top of page

Rastlantılar


JEAN BERAUD-CAFE
JEAN BERAUD-CAFE

ENGİN SEVİNÇ

*

-Öykü-


Kafamın içindeki uğultuyla sokağa çıktığımda saat belki yedi civarıydı ki hava kararmaya başlamıştı.


Bugün de hava nedense bir tuhaf. Yağmur yağacak zannediyor insan, ama yok, hafif bir esintinin ardından toprak kokusu bastırıyor içimi. Uzun paltolardan ve uzun kollu kazaklardan içim bunalmış zaten. Bugün akşam eve gider gitmez kendimi yenilemeyi düşüneceğim. Belki odamı toplar, masamın ve yatağımın dağınıklığını düzeltirim. Kirli çamaşırlarım doğru makineye! Bulaşıkları bir güzel yıkayıp salona koku sıkarım. Sonra da banyoya girerim. Havalandırmayı kapatıp şarkı bile söyleyebilirim. Aynada saçımı tarayıp kurularım ve yarın sabah yeni biri olmuş gibi uyanana kadar rahat bir uyku çekerim. Bunu Uzun Sokak boyunca düşündüm. Maraş’a geçtim sonra. Hava, güzel ıhlamurlardan demlenmiş çay tazeliğinde ıslak ıslak kokuyordu. İşte bir bar!


Barın kapısında durunca bütün ışıkları yüzümde hissettim. Böyle bir anda, rüzgârın hafifliğinde saçlarım kulaklarımı okşadı.


Onlarca göz ve onlarca surat yüzüme bile bakmadan önümden geçerken kendime bir veda öpücüğü vermeliyim dedim. Akşamdan önce, henüz değişmeye başlamadan, son kez kötü olmak istedim. Karanlıkta kendime bir tabure çekip oturdum. Kızıl bir barmen elindeki bezi kenara bırakıp yüzüme döndü. Bira istedim. Ucuz bir eğlence olmalıydı. Kazancı olmayan insanlar böyle şeyler yapabilir. Bütün günümü radyoda geçirip, bilgisayar başında, yüzünü bile görmediğim insanların çaldığım parçadan etkilendiklerini düşünmek ve bunu başarmak zorunda oluşumu bilmek sıkıcı bir durum. Üstüne okuduğum şiirler, övdüğüm insanlar, öğle arası tavuk dürüm, sonra sınırsız oturma eylemi, kulağımı şişiren kulaklıklar… Bira içmek benim için ucuz bir güzellik gösterisi. Hak ettiğimi düşündüğüm bir ucuzluk ama.


“Sen de mi burdasın?”

Arkamı döndüm.

“Ben de buradayım” dedim Engin’e.

“İçme şu zıkkımı. Sağılığına yazık” dedi gülümseyerek.

“Sen niye buradasın?” diye sordum.

“Kokluyorum. Daha çok hoşuma gidiyor” dedi.


Yan tabureye yerleşip iki gün önce gördüğü rüyayı anlatmaya başladı. Bu sırada bir bira ısmarlamak zorunda kaldım.


“Uzunca bir binanın hizasında durup yukarıya bakıyorum; karanlık mı karanlık. Nasıl, nereden geldim bilmiyorum. Yukarıdan bir pencere açıldı. Sonra bir baş gördüm, uzandı bana doğru. Saçları yüzünü örten bir kadındı bu. İyi seçemesem de biri zorluyormuş gibi görünüyordu. Orda öylece durmuş bakıyordum. Kadın camdan iyice dışarı uzandı. Gövdesini bile görünce panikledim. Kendini aşağı bıraktı. Üzerime doğru düşmeye başlayınca panikten kaçamadım. Dizlerimin bağı çözülmüştü. Hareket edemiyordum. Kadın gittikçe yaklaşıyordu.” Burada ellerini havaya kaldırmış, kadının düşme şeklini gösterirken arkamızdaki masada iki kadın gülüşerek hakkımızda konuşuyordu. Göz ucuyla kumral olanını incelemiş, ön yargılar edinmeye başladığım anda Engin’e geri dönmüştüm. “Geldi, geldi, geldi ve… Ben kaçamadım.”


“Naptın peki?”

