top of page
1/1074

SOKAK ÇOCUKLARI


Sesleri ortalığı yıkıyordu. Hele gecenin ilerlemiş saatlerinde sokaklarda kimsecikler kalmamışken. Kiminin anası, kiminin babası; kiminin hem anası hem de babası yoktur.


Parkın süslü beton masaları buluşma yerleridir. Belli saatleri yoktur. Hemen her gün, bir saate kadar orada toplanırlardı. Evi olanların evlerinden, evi olmayanların şuradan buradan çaldıkları üç beş kuruşla, ya da üç beş kuruş edecek bir şeyleri satarlar hoşluk veren maddelerden alırlardı. Özel bir tercihleri yoktur; uyarına ne gelirse, onu alırlardı. Aldıkları şeyi naylon bir poşetin içine boşaltırlar; sonra… Bundan sonra her şey tamamdır, yokuşlar düz ovadır. Korkuyu, tereddüdü unutmuşlar, durdukları yerde durmazlar. Parkın içinde yukarıdan, aşağıya; aşağıdan yukarıya koştura koştura, giderler gelirler. Tuttukları takımların adlarını söyleyerek birer “oley” çekerler ki, deme gitsin. O saatte sıkıysa, bir Allah’ın kulu oralardan geçsin! Adamın neyi var, neyi yok alırlar. Vermek istemeyenlerin yiyeceği dayak yanına kâr kalırdı. İşinden geç çıkanlar, araba tutup öyle gelebilirlerdi evine. Parası az olanlar, parayı çok sevenler, ara ara düşerlerdi ellerine.


İşten çıkışı geciken Nazife gece yarısına yakın otobüsten inip evine doğru ürkek ürkek giderken önüne geçtiler. Önce laf attılar, sonra yaklaşıp orasını burasını sıkmaya başladılar. Nazifecik bir şeyler yapmanın gerektiğine inanıp gözlüklü olanın gözünün tam üstüne Allah yarattı demeden öyle bir indirdi ki, şeytanlar maşallah çekti. Boşta bulunan çocuk sırtüstü yere kapaklandı. Arkadaşları şaşkınlığını atamadan, ötekine de tarifi imkânsız bir öfkeyle sağlı sollu iki yumruk yapıştırdı. Sonra ötekine... sonra, çantasında taşıdığı oyuncak tabancasını ateşleyerek iki el sıktı havaya. Tabancanın sesini duyunca, tabanları yağlayıp çil yavrusu gibi dağıldılar.


Tabancanın oyuncak olduğundan korkan Nazife, var gücüyle evine doğru koşturmaya başladı. Onlar anlayıncaya kadar o, on sefer evine varır. Bugün tamamdır, ya yarın, ya başka günler... Bunun böyle devam etmesi imkânsızdır. Hemen 155’i aradı, olup biteni bir bir anlattı. Sonra bağlı bulunduğu karakolun numarasını öğrenip, orayı da aradı. Telefonun öte ucundaki ses:


“Buraya kadar gelip şikâyetçi olmanız gerekiyor bayan!”

Nazife’de: “İyi ama, oraya nasıl geleceğim, sokakları işgal etmişler?

“Devlet görevini yapmıyor mu, diyorsunuz?”

“Yani onu nereden çıkardınız ben canım için, güvenliğim için sizden yardım talep ediyorum!”


“Yanisi bayan, bu serseriler her gün birilerini dövüyor, her gün birilerinin bir şeyini gasp ediyor. Vatandaş olarak eve geliş gidiş saatlerinde dikkatli olmalısınız, evinize zamanında gitmeye bakmalısınız!”

“Yani demek istiyorsunuz ki, başınızın çaresine bakın, öyle mi?”

“Öyle saymak insafsızlıktır. Onca arkadaşımız kör kurşuna hedef oldu, bundan haberiniz var mı? Biz yine de bir ekip çıkarır bir iki saat oralarda bulundururuz.”


