top of page

YUNUS’UM

 

ree


NİYAZİ UYAR

*

Çocukluk arkadaşımdı Yunus. Ahşap derme çatma evlerimiz dip dibeydi, onların evlerindeki ses bizim evde, bizimki onlarda.


Yunus’un bir omzu diğerine göre düşüktü. Kara gözleri hemen her daim melül melül bakar dururdu. Siz ondaki sıcaklığı hemen o bakışlarından hisseder, siz de ona yumuşak olmak zorunda hissedersiniz. Sesini yükseltmez, en öfkeli anlarında bile sesinde bir naiflik vardır. İnsandı nihayet bir de kızdı mı gözü hiçbir şey görmez dümdüz giderdi. Ona sebep bütün arkadaşları sınırı bilir, sınırı aşmaktan imtina ederdi.


Abisi Zengin Nurullah, koruyup kollardı Yunus’umu, cebini harçlıksız bırakmazdı. Zengin Nurullah derlerdi ona. Lakabını en çok hak edenlerdi o. Nakliyecilik yapardı Zengin Nurullah, sefer dönüşü Gıcırların Mustafa’nın Kahvesinin yan kapısından girer:

“Emmi, benden herkese çay ver,” der kapçıklı sigarayı ortaya bırakır, canı isteyen sormadan alır yakardı. O zamanlar filtreli sigara içmek her babayiğidin harcı değildi. Filtreli sigaralara kapçıklı sigara denirdi. Kapçıklı sigara da Samsun sigarasıydı. Zengin Nurullah’ı gördü mü, Ali Rıza Emmi’nin oğlu Nurullah, ağzındaki birinci markalı filtresiz sigarasını yere atar,


“Ver şundan yakayım, içilmiyor bu, bilmem ne ettiğimin cığarası, ağzıma tütün gaçıyo” deyip yakardı bir kapçıklı Samsun sigarası.


Cebinde her daim para olan Yunus’um,

“İyen bi tavık alam ortak, Neslan temizle, pişirir, bende bi yetmişlik alırın, içemin bi yo.”

Neslan derdi hanımı Neslihan’a O da gülen yüzü ile karşılar, hiç hayır demez tamam derdi hep! Neslihan Hanım, çabuk çabuk iş görürken bir yandan da hızlı hızlı bir şeyler anlatırdı.

“He Yonis’im, sen kesive, ben temizlerin, ağamlamla barabar eğlenirsiniz!”


Bize ağala derdi. Gelinler kendinden büyük olsun, küçük olsun ağa derdi.  Neslihan yenge, tavuğu temizleyip pişirirken bir yandan da meze falan hazırlardı yanına. Köy yerinde meze derken ne olur ki, salata malata, yoğurt moğurt, turşu falan. Rus Salatası nerde, Alinazik nerde, enginar nerde, ahtapot salatası nerde…


İçimizde bağlama çalmayı bilen yalnız Yunus’umdu. Hem çalar hem söylerdi. Sesi aynen üstat Mahmut Erdal’ın sesine benzerdi. Onun gibi çalıp söylemekten keyif alırdı. Bizde “yaşa iyen, aynen Mahmut Erdal gibi çalıp söylüyorsun,” deyince tarifsiz bir kıvanç duyardı.


Yunus’umun bir omzu düşüktür, demiştim ya. Babası okusun da köy hayatından, rençberlikten kurtulsun diye ilçeye okumaya göndermişti. Oğlumun garipliği belli olmasın diye de köylerinde yıllarca öğretmenlik yapmış, Cengiz Topel İlkokulunda çalışan köy enstitülü Sait Özyiğit’e emanet etmiş onu ve “bi takım elbise tiktirem, sen ilazım olanı edesin hocam,” demiş. Elbiseyi Demirci’nin ünlü terzisi Tüccar Terzi Kemal’ e diktirirler. Ceketi giyen Yunus’un bir omzu düşük olduğundan ceketin bir eteği ötekine göre aşağıdadır.  Köy enstitüsü mezunu Sait Özyiğit ceketin bir eteğinin diğerine göre aşağıda olduğunu görünce öfkelenir.


Terzi Kemal ölçüyü doğru aldığını prova yaptığını böyle bir şeyin imkânsız olduğunu söyler. Söyler söylemesine de Sait Özyiğit’in öfkesi geçmez. Tartışmalar sertleşmeye başlamışken, Terzi Kemal, Yunus’un bir omzunun düşük olduğunu fark edince birbirlerinden özür dileyip meseleyi tatlıya bağlarlar.

Ders çalışmayı, disiplinli çalışmayı pey sevmeyen Yunus’um başarılı olamaz ortaokulu bitirmeden ayrılır.


