top of page

Terkedilmiş Evin Kapısı Ruhum


Dayanacak sabrım da kendime olan hoşgörüm de kalmayınca, zorunlu ev hapsine canın cehenneme deyip okuduğum kitabı sehpaya bıraktığım gibi hırsızlık yapmak için kendimi dışarıya attım. Beni görünce kuyruğunu sallayıp bacaklarıma sürtünen karabaşın başını, ben de buradayım bakışlarıyla miyavlayan mahallenin kedisi Zarifenin karnını okşadım. Ev kokuyordum, duvar kokuyordum, yalnızlık kokuyordum dışarıda. Bu kokudan biran önce kurtulmalıydım. Terkedilmiş sokakların suskunluğunu adımladım. İki boş arsada boy gösteren papatyalardan, sarı hardallardan, ebegümecinden biraz bahar çaldım. Kırmızı lalelerin rengini çaldım. Bir avludan eflatun yüzünü güneşe çevirmiş hatminin gölgesini, gülün kokusunu çaldım. İki kelebek uçuşu koydum cebime, onları taklit ettim ellerimi iki yana açıp uçtum. İki sokak ilerleyip çaldıklarımla eve dönüp kapıları pencereleri açtım.


Radyoyu açtım. Kollarımı sıvadım mutfakta neşe içinde kendime akşam vereceğim ziyafet için biber ve kabak kızartmaya başlamıştım. Ve hatta tavada kızaran biberler çıtırdamaya başladığında, arada bir elimde çatal ile balkona çıkıyor küçücük yumrularını gösteren erik ağacı ile konuşuyor, yeniden ocaktaki tavanın başına dönüyor kızaran kabakları biberleri çeviriyordum. Sonra sirkeli suda beklettiğim domatesleri salatalıkları suyun altında bir güzel yıkıyordum. Rendelediğim salatalıklara yoğurt ilave edip içine dere otu, maydanoz, nane ve kekik atarak baharı bir kaba doldurup cacık yapıyordum.


Kızartma işi bitince, balkondan bahçeye geçip taze nane topladım.Onları da bir güzel yıkayıp yapraklarını saplarından ayırdım. Mutfak, Kazdağı’nın eteğindeki bir yörük evinde kareli desenli örtünün üstündeki taze nane ve kekik kokan yeşil soğanlı ayranlı yer sofrasına dönüşmüştü. Radyoda türküler... Taze nane kokusu içinde mutfakta lezzetli yemekler pişiren evinin yetenekli ve hamarat aşçısıyım. Oysa mutfakla aram iyi değildir. Zorunlu eve kapanmam sanırım mutfakla barışmama neden olacaktı.


Her şey yerli yerindeydi artık. Masa da, şairin dediği gibi; mis gibi nane kokan zeytinyağlı salatayla,kekik kokulu cacıkla masaymış ha dedirtiyordu kendine. Keyifle oturmuş,bilgisayarımı açmış rakıdan bir yudum almış radyodaki kısık sesle odaya yayılan türküler eşiliğinde yazmaya hazırlanmışken nereden geldiğini, beni nasıl ele geçirdiğini anlayamadığım o meşum ve ketum duygu, o huysuz gen beni tahakkum altına aldı.Bir anda keyfim kaçtı yazma isteğim gitti.

Rakının tadı değişti.Türküler içimin pasını silip atacağı yerde içimi karartarak yankılandığı duvarlara kapkara lekeler bıraktı.Sırtımı sandalyeye dayadım, şimdi hiç gereği yokken niye böyle bir boşlukta savrulmaya başladığımı düşünmeye başladım. Bir anda çalgı çengiyle kurduğum sofra önümde zehir zıkkım oldu kirpiklerini kaldırıp suçlu suçlu yüzüme baktı. Tadım tuzum kalmadı.


Yüreğimin ağzına geldiği bu yaşanan kötü olaylardan dolayı gün içinde en az iki kere arayan kızlarımın aramadıklarına mı, yoksa boşandığım eşim beni aramaz ben ararım onu, onu aramadığıma mı takıldım farkında olmadan...Şimdi tam da bu keyifli anımda durup dururken dipte yatan genlerime kopyalanan hangi duygu uyanışa geçmişti, durmadan düşünüyordum. Tabakların yanındaki tek kaşık, tek çatal, tek rakı bardağı mıydı duygularımı uyandıran. Gündüz boş arsaya savurup attığım yalnızlığım, endişelerim, özlemlerim ve korkularım ve kokularım gelip beni tam da keyifle hazırladığım masanın başında yine yakaladı.