Nazife polisten beklediği cevabı alamamıştır. Bir çare bulmalıdır. Ama nasıl?

Yemeğini yedi, bir kahve yapıp televizyonun karşısına geçti. Sonra da bir sigara yaktı. Derin derin çekti, duman dakikalar sonra çıktı ağzından. Elinde kumanda kanal kanal gezinirken, gözü televizyondaki sık yıldızlı bir Amerikan bayrağının dalgalandığı kareye takıldı. Görüntü bir zaman dondu kaldı sanki. Sigarasını kül tablasına bıraktı, gözlüğünü çıkarıp elinin tersiyle gözlerini ovuşturdu. Sokaklara terk edilmiş on beş, yirmi yaşlarındaki çocukları konu alan bir filmdi bu. “Bir bayan, serserilerin liderleriyle arkadaşlık kurar. Bu arkadaşlık zamanla gelişir, giderek dostluğa dönüşür. Kadın böyle yaşamanın, yaşamak olmadığına inandırır onları. Üretmenin, el birliği ile bir çıkış yolu bulabileceklerini söyler... Bir temizlik şirketi kurarlar. Kuruluş çalışmalarını ve onun için gereken harcamayı kadın üstlenir. Temizlik işlerine başlarlar. Aradan geçen kısa zamanda herkes tanır. Gönüllü kuruluşlar, toplumun iyileşmesi adına sorumluluk sahibi olan kuruluşlar, refah toplumuna ulaşmanın top yekun olması gerektiğini düşünen duyarlı bireyler, işlerini bu şirkete yaptırmak için sıraya girerler. İlginç bir model olduğu için de televizyoncular kadını programlarına çıkarabilmek için hayâl edilemeyecek paralar teklif ederler. Lakin kadın bu önerileri kibarca reddedip fırsat buldukça tüm kanallara konuk olabileceğini söyler...


“Film müthiş” der Nazife, “film etkileyici,” der. “Bu insanlar bizim insanımız, bu yara bizim yaramız, bu yara tedavi edilmezse, tüm vücudu saracak,” der. “Ben de o tokatladığım çocukla arkadaşlık kurmalıyım, sonra da...”


Nazife, tokatladığı delikanlıyı takip etmeye başlar. Üç gün sonra, otobüs durağında, bir başına oturur bulur; varır yanına oturur. “Selam arkadaş,” der. Delikanlı da:”Selam “ der. Bir zaman sessizlik olur. Sessizliği durağın karşısında bulunan boş arsada, yukarı aşağı koşturup duran tavukların ötüşleri bozar. Her sabah inekçilerin saman ihtiyaçlarını karşılamak için bir kamyon burada saman satışı yapar, oraya buraya dökülen samanlar da tavuklar için bulunmaz bir yiyecek avı, bulunmaz bir eşinme oyuncağıdır. Arsanın kalıcı konuğu, mahallenin yaramazlarının saklambaç evi, sokak çocuklarının içip içip kendilerinden geçtiği sığınak olan terk edilmiş bir otomobil hurdasıdır. Bir zaman binilen, ihtiyaca cevap veren bu hurda, şimdi çirkinliğin ev sahibidir. Bir horoz, bir ak tavuğa, bir kırmızılı alaca tavuğa, kur yapar; sonra da ...

Nazife tekrar, delikanlının hatırını sorar. Delikanlı:


“İyiyim iyi. Sokakta yaşayan çocuklar, nasıl olursa; ben de öyleyim işte!”

“Haydi kalk, birlikte Alsancak’a gideceğiz. Öteki durağa doğru yürüyelim, haydi çabuk ol!"


