıyor. Kurtuluş Savaşı’nın Meclisi veya Başkomutanı daha önce çeşitli yardım kampanyaları açıp bunların hesabını vermemiş olsaydı, millet Tekâlifi Milliye emirlerine gönül rahatlığı ile uymazdı. Gene de o kadar geniş bir kaynak toplama programında görevini kötüye kullananlar olmuş, bunlar İstiklal Mahkemeleri tarafından mahkûm edilmiştir. Bugünkü kampanyada yapılabilecek yolsuzlukların hesabını soracak bir mekanizma ise yoktur. Özetle, salgın bir hastalıkla topyekûn mücadele için bütçeden başka ve onun yetmediği yerde kullanılmak üzere milletten maddi özveri istemek yanlış değildir. Bunu bir partinin taraftarlarına dayandırmak milletin belediyeler gibi öteki kurumlarına yasaklamak yanlıştır. Bu tutum milli birliğin kurulmasına engeldir. Bu kampanya ile gereken para fazlasıyla toplanacak da olsa bunun millette açacağı psikolojik ve siyasi yara çok önemlidir. İstanbul Büyükşehir Belediyesi için yapılan seçimlerin hukuksuz bir biçimde iptal edilmesi üzerine İstanbul halkının nasıl galeyana geldiği unutulmasın… (4 Nisan 2020) zekisarihan.com
- SÜT
Senelerden beri yapmadığım şeyi yaptım: Süt içtim. Dükkanın içinde su buharı, süt kokusu, insanı ağlatıp uyutacak, kırk sene evvelki bir beşik hatırasına kadar sürüklüyordu … Evet, senelerden beri ne erken uyanmış, ne de süt içmiştim. İşe sütle başlıyorduk. Ne haristi parmaklarımız anamızın göğsünde. O ne dişsiz bir canavar ağzı idi memedeki. Hiç hatırlamıyoruz o günleri. O süte ağlayan gözlerimizin bulanık, hiç görmediği dünyayı… Sütle başlayan şarapla bitirdiğimiz günler bu sabah ta ilk çığlığımdan, ilk acıklamamdan beri olup bittiler. Onlardan hiçbir şey kalmadı. Hepsi bu saati, bu sabahı sütçü dükkanına girdiğim dakikaya kadar getirip kapıdan ayrıldılar. İlk çığlığım, beşiğim, anamın sütü, aşkım, kinim, kendimi bilişim, şarap, rakı, kumar, kadın, şehvet, bir dostla geçirdiğim güzel gün, o süt için ağlayan bilmediğim, hiç bilmeyeceğim çocuk: “İşte seni burada bırakıyoruz. Süt mü içmek istiyordun? Poh! Biz sütten bıktık. Ne adammışsın? Yazık! Haydi Allahaısmarladık. Mademki şu dükkandan içeriye girdin. Her şey bitti aramızda … “ Dönüp: “Defolun!” diye bağırdım. Rüzgarın içinde birbirini ezercesine kaçıştılar. Sütçü dükkanına yeni doğmuş gibi girdim. İçimden bir nara atmak geçiyordu. Sanki yeni bir hayata başlıyordum. Şimdi böyle her sabah yeniden doğmuş gibi taze uyanacak, burnumda o sıcak, köpüklü süt damlasının kokusunu, damarlarımda yumuşak, beyaz bir rüya nezlesi gibi dolaştırıp yine burnuma getirecek, hapşıracağım. Anamdan emdiğim süt burnumdan gelecek. Ekmeği, bir sütçü dükkanının köpürmüş inek sütüyle dolu kasesine doğrayacağım. Yepyeni günler başlayacak. Süt kokulu bir dünyaya erişeceğim. Genzimi yakan yanmış zeytinyağı kokularından uzak sulh ve hürriyet içinde bir sütlü dünyada kırk iki sene sonra da yeniden doğmuşçasına yaşayacağım. Ellerim çatlak, rengim toprak rengi, mağrur ve hür; bu sefer beşikteki canavarı yenmiş, ama yenerken sakalı da ağarmış bir insan çanağımdaki köpüklü sütü emer gibi