Başka boyuttan başka boyuta evriliyor yaşam. Nasıl olsa bu yıkım bir gün sona erecek tesellisiyle kendimi avutsam da bu durumun ileride daha da beter bir yaşamın bir habercisi olduğunu öngörebilmenin neticesinde getirdiği huzursuzluk muydu tadımı tuzumu kaçıran şeyin anlamaya çalışıyordum.


Gözle görülemeyen, öyle küçük bir virüsün insanoğlunun tonlarca ağırlığında inşa ettiklerini hiç bir işe yaramadığını gösterircesine dünyayı kasıp kavurmasına tanık oluyoruz. Geçmişi eşelemenin bir yararı olmasa da ister istemez eskilere gittim. Evet yaşam biçimi bundan sonra belki yeni bir şekle evrilecek, metanın onu ele geçirdiği, kendine de giderek yabancılaşan insan başkalarını da düşünmek zorunda kalacak, yitirdiği paylaşma duygusuna kavuşacak. Özleyebileceği, paylaşabileceği şeyleri olduğu sürece yaşadığını anlayacak. İnsan zaten paylaşma kültürünü,bir arada özgürce barış içinde yaşama kültürünü, merhamet duygularını yitirdiğinde ve eskileri anlatamadığında birbirlerinden kopmuyor muydu? Evlilikler de eskileri anlatacak şeyler bittiğin de, paylaşılacak şeyler kalmadığında bitmiyor muydu? Durmadan gündem değişikliği ile yeni bir yaşam koşuluna alıştırılan insan erozyona uğrayan duyguları ile geçmişi konuşamayan, bambaşka bir boyuta taşıyordu kendini. Genlerine kopyalanan duyguların şekli değişiyordu.İnsan ilişkileri arabaları, evleri yaşam koşullarını insandan daha çok sevdiklerinden körelip kopmadı mı?


Ben böyle sırtımı sandalyeye vermiş düşünürken şu yaşananları gözden geçiriyordum. Topsuz, tanksız, füzesiz garip bir savaşın ortasındayız. Yüzlerce binlerce insan sessizce acı içinde kıvranarak ölüyor. Düşman ne doğaya, ne hayvanlara ne de çevreye zarar veriyor. Onun hedefi sadece insan. Onca silah, mermi, füze insanı hedef alan bu minnacık düşmana etki etmiyor. Evler mekanlar her şey yerli yerinde yıkım halinde.


Bu küçücük düşman dil, din, renk, milliyet ayırımı yapmadan eline geçirdiğini yok eden insana bir mesaj veriyor. Belki dünya bu çağdan da yoruldu, yeni bir çağa kapılarını açacak. Kurulacak yeni dünya düzeninde seçim yine insanın elinde.


Ya insan odaklı, yitirilmiş tüm insani değerlerin yeniden inşa edildiği,eşit haklara sahip ve herkesin söz sahibi olduğu bir düzen kurulacak, ya da tamamen insanları bir arada tutan ortak değerlerin hepten yitirildiği,orta direk denen kesimin yok edildiği,kutsal değerlerin de kullanılarak sömürülmesine gerek kalınmadan toplum üzerinde belli bir zümrenin, şirketlerin hakim olduğu yeni bir dünya düzen kurulacak.


60’larda doğanların eskilerden anlatacakları şeylerinin olduğu yeni kuşağın anlatacak bir şeylerinin olmadığı mekanikleşen robota dönüşen insanların yaşadığı, elektronik bir çağ olacak bu çağın adı. İnsan oğlu henüz anlatacağı şeyleri varken kendini kurtarmalı...


Kapanıp kaldığımız odaların pencereleri kuş cıvıltısına, yaprak hışırtısına ve balkonları saran arsız sarmaşıklara da açılmayacak. Bakır rengine metal sesine gömülecek kentler. Her kapı içeriden sürgülendikçe bir merhabaya hasret yaşayacağız. Sular rengini yitirdi belki. Ağaçlar bahçesini... Çiçekler ölümü çağrıştırıyor. Ezgiler sirenlerle flört ediyor. Kopuyoruz aşkın doğasından.

Hastalıklar kapı önünde bağdaş kurmuş oturuyor, Kötüler parmakla gösterilirdi. Şimdi dürüstlük eşkâlini arıyor. Ah bahçesini arayan gül goncaları. Ah rakıların o eski tadı. Canım en çok ona sıkılıyor.

23 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

KORONA SALGINININ ÖĞRETTİKLERİ

1. Şimdiye kadar ne kadar yaşlı olurlarsa olsunlar, ana babalar, nine ve dedeler evlatları ve torunları için koruyucu davranırlardı....