“İnanmayacaksın belki ama durup dururken ağladım. Bildiğin gibi değil. Hıçkıra hıçkıra ağladım. Kendime mi yoksa kadına mı bilmiyorum. Ama ağladım ve sabah uyandığımda bu rüyayı gördüğümü kadınla göz göze geldiğimiz son saniyeyi hatırlayarak anladım. Sonra oturup düşündüm ne anlama geldiğini. Bu bütün günümü aldı. Bir çıkarımda bulundum. Şöyle bir şey geçirdim içimden: Bir hayatın sönümü, aslında başka bir hayatı da yok eder. Farkında olmadan, etrafımızdaki insanlar ölürken aslında biz de yavaş yavaş yok oluyoruz. O kadını tanıyıp tanımamam önemli değildi. Ama ölümü beni de öldürdü.”


Birasının yudumlanmamış olduğuna gözüm takıldı. Bunu anlamaması için arkamdaki iki kadın hakkında bir şey söyleyecekken;

“Bir öykü yazdım bununla ilgili. Sana getirdim” dedi.

Öylece kaldım.

“Burada mı okumamı istiyorsun?”

“Dilediğin yerde ve dilediğin zaman” dedi.

Öyküyü verdi. Tam bu sırada çalınan müziğe kulak kestik. Robbie Williams, Better man’di.

“Böyle şeyler çalsana radyonda” dedi Engin. Bu çocuğa kızsam mı umursamasam mı karar veremiyorum.

“Kaç defa söyledim sana Türkçe müzik çalıyorum diye”

Sustu.

“Canlı telefon bağlantısı filan alacaksın aslında programa. Ya da sırf öyle bir program yapacaksın. Dinleyiciler arayacak, hangi şarkıyı istediğini ya da kime armağan ettiğini filan sormayacaksın. Konuşacaksın sadece. Tıpkı bir arkadaşla, bir sevgiliyle konuşur gibi. Farz et ki yanı başında, gözlerinin ucuna biri oturmuş sana bir şeyler anlatıyor ve sen onu dinliyorsun. Öyle bir şey mesela.”

“O ney lan öyle, kaybedenler kulübü müyüz biz?” dedim gülerek.

“Kazanıyor muyuz ki?” dedi.


Yüzü asıldı birden. Sonra müsaade isteyip kalktı. Gittiğinde birası hiç yudumlanmamıştı. Kupayı önüme çektim. “Ucuz güzellik!” dedim içimden.

Kızıl barmenle göz göze geldim. Sağına soluna baktı önce. Boş bardakları siliyordu. Elindekini orada bir yere bırakıp tezgâha dayanarak yüzüme yaklaştı.

“Bugün çaldıklarını dinledim” dedi. Sarı bıyıkları dudaklarının ucuna sarkan bu herifin ne dinlediği umurumda değildi. Yine de kendimi “Hangileri?” diye sormaktan alamadım. Işığın altına iyice gizlediği gözlerinin yüzümde gezindiğini hissedebiliyordum ve bu durum huzurumu bozmuştu. Buraya daha önce kaç kez gelmiştim de bu adamı şimdi yeni görüyormuş gibiydim. Tuhaflık kimde acaba?

“Bu gece benim için bir şey çalar mısın?” diye sordu. Bir anda tutarsız düşüncelerim aklımdan firar etti. Ne söyleyeceğimi bilemedim.

“Bir bira daha versene” dedim. Gözlerini yüzümden ayırmadan kupa bardağı taşırana kadar doldurdu.

“Bu gece yayınım yok” dedim birayı alırken.

“Olsun” dedi. “Sen yine de benim için bir şeyler çal”


İnsanlar beni ne sanıyor? Yüzümde ne var? Abuk sabuk herifler karşıma çıktıkça şüphe etmeye başlıyorum. Sinirli biri olduğum söylenemez. En büyük tepkim sessizliğim olmuştur bu yüzden. Küçüklüğümden beri insanları kırmaktan, onları gücendirmekten sakınırım. Belki patavatsızlıklarım olmuştur ama yine de kötü biri olduğumu düşünmedim hiç.


Derinden iç çekip “Yarın değişeceğim” dedim içimden. Arkamdaki boş masaya geçtim. Bu sırada hava iyice kararmıştı. Cam kapının ardında yağmur damlalarını irili ufaklı seçebiliyordum. Ne zaman bir otomobil geçse aydınlanıyorlardı. Kapı açıldı. Kahverengi pardösülü kızın biri girdi içeri. Ardından siyah ceketli yakışıklı bir çocuk elindeki şemsiyeyi kapatarak girdi. İki dakika sonra sırt çantalı, biri kız diğeri erkek, iki üniversiteli genç dışarı çıktı. Kızcağız yağmuru görünce çocuğa aldırış etmeden koşturmaya başlayınca delikanlı da peşinden yetişmek istedi. Birkaç dakika sonra yüzü neredeyse mavileşmiş otuzlu yaşlarında irice bir kadın koltuğunun altına aldığı beyaz yüzlü tüysüz bir gençle içeri girip şöyle bir etrafına bakındı. Çocuğun henüz lise talebesi olduğuna yemin edebilirdim. Gözüne kestirdiği karanlığa doğru yürüyüp kayboldular sonra. Uzun Sokak’ta, Adidas’ın önünde bekleyen serseriler aklıma geldi. Onları da buralara alıyorlar mı diye düşündüm. Sonra aklım Çömlekçi’ ye uzandı. Ucuz oteller, ucuz odalar, renkli ışıklar ve renkli kadınlar…


