top of page

EŞİĞİNDE DURDUĞUMUZ SÖZCÜKLER

2 gün önce
5 dakikada okunur


ASIM ÖZTÜRK

*


Günaydınla başladığımız günün ilk anından sonra sürüp giden zamanın içinde hep sözcükleri giyinip, sözcükleri değişik boyutlarıyla, bağlamlarıyla kullanırız. İstediğimiz, umduğumuz, düşündüğümüz ne varsa tüm yaşama ilişkin ilintilerimizi, ilgilerimizi onlarla biçimlendiririz. Yaşadığımız kavramsal, anlamsal bütünlükleri biriktirip yeniden sözcüklere dönüştürüp iletmemiz gereken duyguları, düşünceleri onlara sarar sarmalar, onlarla tümcelerimizi kurarız.


İlk uyanışla birlikte biriktire geldiğimiz tüm sözcük varlığımızla düşünmeye, yaşadıklarımızı kavramaya hazırlanırken, içinde bulunduğumuz yaşamsal veriler doğrultusunda içinden geçtiğimiz zamanı anlamlandırırız. Beğendiğimiz, karşı olduğumuz durumlara ilişkin sözcükleri bellek düzeneğinden çekip alarak bu yanlış, bu olumsuz dediğimiz durumlara en anlamlı yanıtlar üretmek için çarpıcı sözcükleri bulmaya çalışırız. Kırılan, onarılması gereken duygularımızı gözden geçirirken, onlara en değerli, en önemli anlamları yüklerken seçtiğimiz her sözcüğün yerli yerinde olmasına özen gösteririz.


Hiç kuşkusuz yazarlar için, özellikle şairler için bu durum çok ayrıcalıklı bir konumda gelişir. Her kalemi ele alışta, her tuşa dokunuşta sıradanlığın ötesinde daha düşüncenin oluşum süreçlerinden başlayarak kendini seçkinleştiren söyleme, düşünme, yazma biçimleri sizi bir başka düzlemde sözcüklerin eşiğine götürür. Belirgin bir akışkanlık içinde sürüp gelen bir durummuş gibi görünse de; kolay yazılan, kolay söylenenin ötesindeki bu durum yaşamın derinliklerine varan bir kök salışın, o köklerden gelen damıtılmış öz suyun akışından başka bir gerçeklik değildir. Her içi doldurulmuş, ona yeni anlamlar yüklenmiş sözcükleri yazarken, o sözcükleri tümcelere dönüştürürken, dizenin içinde hem özgür kılıp hem de ister istemez belirgin bir biçimde şiirin uzamında onu kollayıp gözetirken yaşananlar çok farklıdır.


Şiirin eşiğindeki sözcüklere dokunmak, onun kapısını çalmak, o kapıya kim çıkarsa çıksın, kapıya çıkanının hep sizin beklediğiniz olduğunu umarak, içinizdeki tüm coşkuyla kapının önündeki eşikte beklemek, düşlemek, o düşlerin sığmazlığı içinde belleğinizden geçen ilk karşılaşmayla, ilk bakışla birlikte söyleyeceğiniz sözcükleri binlerce sözcüğün arasından seçerek, onları özenle sıralayarak içinizdeki coşkuyla çoğaltıp beklemek ne güzel. Ayağınızın altındaki basamaklara özen gösterip içinizdeki coşkuyu onlara yansıtmadan, onları bu duygularla belirli beklentilere sokmadan, her günkü gibi; daha dün o kapının demir tokmağını birkaç kez kapının gövdesine çarpar gibi vuruşunuzu belirgin kılmadan orada olmak, o anı yaşamak gerekir. Günümüzde zillerin; görüntülü çağrışımların her düşü, her beklentiyi bozduğu yerde sözcükler tıkız, sözcükler yavan, sözcükler kendi bağlamlarından kopartılarak anlamsızlığın kurak topraklarına sürülmüştür. Oysa düşlemek, düş kurmak, kurulan her düşe sözcükleri ortak etmek, yaşanan tüm duyguların içine onları katmak gerekmez mi?


