top of page
1/1094

Çocuklar



Bu küçük hikayeyi anlatmak çok güç. O, o kadar basit ki. Gençliğimde pazar günleri ''yazın ve baharda'' mahallemizin çocuklarını toplar, sabahtan onları kırlara, ormana götürürdüm. Kuşlar kadar neşeli bu küçük adamlarla dostluk yapmak hoşuma gidiyordu.


Çocuklar, şehrin tozlu ve loş sokaklarından kurtulmağa can atarlardı. Anneleri onlara birer parça ekmek verir, ben de hoşlarına gidecek yiyecekler satın alırdım. Sonra büyücek bir şişeyi şıra ile doldurur ve baharın süsleri içinde harikulade güzel, harikulade nazlı ormana kadar ''şehirde ve kırlarda'' bu kaygısız kuzuların peşinden bir çoban gibi giderdim.


Biz, hemen hemen daima sabahleyin, sabah duası zamanında şehirden çıkardık. Bizi çan sesleri ve çocuk sürüsünün acele yürüyüşüyle havaya kalkan toz bulutları uğurlardı.


Oynamaktan yorulan arkadaşlarım, öğle sıcağında ormanın kenarında toplanır, karınlarını doyurur, biraz daha küçük olanları ceviz ve aksöğüt ağaçları altında, taze otların üzerinde uyurlardı. On yaşındaki kabadayılar ise, etrafımda sımsıkı bir halka oluşturarak; kendilerine bir şeyler anlatmamı rica ederlerdi. Ben de nasıl onlar benimle seve seve gevezelik ediyorlarsa, aynı şekilde onlarla gevezelik ederek, onlara bir şeyler anlatırdım. Ve ekseriya gençlik nefis itimadına, ufak bir hayat bilgisinden doğma, gençliğe has o gülünç gurura rağmen, kendimi yaşlı başlı insanlar arasında yirmi yaşında bir çocuk hissederdim.


Üzerimizde ''Bahar semasının mavi örtüsü; önümüzde'' filozofça bir sessizlik içinde çeşitli ağaçlar var. Rüzgar eser, hafif bir hışırtı duyulur, ağaçların kokulu gölgeleri kımıldar ve yeniden tatlı bir sessizlik, bir anne okşayışıyla ruhu okşar.


Beyaz bulutlar ağır ağır göklerin mavilikleri içinde yüzüyor; güneşten ısınmış topraklardan bakınca gökyüzü soğukmuş hissini veriyor. Bulutların gökyüzünde eridiğini seyretmek çok tuhaf oluyor. Etrafımda ise hayatın bütün sevinçlerini, bütün kederlerini görmeğe davetli küçücük adamlar, iyi adamlar var.


Bunlar benim iyi günlerimdi. Hakiki bayramlarımdı. Hayatın kötü taraflarını öğrenmekle kafi derecede kararan ruhum, çocuk duygu ve düşüncesinin bu parlak zekasıyla yıkanıyor ve ferahlıyordu.


Bir defasında bu çocuk sürüsüyle şehirden kırlara giderken, birdenbire karşıdan hiçbirimizin tanımadığı, kıvırcık saçlı, kara kaşlı, yırtık gömlekli, yalınayak bir Yahudi çocuğu çıkıverdi.


Çocuk herhangi bir sebepten ötürü heyecanlıydı; az önce ağlamışa benziyordu. Mor denecek kadar sararmış aç yüzünde rahatlıkla ayırt edilen simsiyah gözlerinin kapakları şişmiş ve kızarmıştı.


Yahudi çocuğu çocuk sürüsüyle karşılaşınca, sabahın ayazıyla serinlemiş tozların içine ayaklarıyla sımsıkı direnerek, yolun ortasında mıhlanıp kaldı. Güzel ağzının esmer dudakları korkuda yarı açılıverdi. Bir saniye sonra da çevik bir sıçrayışla kendini yaya kaldırımında buldu.


Çocuklar neşe içinde ve hep bir ağızdan bağrıştılar;


-Şunu yakalayın! Çifut yavrusu...Tutun şu Çifutu!


Ben onun kaçmasını bekliyordum. Zayıf, koca kafalı, yüzü korku ifade ediyor, dudakları titriyordu. Çocuk alaycı gürültüler arasında ellerini arkasına saklamış ve sırtını duvara dayamış bir halde duruyor, garip bir şekilde uzuyor, adeta büyüyordu.


Yahudi çocuğu, birdenbire gayet sakin, gayet açık ve yanlışsız bir ifade ile:


-İsterseniz size bir kaç numara göstereyim? Dedi.


Ben bu öneriyi bir tür kendini savunma aracı olarak algıladım. Çocuklar ise hemen bu öneriyi hemen kabul edip Yahudi çocuğundan uzaklaştılar. Yalnız çocukların daha büyücek ve kaba olanları, küçük Yahudi'ye inanmaz ve şüphe dolu gözlerle bakıyorlardı: Bizim mahallenin çocukları diğer mahallenin çocuklarıyla kavgalıydılar. Bizim mahallenin çocukları, diğer mahallenin çocuklarına bakarak kendilerinde bir üstünlük görüyor, diğer çocukların üstün taraflarını görmesini sevmiyor ve bilmiyorlardı.


Küçükler bu teklifi daha basit bir şekilde kabul ettiler:


-Göster! Diye haykırdılar...