Yüzümü ovalarken Ray Charles çalıyordu; galiba Cry. Göz ucuyla bara baktım. Kızıl barmen! Ulan, ne değişik adamsın sen? Kendi kendime güldüm.

Kendi kendime gülerken masama biri oturdu. Baktım, Perihan’dı. O da beyaz dişleriyle gülüyordu.

“Bu kadar komik olan ne?” diye sordu.

Bütün gülmelerim yerini ciddiyete bıraktı birden. Şaşkınlığımı gizlemek için birama yumuldum. Dudaklarımı elimin tersine silerken onun da ciddi halini gördüm. Elime bakıyordu ve büyük ihtimal böyle şeyler yapmazdı diye düşünmüştü. Belki haklıydı. İnsanlar, tanıdıklarını düşündükleri insanlar hakkında bazı tespitler yaparlar ve uzun süre görüşmezlerse, ilk buluşmada, ilk karşılaşmada her şey kendini ele verir. Tıpkı Perihan’ın o bakışları gibi. İğrenti değil, bulantı değil, zamanın ve mekânın verdiği bir şey hiç değil. Bir yabancılık, alışkın olunmadık bir bakıştı bu.

“Neden buradasın?” diye sordum.

 Arkasını işaret ederek “Arkadaşlarım” dedi.

Baktım. Arkadaşları. Zarif bir açıyla yüzümü çevirince ışığı yüzümün yanına aldım. Bir de o kaldı zaten. Gerideymiş gibi, soluk ve biraz mat.

“Napıyorsun?” diye sordu. “Bu aralar” diye de eklemeyi unutmadı.

“Bildiğin gibi, radyo işine devam.”

“Hala mı? Peki dergi noldu? Devam ediyor musun?”

“Para kazanamıyorum. Sormak istediğin buysa eğer. Zor durumdayım.”


Işığa döndüm. Bir anlık yanılgıyla göz göze geldik. Karanlıkta bir ağaç gölgesine düşmüş su damlası gibiydiler. Işıldıyor ama görünmüyorlar. Gösteriyorlar. Kendimi o küçük ve derin hücrede hissedince tüylerim ürperdi. Bir anda bundan beş sene öncesine gittim, her yer ve her şey değişiverdi. Önce iklim. Sonra coğrafya ve şartlar. Değişmeyen ne peki?


Mürekkep kokusu burnumu yakıyor. Masadaki baskılara bakıyorum. Dizgilerde bir hata bulabilirim diye çok dikkatli inceliyorum. Perihan masanın öteki ucunda resimlerle ilgileniyor. Gözlerinde tuhaf bir dalgınlık bulanmış, saatler öncesinin yorgunluğu kocaman göbekli şişman bir ihtiyar gibi kirpiklerine çökmüş, uykulu uykulu bakıyor. Birden, kalkıyor ve gidiyor. Kapıyı kapatınca birinin odadan çıktığını anlamıştım. Gözlüklerimi çıkarıp aceleyle yürüyorum. Bir şeyler var. Ya da bir şey oluyor. Hissediyorum. Sokak kapısı kapanıyor. Çinkodan bir ses çınlıyor odalarda. Hava çoktan kararmış. Lacivert bir Trabzon gecesi. Şehir bir tablo sanki, yıldız yağmuruyla örtünmüş. Meydan’da durduruyorum.


“Noldu Perihan?”

Avuçlarını sıkıyor.

“Hiçbir şey.”

“Ne demek hiçbir şey? Birden çıkıp gidiyorsun.”

“Gidemez miyim?” diye soruyor ciddi ciddi. Uykusu yok bunun. Yanlış düşünmüşüm.

“Sorun ne?” diyorum. Susuyor. En iyi yaptığı şeylerden biri zaten. “Perihan ne olduğunu söyle bana. Bilmek istiyorum.”

