Balaban’ın Fırçasında Nâzım’ın Soluğu…
- Mehmet ŞAMİLOF
- 4 saat önce
- 2 dakikada okunur
MEHMET ŞAMİLOF
*
Bazı kitaplar vardır ki kapağını açtığınız an oda kararır, sadece kitabın sayfalarından bir ışık süzülür. Haziran 2003’te Berfin Basın Yayın mutfağından çıkan, Yayın Yönetmeni kadim dostum İsmet Arslan’ın büyük bir titizlikle ve edebiyat sevdasıyla bizlere ulaştırdığı "Nâzım Hikmet’le Yedi Yıl"
işte böyle bir ışıktır. Bu kitap, raflarda bir "stok" olarak kalmayı değil, her evin en mahrem köşesinde başucu eseri olmayı hak ediyor. Çünkü bu eser; sadece bir ressamın anıları değil, Türk edebiyatının ve resim sanatının bir mahpus damında nasıl el ele verip imkansızı başardığının epik destanıdır.Nâzım Hikmet, Bursa Cezaevi’ne girdiğinde ardında yaralı bir memleket, önünde ise demir parmaklıklar vardı. Ancak o, duvarların ardına sığınmak yerine o duvarları birer tuvale dönüştürmeyi seçti. Tam o yıllarda karşısına "Bizim Balaban" dediği, o günlerin genç mahkumu İbrahim Balaban çıktı. Nâzım, Balaban’daki o saf, köylü, toprağa dokunan cevheri gördüğünde;
"Hapiste yatacak olana,
Baştan başa bir sabır taşı olmak gerekir.
Yani, öyle bir sabır taşı ki,
Dışarıda her ne olursa olsun,
İçeride sanki hiç olmamış gibi yapmalı..."
diyerek sadece bir hayat dersi değil, bir sanat manifestosu veriyordu. Balaban bu sabrı kuşandı, Nâzım’ın dizeleriyle beslendi ve fırçasını toprağın, emeğin, insanın emrine verdi.
Kitabın sayfalarında ilerledikçe, Bursa Cezaevi’nin soğuk koğuşlarının aslında nasıl bir "Güzel Sanatlar Akademisi"ne dönüştüğüne şahitlik ediyoruz. Balaban’ın anlatımıyla, Nâzım sadece bir öğretmen değil; bir baba, bir yol gösterici ve bir eleştirmendir. Nâzım’ın şu mısraları o günlerin ruhunu ne güzel özetler:
"Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
İşin kolayına kaçmadan ama...
Çok şükür çok şükür bugünü de gördüm diyen Sıradan bir insanın resmini..."
İşte Balaban, Nâzım’ın bu çağrısına cevap veren adamdır. O, mutluluğun değilse de direncin, emeğin ve Anadolu insanının o vakur duruşunun resmini yapmıştır. Kitapta geçen her anı, İsmet Arslan’ın o titiz yayıncılık anlayışıyla birleşince; okur kendisini 1940’ların o ağır havasında ama bir o kadar da umut dolu bir atmosferinde buluyor.
Nâzım Hikmet, Balaban’ı o kadar çok benimsemiş, onun sanatına o kadar inanmıştır ki; onun için yazdığı şiirlerde hem bir hayranlık hem de bir müjde saklıdır:
"İşte resim:
İşte insan, İşte kavga,
İşte yaşam, İşte Balaban...
Bursa ovasında bir zeytin ağacı gibi kök salmış,
İnsanları güneşli, bereketli, umutlu..."
Balaban’ın "Nâzım Hikmet’le Yedi Yıl" eseri, bu şiirlerin arka planını, o mısraların hangi acılarla, hangi tartışmalarla ve hangi büyük sevdalarla yoğrulduğunu anlatıyor. Kitapta anlatılanlar bir "anı" olmaktan öte, Nâzım’ın; "En güzel deniz: henüz gidilmemiş olanıdır..." diyerek kurduğu o büyük geleceğin, küçük bir koğuştaki provasıdır.
Haziran 2003 baskısı olan bu eser, eğer hâlâ yayıncı dostlarımızın stoklarında sessizce bekliyorsa, bu bizim kültürel hafızamız için büyük bir kayıptır. Bu yazı, sadece bir tanıtım değil, aynı zamanda o raflarda bekleyen hazinenin yeniden keşfedilmesi için bir çağrıdır. İsmet Arslan’ın emeğiyle şekillenen bu sayfalar, Nâzım’ın o devrimci ruhunu ve Balaban’ın fırçasındaki halkçı damarı yeniden damarlarımıza pompalamalıdır.
Nâzım’ın dediği gibi:
"Yaşamak şakaya gelmez,
Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın...
Mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda...
İnsanlar için ölebileceksin...
Hem de en güzel, en gerçek şeyin
Yaşamak olduğunu bildiğin halde."
İşte Balaban ve Nâzım, o yedi yılda "en gerçek şeyin yaşamak ve yaratmak" olduğunu bildikleri için o eserleri ürettiler. Stokların eritilmesi, bu kitabın her eve ulaşması; Nâzım’a, Balaban’a ve yayın emekçilerine olan vefa borcumuzdur.
Gelin, bu Haziran 2003 hatırasını tozlu raflardan çekip alalım ve Nâzım’ın sesine, Balaban’ın rengine yeniden ortak olalım.
Mehmet Şamilof 01.02.2026


















































Yorumlar