içeceğim. Dışarıda yağmur yağıyor. Ben hala sütçü dükkanındayım. Tarihimi atmış, rahatım. Artık geride özleyeceğim hiçbir şey yok. Bütün bunları bana bir çanak süt etti. Bu ne biçim, ne görülmedik bir kazma imiş ki her penceresinden ışık fışkıran kocaman hatıralar konağını yıktı. Dışarıda yağmur yağıyor. Yağsın bakalım! Ne zamana kadar yağabilir. Hatırıma bir mısra geliyor: “Hiç böyleliğin görmemiş iz fasl-ı baharın “ İşte o zaman mısralardan, beyitlerden, romanlardan ve kitaplardan kurtulmam lazım geldiğini düşündüm. Yeni bir dünyaya başlıyordum. Yepyeni şiirler isterdim. Yeni romanlar okumalı, yeni resimler seyretmeli, yazmak için yeniden bir başka Türkçe öğrenmeliydim. Yeni hisleri, yeni düşünceleri, yeni kitapları arayıp bulmalıydım. Sütçü dükkanından çıkar çıkmaz demir kapıdan girerken kovduklarım yeniden etrafımı mı alacaklardı? Yine hep birlikte kötü huylarımıza, itiyatlarımıza mı dönecektik? Süt kokusu geçmiş zamanla gelecek günlerin zincirinde bir halka bile değil miydi? Sokağa ve yağmura karıştığım dakikada yanımdan kaçışanlarla buluşup, “Şu sütçü dükkanında ne budalaydım. Siz bana haber vermiştiniz ya! Kusura bakmayın! İnsan ara sıra böyle oluyor, aldırmayın, affedin.” “Sizi de gücendirdim değil mi?” diyecektim. Sütçü, “Bir bardak daha vereyim mi?” dedi. Bir süt daha içtim. Hayır, artık deminki tesirini yapamıyordu. Yağmurun içindeki her günkü dünya: “Hadi çabuk ol. Yeter artık. Gel buraya. Bizimle beraber olman lazım. Böyle biteviye sütçü dükkanında kalıp, yeniden doğmuş numarasıyla oturamazsın. Seni bekliyoruz. Alıp götüreceğiz. Her şey, bütün insanlar seni bekliyor. Onların arasında oynadığın oyunu bitirmeye mecbursun. Yeniden doğulmaz. Dağsan bile n’ olacak? Seni iki senede, iki senede değil, iki günde aynı insan ederiz. Aynı kendini düşünen, aynı haris, aynı kıskanç, aynı kötü huylu, aynı sarhoş, aynı budala oluverirsin. Seni aynı hastalıkla yıkmak için elimizde her şey var. Hem canım sen nasıl bir dünya istiyorsun? Görülmemiş, işitilmemiş, tadılmamış, yazılmamış, yaşanmamış … Olur mu böyle şey? Hadi gel. Dön her günkü hayatına. Akşam artık süt içmeyeceksin. Sana halis, içine su ile ispirto karıştırılmış pekmez içireceğiz. Öylesine hayattan hoşnut olacaksın ki şimdiki gibi elle tutulamayan, gözle görülemeyen, yalnız işte böyle ara sıra sezeceğin ümitlerle yapılmamış ama belli, göze görünür şarapla başlayan yalancı kahramanlıklarla dolu ümitleri bulunca karşında, sabahki halinden utanacaksın. Yarın sabah yine her sabahki gibi ağzın küflü, yapış yapış, bezgin uyandıracağız seni.” Dükkanın içindeki köpürmüş süt kokusu duvarlardan rutubet gibi akıyordu şimdi. Şapkamı başıma attım. Sokağa fırladım. Defolun diye bağırdıklarım buhranı geçmiş bir hastanın yanma yaklaşan doktorlar, hastabakıcılar, gardiyanlar gibi temkinli, usturuplu yanıma yaklaştılar. Kollarıma girdiler. Omzumu sıvadılar, sonra birdenbire yakama yapıştılar. Birden her günkü hayatın deli gömleğini sırtımda düğümlenmiş buldum. Ah, iki bardak süt, sen bana neler ettin.
