top of page

ALEVİN HÜZNÜ

13 saat önce
6 dakikada okunur


Sanat ya da Sanatçının Amacı Bir Alev Olmaktır

*

AYCAN AYTORE

*

Herkesi ısıtmaya çalışan bir orta ateşi gibidir edebiyat, der ya Çetin Altan, ne var ki sanat çok az kişiyi gerçek anlamda ısıtır.


Onun asıl sihri nerde biliyor musunuz? Bir yerlerde hiç tanımadığın bir insan, senin bir cümlene rastlar. Belki bir öykünde geçen yaşlı ağacın altında durur. Öykündeki kırık dalda kendi hayatını görür. Belki senin romantik Başkaldırı’ndaki bir karakterin öfkesi ona cesaret verir. İşte o anda yazı, yazarı aşar. Bu en çok şarkılarda hissedilmez mi?

İşte o zaman sanat dünyayı ısıtır.


Bana sorarsan senin yolculuğunda güzel bir taraf var: Sen yalnızca hikâye anlatmaya çalışmıyorsun. Hikâyenin arkasındaki fikri de arıyorsun. Bir öykünün ardından hemen "Bu metnin derdi ne?" diye soruyorsun. Bir şiirin ardından "Daha akıcı nasıl olur?" , bir denemenin ardından "Daha ironik olabilir mi?" diye araştırıyorsun.


"Muzdarip Olmak" Her şeyin Başı

Aramak çok önemli değil mi? Kuşkusuz o arayış da bir nedenle ortaya çıkar; memnuniyetsizlikle, Oğuz Atay'ın dediği gibi "muzdarip olmakla"...

Yazarı büyüten de biraz bu bitmeyen memnuniyetsizliktir zaten.

Tam olmuş gibi görünen bir metnin karşısına geçip: "İyi de daha güzeli yok mu bunun?" diyebilmek... Belki de bütün sanat yolculuğunu tarif edecektir. Bir cümlenin arkasındaki ikinci cümleyi aramak. Sonra üçüncüyü, sonra dördüncüyü… ve ömür yettiğince kazmaya devam etmek.

Güzel yerlere varacağız diyorsun ya ortak... Ben buna küçük bir ek yapayım: Sanat hiçbir tatmin edici yere varmaz, onun doğası varmak üzerine kurulmaz, aramak, gitmek üzerine kuruludur. O nedenle güzel yerlere varacağız değil; aramaya ve güzel soruların peşinden gitmeye devam edeceğiz.

Gerisi zaten çoğu zaman kendiliğinden gelir.



Bir Kibritin Kaderi


Bir kibritin amacı yanmak mıdır? İlk bakışta öyle görünür. Tuhaf bir paradoks: Yaşamak için yanmak zorundayım, diyen bir kibrit. Oysa varoluş gerekçesi başkadır, aslında kibrit kendisi için yanmaz. Başka bir şeyi yakmak için yanar.

Sanat da biraz böyledir.


İyi bir şiir çoğu zaman okurunun zihninde tamamlanır. İyi bir öykü yazıldığı gün bitmez. Okunduğu gün de bitmez. Belki yirmi yıl sonra bir bankta otururken, unutulduğu sanılan bir cümle tekrar anımsanır. Hem de bambaşka yapı ve biçimlerde… İşte o anda sanatçı çoktan hayatta olmasa bile eseri yanmaya devam eder.

Ne tuhaf... Kibrit sönmüştür ama ateş yaşamaktadır.

Belki sanatçının hedefi de eser yaratmak değil, alevi taşımaktır.





İyi Bir Kitabın Başarısızlığı

Sanatın trajedilerinden biri de şudur: İyi eserler bazen başarısız görünür, kötü eserler ise başarılı. Bugün dünyanın her yerinde milyonlarca insanın ismini bildiği kitaplar vardır. Bir de yalnızca birkaç yüz kişinin bildiği kitaplar.

