top of page

mesele

ENGİN SEVİNÇ

*

                                               “hiç kimse bir alışkanlığa veda etmek cesaretini gösteremez.     

honore de balzac

 

MESELE

Küçük, zenci bir kadından neyin eksik olabilir ki?


Bir zencinin, beyaz dişlerini göstererek dudaklarını ağzıyla öptüğü oldu mu hiç? Ağız öpmez, dudaklar birbirine dokunur dediğini duyar gibiyim. Ama yanılıyorsun. Yanıldığın nokta şu: bir kadın erkeğini asla nasıl öptüğünü bilemez. Sorsan, üst dudağını kavrayıp alt dudağını içe gömdüğünü söyler; bu bir ihtimal. Erkeğe sorsan, hiçbir şey hatırlamadığını, sadece zevk almaya baktığını dile getirir. Oysa bu filmde iki kişi oynamakta, sevgili dostum. İki kişi bir o kadar birbirinden habersizdir. Gözleri kapanır veyahut kirpikleri titrer. Bu o kadar önemli değil. Erkeğin dudakları aralanır, kadınınkileri kavramak için genişler. Üst ve alt dudak arasında bir kadın dudağı kadar mesafe açılır. Boşluk, dümdüz serili bir karartıdan ibarettir ve o karartıyı kadının sıcak nefesi doldurmaya başlar. Bu, erkeğin hoşuna gider. Bu kez, dilini dokundurmaya başlar. Erkek ve kadının dili birbirine sarılmaya çalışır. Düşmanını tanımaya uğraşır gibi sürtünür ve tadına varmak ister. Bu sıra dişlere dokunulur. Diş, önemlidir. Üstelik yalnızca bir zencinin sahip olabileceği beyaz dişler, tatlıdır; hissedilir. Dişler, samimiyetin simgesidir ki o yüzden dilin en yakın dostudur. Üst dudağın kemirildiğini duymuşsundur. Keza, alt dudak da kemirilir. Kemirme işi öyle bilindik manada değil elbet; daha coşkulu, daha arzulu ve biraz daha masumca. Kanatmadan. Bu safha, zevkin doruğa ulaştığı safhadır. İnsan ancak bu safhaya ulaştığında öpüşmenin bir sanat olduğunu anlar; özellikle o bir Fransız’sa. O yüzden sevgili dostum, bana yalnızca dudaklarınla öpüştüğünü söyleme. Yine de, küçük, zenci bir kadında olup sende olmayan şeyi anlamışsındır. Ama ben sana başka bir şeyden bahsedeceğim.


Mesela, bak, orada gördüğün asılı duran halat var ya, acaba kendi kendini mi astı tavana, yoksa biri bunu zorla mı yaptı, düşünmüyor değilim. Bak, görüyor musun boynunu? İşte orada! Ulan, herif bu saatte kendini çırılçıplak asmış; şehir uyumakta, insanlar, eşyalar, hayvanlar ve yıldızlar, bir de gök uyumakta; tam karşımızda biri kendini asmış ve sen görmüyorsun bunu. İnanılır gibi değil. İnanılır gibi değil dedim Kazım, anlamalısın. Mesele, senin bir ölüyü fark edip etmemen değil. Mesele nedir biliyor musun? Kazım, aslında bizim meselemiz.. Meselemiz.. Yani bizim meselemiz.. Ulan, bizim meselemiz neydi be? Ya da var mıydı? Biz bugüne kadar neyi mesele yapmış olabiliriz ki? Alt tarafı küçük bir semtin köşe başında durmuş, titreyen, ihtiyar bir dairede sabahtan akşama kadar yaşıyoruz. Geceleri balkondan aşağıya sarkarak içiyoruz biralarımızı; sen votka sevmezsin. Üstelik göğüs ceplerimizde hep yarım paket sigara bulunmak zorunda. Her akşam birbirimizin ağzına sigara veriyoruz; biri ateşi yakıyor ve her şey gözlerimizin önünde tutuşuyor, cayır cayır yanmaya başlıyor. Hayaller mi dersin, geriye kalanlar mı, ne dersen de. Her akşam, bir ekmek arası tavuk dönerle birlikte sevişmeye başlıyoruz. Tavuk dönerle sevişmiyoruz Kazım; yiyerek sevişiyoruz ki biraz daha zevkine varalım. Hani fantezi olsun diye yapıyoruz bunu. Kızlar, fantezi yapan erkekleri değil, erkeklerin fantezi yapmalarını severler.