Zayıf, ince Yahudi çocuğu, sırtını dayadığı duvardan ayrıldı. Zayıf vücudunu geriye atarak ellerini toprağa dokundurdu. Sonra birdenbire ayaklarını fırlatarak ve:


-Hop!


Diye haykırarak ellerinin üzerinde havaya kalktı. çevik ve kolay hareketlerle vücudunu kıvırarak, adeta yanmış gibi dönmeğe başladı. Gömleğinin ve pantolonunun yırtıklarından zayıf vücudunun emer derisi görünüyor, kürek kemikleri, diz kapakları, dirsekleri keskin köşeler halinde göze çarpıyordu. Köprücük kemikleri ise hayvanların ağızlarına vurulan gemleri andırıyordu.


İnsana öyle geliyordu ki, çocuk bir kez daha kıvrıldı mı bu incecik kemikler, çatlayarak kırılacaktır.


Yahudi çocuğu terleyinceye kadar didindi. Sırtındaki gömlek ıslandı. Herhangi bir idman hareketi yaptıktan sonra, ölü ve zoraki bir gülümseme ile çocukların yüzüne bakıyordu. Onun, adeta ızdıraptan büyümüş hissini veren mat gözlerine bakmak insanı huzursuz ediyordu. Bu gözler tuhaf bir şekilde ürpertiyordu. Bakışlarında çocukça olmayan kuvvetli bir zorlama, bir gayret vardı.


Çocuklar, gürültülü haykırışlarıyla onu cesaretlendiriyorlardı. Birçokları tozların içinde yuvarlanırken başarılı olmamış bir hareketin verdiği acıdan, başarısızlıktan, kıskançlıktan, başarmaktan haykırarak onu taklit ediyorlardı.


Fakat çocuk, çevikçe idmanlarını bırakıp da tecrübeli bir artistin bahşiş isteyen gülümsemesiyle çocuklara bakarak ve incecik elini uzatarak:


-Şimdi bana bir şeyler verin bakalım!


Dediği zaman, bu şen dakikalar derhal sönüverdi. Herkes sustu. Çocuklardan biri:


-Yani para mı?


Diye sordu.


Yahudi çocuğu:


-Evet, dedi.


-Hele şuna bak!


-Para ile olduktan sonra biz kendimiz de yapardık...


Yahudi çocuğunun bu ricası küçükler arasında, artiste düşmanca ve onu hiçe sayan bir hareket doğurdu. Çocuklar, alay ederek, küfürler savurarak, kıra doğru yollarına devam ettiler. Tabii çocukların hiçbirinde para yoktu. Benimse yalnız yedi kapiğim vardı. Çocuğun tozlu avucuna iki kapik koydum.


Küçük artist, bunları parmağı ile oynattı ve dostça gülümseyerek:


-Teşekkür ederim, dedi.


Ve uzaklaştı. Gömleğinin arka tarafının baştanbaşa siyah lekeler içinde olduğunu ve kürek kemiklerine yapıştığını fark ettim:


-Dur bakayım, dedim. Bunlar ne?


Çocuk durdu. Yüz geri döndü. Dikkatle yüzüme baktı. Aynı dostça bakış ve gülümsemeyle:


-Bu sırtımdakiler mi? Dedi. Paskalyada, sirkte trapezden düşmüştük. Babam hala yatıyor. Ben iyileştim.


Çocuğun gömleğini kaldırdım. Sırtının derisinde, sol küreğinin altında, boş böğründe geniş, siyah bir sıyrık vardı. Bu sıyrık kalın bir kabuk halinde kurumuştu. Fakat bu kabuk, idman hareketleri esnasında birkaç yerinden patlamış ve kıpkızıl bir kan sızıyordu.


Çocuk gülümseyerek:


-Şimdi artık ağrımıyor. Ağrımıyor ama kaşınıyor.


Çocuk, kahramanlara yaraşır bir cesaretle gözlerimin içine bakarak, büyük bir adam ciddiyetiyle sözlerine devam etti:


-Bu hareketleri kendim için mi yaptığımı zannediyorsunuz? Sizi namusumla temin ederim ki hayır! Babam...Bir lokma ekmeğimiz yok. Babam öyle bir hurdahaş oldu ki. Malum işte, çalışmak lazım. Sonra, üstelik biz Yahudi'yiz de...Herkes bizimle alay ediyor. Allahaısmarladık.


Çocuk gülümseyerek, neşe ve cesaretle konuşuyordu. Kıvırcık başıyla beni selamlayarak, süratli adımlarla evlerin boyunca yürüdü. Bu evler ona camdan gözleriyle, alakasızca ve ölü bir bakışla bakıyordu.


Bu, basit ve önemsiz bir hikaye...Öyle değil mi?


Fakat hayatımda, hayatımın ızdıraplı günlerinde, çocuğun bu cesaretini birçok defalar hatırladım. Şimdi de dinler yaratmış, eski bir milletin kırlaşmış başına düşen bu ızdıraplı ve kanlı günlerin kederi içinde bu çocuğu hatırladım. Çünkü bu çocuk benim gözümde, özellikle bir insanın cesaretini, belirsiz ümitlerle yaşayan bir esirin yumuşak tahammülünü değil, fakat galebeye inanmış kudretli bir insanın cesaretini gözler önüne seriyordu.



1915

Maksim GORKİ

Unutulmuş Hikayeler



23 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

KAR

Comments