Yediği yumruğun acısını unutan delikanlı Nazife’nin peşi sıra yürümeye başlar. Durağı geçerler, öteki durakları da geçerler. İki saat, üç saat yan yana yürürler. Nazife sorar, delikanlı kâh başını sallayarak, kâh “hı, hı, hı larla, sorguya dayalı tekdüze sürüp giden bu söyleşiye ortak olmaya çalışır. Kızın sıcak ilgisi delikanlının dilinin bağını çözer, anlatmaya başlar. Anlattıkça anlatır delikanlı. Sonra ara ara göz göz gelip öyle dururlar. Tekrar yürüyüşe geçerler Kaçamak bakışlarla da birbirlerini süzerken, arada gülümserler birbirlerine. Yüreklerini bir serinlik, bir hafiflik kaplamıştır.


Alsancak’ta bir kahveye girip en köşedeki masayı tercih ederler. Konuştuklarını kimse duysun istemiyorlardı anlaşılan. Zevklerinden öfkelerinden konuşurlar. Özellikle delikanlının müziğe olan ilgisi, sesinin güzel olduğunu ifade etmesi, Nazife’nin ilgisini çeker. Bu ara Nazife, güzel bir ezgiyi mırıldanmaya başlar. Delikanlı da içinden katılmıştır ona.


“Baksana abla, bağlamayı öyle bir seviyorum, öyle bir seviyorum, anlatamam!”

“Abla yok, ne ablası?”

“Tamam, tamam, e e ne diyeceğim?”

“Ne dersen de! En iyisi Nazife de !”


Nazife usata olmasa da bağlama çalabildiğini söyleyerek, özellikle deyişlere karşı bir sempatisinin olduğunu, Pir Sultan’ı, Hatayi’yi, Ruhsati’yi, Kul Himmet’i çok sevdiğini söyler.

Dört beş saattir birlikte olan bu iki gencin ortak noktaları çoğalmıştır. Nazife’nin hafta içinde çalışmasından dolayı, hafta sonlarında, delikanlının delikanlılıklarına kefil olabileceği arkadaşlarına, bağlama çalmayı öğretmeyi önerir; ancak bir şartı vardır: Hafta sonlarındaki çalışmalara kesinlikle katılacaklar.


Nazife çalışmalara hemen başlar. Delikanlılar, tahmin edilemeyecek zamanda bağlamayı belleyip tahmin edilemeyecek bir zaman zarfında normal insan olurlar.. Sokaktaki öteki çocuklar da ekibe katılmak ister. Ancak Nazife’nin evinin hacmi bu kadar kalabalığı taşıyacak durumda değildir. Bu insanlara,” yerim yok, ne yapayım, yeter bu kadar,” demeyi, içine sindiremez. Bir çözüm, bir umar bulmalıdır muhakkak! Ama nasıl? Beş iken, on beş olmuşlar, yirmi, yirmi beş, otuz olmuşlar.