Kaç yaşındaydım ben? Otuz iki mi? Evet, otuz iki yaşındayım ve otuz iki yaşında mıyım diye kendime sorana kadar yaptım bunları. Hepsini yaptım. Yalanı da yaptım, yanlışı da, doğruyu ve kötüyü de. Belki arada iyiyi de yapmış olabilirim, hatırlamıyorum sadece. Gabriel’in sözüne de katıldım bir ara: Anlatmak için yaşamak.. Bir ara Gabriel’in sözüne sokayım dedim, yaşamak için anlattım. Her şeyi yaptım. Gece yarısı yaşam denilen şey sokaklardan çekilmişken yürümeyi denedim. Varoşlarda, adını bilmediğim sokaklarda, iki haneli numaraları olan sobalı evlerin aralarında, o sımsıkı boşlukta yürüdüm. Kendimi, B sınıfı filmlerde haftalık yetmiş beş dolara çalışan Clint Eastwood gibi hissetmiştim. Gülünç bir şey, farkındayım. Ama düşünsene, siyah çocuklar bir duvarın ardından çıkıp gecenin bir vakti orada ne bok aradığını soracaklar, katıksız bir heyecanla gülümseyip hiçbir şey diyeceksin. Bacakların ya da ellerin titrese bile belli etmeyeceksin. Çünkü gece vakti kimsesiz bir sokakta tanımadığın bir zencinin gözlerine bakıp korkarsan, affedilmezsin. En azından bunu bileceksin be Kazım.


Sahile gidip oturmadım. Gittim, sahile bakan yol kenarında yere sırt üstü uzandım, yetişkin biri gibi çocuklaştım, karanın bitip denizin başladığı yerde duran ve denize bakan insanları seyrettim. Çocuğun biri sevgilisinin götünü okşuyordu, oturup izledim. Ne kadar komikti görsen. Ya çocuğun elleri küçücüktü, avuçlayamıyordu kahrolası yanakları, ya da kızcağız öyle sıkı bir pantolon giyinmişti ki pantolonu dokuyan makineler bir kızın kendi isteğiyle bile olsa taciz edilmesini yasaklamış olmalıydı. Sonra Kazım.. Dinliyorsun değil mi beni? Bak, anlattığım şeyleri yaşadım ben. Barlara gittim. İçkiyi sever miyim sevmez miyim, düşünmedim bunu, gidip içtim. Birinin gelip bana bir şişe bira ısmarlamasını hayal ettim hep. Amerikan filmlerinde böyle olurdu. Kadının biri yakınına yanaşır. Hayır, önce uzaktan kesip durur seni. Sen de ona bakarsın. Ona derken, ya gözlerine ya da üst üste attığı bacaklarının çıplaklığına. Kadının bacakları mutlaka çıplaktır, bu bir kanun; pürüzsüz denecek kadar güzeldirler. Bakışıp durdunuz onca, sonra sıkıldı kadın veya canına tak etti artık, kalkıp geldi yanı başına. Kalkıp gelir, kucağına oturur gibi tabureye yerleşir. Oturduğu tabure santim santim bacaklarına dokunmaya başlar. Senin bacakların onun bacaklarının yanında bukalemun gibidir. Renkten renge girer. Bir mor olur, bir lacivert ve en sonunda siyah. Siyah dedin mi ışıklar sönmüş demektir Kazım. Ben siyahı aydınlıkta göremem mesela. Işıklar sönünce de bir elin rahat duramayacağını az çok tahmin ederim. Gelir, dokunmaya başlar. Yavaş yavaş, sanki yokuş yukarı tırmanır gibi ilerler ve bacak arana doğru süzülür. O sıra barmen bira şişesini getirir koyar önüne. İçsem mi içmesem mi? Kızın elleri senin küçüklüğüne değdi değecek Kazım, haydi karar ver! İçmezsin.. Kalkıp gider, evinde mastürbasyon denilen o kurtulamadığın alışkanlığını yaparsın. O zaman ne anlatırsın biliyor musun? Bara gittim, bir kızla bakıştım, sonra yanıma geldi kız, bir bira ısmarladım ona ve ayrılıp bizim eve gittik. Oturdum yatağımın köşesine, karşımda açılmış bir pencere, uzaktaki ışıltıları seyrede seyrede kızın saçlarının yükselip alçalmasını hissettim. Bu, güzel bir yalan olur. Böyle bir yalana inanacak insan bulmakta zorlanmazsın. En yakın arkadaşın, acaba böyle bir şey yapmış olabilir mi gibisinden bir soruyu aklına getirir; başardım işte! dersin. Başarırsın.  Başarmak kolay olandır. Zor olan, başarısızlığa uğramak ve bunu kabullenmektir. Ama insanlar çoğu zaman zor olanı seçiyor ve başardıklarına inanıyorlar. Başarıyorlar.


