top of page

Bir Yol Hikayesi

ERBAY'ın etkinliği küçük bir yerde de büyük işlerin yapılabileceğine güzel bir örnek. Bizi on kişi bilgilendiğimiz bir yana o gece özel  bir mekanda Çifliköy'de yaşayan 45000 kişiden çok daha güzel bir gece geçirdik.
ERBAY'ın etkinliği küçük bir yerde de büyük işlerin yapılabileceğine güzel bir örnek. Bizi on kişi bilgilendiğimiz bir yana o gece özel bir mekanda Çifliköy'de yaşayan 45000 kişiden çok daha güzel bir gece geçirdik.



ŞENOL YAZICI


*


Yalovalı olduğumda İhsan Sabri Çağlayangil kapı komşumuz değilse bile Yalova'daki Ankara kolonisinin cumhurbaşkanı vekili olarak köşkünde oturuyordu henüz.

Demem o ki, öyle çoğu Ankara merkezli elit insanlar vardı Yalova'da o yıllarda bile...


Atanarak Ağustos 1989'da geldim Yalova'ya.


"Yalova benim kentimdir," diyen Atatürk'ten tam 60 yıl sonra ...


Sıtmadan kırılan ve kendinden yardım isteyen Yalovalıların çağrısına kayıtsız kalmamış, 19 Ağustos 1929 Pazartesi günü, Ertuğrul yatı ile İstanbul’dan hareket eden Atatürk, saat 16.00’da Yalova’ya gelmişti.

...ve sevmişti Yalova'yı. O kadar ki"Yalova Benim Kentimdir." demiştir. Başka bir yerde örneği var mıdır bilmem ama bu şehirde iki de evi oldu Atatürk'ün.


Ülkenin en kalabalık kentleri İstanbul, Kocaeli ve Bursa metropollerine birer saat uzaklıktadır. Zengin ormanları, eşsiz kumsallarıyla denizi, çiçekleri ve kaplıcaları ile dünya güzeli bir vaha, yazları 500 bin, kışları 25 bin nüfuslu her türlü donanımı olan bir yerleşimdi Yalova.


Yalova'nın kaderi Atatürk geldiğinde çizilmişti:

O artık genç Cumhuriyetin elitlerinin ve onlara yakın olmaya çalışan bürokrat ve girişimci kadroların erken ve belki de tek örnek sayfiye şehri olacaktı. Yalova'nın kaldıysa emsalleri arasından sıyrılan güzelliği işte bundandır, kuşkusuz dudak uçurtan pahalılığı da... Atatürk'ün Termal' de ve Çiftlikköy'de yaptıracağı sonraki adıyla "Yürüyen Köşk"lerle de bilinen, yine onun kurdurduğu iki uçtaki Araştırma çiftliklerinin arasında kalan bu güzel yerleşim, sihrini uzun yıllar saklamayı başaracaktı.

Sonraki yıllarda artan Arap ilgisi, buna bağlı olarak "çağdaşlığın" ve "muhafazakarlığın" uzun yıllar derinden giden, gözükmeyen arenası , en önemlisi kirlenen Marmara Denizi olsa da kendine yeten tarım arazileri, gezilecek görülecek yerleri , kolay ulaşımı, doğası ile Yalova şimdi bile alternatif bir yerleşim olarak önemini korumaktadır.


Ta ki depreme kadar...


1999 yılı 17 Ağustos büyük bir deprem yaşadı Marmara ve Yalova.


Ne yazık ki bu boyutlardaki bir felakete hazır olmayan ülke ve hükümet çaresiz kaldı, Dayısı teyzesi olan kimi iller tez elden toparlandıysa bile Yalova'nın nimetlerinden o güne değin yararlanan Cumhuriyetin seçkin elitleri de yıkılan kente bir el atmak yerine çareyi terk etmekte bulunca uzun yıllar Yalova iç acıtan bir kimsesizlikle başbaşa kalacaktı.


Göç edenlerden biri de bendim.

Yalova Lisesinde çalışıyordum. Evim yıkılmış, yaklaşan karakışta çoluk çocuk çadırlarda kalacaktık. Sağlam kiralık ev bulmak çok zordu. Bir çok arkadaşım gibi ayrıldım, çoktandır hayalini kurduğum İzmir'e gittim yerleştim. Bornova Anadolu Lisesinde çalışmaya başladım

Ne var ki aklımız zikrimiz Yalova'ydı.

