top of page
1/1076

Mîna Urgan Feminist Değil İNSANDI



"Benim fikrim çok başka. Ben kadın-erkek ayrımına inanmıyorum; bence insan var. Ve bu insan erkek ve kadın niteliklerinin bir uyuşması. Salt erkek ya da kadın bir yaratık düşünün. İki durumda da korkunç bir yaratık çıkıyor ortaya. O yüzden feministlerin davasını anlamıyorum. Son derece matriarkal bir ailede büyüdüm; ailede her kararı kadınlar verirdi. Gençliğim de Cumhuriyet'in ilk yıllarında geçti. Dolayısıyla yetiştiğim ortamda ezilmiş kadın görmedim. Feministleri anlamamam bu yüzden. Ama elbette görüyorum, kadınlar eziliyor. Nerede eziliyor? Küçük memur kadınlar, kasabalı kadınlar eziliyor, evet. Ama mesela köylerde kadın çalıştığı için o kadar ezildiğine inanmıyorum ben. Çünkü üretimi elinde tutan kadın ezilmez bence. Bütün mesele kadının ekonomik olarak yaşama ağırlığını koyması. Ancak, kolejde veya iyi bir okulda okumuş kadının ezilmesini aklım almıyor. Böyle bir durumda ezilmek için kadının kabahati olması gerekir. En azından günümüzde böyle bu. Eskiden koşullar böyle değildi. Feminist arkadaşlarım diyorlar ki 'Kadın koşullandırılıyor'. Buna inanmıyorum. Örneğin benim koşullanmam bunun tam tersi oldu. Şimdi, şehirde yaşayan hali vakti yerinde bir kızın koşullanmasını anlamıyorum. Bana öyle geliyor ki, kadınlarda bir katlanma, kolayına gitme var."


(Yaşasın Edebiyat, mart 1998).


Tabii haklı olduğu yanlarıyla birlikte konu, Mina Urgan'ın bahsettiği kadar kolay açıklanabilir durumda değil ne yazık ki. Sonuçta İNSAN'dan söz açılıyorsa, sorunu kadının koşullanmasına bağlayıp işin içinden çıkması o kadar da kolay değil. Çünkü, kim ne derse desin insan denilen varlığın doğumuyla yanında getirdiği, kişilik oluşumuna küçümsenemeyecek etkileri olan birçok yapısal özellik vardır. Bunlardan özellikle bazılarını kırmak en azından atomu parçalamak kadar zor, zaman zaman da tehlikelidir. Bu durumda da ''şartlarımız aşağı yukarı aynı, ben yapabiliyorsam o da yapmalı'' gibi sözler oldukça dayanaksız ve insan doğasının farklılıklarından habersiz olarak edilmiş sözler gibi gelir bana...zamanında her ne kadar aynı yanılgılara düşmüş olsam da!


Bana da kızarlar mı? Olsun, kızsınlar. Katledilen kadın sayıları ortada ve biz yıllardır kadın ve kadının toplumdaki yeri üzerine yoğunlaşmış, pozitif ayrıştırma çabasında olmuş, yasalar, yaslar...bir türlü yasalara doymadığımız yerde, cehaletin yüksek olduğu ülke yollarında, daha çok trafik lambası kullanıldığını unutmuş gibiyiz ve bilinç eksikliğinden sebep kırmızı ışıkta geçenlerin kural tanımazlığını. Asıl üzüldüğüm de, kadını İNSAN sıfatına kavuşturmak üzere kolları sıvadığımız harekette, bağnaz düşünceleri düşman edinmek dururken, erkek cinsini hedef alan, onlarla ciddi ciddi çatışan tutum ve davranış biçimleri geliştirişimiz...Ne yazık ki, yer yer aşağılamaya varan kin ve öfkenin dozuna baktığımda, sanki binlerce yıllık insanlık geçmişinin, kadın cinsi olarak ezilmişliklerimizin intikamını almak ister gibiyiz. Unutulan en önemli şeyse: Kinin kini, nefretin nefreti, kan davasının kan davasını doğuracağı gerçeğidir.


Kısacası ben, feminizm de dahil olmak üzere ayrışmaya sıcak bakmıyorum, bu pozitif adı altında yapılıyor olsa da. Çünkü, akılcı adımlarla bir araya getirmenin ve ortak paydalar yaratıp, bir arada tutmanın daha gerçekçi, daha medeni çözümler doğuracağını düşünüyorum. Daha önce de defalarca söylediğim gibi, (Caydırıcılık bağlamında) gerekli olmakla birlikte olmuşun derdine düşüp cezai yaptırımlara ağırlık vermenin yanında daha da fazla ağırlığı, olmamasını sağlamak adına önlem almaya vermeliyiz.


Bunu nasıl yapacağımıza geçecek olursak, neyi eksik yaptığımızı belirtmekte fayda görüyorum. Eksik olmasına karşın çok güzel bir çalışmaydı, Türkan Saylan'ın hayata geçirdiği Kardelenler çalışması. Eksik diyorum çünkü, kardelenlerin eğitimine ağırlık verip bilinçlendirirken asıl problemin kaynağına, bu kadın cinsinde yükselen bilinci algılaması gereken dağdelenlere, yani erkek çocuklarına ulaşmayı, doğru eğitimle algısal olgunluk yaratma anlamında, zihinlerini değişen bu yapıya yönelik açma konusunda, yoğun çalışmalar yapmayı unuttuk. Çünkü, el birliğiyle destek olup kızlarını okuttuğumuz yoksul halk, oğullarını da aynı nedenle okula yollayamıyordu. Doğal olarak da, bir tarafın düşünce yapısı eğitimle gelişip bilinçlenirken, asıl sorunu oluşturan kaynak tarafında gelişme olmaması, sorunun azalması bir tarafa yoğunlaşarak artmasına neden olmuştur.