Anamalcı doymazlığın her şeyi yuttuğu yerlerde yükselen gökdelenlerin yüzleri varsın renkli camlarla sıvana dursun; ötelerde bir yerde tüm yaşanmışlıklarıyla tek ya da iki katlı bahçeli bir ev sizi düşlerle dolu anların içine çekmek için sürekli sözcüklerin eşiğine getirsin, hadi çal kapıyı desin . Eklemleri ağrıyan, evin son kalan kişisi, evin sahibi, yaşlı bir kapının önünde sizi sözcüklerinizle baş başa bıraksın. Eğitiminiz, görgünüz gereği elinizdeki bir demet çiçekle kapısının eşiğinde durduğunuz bu ev, binlerce yıl yaşıyormuş gibi olanca görkemiyle derin derin soluklanarak senin kapı tokmağını çalmanı beklesin. İçinin duygusallığıyla dışarının soğuğu bin kat daha artarak üşüyen parmaklarına yürüsün. Saçından tırnağına üşüdüğünü, değişik duygularla savrulup savrulup gelip bu kapının eşiğine yeniden konduğunu düşün. İçindeki sevginin, sevdanın sınanmamış sözcükleri gelip gelip yüreğinin, usunun kıyılarını dövüp dursun, tanımsız düşüncelerin, duyguların anlamların ortasında tek başına kaldığının ayırtında olmadan kapının demir tokmağını tüm duygunla, yaralı toparlanışınla çaldığında, içeriden ürkek bir ses “ kim o “ dediğindeki ilk duyum, ilk kıvılcım bildiğin tüm sözcüklerini yakmayacak mı? Nasıl yanıt vereceksin, hangi sözcüklere yaslanarak ayakta durmaya çalışıp, bir anda sağa sola kaçışan sözcüklerini toparlayıp, içindeki titremelere aldırış etmeden en seven, en özleyen, en korkan, en çekinen sesinle yeni sözcüklerin eşiğinde yine beklemeyecek misin?


Yılların akışıyla birlikte silinip giden zamanın tozu toprağı ince bir katman olarak gelip biriktiği belleğimizin, duyarlılıklarımızın derinlerinden başkaldırıp seslenince, iki sözcük, çok sözcük karşı karşıya gelince yeryüzü gökyüzü sarsılmayacak mı?


Evin girişindeki büyük aynaya her bakışında gençliğini arayan iki çift göz o sese yorgun ayaklarıyla koşarken, eski, güzel duyguların esintisiyle canlanıp her kapıya yönelişinde, elinde üzgün, duygulu, bir demet çiçekle bekleyeni umarak “ gelen o mudur “ demeyecek mi?


Salıverilmiş duyguların ardından giderken yaşanan ne varsa, onları sözcüklerle giyindirip, onlara daha derin anlamlar yüklerken hiç kuşkusuz kullandığımız her sözcüğün kapısını eşiğinde durarak birkaç kez çalarız. Çaldığımız kapılardan çıkan sözcükler o ana, o dizeye, o tümceye oturmadığı zaman bir başka sözcüğün eşliğine gider, yaşanmışlıklardan, bilgi birikimlerin den de yola çıkarak onların kapısını çalarız.


Yaşanması, kavranması gereken anlar vardır. Bu anların üstü değişik nedenlerle örtülür. Birileri alta duranı görmesin, burada gizleneni, amaçlananı anlamasın diye. Belleğimizi, birikimlerimizi, kavrama yetilerimizi geliştirdiğimiz tüm sözcüklerden yararlanarak bu çelişkili, örtük durumu çözmeye çalışırız. Önceden emek verip biriktirdiğimiz sözcüklerle kurduğumuz o sağlam yapı nedeniyle kolay kolay yanılgılara düşmemeye çalışırız.


Eşiğinde durup, kapısını çaldığımız her sözcük yeni anlamlarla, yeni bilimsel gerçeklerle donanmış, donatılmış olmalıdır. İçeriği yanılgıların, tutucu, geri bırakıcı birikimlerini çağrıştıran her sözcükten uzak durarak yeni olguların sözcüklerini seçmeliyiz.


Sözcüklerin taşıdığı kültürel kalıtlar nedeniyle, içinde taşıdığı anlam yoğunlukları ister istemez beslendiği ortamlardan izler taşır. Onların tek düze yaklaşımlarını, yaşama sığ dokunuşlarını, önü kapalı düşünce birikimleri içinde dönüp durmayı önerir. Bu nedenlerle eşiğinde durduğumuz, ona yeni anlamlar yüklemek için emek verdiğimiz her çalışmada bunlara da özen göstermeliyiz. Yaşamsal süreçlerini bitirmiş, içsel olarak yeni anlamları, yeni kavranmaları taşımaktan, iletmekten uzak olan sözcükleri zamanın akışı içinde dilimizden arındırmalıyız. Seçtiğimiz her sözcüğe, eşiğinde durduğumuz her sözcüğe bilinçli bir birikimle yeni anlamlar yüklemeliyiz. İçinde kaderciliği, içinde tutuculuğu barındıran, geçmişin sosyolojik, dinsel dayatmalarıyla dilimizin düşünce everenine sokulan ne varsa bunları ayıklayarak, bunların bilincine vararak konuşma ve yazı etkinliklerimizde kullandığımız sözcükleri özenle seçmeliyiz.


