top of page
1/2

Hem Gelin Evi Hem Yas Evi

Güncelleme tarihi: 25 Nis 2021


Bir evin bir oğluydu Nurullah, küçük yaşta yakalandığı böbrek hastalığı öteki organlarının da etkilemişti: Diş yapısını konuşmasını, dolaşım sistemini, kalbini…


Nurullah yirmi yaşına gelince askerlik yoklaması için yaşıtları ile ilçeye gitti. Şubedeki görevli Nurullah’a “seni bir de komutanım görsün,” deyip albayın karşısına çıkarır. Albay:


“Askere gitmeyi çok mu istiyorsun Nurullah,” der.


“İstiyorum, hem de çok istiyorum komutanım der,” Nurullah.


“Ben de isterim Nurullah, yine de doktorlar seni bir muayene etsin, onlar tamam derlerse senin en güzel yerde askerlik yapman için yardımcı olacağım,” söz der albay!


Devlet Hastanesindeki doktorlar Nurullah’a “askerliğe elverişli değildir,” raporu verince yıkılır Nurullah! Bilir ki kasabada askere gitmeyene kız vermezler, askerliğini yapmayana adam demezler. Nurullah, evlenmeyi çok ister, çocuk yaştan beri ikide bir babasına:

“Emin Usta beni everecek misin?” der.


Baba oğul arkadaş gibidir. Saatlerce birlikte sohbet ederler yine de sıkılmazlar. Nurullah:

“Emin Usta beni ever, yalnızlıktan korkuyorum, sen anamı almışsın ne güzel, bana da alalım bir tane, ne olur Emin Usta ever beni!”


Kasabada Nurullah’la evlenecek birini bulamadıkları için köy köy Nurullah ile evlenecek birini ararlar. Nihayetinde yakın köyde kalabalık, yoksul bir ailenin güzel gözlü, fakat baktığı yere dakikalarca bakan, boylu poslu, siyah saçlı, aldan al bir yüzü olan Sultan’ı, oğlumuza emsal olur mu, olmaz mı diye düşünmeden isterler. Ne de olsa durumları onlardan iyidir. Evlerinde her daim tencerelerine koyacak bir şeyler vardır. Emin Usta palamut alıp sattığı için her daim cebinde üç beş kuruş vardır. Demezler mi: “ Para dilsizi dillendirir, bilir bilmezi konuşturur!


Emin Usta:

“Biz buraya neye geldik, sizce de malum, biz Allah’ın emri peygamberimizin kavli ile kızınız Sultan’ı oğlumuza istemeye geldik. Sizce de münasipse şerbeti içip nişanımızı takar, harmanları kaldırdıktan sonra da davulu vurdurur düğünümüzü yaparız!”

Bu yoksul aile için Emin Usta ile dünür olmak bir payedir, fakat bir taşla iki kuş da vurmak vardır. Nurullah’ın ablasını oğulları Selatin’e alabilirlerse yeme de yanında yat gibi bir şey olacaktır. Bu her ne kadar bir rüya olsa bile rüyaların hakikat olduğunu da şahit olmuşlardır.


“Tamam olmasına tamam da biz de Allah’ın emri, peygamber efendimizin kavli ile kızınızı oğlumuz Selatin’e istiyoruz!”


O anda gökten bir şimşek düştü sanki. Bir sessizlik toprak örtülü evin her yanını esir aldı. Toprak örtünün altındaki mertekleri, çalıları, toprağına karışmış çakılları, toprağı kendine yuva edinmiş börtü böceği şaşırtır. Onlar da oğulları Selatin’e, Neslihan’ı istiyorlardı, hem de öyle bir özgüvenle istemişlerdi ki:


“Tamam, olmasına tamam da biz de kızınızı, oğlumuz Selatin’e istiyoruz!”


Ne kadar kolay demişlerdi, hiç yüksünmeden, Neslihan’ı istemişlerdi.

Birden Emin Usta, yerinden kalktı, toprak örtülü evin içinde gidip gelmeye başladı. Konuşmak için bir iki yeltendi, sözcükler boğazına düğümlenip boğmaya başladı: Neslihan mı, Selatin mi?


“Biz gidiyoruz, kızımın fikrini alalım, “he derse tamam, olmaz derse olmaz!” O kadar hiddetlenmişlerdi ki hoşça kalın demeden çıkıp gittiler.

Emin Usta evine bir hışımla geldi. Tahta merdivenleri ikişer, üçer çıkarak, oda kapılarını tek tek açıp Neslihan’ı göremeyince bir telaştır aldı. Acaba onun haberi mi oldu deyip korkusu tavan yapınca:

“Neslihan, Neslihan!”

“Efendim baba!”

“Nerdesin kızım sen?”

“Hiç nerde olacağım, evdeyim, telaşından beni görmüyorsun!

“Ha iyi, evdesin yani?”

“Nerde olabilirim baba?”

“Ne bileyim birden bir korku kapladı yüreğimi telaşım ondandır!”

“Evdeyim baba, nerde olabilirim ki?”


“Odaya gelin, herkes gelsin, konuşmamı bitirinceye kadar, hiç kimse bir kelam etmesin, tamam mı?”


Tamam deyip odaya geçtiler. Emin Usta her şeyi bir bir anlattı. Nurullah’ı, Sultan’ı, Selatin’i.

“Durum böyle kızım, senin kararın benim kararım, ne dersen o olacak, söz ne dersen o olacak, ne dersen kabulümüz!”