Bir hata yapmış olabilirim. Birinden bir şey duymuş olabilir. Canı sıkılmıştır belki, bunaltıcı bir duygu yaşıyordur kim bilir. Ama bir şeyler yapmak ve düzeltmek istiyorum. Bütün çabam bu. Konuşmuyor bir türlü.

“Söylemeyecek misin?”

Uzakta bizi seyreden taksi şoförlerine doğru yürüyor ve binip uzaklaşıyor.

“Uzun zamandır Paris’teydim” dedi Perihan. Sesi bir gök gürültüsü kadar şiddetli bölüyor hayalimi.

“Öyle mi? Ne güzel…” diyesim geliyor içimden. Barmen müziği değiştiriyor.

“Nasıldı peki?” diye sordum.

“Güzeldi. Dört senedir oradaydım. Biraz da İstanbul’da kaldım. Sergiler açtık, seminerlere katıldık. Hep koşturmaca işte!”

“Çocuğun var mı?” diye sordum birdenbire. Şaşırıp kaldı. Bunu neden sorduğumu sordu.

“Parmağında yüzük izi var, ondan” deyince gülümseyerek “Nişanlıydım. Olmadı” dedi. Bunu söylediğinde gözlerimin ne ara parmaklarında gezinip yüzük izine rastladığımı düşünmeye başladı. Hatta bu sırada başka ayrıntıları düşünüp düşünmediğimi kendine sormak istemiştir. Gözünün önüne gelen saç buklesini ayırıp parmakları arasında başına savururken “Sen ne yaptın?” diye sorunca evlenip evlenmediğimi kastettiğini anlamıştım. “Hala aynıyım, bıraktığın gibi.”


Dokundurucu bir cevaptı çünkü hemen konuyu değiştirdi. Fransız kültüründen ve edebiyatından konuşmaya başladı. Palmiyelerle çevrili Cannes, Lyon garında viyolonsel çalan bir çocuğa âşık olması, Paris’te ucuz bir otel odasında geçirdiği ilk zamanlar… Kulenin dibinde tanıştığı ve nişanlanacağı o Fransız delikanlısına varana dek her şeyini anlattı. Bir ara eksik bir şeyler kalmış olabilir diye düşünmeye durdu. Bu sırada arkadaşları kahkahaya boğulmuş, bar kalabalığını susturmuştu.

“Ne için yaşadığını kesin olarak bilmeden insan yaşamayı kabul etmez, hatta dünya nimetlerine boğulsa bile kendini yok etme yoluna gider. Dostoyevski.”

Kendinden geçercesine gülüyorlar. Sarımsı dişleri kocaman karanlıklarında yıldız tanesi gibi somurtuyor. Beni tiksindiriyorlar.

“Dostoyevski kırk yılın başı doğru laf etmiş. Yanlış olan, bunu senin ağzından duymak”

Yine gülüyorlar. Sinirleniyorum. Perihan fark ediyor durumu. Dönüp bakıyor, bir ara gülesi geliyor, sonra benden yana dönüp ciddileşiyor.

“Aslında iyi çocuklar” diyor. Bu bana karşı yapılmış bir açıklama. Ama öfkemi dindirmiyor. Tam şu an, yerimden kalkıp bir tekini yumruklayasım var.

“Serkan?”

“Efendim Perihan?”

“Bana kızgın mısın?”

Hayır, Perihan yapma bunu! Şimdi konuşulacak bir konu değil bu. Şimdi, çok sinirliyim. Ben sadece son kez kötü olmak için geldim buraya. Bir bira içip kaçacaktım. Yarın yeni biri olmak istiyordum. Sonra sen çıktın. Neden beş sene sonra diye sormuyorum, beni yanlış anlama. Ama Perihan, beş sene sonra karşıma çıkıp bana kızgın mısın diye sorabilir mi insan? İnsan hiç neden gittiğini söylemeden, bir kelime bile olsun yazmadan, kim bilir hangi uzaklıkta beş senesini geçirip de bir anlık dalgınlığımda karşıma çıkıp hiçbir şey olmamış gibi davranabilir mi?

“Şu arkadaşların, başkalarını mutsuz etmek için gülüyorlar” dedim.

Dönüp bakmadı bile. Susmayı denedi. Başını önündeki boşluğa doğru eğdi. Birazdan ensesini görebilirdim. Saçları uzunca bir yağmur sağanağı, insan biraz olsun serinlemek için içinde kaybolmak istiyor. Bir şey ısmarlamadığımı fark edince kızıl barmene döndüm. Küskün bir ifadeyle siparişimi aldı.