- GELECEĞE BAKIŞ
Memleketime bahar gelmiş, neşeyle uçan kuşlar; habercisiymiş. Aynı gökyüzünün altında yaşıyoruz madem; bahar bize de gelecek, evler şenlenecek... Koronayla saklambaç oynarmış gibi heyecan yaratan bir hayatımız oldu. Karantina; namı diğer garantina günlerimiz birbirinin tekrarı gibi yaşansa da hayatı eve sığdırdık. Bazen kaybetmekle aslında kazandığımızı; bazen de kazanmakla aslında kaybettiğimizi anlatan bir durum içerisindeyiz.Dışarı çıkar, sosyal izoleyi koruyamazsak , her gün artan vaka ve ölüm sayısına biz de ekleniriz korkusu ile paniklemekteyiz. Özgürlüğümüzün gözle görmediğimiz küçücük bir virüs tarafından kısıtlanması ayrı bir sıkıntı. Terazinin bir tarafında yaşamak diğer tarafında yarısı özgürlük yarısı ölüm riski olunca ; ''Evde Kal’’ kelimesi çok anlam içeriyor. Evdeyim, Evdesin, Evdeyiz, Evde kalmalıyız diyerek bir dala tutunuyoruz. Sağlık alanında ve mecburi görevlerde çalışanlar için ise dualar ediyoruz. Bu salgın sona erdiğinde ‘’ilk ne yapacaksın’’ sorusunun cevabını düşünmek bile; karanlık tünelin sonundan bir ışık süzmesi bekleniyor demektir. ''UMUT HER ŞEYDİR'' … En çok eksikliğini hissettiğim sevdiklerimize sarılamamak. Hastalık bitse bile eskisi gibi olamayacağımızı biliyorum. Dünya değişiyor; bizi de önüne katarak ilerliyor. Başkalarıyla bağlantı kuramıyor, dokunamıyoruz; kendimizle bağlantı kurarak farkındalık yaratmalıyız. Kendimizi iyi anlayıp, çözümleyip, doğru ilişki içerisinde olduğumuzda panik durumundan kurtulacağız. Bulunduğumuz durumu atlatınca, başkalarıyla kuracağımız bağlantılar da daha sağlıklı olacaktır. Eskiye tutunanların var olmayacağı bir dünya düzenine hazırlık yapılıyor ve biz evden film seyreder gibi olanları izliyor gibiyiz. Gözle göremediğimiz, adını ölene kadar unutamayacağımız Covid-19 korku filminin aynı zamanda oyuncusu olmakta bizi üzüyor. ''Kader hiçbirimizi sevdiklerimizden ayırmasın''diye dua ederek bugünleri yaşamaya devam edeceğiz. 1864 yılında yani 156 yıl önce Kathleen O’Meara, tarafından yazılan, Juan Botella Lucas ve Nurseren Tor tarafından Türkçeye çevrilen şiir bugünü anlatmış… Ve insanlar evde kaldılar, kitap okudular ve dinlediler. dinlendiler, egzersiz yaptılar, sanat yaptılar, oyun oynadılar ve yeni varoluş yollarını öğrendiler, durdular. daha derinden dinlediler , biri meditasyon yaptı, biri dua etti, biri dans etti, diğeri kendi gölgesini keşfetti, insanların düşünceleri değişti, iyileştiler, cahilce, tehlikeli, anlamsız ve vicdansızca yaşayan insanların yokluğunda, dünya iyileşmeye başladı. ve tehlike sona erdiğinde insanlar ölüleri için ağladılar ve yeni kararlar aldılar, yeni bir dünya hayal ettiler, yeni yaşam biçimleri yarattılar, Dünyayı tamamen iyileştirdiler, Tıpkı kendilerini iyileştirdikleri gibi ... Virüs nedeniyle doğa insandan temizlendi... Sevdiklerinizle ve sağlıcakla kalınız...

Hayat ve Sanat
DERGİSİ
Emek veren herkesin ADAsı

