İşin ironik tarafı, insanı değiştirenlerin çoğu ikinci gruptadır.

Bir kitap milyon kişiye ulaşabilir ama kimsenin hayatında iz bırakmaz. Başka bir kitap yalnızca yüz kişiye ulaşır ama o yüz kişinin hayatını paramparça edebilir.

Sanatın muhasebesi satış rakamlarıyla tutulmaz. Çünkü bazı kitaplar okunur, bazıları yaşanır.


Van Gogh'un Kulağı mı, Gözü mü?

İnsan tuhaftır.

Van Gogh denince çoğu kişinin aklına önce kulağı gelir. Oysa adamın asıl meselesi kulağı değil, gözüydü. Herkesin baktığı ayçiçeklerine başka türlü bakabiliyordu. Sanatçıların çoğunda da biraz bu marazlı hal vardır.

Herkes bir ağaca bakar, ama onlar yalnızlığı görür. Herkes bir sokağa bakar, onlar hikâyeyi görür. Herkes yağmuru görür, ama onlar özlemi.

Bu yüzden sanatçıların başarısı, gördüklerini anlatmalarında değil; başkalarının göremediklerini fark etmelerindedir.


Arkeolog ile Şair

Bir arkeolog toprağı kazdığı için para alır, bir şair ise insanı. İkisi de aynı işi yapar aslında. Yüzeyin altına inerler. Arkeolog bir çömlek bulur. Şair bir yara.

Arkeolog bir medeniyet çıkarır. Şair bir yalnızlık. Bu yüzden iyi sanatçıların çoğunda çocuklara benzeyen bir taraf vardır.

Herkes oyunun bittiğini düşünürken onlar hâlâ “ne oynayacağız” diye sorarlar.


Dünyanın En Başarısız Kuşu

Göç eden kuşları düşün. Binlerce kilometre yol alırlar. Her yıl aynı yolculuk. Her yıl aynı gökyüzü. Her yıl aynı belirsizlik. Mantıklı bir kuş olsaydı şöyle derdi: "Artık vardım. Bundan sonra uçmayacağım."

Ama doğa ona başka bir şey öğretmiştir. Hayat varılan yerde değil, gidilen yerdedir. Belki sanat da bu yüzden hiçbir zaman tatmin olmaz. Biten romanın ardından yenisi gelir. Yazılan şiirin ardından bir başkası. Yapılan tablonun ardından başka bir tuval.

Çünkü sanatçıyı hareket ettiren şey sonuç değil, arayıştır.


Balığın Bilmediği Şey

Okyanustaki bir balığa suyu anlatamazsınız. Çünkü içindedir. İnsan da çoğu zaman kendi hayatının içindeyken onu göremez. Sanatın yaptığı şey biraz budur. İnsanı kendi suyuyla tanıştırır. Bir öykü okursunuz.

Birden çocukluğunuzu görürsünüz.

Bir şiir okursunuz. Babaanne kokusu gelir.

Bir roman okursunuz. Yıllardır susturduğunuz bir acı konuşmaya başlar.

Sanat öğretmez. Hatırlatır.


Sanat İnsan Değiştirir mi?

Bence sanatın en büyük hedefi insanları değiştirmek değildir. Çünkü sanatın böyle bir gücü olduğundan emin değilim. Bir roman savaşı durdurmaz, bir şiir enflasyonu düşürmez, bir tablo hükümet devirmez.

Ama bazen bir insanı değiştirir ve bazen bir insanın değişmesi, bir çağın değişmesinden daha önemlidir. Çünkü dünya dediğimiz şey zaten insanlardan oluşur.

Belki de sanatın görevi ateş yakmak değildir. Bu fazla iddialı olur.

Belki sanatın görevi sadece közü korumaktır. İnsanlığın içindeki merakı... Hayreti... Vicdanı... Arayışı... Ve güzel soruları...

