top of page
1/2

E F E C A N


Evde kitap okumak, bilgisayarda bir şeyler yazmak… On hazirandan sonra günler böyle geçip gidiyordu. Kitapların gizemi, mavi ufuklara yolculuk, bilgisayarın donuk yüzüyle yaşamımda bir çelişkiler yumağıydı.


“Bugün bir farklılık olsun istedim, başımı alıp ayaklarımın götüreceği yere doğru çekip gideyim,” dedim. 168 numaralı belediye otobüsüne bindim. Kış günlerindeki gibi sıkış tepiş değildi, ne güzel! Bu güzellikle biniş kapısından ayağımı attım, okuyucuya kent kartımı okutup arka sağ köşedeki koltuğa oturdum. Önde olursam, kim olursa olsun ayaktakilere yerimi vermek geçer içimden. Oturduğum yer batmasın, rahat, huzurlu bir yolculuk yapmak için arka koltuğu tercih ettim.


Bugün, gün güzel başlamıştı. Şoför gergin değil, gülen yüzüyle, yolculara, “buyurun efendim, buyurun,” diyordu. İzmir’in kızları özgür ruhludur, ne güzel askılı bluzlarını giymişler, güneş gözlükleri gözlerinde, nereye baktıkları bilinmez, şehir seyahatine çıkmış, ne de alımlı olmuşlar. Güzel ülkemin işçi kadınları, memur kadınları ve bil cümleniz sizi birey katarına çıkaran Sarı Paşa’yı unutmayın ama! Genç erkekler, briyantinli saçlarının afingine uygun gözlerinde kara gözlükler. Kara gözlüklerinin arkasından iyi göremiyor olmalılar ki, üstten bakıyorlar, belki de güzelliği daha sıcak yaşamak adına üstten bakıyorlardır, kim bilir? Yaşlılar görsel ve yazılı basının uyarılarına kulak vererek evde oturmayı tercih etmişler,


Otobüs, Gümrük’e gelince yolcularını indirdi. En son ben indim. Numaralı güneş gözlüğümü boynuma astığım çantamdan çıkarıp taktım. İkinci Kordon’dan, Birinci Kordon’a doğru yürüdüm. Önüme çıkan yabancı dilde yazılmış dükkan isimlerini görünce sinirlerim ayağa kalktı yine. Kazanç uğruna her şeyin mubah sayıldığı bir dünyada yaşamak, canımı sıkıyordu. Bu aç gözlülerle, aynı atmosferin oksijenini solumak, ne büyük talihsizlik.


Kazanılmış, daha doğrusu denizden çalınarak, dolgu zemin üstüne yapılan Büyükşehir Başkanlık yapısının tam karşısına konuşlandırılmış, banklardan birinin üstüne oturdum: Ege'nin maviye çalan dalgaları kıyıyı bir öpüyor, bir kucaklıyordu. Ötelerde, berilerde Ege’ye batıp çıkan martılar oynaş tutuyorlardı. Kanatlarından, kuyruklarından süzülen Ege, pul pul olup kendine dönüyordu. Üniversiteli iki sevgili, hemen yamacımda el ele tutuşmuş, sevdalarını sağlama alıyorlardı, ne güzel! Mavi eteğinin üstüne beyaz işlemeli bir bluz giyen gülen gözlü kız, erkeğinin kulağına duyulur duyulmaz:


“Eğilmez başın gibi, sana ne mutlu efem,

Dağlar yoldaşın gibi, sana ne mutlu efem…” türküsünü mırıldanıyor ne güzel!

Simitleri yere saçılan Simitçi Çocuk, yerde daha kısa süre kalınca az mikroplanacakmış gibi kimseye fark ettirmeden çabuk çabuk toparlamaya çalışıyordu.