Bu söylediklerime yönelik eminim hepimiz bir noktada birleşeceğizdir ki; beyni, düşünce yapısı eğitilmemiş insan, karşılaştığı sorunlarda çok kolay açmaza düşecek, devamında da kendini çaresiz hissedecektir. Herkes bilir ki, bir bireyin tanılanmış ruhsal bir sorunu yoksa, yalnızca kendini çaresiz hissettiğinde şiddete başvurur. Bu tüm canlılar için bir doğa kanunudur.


Düşünce yapısına sahip tek varlık insanı ele alıyorsak nedir bu çaresizlikler? Toplum yapımız açısından bakarak erkeği söylemek gerekirse, erkeğin düştüğü, daha doğrusu toplumsal itkiyle iç dünyasında yarattığı çaresizlikler; birlikte olduğu kadının onu terk etmesi, eşinin kendinden daha çok kazanması, kadının çalışma yaşamındaki konumunun ondan daha üst düzeyde olması şeklinde örneklerle çoğaltılabilir. Tüm bu saydığım örneklere karşı erkeğin geliştirdiği şiddet eğilimli tepkinin altında yatan karşı çıkılamayacak neden; kadının, daha da çok toplumun gözünde değer kaybına uğrama, işin özünde ise daha az sevilme, sonrasında da kendine daha az saygı duyulması kaygısıdır...ki böyle bir durumu, kadın erkek fark etmeksizin kolay kolay kimse kaldıramaz.


Erkeğin bunları hissetmesine neden olan yaşanmışlıklar, doğduğu günden bugüne kadar toplumun ona biçtiği rolle tamamen doğru orantılıdır. Herkes duymuştur, uzun zamandan beri söylenegelir; ''seveceksen erkek çocuğunu sev , kız çocuğu nasılsa kendini sevdirir''. Evet aynen de böyle olur her ortamda, erkek çocuk, ister siz buna yaratılış deyin, ister genetik kod, genelde kızlardan daha soğuk, daha geride dururlar insana. Kolay kolay sokulamazlar en yakınlarına bile, sevilmeyi buyur eden davranışları, doğası gereği daha küttür. Ama bu demek değildir ki, erkek çocuklarının sevilme gereksinimi kızlardan daha azdır. Hal böyle olunca da, ister istemez hemen her ortamın yıldızı daha yolun başındayken kız çocukları olduğundan, erkek çocuklarının pek çoğundaki sevilme gereksinmeleri eksik bırakılmış olur. Düşünsek ya bir kere, ergenlikten itibaren erkeklerin kızların peşinden gitmesi beklenir ve öyle de olur. Yani kız çocukları doğdukları günden itibaren ilgiye, sevgiye ve değer görmeye alabildiğine doyar, hep almaya alışırlar. Burada aklıma gelen atasözü, tok açın halinden anlamaz oluyor doğal olarak. Peki erkekler ne yaparlar bu eksiği yerine koymak bağlamında? Gerekli ilgiyi, değerlilik hissini tatmin etmek için başka yollar aramaya başlarlar. Başarılı olamadıkları durumlarda ise, ikili ilişkilerde karşısındakini kaybetme, burada bahsettiğim kaybetme salt ayrılık anlamı taşımıyor bu arada; başta sevgisini, dolayısı ile kendine verilen değeri, en önemlisi duyulan saygıyı sevdiği insanın gözünde kaybetme korkusudur ki bu benim diyen insanı bile bir uçurumdan aşağı yuvarlanıyormuşçasına çaresiz bırakabilir. Böyle bir durumla karşılaşan erkek de doğal olarak, içinde türettiği bu tehlikeye karşı, yeterli düşünsel eğitimi olmadığında, çözüm üretmek, planlı bir şekilde sorunu çözmek yerine, baltasını alıp saldırmayı seçiyor.


Unuttuk mu yoksa, insan denilen varlık avcı-toplayıcıdır. Ben uzmanların yalancısıyım ama insan beyni dünyaya geldiği ilk günden beri, yani binlerce yıldır değişmedi ve karşılaştığı sorunlarda salgıları aynı. Durum ortada, öyleyse yapılması gerekenler yeterince açık değil mi? Diyelim derin bir kesi var bacağınızda, oraya tampon yapmak ne kadar fayda verecektir, ne denli kan kaybını önleyecektir? Yırtılan, ikiye ayrılmış deriye dikiş atmanın, birleştirerek sorunu kökünden çözmenin yollarına bakma zamanı gelmedi mi?


Yıllar var ki feminizm penceresinden bakılıyor soruna, sonuç ortada. Kanunlar iyi hoş da, öfkede akıl olmaz diyen atalarımız da laf olsun diye söylemiş olamazlar ya bu sözü. İşte, yukarıda da eteğimdeki taşları bilmem kaçıncı kez döktüğüm gibi bir durum var başımızda.


Ben diyorum ki: ''Hey arkadaşlar buraya, bana bakın lütfen...Bakın ben ne buldum! Mağdura değil, sorunun kaynağına odaklı, daha işlevsel çözümler sunan bir açıda konumlanmış bir pencere, bir ışık kaynağı, aydınlanma! Biraz da buradan baksak mı olaya, ne dersiniz! Hani diyorum ki pozitif de olsa ayrıştırmasak artık, biraz da birleştirerek, omuz omuza yürüterek denesek olmaz mı!''


Dip Sos: Ağaç ağaç olmuştur artık, yapılacak çok bir şey kalmamıştır ama sayısız fidan doğmakta, yetişmekte topraklarımızda... hadisek ya, geç olmadan!

42 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

GÜNAYDIN

Comments


1/2