Bunun üzerine söylenmiş bir söz var aklımda; pencereyi kapatırsan kimse göremez seni. Hayır, perdeleri çekersen görünmezsin; herhalde böyle bir şeydi. Aslında ne olduğunu tam olarak hatırlamıyorum. Önemli de değil zaten. Asıl mesele şu.. Mesele.. Bir evinin olup olmaması değil. Pencerenin olup olmaması da değil. Tavanda yanan bir lamban, rüzgar esti mi yüzünü okşayan perdelerin olsun, kapın açılıyorsa ya da açılacak bir kapın varsa.. hayır, meselemiz bunlar da değil.


Şimdi sen gerçekten şu ölüyü görmüyorsun, öyle mi? Adam sallanıp duruyor, kim bilir ne zaman ayaklarını çekiverdi taburesinden ve görmediğini söylüyorsun? Şu kollarının dermansızlığına bak. İki uzun yılan gibi adamın boynuna dolanmış, baş aşağı sarkıyorlar. Bu yılanlar çok tanıdık geliyor bana. Sanki daha önce, başka bir dünyada karşılaşmışız gibi. İçimde öyle bir his var. O kadar tanıdık hissediyorum ki kalkıp tokalaşacağım şimdi. Merhabalar, sizi bir yerlerden tanıyor gibiyim. Acaba daha önce karşılaştık mı? Mesela sizin bulunduğunuz bir bahçeli evde oturuyor olabilirdik. Siz toprağın altındayken ben yukarıdaydım. Aynı zamanda ben toprağın yukarısındayken siz aşağıdaydınız. Aslına bakarsanız bunun hiçbir önemi yok. Sonuçta hepimiz aynı bahçenin içindeydik. Ben duvardan yapılma bir evde yaşıyordum, siz yumuşak toprakta. Ellerimi kullanabilme zevkini sonuna kadar hissederek porselen tabağımdan güzel yemekler yiyordum. Siz, tarla farelerini ve yatağımın altında onlarcasının olduğuna inandığım böcekleri zehirleyip öldürüyordunuz. Mideleriniz yetmiyordu size. Her defasında büyütmeyi düşünüyordunuz. Sadece düşünüyordunuz bunu. Midenizi nasıl büyüteceğinizi bile bilmiyordunuz. Elleriniz yoktu. Sürünerek ölmeniz bundandı. Ben küçükken sizin hiç ölmediğinizi sanırdım. Kırık tuğla aralarında ya da kenarları sivri herhangi bir şeyin yanında kurumuş derinizi görünce korkardım. Ruhunuzla birlikte arındığınızı, kendinizi yeniden yarattığınızı düşünürdüm. Sanki sizler için bir Tanrı yoktu. Bu yüzden sizden korkardım. Ruhunuzla birlikte derinizi de sıyırabildiğiniz için korkardım. Tarla faresini bir lokmada yutabildiğiniz için korkardım. Hiç ölmediğinizi düşündüğüm için korkardım. Ya da sadece, ölmüş bir adamın boynuna dolanıp baş aşağı sarkıyor olabileceğinizi düşündüğümdendi bunca korkum.