O akşam, daha yatsı okunmadan yatağa giren Nazife, başını yastığa koyar koymaz, uykuya değil de yaman bir düşünceye dalar. Bu heyecan veren, heyecan verirken de beraberinde sıkıntılar getiren güçlüğün üstesinden gelmelidir. Yaşamı boyunca hiçbir sorunun karşında pes etmeyen Nazife, bu sefer çok ağır bir sorumluluğun altına girmiştir. İtilen, horlanan insanlara yaşama sevgisi vermiş, heyecanlandırmıştır. Daha on beş yirmi gün önce, insanlara kin kusanlar, ilk kez bir insan tarafından kucaklanmış, değer verilmiştir. Gözüne uyku girmez Nazife’nin. Bunun yorgun kafayla üstesinden gelmesi mümkün değildir. “Uyuyayım, gecenin bir vaktinde uyanır, dinlenmiş kafayla daha iyi düşünürüm, deyip yorganı tepesinden çeker. Yazarken, söylerken, dinlenirken, ben oluyorum,” dediği Sabahat Akkiraz’ı dinlemeye başlayıp yavaşça açar sesini. Uyumayı düşünürken uyumakla uyumamak arasında gider gelir. Yatağın içinde döner durur. İçine düştüğü sıkıntıyı aşmak için çareler düşünürken, şimdi çok uzaklarda olan “can arkadaşım,” dediği Barış’ım olsaydı bir çıkış yolu bulurdu bana. “Ah Barış, ah !” Ovuşturdu gözlerini, ellerinin arasında yanaklarını sıktıkça sıktı. Sıkıntı bastı, çözümsüzlük bunaltmaya başlamıştır onu. Üstündeki yorgan canını çıkarmaya çalışan bir zeballâ gibi bastırdıkça bastırır, canı çıkacakmış gibi olur. Fırlatır atar yorganı üstünden. Terlikleri geçirir ayağına, dar koridoru adımlamaya başlar. Mutfakta tüpün yanına koyduğu sigarasını alır yakar. Dumanını bir zaman bırakmaz. Sonra: ”Tamam, tamam, tamam, tamamdır bu iş. Barış’ım benim, seni düşünmem bile güç kuvvet veriyor bana, beynim daha iyi işliyor, en çetrefil konuların rahatlıkla üstesinden gelebiliyorum. Barış’ım benim, yolumun ışığı benim! Ben yarın Muhtar Kemal’le konuşmam lazım, ilk işim bu olmalı. O bir çıkış yolu bulur bana. Hiç olmazsa, mahalledeki boş dükkânların birinin anahtarını alıverir. Ben de gider, Marangoz Müslüm’e kanepe yaptırırım bir iki tane. Tamam, tamamdır! Hızlı hızlı yatağına doğru yönelir, terliklerini fırlatıp atar, onlar da gitti duvardaki Nermin’in yeni yıl hediyesi olarak yaptığı tabloya isabet eder. Tablo asılı olduğu yerden takla atarak düşer. Onu yerden almayı düşünmez bile. Uyumak ister, yarın zor bir gün; fakat güzel bir gün olacak diye düşünür. Uyur, hem de başını yastığa koyar koymaz. Rüyasında Barış’ı görür. “Sana güveniyorum, sen yaman bir kadınsın, sen istesen, tarihi yeniden yazarsın, eğer sen erkek olsaymışsın… Gece boyu gülümser, gülümseye gülümseye uyur ve sabah gülümseye gülümseye uyanır.


Muhtar Kemal, Nazife’ye beklediğinden daha çok yardımcı olmuş, Bahar Sitesi’nin en büyük dükkânını tutuverir. Üstelik bu dükkan, idare edecek oranda da bakımlıdır. Marangoz Müslüm, elindeki işi bırakır, Nazife’nin istediği ölçülerdeki kanepeyi iki saatte bitirip teslim eder. Delikanlıların yardımıyla da yerine taşınır.


Nazife ve delikanlılar bundan sonra daha büyük bir aşkla çalışırlar. Hafta sonları sabahtan akşama kadar çalışıyorlar, güneşin battığından, karanlığın çöktüğünden haberleri bile olmaz. Mahallenin öteki sahipsiz çocukları, başka mahallelerin sokak çocukları, Nazife’nin grubuna katılmıştır. Muhtar Kemal’de meseleyi Kaymakam Ekrem’e açmış onun da desteğini almıştır. Nazife, arkadaşlarının çalışmalarını duyanların ilgisini çekmiş, kahvelerde okey, kağıt oynayan insanların seyirliği olmuştu. Muhtar Kemal, Kaymakam Ekrem’e:


”Bir gösteri yapalım, bu gösteriye Vali Bey’i de çağıralım. Bir gösteri ki, insanları kaynaştıran bir gösteri olsun! Ne dersiniz sayın kaymakamım, uygun mu ?”

“Öyleyse bunu Nazife Hanım’a söyleyelim, bakalım, o ne der?”