Kullandığımız her iletide, kurduğumuz her anlamlı tümcede, yazdığımız her satırda; neyi nasıl söyleyeceğimizle, neyi nasıl yazacağımızla ilgili ilk eşiğinde durduğumuz sözcükler bizi tanımlamada, bizi anlatmakta, bizi çoğaltmakta, bizi düşünsel derinliklere ulaştırmada yetkin olmalıdır. Yetkinliğin altını belirgin bir biçimde çizmek gerekir. Kültürel ve bilimsel birikimlerle dolu, yaşama olumlu ve umutlu bakan düşünsel dizgelere ulaşmaktan söz ediyorum.


Sıradanlığın akışkanlığı içinde önüne gelen, diline ilk bulaşan sözcüklerin üzerinde hiç düşünmeden, ona kendi birikimleriyle emek vermeden kuracağın her tümce söyleyeni de, yazanı da sıradanlaştıracaktır.


Seçilen, özellikle seçilerek yazılan ve söylenen her sözcüğün dil içindeki işlevi çoğalacak, onlarla bizi yeni anlamlara doğru yola çıkılacaktır. Kendi dilinin yaratıcı, kendi dilinin iyileştiricisi olmak, ona katkı sunmak, o büyük dil ırmağına katılmanın başka yolu olmasa gerek. Verilen düşünsel, yazınsal emeğin varsıllaşabilmesi için seçtiğimiz, eşiğinde durduğumuz her sözcüğün bilinçli bir biçimde seçilmesi gerekir. Kendiliğindenliğe bırakılamayacak denli önemli olan her kapısı çalınan sözcüğün eşiğinde durmak, ona yeni anlamlar yükleyip dil oylumu içinde özgürlük tanımalıyız. Gerek yazı dilinde, gerekse konuşma dilinde kullandığımız her sözcüğün arkasındaki birikimlerin de ayırtında olarak, bu bilgiden ve kültürden oluşan birikimi durmadan derinleştirmeliyiz.


Derinleştirme birikimlerimizi salt ilgi alanlarımızla sınırlandırmamalıyız., Dar ve bilimsel gerçeklikten uzak olanlarla yetinmek her zaman bizi sığlığa sürükleyecektir. Böyle yaklaşmamız tüm yaşananları, tüm duygusal, düşünsel derinlikleri kavramamızı engelleyecektir. Açık olmak, sürekli yaşamın içinde üretilmiş olan ne varsa; hiç kuşkusuz sanat ve bilim adına ne varsa onlara ulaşmak, onları anlamak, onları içselleştirmek gerekir.


Anlamın ve anlamanın her sözcüğünün önünde dururken, yeni bir gerçekliğin de eşiğinde durduğumuzu bilmemiz gerekir. O eşiğe adım atmak, o eşiğin önündeki girilecek kapıyı çalmak, yeni anlamlara, yeni kavramalara hazır olmak, yaşamı değiştirmek; değişim duygusunu yaşamak ne güzel.


Sözcüklerin eşiğinde durduğunuz, oradan içeriye girmek için attığınız ilk adım, yaşamın da, yaşananın da değiştiği, değiştirildiği ilk adımdır. Yaşam böyle çoğaltılabilir, böyle anlamlı, güzel kılınabilir. Yaşamı güzel kılan her özgür girişimin ilk adımlarını, ilk sözcüklerini anımsayın. O sözcüklerin eşiğiyle birlikte geçtiğiniz, kat ettiğiniz zaman aralığını düşünün. Yeni bir an, yeni bir düşünüş, yeni bir yaşam aralığı. Duyduğunuz, en derinden, en içten duyduğunuz sesle onardığınız, yırtılan yerlerine teyeller attığınız aydınlık; içinde bulunduğunuz coşkunun, yaşama sevincinin de adıdır.




21.12.2023

Şiirevi – Güvendik - Urla - İzmir

Yorumlar


bottom of page