Yalova anıları baskın geldi, deprem konutları iki yıl sonra teslim edilince İzmir'den geri döndük, Bursa'ya yerleştik.


Elbette sık sık Yalova'ya gidiyorduk. Gittiğimizde kente uzak doğayla, ormanlarla içiçe evlerimizde mutlu olmaya çalıştık. Ne var ki ev tek başına yetmiyordu, kent merkezi hala bir konut mezarlığı ve enkaz yığınıydı, kentin uzağında kurulan konutların hiçbir alt yapısı hesaba katılmamıştı.


Yalova bizim de sayfiyemiz, köyümüz, sılamız olmuştu; ama o kadar...


2004'te çocuğumuz Anadolu Lisesini kazanmıştı Yalova'da. Duyunca hemen kararımızı vermiştik; ailenin bir bölümü çocukla Yalova'ya taşınacaktı, bizde gidip gelecektik bir zaman. Büyük bir sevinç ve coşkuyla Yalova'ya gelmiştik. Çoktandır şehrin olağan dekoru olmuş yıkık evlerin, enkazların arasından bozuk yollardan geçmiş, şevkimiz kırılmasın diye görmezlikten gelmiştik. Kentin dışındaki okula kayıt yaptırmıştık. O gün Kurtdere'de alabalık yemiş, ormanlardan dağçilekleri, ceviz, böğürtlen toplamış, anıları yad etmiş ve çok da mutlu olmuştuk.

Ne var ki akşama kente döndüğümüzde, ölü evleri, bozuk yolları, karanlık sokakları dolaştıkça ürperten bir soğuk ve onla yürüyen bir yalnızlık , çaresizlik duygusu sarmıştı hepimizi.

Çocuğumuzu nasıl burada bırakacaktık?


Yalova dönülecek gibi değildi. Ertesi gün çocuğun kaydını sildirip Bursa'ya dönmüştük.


İşte o kadar kötüydü o günlerde Yalova.


Görünen dünya durdukça da güzel bir şey yapılacak gibi görünmüyordu.


Kısa bir süre sonra Yalova'ya geldiğimizde gözümüze bazı tabelalar çarpmaya başladı bir fark olarak;




YEŞİL MAVİ YOL


İsim ilgimi çekmişti. Şairane bulmuştum.


Altında

TC Yalova Valiliği

yazıyordu.



Güzel adı inandırıcılığını azaltıyordu.

Dönem değişmişti.

Değişmeyecek Yalova'nın olumsuz kaderini, ülke genelinde örneklerini çok gördüğüm bir lunapark şovuyla, şapkasından tavşan çıkararak gizlemeye çalışıyorlar diye düşünmüştüm.


Hatta bir kaç yıl önce başladığımız maviADA dergisinde yazan bir defterdar emeklisi arkadaş, daha önce çalıştığı vali Yusuf Erbay'la görüşmek istediğini söyleyince kalkıp beraber gelmiştim. Valiliğin kapısında bıraktığım birlikte gitmemizi öneren arkadaşa "Göz boyayanlardan hazetmem," demiş, dışarda beklemiştim.


Bazen insan yaygın yargılardan bakar kör olur.


2010'da maviADA Dergisi ve on yazarımızla Yalova'da "Yaralı Bir Kentin Işıyan Yüzü" etkinliğini bu gözlükle yapmaya kalkacaktım. Şimdi bir enkaza dönmüş , öylece de kaderine bırakılmış, ama bir devir ülkenin en güzel yerleşimlerinden Atatürk'ün kenti Yalova'yı eski görkemli günlerine taşıyacaktık kültür sanat ışığıyla sözde.

Belediyenin desteğiyle yaptık etkinliği üç günde, üç gün de öyle hissettik doğru.


Bursa'ya dönüşü Armutlu yolundan yapmak istedik. Çınarcık'tan sonra Yeşil Mavi Yol tabelasını görünce oraya saptık.


Güneşli bir Mayıs günüydü. Dağlardan akıp gelen dere boyunca arabalar dizilmiş, mangallar yanmış, çoluk çocuk yüzlerce insan piknik yapıyordu. Aynı kalabalığı ve onları ağırlayacak mekanları, alt yapıyı şelalede, göller boyunca, geçtiğimiz yaylalarda da görecek şaşıracaktık.