Aslına bakarsan Kazım, ortada ne kendini asmış bir adam var, ne de boynuna geçirilmiş bir halat sallanıp duruyor. Bunların hepsini uydurdum. Ama orada bir halat var, aşağıda da bir tabure. Geçenlerde çatı katında buldum onları. Bulup getirdim buraya çünkü birazdan kendimi asacağım. Uzun zamandan beridir düşünüp duruyorum intihar etmek nasıl bir duygu? İnsan nasıl ölüyor olabilir? Kalbi durduğu için mi yoksa acıdan dolayı mı? Şimdi düşün ki ben taburedeyim ve tabureyi sallamaya başlıyorum. Bir, iki, üç.. Tabure gitti. Yanlış adımında sallanarak yere devrilen bir sarhoş gibi kayıp gitti ayaklarımın altından. Bacaklarımla birlikte gövdemin tamamı yere doğru mu uzayacak? Bir de kollarımı merak ediyorum. Baş aşağı sallanıp duracaklar mı? Nefessiz kaldığım için boynuma uzanmak isteyebilirler. Bilinçsizce ellerimi boğazıma sarıp kurtulmayı ister miyim acaba? Düşünsene, ölmek istiyorsun ve bunun için kendini tutup asıyorsun. Ama yarı yolda bir vicdan kıpırtısı ya da geride unuttuğun herhangi bir şey (lambayı açık unutmuş, perdeleri örtmemişsindir veya görünmesi için masaya bıraktığın veda mektubun masanın altına düşmüştür) seni dürtüyor. Tam vazgeçip geri adım atacakken, kahretsin ki tabure ayaklarının altından çoktan kayıp gitmiş. Boynun kırılmaz da can çekişerek ölme şansızlığına düşersen, pişmanlığı hissetmemen için hiçbir bahanen kalmaz. (Belki tek bir ümidin olabilir, o da perdesini örtmeyi unuttuğun pencereden, karşı dairedeki oğlanın seni öylece görüp yardımına koşması)


Saçmalıyorum değil mi? İçinden bana güldüğünü duyar gibiyim. Hissediyorum Kazım, saklamaya çalışma. Peki, ne yapmalıyım, söyle? Başka bir çare var mı benim için? Neden bahsettiğimi biliyorsun. Mesele apaçık ortada. Etrafına iyice bak; ne görüyorsun? İyice bak Kazım; etrafta hiçbir boşluk bırakma, belki kaçırdığın şeyler olur. Hayır, bira şişelerini veya izmaritleri demiyorum. Köşede kullanımı geçmiş madeni bir para var, evet, ama umurumda değil. Cam kenarına sıyırdığım sümükleri görmezden gel. İğrenç herifin tekiyim, öyle mi? Yani bunu söylemek bu kadar basit geliyor sana. Allah aşkına Kazım, bu hayatta burun pisliğinden ve tırnak kirinden daha iğrenç şeyler yok mu? Bak, tam ayaklarının yanında beş aydır ödenmemiş faturalar var. Ne kadar iğrençler değil mi? Yani Kazım, parasız olmak mıdır asıl iğrenç olan yoksa parasız kalıp yaptıkların mı? Hayır, bunu da anlatmaya çalışmıyorum. Her şeyi görmezden gel. Aklında hiçbir kırıntı kalmasın, tüm gördüklerini unutmalısın. Senden, sessizliği dinlemeni istiyorum. Şşşt! Sessiz olmalısın. Tut nefesini ve duymaya çalış. Gördün mü iğrenç olan ne? Kalp sesinden başka konuşan yok, fark etmedin mi? Demem o ki, burası benim olduğu kadar senin de evin. Burada, sadece ikimiziz. Yalnızca ikimizin yaşadığı bir ev burası; köşe başında, titreyen ihtiyar bir dairedeyiz.


Asıl mesele ne, biliyor musun Kazım? Mesele, yani, meselemiz...


Perdeleri çekiver, kendimle konuştuğumu görmesinler.

 

Yorumlar


bottom of page