Günler bir nehir gibi akıp giderken, Yunus, Kamber, ben hemen her ay kendi çapımızda felekten bir gün çalamaz olduk. Zaten bizim cebimizde doğru dürüst bir şey olmazdı. Ben zamanı bir şekilde geçirebiliyordum, bolca kitap okuyor, hatta okuduğum kitapların kahramanların yerine koyuyordum kendimi. O yıllar radyo tiyatrosu dinlemek de zaman geçirdiğimiz en güzel şeylerdendi. Mesela hiç unutmam Muzaffer İzgü’nün radyo tiyatrosunu dinlerken olayın kahramanı Osman’a ne çok üzülmüştüm.


Yunus’umun da harçlığı da zaman içinde önce azalmış sonra o da bizim gibi o da parasız pulsuz parasız kalmış. Yunus evli barklı çoluk çocuk sahibidir. Böyle olmayacaktır aşağıya çalışmaya gitmesi lazımdır. Köyde aşağıya diye söylenen yer, Salihli’dir. Salihli, köyden gelenler için iş yatağıdır: Kiremit fabrikaları, bağ bahçe, çubuk işleri, inşaat işleri, sanayide tamircilik, lokantalarda garsonluk, çiftliklerde hayvan bakıcılığı…


Bir vesileyle köyü aradığımda çocukluk arkadaşım Yunus’um göçü göceği sarmış üç beş yıl önce Salihli’ye gidip kiremit fabrikalarında çalışmaya başlamış. Yıllardır görüşemiyorduk, yaz tatiline girmişti okullar, ben de on yıl aşkla görev yaptığım İstanbul’ a gitmiş, dostlarımla hasret gideriyordum. Bizi mi beklemiştir nedir İstanbul’un nemli havası, son yılların en çekilmez havalarından birini sırtlayıp gelmiş, mega köyün üstüne indirivermiş bunaltıcı havayı. Hem nem hem iç sıkıntımla bunaldıkça bunalmıştım.


Aslında bir gün önce başlamıştı iç sıkıntım. Kimseye bir şey demiyordum, durduğum yerde duramıyordum, dayanamadım az kestireyim bahanesiyle yan odaya geçip sıkıntının bir başıma üstesinden gelmeye çalışacaktım. Öyle bir olmuştu iç sıkıntım, boğmaya başlamıştı beni. Elim defalarca telefona gitmiş, birilerini arayıp hasbihal etsem belki, sıkıntım dağılır diye düşünüp telefon etmek istemiş; sonra yapamayıp tam telefon edecekken, kendi kendimle bir kavgaya girip fırlatıp atmıştım telefonu. Akşam yemeği beni mi yedi ben yemeğimi yedim bilmiyorum. Patlayacaktım.  Yatma saatime daha vardı, fakat olmuyordu, yapamadım, yatsı ezanı okunmadan bana müsaade deyip uyumaya gittim. Uyumak ne mümkün, iç sıkıntısı dayanılacak değildi.  Epey zaman sonra bir nöbet horozlar öterken yorulan, uyuşan beynim uykuya teslim olmuş, uyumuşum. Sabah herkesten önce yine ben ayaktaydım. Kahvaltıdan sonra Ali Bacanak’la onun gittiği kahvede oturmuş, sohbet ediyorduk. Anlattıklarının bazısı aklımda kalırken, bazısı benim iç huzursuzluğumla kaynayıp gidiyordu. Birden köyde oturan kardeşim Ali’yi aramak düştü aklıma. “Benim bir telefon etmem lazım,” deyip kahvenin dışına çıktım,


“Ali ne var yok köyde, sormayınca bir şey anlatmıyorsun,” deyip hafif serzenişte bulundum. Ali,

“Sorma abi Yunus abiyi kaybettik, Salihli’de kamyon çarpmış, bisikletiyle karşıdan karşıya geçerken,” deyince, yıkılmışım. Bu sırada Ali, anlatmaya devam etmiş, fakat ben anlattıklarını yarı anladım, yarı anlamadım.


“Ne zaman olmuş, doğru mu söylüyorsun…” diye anlaşılır anlaşılmaz cümleler kurduğumu sonradan fark ettim.

“Yunus abiyi dün toprağa verdik abi deyince daha çok üzülmüştüm, çocukluk arkadaşımın cenazesine katılamamıştım. Çok sevdiğim Yunus’umu uzun zamandır göremediğime mi yanayım ya da cenazesinde bile bulunamayışıma mı?

Vahşi kapitalizm insanları doğup büyüdükleri yerlerden koparıp alıyor, kültürüne, yaşam biçimine alışık olmadığı bir yerlere savuruyordu. Yunus’um da kapitalizmin canını aldıklarından biri olarak bu dünyadan ayrılıp birçok gidenin olup geri gelmediği yere çekip gitti.


Hakkını helal et Yunus’um, benim varsa hakkım yerden göğe kadar helal hoş olsun, toprağın incitmesin can arkadaşım…

                                                            

 

Yorumlar


bottom of page