... ve her yerde hayatı kolaylaştıracak prefabrik ek binalar, tuvaletler vb gibi...yapılmıştı.


İlgimi çektiği kadar yol boyunca kestanelerini, dağçileklerini topladığım, mevsimine göre ayrı bir güzel manzaralar çizen yolu, ondan sonra her fırsatta heyecanlı bir safari yapar gibi gezdik, hakkında epey bilgim de oldu.


Güney Marmara'da YALOVA'da Altınova İlçesi Hersek köyünde 17. yüzyıldan kalma bir camiden başlayıp Armutlu ilçesinde biten 127 km Yeşil-Mavi Yol uzunluğu, 62 km bağlantı yollarıyla yaklaşık 200 km'yi bulan çeşitli tarihi, turistik ve doğal güzellikleri içinde barındıran bir orman, yayla ve göl cennetiydi YEŞİL MAVİ YOL... Tamamı trekking, fotosafari gibi doğa turizmine, Samanlı Dağları etekler motokross için uygun bu yolda hemen her yerinde insan yapımı hayatınızı kolaylaştıracak mekanlar da vardı.


Bir devir bize Yalova'yı yeniden yaşanılır gösteren, ama daha sonrasında türlü nedenlerle belki de on yıldır gidemediğim yolu ne zaman gidip görsem acaba diye düşünürken dergimizde yazan Prof. Dr. Yusuf Erbay, yani yolu yapan o dönemin valisi haber verdi. bize Çiftlikköy'de bir kafede etkinlik düşünüyordu.


Söz konusu kafede buluşmak için sözleştik.


"Bir yol hikayesi olsun," dedim içimden, "örneğin Yeşil Mavi Bir Yol... " dervişin fikri neyse zikri de olur örneği...


SOFA COFFE

Belki çay aynı ama demlik farkındalık yaratıyor.
Belki çay aynı ama demlik farkındalık yaratıyor.

Sahile doğru inen yoldaydı KAFE.

Master için gittiği Viyana'da kafeterya deneyimi de kazanan karıkocanın işlettiği kafe genç tipli ama ilham veren bir yerdi.


Şık döşenmiş ama küçüktü, etkinlik yapılacak gibi gözükmüyordu. Bana önerilse asla yanaşmazdım. Ne var ki ERBAY'da en küçük bir tereddüt yoktu. Belki biraz gayret edilse işte şu masa şuraya konulsa şu da oraya taşınsa beş on kişi sığabilirdi...diye de rötuş yapılacak bir yanı da kalmamıştı . Hem üzerime farz da değildi ya...

Yine de dayanamadım:

" Biraz zorlar burası , ama asıl konu konuşmacının görerek kabullenmesi. Vali bey kabullendiğine göre belki de çok keyifli, sıcak bir sohbet de olur, hem vali bey bir olumsuzluk görürse eleştiriden sakınmaz," dedim.

Yusuf Erbay hangi yanından baktı bilmiyorum ama,

"Mesaj alındı," dedi.

Bir hafta sonrasına karar verildi. Sağ olsunlar nezaket gösterip önerimi etkinlik konusu yaptılar.

Tabi bu nezaket de beni etkinliğin mecburi askeri yapacaktı ayrı konu. Bursa'ya dönüşü bir hafta daha öteledim.


"Yeşil Mavi Yol"

Dinlemeye değerdi.


HAZIRLIK MUHASEBELERİ


En son etkinliğimizi Pandemiden hemen önce Ocak 202o'de dergi adına Yalova'da yapmıştık. O zamanlar bir yandan da basılı dergi yapıyorduk.

Özlemişim...

Belki bu yüzden Yusuf Erbay'ın etkinliğine dört el sarıldım.


Sonuçta Yalova'ydı burası, benim yazmaya başladığım ve amatör bir yazarın en güzel heyecanlarını yaşadığım yer. Dün maviADA'nın bir yığın abonesi vardı burdan. Çok sayıda maviADA yazarı da yok muydu Yalova'dan? Bakarsın vefa duyarlardı? Etkinlik konuşmacısı da Yalova'nın en uzun süreli görev yapan eski valisi, şimdi de maviADA yazarı...

Garantili bir iş gibi görünüyordu.

Tabi ki gözüm kapalı sahiplik ederim.