Boyacı Çocuk, boya sandığını yanı başına koymuş, Ege'yi taşlıyordu. Küçük taşlar, kendinden bin kat büyük halka halka dalgalarla büyüyüp Komşuya doğru yayılıp gidiyordu, Ege'nin derinliklerine doğru. Halka halka dalgaların bazısı yakında uzakta yer yer çarpışıyor; yer yer de birbirlerine karışıp tükenip gidiyordu. Kendi küçük, marifeti büyük kayrak taşlar, Boyacı Çocuk’a nispet yaparcasına bir kaydırak gibi atlaya atlaya açıklara doğru uçup gidiyordu. Bir kadın, bu sarı saçlı, mavi gözlü, boyalı yanaklı çocuğa dikkat kesilmiş, her bir hareketini kaçırmadan izliyordu. Yukarı doğru kalkık ince burnunun üstüne düşen sarı saçları, hafif esintide oynaşıp duruyordu. Ben de bu mavi kotlu, gülen gözlü kadınla birlikte boyacı çocuğu izlemeye koyuldum. Bu çocuk az önce gördüğüm çocuk değildi sanki, maselmişumlaşarak, mahlûkatların en sevimlisi, en tatlısı olup çıkıvermişti birden. O çocuk gitmiş, nur yüzlü bir çocuk gelmişti.


Kadın, Simitçi Çocuk’tan iki simit aldı, Boyacı Çocuk’a yöneldi. Hiçbir şey söylemeden, elinden tutup üstünde “Büyükşehir Belediyesi,” yazan bir banka oturttu. Kendi de yanı başına:

“Haydi beraber yiyelim yavrum!”

“…”

“Benim karnım acıktı, senin de acıkmıştır!”

“…”

Hiç konuşmadan ikisi de simitlerini bir güzel yediler. Konak’tan Karşıyaka’ya yolcu taşıyan feribotların biri gidiyor, biri geliyordu. Şehrin hareketli yaşamına alışkın insanlar, hızlı hızlı koşar gibi yürüyorlardı.

“Adın ne senin yavrum?”

“Efe! Arkadaşlarım, Efecan derler!”

“Neden?”

Doğduğumda annem yiğit olsun, efe olsun deyip Efe koymuş koymasına da …”

“E e e!”

“E si şu: Ben çok canmışım, ona sebep Efecan dedi arkadaşlarım!”

“Ne güzel, ne güzel! Peki ben ne diyeyim?”

“Ne dersen de abla, Efe de; Efecan de bir şey fark etmez benim için! Siz yine de Efecan demeye çalışın!”

“Efecan… Efe… Can… Efe… Efecan… Efecan daha güzel!”

“…”

Bir zaman sessizlik oldu. Bir anlık zamanda, simitçiler, işportacılar, feribotlar, martılar, Ege sessizliğe gömüldü. Kadın da Efecan da bu derin sessizliğe teslim olup nefes bile almadılar. Kadın, Efecan’ın alnının üstüne, oradan yukarı kalkık ince burnunun üstüne kadar uzanan kaküllerin görünüşüne dayanamayıp koyuverdi kendini. Utanmasa, hıçkıra hıçkıra ağlayacaktı. Gözlerinden akan yaşlar rimelini, yüzünün allığını birbirine karıştırmıştı. Eli yüzü aynen Boyacı Çocuk’un yüzü gibi bir hoş olmuştu. Kadın kendini daha fazla tutamayıp Boyacı Çocuk’u bağrına bastı. Sonra çantasından ıslak mendili çıkarıp çocuğun elini yüzünü bir güzel temizledi. Zaten çocuğun yüzündeki boyaları kendi yüzüne taşımıştı. Sonra tekrar tekrar bağrına bastı…

“Benim de senin yaşında bir oğlum vardı!”

“Oğlunuza ne oldu abla?”

“Hiç… hiç… Kopardılar beni evladımdan!”

“Nasıl?”

“Uzun hikaye… Fırat’ımı göstermiyorlar bana, koparmaya çalışıyorlar… Bir anayı evladından ayırmak çok kötü bir şey!"

“Durup dururken mi abla?”

“Durup dururken değil tabi ki!”

“E e e?”

Fırat’ı geldi birden kadının gözünün önüne. Duygu seline kapıldı, gözleri buğulandı, yüreği kabardı, göğüs kafesi bir körük gibi şişip inmeye başladı. Sesi çatallaştı… Anlatmak için bir iki yutkundu, başlayacakmış gibi oldu; sonra birden hıçkırıklara gömüldü.

“Bak oğlum…” Arkasını getiremedi. Sesi hıçkırıklara karışıp yok oldu gitti.


“Seni üzecekse abla, anlatma istersen. Benim işim gücüm yok, seni her zaman dinlerim, şimdilik bu kadarı yeter. Bu seni çok üzüyor, sonra anlatırsın!”