Perihan, birası önüne konulurken yüzüme bakıp bir şey söylemek istedi. Dudakları aralanınca dikkat kesildim.

“Bak, sana ne anlatacağım!” diye başladı. “Ülkenin birinde sevilmeyen bir kral varmış. İki çocuğu ve karısı da dâhil hiç kimse sevmiyormuş bu adamı. Bu kraldan kurtulmayı düşünmüşler. Ama bunu nasıl başaracaklar? Karısı, ben öldüremem demiş. Acırım. Çocukları, biz öldüremeyiz çünkü çok küçüğüz demişler. Kralın en yakın adamı, ben yapamam çünkü ona saygım var demiş. Vatandaşlardan hiç birisi buna cesaret edemeyeceğini söylemiş. En sonunda bir büyücüye gitmişler. Büyücü aksakallı bilge biriymiş. Sarayın yakınındaki kuyuya zehir atmalarını söylemiş. Kuyunun suyundan içen kral delirecek, böylece ülkeyi yönetecek iradesi olmadığından ya öldürülüp ya hücreye atılıp herkes ondan kurtulacak. Kuyuya zehri atmışlar. Bir gün geçer, iki gün geçer, üçüncü gün olur. Kral da bir değişiklik yok. Ama şehirde tuhaflıklar olmaya başlar. Susuz kalan halk o kuyunun suyuna dadanmıştır ve zehirli suyu içen herkes delirmiştir. Fakat kral bir türlü suyu içmez. Herkes bu işin başarısız olacağını düşünür. Kral bir türlü ölmüyor. Bir gün kral sarayın dışına çıkıp şehri gezmek ve insanlarını görmek ister. Ona anlatılanlar doğru muydu acaba? Birden öyle bir kalabalık içinde bulur ki kendini, etrafını onlarca hatta yüzlerce deli çevirir. Kralı tanımazlar. Kral, ben sizin kralınızım der durur ama deliler laftan anlamaz. Askerler kralı yalnız başına bırakmıştır zaten. Kralı parçalar ve öldürürler. Yani suyu içen başkasıydı ama ölen yine kral oldu.”

Biraz sessizlik, biraz da müzik. İkimiz de sarhoş değiliz ama gözlerimiz baygın.

“Kral ölünce noldu?” diye sordum.

Bu kez bardağını sıkmaya başladı.  

“Bana bir şey mi anlatmak istiyorsun?” diye geçirdim içimden. “Bunun taksiye binip gidişinle ne ilgisi var?”

“Aslında kralın öldüğünden haberi yok” diyerek masamdan kalktı. Arkadaşlarının yanına uğrayıp ayaküstü bir şeyler söyledi ve çıkıp gitti sonra. Bir an için peşinden gidesim geldi. Şeytan dedi aç kapıyı ve koş. Tut kollarından, çevir kendine. Peki ya sonra? Ne diyebilirim ki? Ona ne söyleyince suçluyu bulup cezalandıracağız? O bana ne diyecek ki bir hata varsa görmüş olacağız? Aslında ikimiz de aptalız. Belki bütün problem bu. Farkındayız belki de, görmüyoruz. Aslında sevmek çok şeye yetiyor, yetiremeyen biziz belki de. Bu nereden aklıma geldi, bilmiyorum. Galiba bununla ilgili bir konuşma yapmıştık. Sevmek, güzel evet, ama yetmiyor. Anlaşamıyoruz biz Serkan. Tamam, Perihan haklı olabilirsin. Ama sonuçta zamanımız çok. Yetişecek neyimiz var ki? Hayır, Serkan anlamıyorsun. Sen çok iyisin. Beni sevdiğini de biliyorum. Ama olmuyor, yapamıyorum. Belki de ben sana göre değilim.


Yağmur hızlanmış olmalı, sesini duyar gibiyim. Bir ara barmenle yeniden göz göze gelince müzik kesildi. O sırada kapı camını yalanan damlaların sesine kapıldım. Kalabalık yok oldu birden. Sonra tabureler masalara yatırılırken yerler süpürüldü. Bardaklar ve şişeler tertemiz dizildi tezgâha. Işıklar söndü birden. Dünya sallanırken eve yürüdüm. Kapıyı açtım. Ranzama uzandım. Sokak lambasına gözlerimi dikip sarhoş aklımda bir defa olsun değişemeyeceğimi anladım.


Aşk, bana göre değil.

İlgili Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


bottom of page