Gözümün önünden yaptığımız etkinlikler geçiyor. Şans mıydı, başka etkenler mi vardı bilmem ama etkinliklerimiz çoğu kez çok ilgi görmüş, salonları doldurmayı başarmıştık. Söz gelimi Bursa'da ilk tanıtım etkinliğimizde salonda sadece 8 kişi varken, bir sonraki etkinliğimizde 175 kişi vardı.

Ne var ki kimilerini anımsıyorum ki aynen Yalova'nın yıkık günleri gibi içim üşüyor.


Hele biri vardı ki gülsem mi, ağlasam mı bilemem.

Derginin iyi günlerindeyiz, İzmir'den iki yüze yakın abonemiz ve en az yarısı kadar düzenli yazarımız vardı ve hiç bir kentte olmadık kadar da 5 temsilcimiz... Bunlardan en çok abone yapan temsilcimizin ısrarıyla İzmir Tüyap'ta bir etkinlik planlıyoruz. Temsilci kadın yazarımız ihtiraslı, muhteris, konuşmacı yazar sayısını artırdıkça artırıyor, bana da savunması hazır, bu adamın çok takipçisi vardır, eh mantıklı da... Salona girdiğimde 1o kişinin sahneye konuşmacı olarak tıkış tıkış dizildiğini, bana oturacak yer kalmadığını görünce cinler tepeme çıkmıştı. Sonunda bir yer bulup oturduğumda Asım Öztürk konuşmacı olarak eklenirken, Öner Yağcı konuşmasına başlamıştı bile.

İzmir'in en ünlü yazarlarının dinleyicilerini görmek için salona göz attığımda tek bir dinleyici olmadığını görünce çok şaşıracak niyeyse çok da utanacaktım. O kadar ki sığındığım yerden az geriye çekilip perde arasından kayıp dışarı çıkacak, sokakta kahkahalarla kendi halime gülecek, herhalde etkinlik tarihine kendi düzenlediği etkinlikten kaçan ilk yazar olarak geçtiğimi düşünecektim.

Sonra da o kadın temsilciyi dergiden çıkaracaktım.


Aynı şey olmasın diye biraz çalışmak gerekirdi elbette. maviADA her sabah yazılarını duyurularını internetten yayınlıyordu ama yine de bana yetmiyordu. Bır kaç arkadaşa açtım konuyu. "Gelin" demedim ama zamanlı zamansız konuyu birkaç kez açtım. Eski bir maviADA temsilcisine ısrar ettiğimi gören işinin uzmanı bir psikiyatrist doktor, ruh halimden anladı herhalde ki, ben gelirim dedi. Hatta eşimle geleceğim, diye ekledi. Adamı içimden öpmek geldi.


Hayırlısı, galiba ERBAY'ın etkinliği benim derdim olmuştu bile. Umalım bu dertlenme hali o gecede sürmez Bir zamanlar, yani gençken Yalova'da bir etkinlikte yaptığım gibi, gelmeyenlerin hesabını beklentimin altında gelenlere sorduğumu anımsarım, aynı şeyler oluşmasın diye "dua et de çok insan gelmesin, nereye sığacaklar," diye kendime telkinde bulunmaya başladım bile.


Kabul etmeli, hepimiz güzel zaman geçirdik. Yusuf ERBAY konuya hakimiyeti gerekse dinleyicilerle diyaloğu çok iyi. Hal böyle olunca bir saatte özetlediği YEŞİL MAVİ YOL, hiç unutamayacağımız bir öyküye döndü.
Kabul etmeli, hepimiz güzel zaman geçirdik. Yusuf ERBAY konuya hakimiyeti gerekse dinleyicilerle diyaloğu çok iyi. Hal böyle olunca bir saatte özetlediği YEŞİL MAVİ YOL, hiç unutamayacağımız bir öyküye döndü.

ETKİNLİK:

19:30'da KAFE'ye geldiğimde birkaç kişi YUSUF ERBAY'la sohbet ediyordu. Ben girince hareketlendiler, ERBAY, her zamanki nezaketiyle geleni kendi karşılıyordu anlaşılan, ayağa kalktı beni tanıttı. "Şenol Yazıcı," dedi. "Büyük yazardır kendisi..."

Biliyorum nezaketti ama yer yarılsa içine girerdim.