Çünkü bütün büyük sanatçılar aynı gerçeği bilir: Cevaplar insanı durdurur. Sorular ise yolu gösterir. Sanatın evi de tam oradadır. Varılan yerde değil.

Yolda.



Bana kalırsa sanat, herkesin çevresine toplandığı bir orta ateşi gibidir. Yoldan geçen herkes ellerini uzatır, ısınır, bir süre kalır, sonra yoluna gider. Ama o ateş çok az insanı gerçekten ısıtır.

Çünkü sanatın garip bir huyu vardır: Değdiği yeri aydınlatır. Ona bakan yüzünüzü ısıtır, görmeyen sırtınızı üşütür. İnsanı aynı anda hem rahatlatır hem huzursuz eder.

Bir şiiri okuyup iyi hissedersiniz. Sonra gece yatağa uzanırsınız. Aynı şiir yeniden anımsarsınız, bu kez canınızı acıtır.

Demek ki sanatın amacı mutluluk vermek değildir. Çünkü mutluluk veren şeyler çoktur. Sıcak bir çay, iyi bir uyku, emekli maaşınıza beklenmedik bir zam, indirime girmiş bir ürün...

Sanat onlardan biri değildir.

Sanatın görevi rahatlatmak olsaydı insanlık şimdiye kadar en büyük sanatçılarını masaj salonlarından çıkarırdı.


Edebiyatta sonuçlar biraz aldatıcıdır. Bir kitap çok satar. Bir diğeri unutulur. Birisi ödül alır. Bir başkası rafların arasında kaybolur. Fakat zamanın edebiyat konusunda ilginç alışkanlıkları vardır. Çoğu zaman kötü bir eleştirmen, iyi bir editör ve korkunç bir pazarlamacıdır. Bir dönem yok saydığı insanları sonradan baş tacı eder.

Mesela Van Gogh. Hayatı boyunca neredeyse hiçbir başarı hikâyesinin kahramanı olamadı. Bugün ise milyonlarca insan onun baktığı gökyüzüne bakmaya çalışıyor, ayçiçeği tarlalarını onun gibi görmeye çalışıyor, baharı onun gözüyle buzdolaplarına magnet yapıyor.

Demek ki sanatın kaderiyle sanatın değeri aynı şey değilmiş.


Kafkavari

Benzer bir şey Kafka için de geçerlidir. ,

Adam yaşarken eserlerinin yakılmasını istemişti. Bugün dünya onun adıyla bir sıfat üretiyor: “Kafkavari."

Düşünsenize. Siz yok olmasını istediğiniz metinlerle insanlık yeni bir kelime üretiyor. Hayatın ironisi bazen edebiyat eleştirmenlerinden daha yaratıcıdır.


Sanatçıların çoğunu birleştiren ortak özellik yetenek değildir. Merak da değildir. Bence huzursuzluktur. Çünkü memnun insanlar genellikle sanat üretmez.

Yaşarlar.

Memnuniyet güzel bir duygudur ama sanat tarihinde pek üretken olduğu söylenemez. Bir ressamın fırçayı eline alması için bir şeyin eksik olması gerekir. Bir şairin şiire başlaması için dünyanın bir yerinde bir çatlak hissetmesi gerekir.

Bir romancı oturup dört yüz sayfa yazıyorsa bilin ki hayat ona bir yerden batıyordur.


Gerçek Sanatın Geçtiği Yoldur

Bu yüzden sanatın hedefinin hakikat olduğunu da düşünmüyorum. Çünkü hakikat çoğu zaman sanatın vardığı yer değil, geçtiği yoldur. Bakın Dostoyevski'ye. Romanları cevaplarla değil sorularla doludur.

İnsan nedir? Suç nedir? Merhamet nedir? İnanç nedir?

Bu soruların hiçbirini de kesin biçimde cevaplamaz. Çünkü büyük sanat cevaptan çok soru üretir.