Nazife’nin yanına giderler, düşüncelerini tek tek aktarırlar. Nazife’ye Ege Üniversitesi’nden yardımcı eleman getirebileceklerini; ancak her şeyin son kararının onda olacağını ifade ederler. Kaymakam Ekrem, Muhtar Kemal, Nazife’yi kırmamak için kelimeleri dikkatli seçerler. Nazife’ye aklı ile onları etkilediği gibi; güzelliği ile de koparılmaya kıyılamayacak bir çiçektir. Çalışmalarını keyifle izlerken; uzaktan uzağa da hayranlıkla bakmaktadırlar.


Gösterişli bir kadındır bu Nazife. Sappo’nun: “Kızarmış nara benzersin,/ Ağacın en yüksek dalında./ Unutulmuş./ Hayır ulaşılamamış...”İşte öyle ulaşılamamış bir güzeldir o. Az çilli bir yüzü, yukarıya doğru hafifçe kıvrık bir burnu, her daim ateş gibi yanan incecik dudakları, kısacık kesilen kıvır kıvır saçları; dinleyeni esir alan, Mavilinin konuşması gibi bir konuşması vardır.


Yirmi iken elli, elli iken, yüz eli, yüz eli iken beş yüz kişi olmuşlar. Beş yüz kişi aynı notada çalmaktadır saatlerdir. Tellere aynı kuvvette vurulmakta, sazlar, aynı tonda ses vermekte. Ellerinde sazlarıyla delikanlılar aynı hizada, Nazife bir taburenin üstünde karşılarında. Deyişler, türküler her çalışmada aynı tempoda çalınıp söylenmekte. Muhtar Kemal, Kaymakam Ekrem, Vali Alaaddin, Emniyet Müdürü Hasan, bazen söyleyerek; bazen ayak tempolarıyla çalışmaları takip etmektedir ara ara. Emniyet Müdürü Hasan:


“Vali Bey’im, Nazifemizle konuşalım, uygun görürse; beş yüz kişilik de bir semah ekibi kuralım. Ben elimden geleni yapacağım, mesaimin bir bölümünü buna ayıracağım.”

“İyi olur, çok iyi olur müdür bey, çok iyi olur! Ne lazım gelirse yapın!”


Emniyet Müdürü yanına güvendiği, insanlarla iletişimi iyi olan iki memur alır, İzmir’in altını üstüne getirir. Gözünün tuttuğu sokak çocuklarını tek tek toplayıp hiçbir şey konuşmadan doğru Nazife’nin karşısına getirir. Biliyordu ki bu kızla konuşan sokak çocukları afsunlanmış gibi tutuluyorlar. Gerçekten de öyle olur. Sokakların fedaileri bir yılan terbiyecisinin elinde oyuncağa dönen yılanlar gibi sessiz sedasız ağzından çıkanları can kulağıyla dinler.

Beş yüz kişilik saz ekibi, beş yüz kişilik semah ekibi Nazife ‘nin gözetiminde günlerce çalışır. Giysilerin kumaşını bir tekstil firması vermiş; dikimini de terzilik meslek lisesi üstlenmiştir. Büyük güne az bir zaman kalmıştır. Herkesi tarifi imkânsız bir heyecan sarmıştır. Aylardır çalışmaktadırlar. Ya iyi çalamazlarsa, ya iyi dönemezlerse, ya bir aksilik çıkarsa, ya o gece sel baskınlarına sebebiyet veren yağmur yağarsa, ya delikanlıların bazısı gelmeyiverirse...


Atatürk Spor Salonu, silindi, temizlendi, gösteriye hazır hale getirilir. Vali Alaaddin, Kaymakam Ekrem, Muhtar Kemal, sabah erkenden görevlilerle birlikte gelirler. Kimsenin kahvaltı yapmak, aklına gelmemiştir. Müthiş bir heyecandır bu. Salonun düzeni, ışıklandırılması, ses düzeni... Her şey güzel olmalı bu gece. Yerel gazeteler, televizyonlar önemsemeye başlamışlar. Onlar da erkenden ekiplerini göndermişler, özellikle Nazife’nin düşüncesini almak için sıraya girmişler. Ama ne mümkün bir dakika bile yerinde, durmaz; ateş gibi, gidiyor, geliyor; oradan oraya koşturup durur boyuna.