“Bundan büyük acı mı olur evladım, bundan büyük acı mı olur? Fırat’ımı görmek yasak bana! Ama anlatacağım, sen beni doğru anlarsın, seni de bir ana doğurdu… Fırat’ımla yaşıtısın, sen beni dosdoğru anlarsın!”

“…”

“Üniversiteli arkadaşım sebep oldu buna. Deniz kıyısında Osman’ın kafede birer kahve içtik. Hepsi o kadar. Kayınvalidem, anamdan emdiğimi burnumdan getirdi. Kocam, anasının lafından çıkamayan biri olduğu için ayrıldık. İşte hepsi bu, ne oldu, arkadaşın kim diye sormadılar bile. Ayrılmazsan, kötü kadın diye yollara bellere afişler asıp namusunu beş paralık ederiz dediler. Ben de korktum, her şeye tamam dedim.


“Abla üniversite mi dedin?”

“Evet!”

“Abla hem üniversitelisin, hem evden kovuluyorsun; hem de Fırat’ına kavuşamıyorsun, öyle mi?”

Boyacı Çocuk’un sözleri kadını çok etkiledi, birilerine anlatmak istiyordu, çocuk mocuk ki olursa olsun. Zaten anlatabileceği kimi kimsesi yoktu.


“Annem ben fakirlikten çok çektim, sen olsun rahat et diye Zeytincilerin keltoş oğlu Mıstık’a verdi. Sonra onlara da yardımım dokunurmuş belki, kardeşlerime de kol kanat gerermişim! İşte buna sebep, Zeytincilerin keltoş oğlu Mıstık’la evlendim!”


“Abla sen üniversite bitirdin öyle mi, hem de seni kapıya koymuşlar öyle mi? Abla darılma ama kapıya sen kendini koymuşsun! Üniversiteli biri de hakkını hukukunu bilmezse, biz nasıl bileceğiz?

Kadın Efecan’ın söyledikleri ile daha çok ağlamaya başladı. Koskoca üniversite mezunu bir insan, efendisinin:

“Sen çalışma evde otur, çoluk çocuğa sahip ol, senin parana ihtiyacımız yok bizim!”

"Abla senin de işine gelmiş, anlaşılan!"

"Ne yalan söyleyeyim, sevdim tembelliği!"


İlk günler her şey çocuk oyuncağı gibi gelmiş. Efendisini(!) kapıda karşılamış, çoraplarını çıkarmış, ayaklarını leğende yıkamış. Bu işi yaparken de insanlığından, üniversiteli olmasından hiç mi hiç utanmamış. Konuşmayı unutmuş, dünyayı unutmuş, eve kapandıkça kapanmış, gezip dolaşacağı yer sadece evin bahçesiymiş. Mahalleli ile de görüşmemiş. Nasıl olmuşsa olmuş, bir gün semt pazarından bir iki kilo domates almak için çıkmış… “Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur,” derler ya! İşte aynen öyle olmuş. Kör şeytan bu ya karşılaştırmış bu iki arkadaşı. Öteden beriden ayaküstü yarım saat konuşmuşlar. Ayrılırlarken de telefon numaralarını vermişler birbirlerine. Gel zaman git zaman tam iki yıl her hafta telefonla konuşmuşlar, iki ayda bir de tenhalarda buluşmuşlar. Sonra da çekirgenin zıplaması gibi, zıplayamaz olmuşlar, yakayı ele vermişler. Ne ettilerse, gerçeği bir Allah’ın kuluna anlatamamışlar. Mıstık’ın ailesine göre kadın kendi kuyusunu kendisi kazmış… Mıstık’a da gereğini yapmak düşmüş.


“Abla gidecek yerin yoksa, benim eve buyur, tabi sen istersen! Benim de kimim kimsem yok zaten!”

“Bu yaşta sen de mi yalnızsın?”

Boyacı Çocuk, derin bir iç çekişten sonra:

“Seninkinden daha uzun bir hikaye abla! Akşam anlatırım. Evde önce sana bir güzel tarhana çorbası yaparım, içine de köy ekmeği doğrar; yanına bir de biber kızartırız… Oh, ye memet ye! Haydi abla benim misafirimsin, gidiyoruz, dilediğin kadar kalabilirsin…

Etiketler:

51 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Opmerkingen