Tatar Çölü: Varoluşun En Uzun Bekleyişi
- Merve S. TOLGA
- 15 saat önce
- 3 dakikada okunur

Merve Senem TOLGA
*
Tatar Çölü, Dino Buzzati'nin 1940 yılında yayımlanan önemli bir romanıdır.
Romanın ana karakteri genç teğmen Giovanni Drogo, Tatar Çölü'ndeki Bastiani Kalesi'ne atanır. Kalesi, çölün kıyısında yer alır ve Drogo'nun beklenmedik olaylarla dolu bir deneyim yaşamasına neden olacak değişimlerin simgesidir. Roman, insanın beklentilerine kavuşamaması, umutsuzluk ve yalnızlık gibi temaları ele alır.
Tatar Çölü, modernist edebiyatın en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilir.
Dino Buzzati’nin Tatar Çölü romanı, hayatı boyunca anlam arayışıyla nefes almış her insanın içine dokunan bir sessizlik taşır. Benim için bu kitap, yalnızca bir roman değil; bir ruhun yavaşça çözülüşünü izlemek gibiydi. O kadar sade, o kadar sessiz bir metin ki, okurken kendimi Drogo’nun sessizliğine karışmış hissettim. Her sayfa, insanın içindeki o görünmez bekleyişin yankısıydı.
Genç Teğmen Giovanni Drogo’nun Bastiani Kalesi’ne tayini, görünürde bir yükseliştir ama aslında bir teslimiyettir. O kale, dışarıdan bakıldığında bir görev yeri, içeriden bakıldığında insanın kendi zihninin taş duvarları gibidir.
Drogo, oraya bir idealin peşinde gider; büyük bir savaş, bir kahramanlık, bir anlam bekler. Ama Buzzati, anlamı erteleyerek anlatır.
Ne Tatarlar gelir, ne de hayat gerçekten başlar. Zaman, orada bir düşmana değil, insana karşı işler.
Drogo’nun “Belki yarın bir şey olur” diye kendi kendine söylediği cümle, romanın bütün varoluşsal tembelliğini ve umudun tuzağını özetler.
Okudukça anladım ki Tatar Çölü bir “olay” romanı değil, bir “varoluş” romanıdır. Her sabah aynı nöbet, aynı manzara, aynı sessizlik… ama o tekrarların içinde insanın çözülüşü gizlidir.
Drogo’nun umutla beklediği savaş, aslında onun içindeki boşluğu örten bir bahanedir. Kale, bir anlam arayışının mezarlığına dönüşür. Yıllar geçer; Drogo’nun gençliği, hayalleri, aşk ihtimali bile Bastiani’nin duvarlarında solup gider.
Bir sahnede, pencereden dışarı bakarken “Çöl her zamanki gibiydi, hareketsiz, sessiz ve boş” der Buzzati. Bu tek cümle, hem romanın hem de insanın iç dünyasının tablosudur.
Bastiani Kalesi bana kendi rutinlerimi düşündürdü. Alışkanlıkların güvenine sığınıp özgürlüğü unutmayı, hep “bir gün” diyerek bugünü ertelemeyi…
Buzzati, insana bunu tokat gibi hatırlatıyor: Zaman geçiyor. Ama insan o geçişi duymayacak kadar sessizleştiğinde, artık bekleyen bile kendisi değildir. Drogo bir noktadan sonra gitme fırsatını da reddeder. Askerî izin çıkar ama dönmez. Çünkü kale artık onun kimliğidir. “İnsan bir yere alıştı mı, zincirlerini bile özler olur.” der gibi bir ruh vardır her satırda.
Romanın dili yalın ama çok derin. Buzzati kelimeleri birer taş gibi dizer; az konuşur ama her cümlesi yankı bırakır. Beni en çok etkileyen şey, hiçbir şeyin “dramatik” olmaması. Çünkü hayat da çoğu zaman öyle: Büyük patlamalarla değil, küçük sessizliklerle değişiyor.
Drogo’nun ölümü bile bir sönüş gibi , fark edilmeden, sessizce, neredeyse zarif bir şekilde. Romanın sonunda, yıllar sonra kaleden uzak, yalnız bir handa ölüm döşeğinde olan Drogo, artık bekleyecek hiçbir şey kalmadığında içten bir huzurla şunu hisseder:
“Artık savaş zamanı geldi, ama onun için çok geç.”
Varoluşçuluk bu romanda felsefe değil, dokudur. Camus’nün Yabancısındaki kayıtsızlık, Kafka’nın Şatosundaki erişilemeyen amaç burada insanın tenine temas eder. Drogo, ne tamamen kahramandır ne de kurban; o sadece insanın kendisidir , umutla bekleyen, anlam bulamayınca yine de beklemeye devam eden bir bilinç. Buzzati’nin dünyasında insanın tek düşmanı kendisidir: Zamanı harcayan kendi sabrı, anlamı unutturan kendi umudu.
Romanın sonuna geldiğimde Buzzati bana şunu fısıldadı:
Bazen hiçbir şey olmaması, zaten her şeyin çoktan olmuş olduğudur.
Ve beklemek, yaşamın en yavaş biçimidir.
Tatar Çölü benim için bir içsel deneyim oldu. Her satırında zamanın ne kadar sessiz bir şekilde geçtiğini, anlam arayışının bazen bir tutsaklığa dönüştüğünü hissettim. Buzzati bana şunu öğretti: insan bazen umutla değil, alışkanlıkla yaşar. Ve o alışkanlık, farkına varmadan hayatı elinden alır.
Belki de hepimizin içinde bir Bastiani Kalesi var.
Kimi oradan kaçmaya çalışıyor, kimi duvarlarını yeniden boyuyor.
Ama hepimiz, bir yerlerde kendi Tatar Çölümüzü izliyoruz
bir mucize beklerken, çoktan geçmiş bir hayatın tozuna karışarak.





















































Yorumlar