Etrafa bakındım, nasıl bir düzenek alınacağını tahmin etmeye çalıştım.

Önceki gelişimde konuşmacının oturmasına en uygun yer olarak gördüğüm banklı masaya oturmadı, bir Amerikan bar sandalyesini yeğledi. Çok rahat bir sesle anlatmaya başladı. Dönemin koşullarına, var olan yasalara, ellerindeki imkanlara, onay almanın zorluğuna değindi. Üst kurum ve kuruluşlarla yaptıkları toplantılardan söz etti.

Sonra da duvara yansıtılan slayttan işaretçiyle gösterip nokta nokta YEŞİL MAVİ YOL'un izleğini, rotalarını, ilgi çeken, önemli konaklarını anlattı. Aşağı yukarı 200-kilometre alanın yüzlerce konağı bulunan yolun anlatımını planladığı gibi büyük bir dakiklikle bir saatte bitirdi.


Sonuçta bir yaratıcı sanat sunumu, bir edebi etkinlik değil , aksine çevre, yol, asfalt, ağaç ve paranın geçtiği teknik bir konuydu. Ne var ki ERBAY'ın şair yönünü ve şiirlerini bilenlerin "burda birkaç dize isterdi" diye dediğini duyar gibiydim. Gördüğüm kadarıyla ne dinleyici azlığını kendine dert etti, ne de gerildi. Üniversitedeki Profluğun getirdiği bir anlatma kazanımıyla su gibi anlattı. Araya küçük ironiler, sosyal eleştiriler koymayı da incelikle başardı.

İlgisi yoktu, koca vali, üniversitede prof... nerde rahat konuşup konuşamayacağını bilemez miydi, elbette bilirdi. Nitekim bu küçük yerden bir dev muhabbet çıkarmayı da başarmış, sıcak bir düzeyli, aile sohbetine çevirmişti.

Bana ne oluyorsa... Sanki tebliğ görevim vardı.

Onun dinleyicilere etkisine, eğreti bar sandalyesinde rahat oturuşuna, ironi ve sosyal eleştirilerinde rahatlığına bakarak işgüzarlıkla kendime yüklediğim misyondan arınıyor, kaygılarımdan kurtuluyordum.

Erbay'ı dinlerken, sahildeki o küçük dev adam KARACA'nın heykeli birkaç gözümün önüne geldi, nedense. Bunu zaman gösterecek elbet ama çevre duyarlılığını samimiyetle sürdürürse Yusuf Erbay'ın 2. KARACA olacağını düşündüm. Yalova'nın Atatürk, Karaca...gibi

büyük adamlara ya konak ya da arakonaklık yaptığını, ilham verdiğini düşünürüm.


Sonuçta bir yaratıcı sanat sunumu, bir edebi etkinlik değil , aksine çevre, yol, asfalt, ağaç ve paranın... çok geçtiği teknik bir konuydu. Ne var ki ERBAY'ın şair yönünü ve şiirlerini bilenlerin "burda birkaç şiir dizesi isterdi" diye dediğini duyar gibiydim. Eminim bir sonrakinde denk getirip onu da yapacaktır.

Gördüğüm kadarıyla ne dinleyici azlığını kendine dert etti, ne de gerildi. Üniversitedeki profluğun getirdiği bir anlatma kazanımıyla su gibi anlattı. Araya küçük ironiler, sosyal eleştiriler koymayı da incelikle başardı.


Saat 11'e gelirken tekrarını dileyerek dağıldık.

Kabul etmeli, hepimiz güzel zaman geçirdik. Gelmeyen arkadaşlarım ve maviADA okurları adına da üzüldüm, güzel çok şey kaçırdılar.


ERBAY'ın etkinliği küçük bir yerde de büyük işlerin yapılabileceğine güzel bir örnek. Bizi on kişi bilgilendiğimiz bir yana o gece özel bir mekanda Çifliköy'de yaşayan 45000, YALOVA'daki 250.000 kişiden çok daha özel, seçkin bir gece geçirdik.


İyi bir başlangıç , iyi bir yol bu.


YEŞİL MAVİ YOLun yeni bir KONAĞI

Esas olan surda bir gedik açmak ...İşte o mukaddes.


Siz dersiniz ya; başlamak iyidir ama esas olan SÜRDÜRÜLEBİLİR olmak...

bottom of page