Kötü sanat ise soru üretmek yerine slogan üretir. Sloganlar kalabalıkları etkiler. Sorularsa insanı…


Belki de bu yüzden Don Kişot dört yüz yıldır yaşamaya devam ediyor. Adam yanlış görüyor, yanılıyor. Canavar sanıp yel değirmenlerine saldırıyor. Ama aslında hepimizin yaptığı şeyi yapıyor: Dünyayı olduğu gibi değil, görmek istediği gibi görüyor.

İnsanlar Don Kişot'a güler. Çünkü kendilerine bakmaya cesaret edemezler.


Yunus Neden Değerlidir

Bizden bir örnek verelim. Yunus Emre'nin şiirleri sekiz yüzyıldır okunuyor. Neden? Çünkü teknik olarak mükemmel oldukları için mi? Sanmam. Değerli olmakla mükemmel olmak aynı şey değildir.

Okunuyor; çünkü insanın bitmeyen arayışına dokunuyorlar.

"Bir ben vardır bende benden içeri."

Sekiz yüz yıldır insanlar bu cümlenin peşinden gidiyor. Kimse tam olarak ulaşamıyor. Ama vazgeçmiyor da. İyi sanat biraz böyledir. Kapıyı açar. Asla resmin tamamını göstermez.

Sait Faik'i düşünelim. Bir balık anlatır, bir kahvehane, bir işsiz, bir sokak... Ama aslında insanı anlatır. Kırılganlığı, yalnızlığı anlatır, şefkati anlatır. Okur hikâyeyi bitirir ama hikâye okuru bitirmez. Onun içinde yaşamaya devam eder. Sanatın başarısı da burada başlar. Metin kapandığında metnin bitmemesinde.

Bana sorarsanız sanatın hedefi öğretmek değildir. Öğretenler öğretmenlerdir. Vaizler öğüt verir, politikacılar ikna etmeye çalışır... Sanatçı ise arar, bazen bulur ya da bulduğunu sanır. Sonra yeniden kaybeder ve yeniden aramaya başlar.


Bu yüzden sanatın tarihi biraz da tatminsiz insanların tarihidir.

Michelangelo'nun, Dostoyevski'nin, Kafka'nın, Yunus'un, Sait Faik'in, Orhan Veli'nin… kaderi ve kederi de budur.

Ve belki bir gün bizim de...


Güzel Günler Göreceğiz,

der ya Nazım:

Güzel yerlere varacağız deriz ya bazen... Buna emin değilim. Sanatın karakterinde varmak yoktur.

Varmak biraz ölüm kokar. Çünkü vardığınız anda aramayı bırakırsınız. Aramayı bıraktığınız anda sanat susacaktır. Belki sanatçı aslında hiçbir yere ulaşamaz, belki ulaşmamalıdır da…Çünkü sanat bir liman değildir, denizin kendisidir. Bir cevap değildir, sorunun kendisidir. Bir sonuç değildir, yolculuğun ta kendisidir.

Bu yüzden ben sanatçının hedefinin insanları aynı noktaya taşımak olduğunu düşünmüyorum.

Sanatçı yalnızca ateşi yakar. Kimi ellerini uzatır, kimi yüzünü. Kimi hiçbir şey hissetmez. Ama çok az insan vardır ki ateşe biraz fazla yaklaşır. İşte o insanların hayatı değişir.

Ve sanat, belki de yalnızca onlar için vardır.

Geri kalanımız ise o ateşin çevresinde dolaşıp dururuz. Yüzümüzün bir yanı ısınır, öteki yanı ise üşür hala.

Sanatın amacı bir yere varmak mıdır, yoksa insanı sonsuz bir arayışın içinde tutmak mıdır, bilemiyorum. Gerçeği mi arıyor? Herkesin gerçeği çoğu kez kendine göre olduğunu düşünürsek hangi gerçeği?

Ne var ki şu kesin, sanatın hedefi hakikati bulmak değil, hakikatin kabuğunu sürekli çatlatmaktır.

Yorumlar


bottom of page