Saat yirmi bir. Işıklar yanıp sönmeye, ışıklı toplar dönmeye başlar Salonun içine koyulan dev ekranın önce “hoş geldiniz“ mesajı silinir, sonra salonun ışıkları kapatılır. Tüm salon aynı anda sessizliğe gömülür. Dev ekrandan bir ses yayılır, adamı çekip alan. Bir aşık, davudi sesiyle,”bugün bize hoş geldiniz erenler’i” çalıp söylemekte. Sonra üstat Mahsuni’nin sesi. Sonra elinde bağlamalarıyla, delikanlılar yerlerini alır. Mavi gömlek, lacivert pantolon giymişlerdi hepsi. Nazife’nin yüreği çat diye çatlayacakmış gibidir. Salon ağzına kadar doludur. Her tabakadan, her cinsten dünyalı, onları izlemeye gelmiştir... Nazife, yerini almadan izleyenlerini süzer. “Korkma sen bu işin üstesinden gelirsin, ferah tut kendini,” der gibi bir halleri vardır protokolün. Koca salondan çıt çıkmaz. Birden tüm sazlar aynı anda Nazife’nin bir işaretiyle çalmaya başlar. Bir, iki, üç türkü… Peşi peşine gelen türküler dinleyenleri yüreklerinden yakalamıştır. Beş yüz saz, aynı anda, “bugün bize pir geldi,” der. Beş yüz el, aynı anda yukarıdan aşağı sazın gövdesindeki tellere vurur. Şaşıran yok, uyumu bozan yok. Tek bir yürek, tek bir sestirler. Sonra, yeşilli kırmızılı otantik giysileriyle semahçılar çıkar, meydan alır. Sazcılar çalar, semahçılar döner. Gördes semahı, kırklar semahı. Tekmil salon bir huşu içindedir. Kimse nefes almaz. Vali Alaaddin, Müdür Hasan, Kaymakam Ekrem, Muhtar Kemal de kendilerinden geçmiş kıpırtısız izler Nazife’nin aşk bayramını. Nazife, hem çalıyor, hem de gönül fırtınasına tutulmuş, bilinmedik yıldızlara gidip gelmektedir adeta...


Nazife, sandalyesinden kalkar” el elle canlar, tutuşun el ele,”der. Tutuşurlar el ele: Vali Alaaddin, Müdür Hasan, Kaymakam Ekrem, Muhtar Kemal, tutuşurlar el ele. Sonra Nazife’yi alırlar yanlarına birlikte dönerler. Oturan kimse kalmamış, herkes ayağa kalkmış, yürürler alana, hep birlikte çekerler kırklar semahını. Nazife’nin bir işaretiyle beş yüz saz aynı anda susar. Yine sessizliğe batar koca salon. Nazife, doğrulur, sıranın en başındaki delikanlıya yönelir, elinden tutar, sahnenin ortasına getirir. Nazife’nin de elinde sazı vardır. Herkes Nazife, ne diyecek diye merakla beklemeye başlar.

“Bir güzellik yaşıyorsak, bize bu güzelliği yaşatan bir tesadüftür. Ben Nazife, arkadaşım Kerem, kötü bir şekilde karşı karşıya geldik. Ama şimdi can olduk. İzniniz olursa, bu gece bizim gecemiz olsun. Valim izin verirse, Muhtar Kemal izin verirse, bu gece bizim düğün gecemiz olsun!”

O gece onların düğün gecesi oldu. Nazife ile Kerem, canların huzurunda, kırkların şahitliğinde can oldular. Bundan sonra, sokak çocukları ne tinerci, ne de uhucu oldular. O günden sonra saz çalmasını bilmeyen bir çocuk kalmadı bu ellerde...

Etiketler:

32 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


1/2