“Sen bilirsin baba, sen nasıl diyorsan, nasıl istiyorsan öyle olsun, tamam diyorsan, ben de tamam diyorum. Nurullah’ı düşünüyorum, onun vaziyeti aklıma gelince ölecek gibi oluyorum. Onun için canımı veririm ben, onun için kendimi feda ederim, ister insan azmanı olsun; isterse bilmem neden dönme olsun; sen ne diyorsan, o olsun!”


Neslihan bunları dedikten sonra ev halkı mıh gibi çakılıp kaldı yerine Sokak lambaları çevresinde uçup duran böceklerden başka hiçbir hareket yoktu sokaklarda. Komşular ilk uykularını almışlardı çoktan. Öteden beri kasaba halkı erken yatıp erken kalkar, günü üstüne doğurmadan işine gücüne bakardı.


Emin Usta,

“Ben yatıyorum, hadi yatın, yatınca daha etraflıca düşünür sabah bir karara varırız. Hatta Selatin’i iş güveyi olarak alırız, onlar için bir boğaz eksik olsun da bir kaşık aş fazla değsin ötekilere derler, şimdi yatın. Yattılar, sabahın ilk ışıklarıyla kalktılar. Fadime Kadın tarhana çorbasını pişirmiş, bakır sininin üstüne koyduğu emaye çanağa boşaltmış, üstüne de tereyağı eritip gezdirmişti.

“Haydi gelin, çorba hazır! Herif sen de çorbaya ekmek doğrayıver. Emin Usta’ya “herif” diyordu. Adını söylemek saygısızlık sayılırdı. Ya da “çocukların babası” derdi. Neslihan sen de kardeşine bak uyanmış mı, seslen gelsin”

Neslihan, annesinin dediklerini duymuş, fakat hiçbir şey söylemeden evin çardağında yönünü çam Dede’ye çevirmiş, öylece duruyordu. Ne diyecekti babasına, onu mu kıracaktı, Ya Nurullah’ı hayat boyu yalnızlığa gark edecek, belki karamsarlık içinde ölümüne sebep olacak, ya da insan azmanı birine varacaktı?


Güzeldi Neslihan iki belek örülü saçları kalçalarına kadar iniyordu. Yürüdükçe kalçalarını dövmesi alımını, güzelliğini çoğaldıkça çoğaltır. Yeşil gözleri sarı simaya pek yakışır. Gücü kuvveti yerindedir Neslihan’ın, elinden her şey gelir.

Kimse bir kelime konuşmadan çorbayı yemiş, Allah bereket versin deyip sofradan kalkmıştı. Ocaklığın bir köşesine oturan Emin Usta:

“Neslihan iyice düşündün mü kızım?”

“Sen bilirsin baba” dedi yine Neslihan!

“Sen bilirsin” dedi Fadime Kadın!

Emin Usta yerinden kalktı, evin içini adımlamaya başladı. Gitti geldi, gitti geldi.

“Madem sorumluluğu bana veriyorsunuz, ben tamam diyorum,” deyip çıkıp gitti.


O önemli kararları verdikten sonra mezar çamına gider, anasının mezarının bir kıyıcığına çömelir bir zaman onunla dertleşirdi.


İki düğün de aynı anda yapıldı. Çifte davullar vuruldu, iki hane de aynı anda gelin evi oldu. İki hane de aynı anda yas evi oldu. Kasabada kız evine yas evi derlerdi. Düğünde kız evinden kimse oynamaz, ağız dolusu gülmezdi. Kız evi yas evi olduğu için ona sebep kimse eğlenmezdi. Kız evinden birisi düğünde oyuna kalkarsa ayıplanırdı. İki ev de hem düğün evi, hem yas evidir ya ona sebep çalınan havalar hep ağır havalardır. Gelin ağlatma havası Cezayir gelin çıkarken çalınır, gelinin “hem giderim, hem ağlarım,” diye bilinen deyimin hakikat olması sağlanırdı. Nurullah ile Sultan’ın, Neslihan’ın, Selatin’in düğünde de en çok Cezayir çalındı.


Üç gün sürdü düğün, üç gün boyunca davulcusu, zurnacı durmadan çalmışlardı. Bugüne kadar hiç böyle bir düğün yapmamışlardı, kimse de böyle bir düğün görmemişti. Sanki eski Yunan tiyatrosunun tragedyası oynanıyordu. Sahne gerisinde bir ölüm olmuş, ön tarafta onun yası tutulmaktaydı. Emin Usta’nın evi hem gelin evi, hem yas evi olmuştu. Aynı çatı altında iki gerdek odası, aynı çatı altında iki kadın aynı anda bekâretine veda edecekti. Emin Usta’nın ahşap evi iki gelini, iki damadı aynı anda misafir etmenin bahtiyarlığına erişecekti.


Günler aylar, yıllar mutlu mesut akıp giderken Neslihan ile Selatin’in iki çocuğu olmuş, evlilikleri perçinlenmişti. Nurullah ile Sultan’ın onca tedaviye, onca hocaya, ocağa rağmen bir türlü çocukları olmamıştı. Sultan bir türlü gebe kalamamıştı. Emin Usta’nın uykuları kaçmaya başlamıştı yine. Biricik oğlunun çocuğu olmayacak mıydı şimdi, Allah ona da bir “topacık” vermeyecek miydi?

Onlar doktor doktor dolaşırken, Nurullah’ın böbrek rahatsızlığı bu koşturmaya strese dayanamamış, tekrarlamıştı.

O gece Nurullah’ın ağrısı dayanılmaz olunca Kamber Usta’nın arabasını kiralayıp Salihli Devlet Hastanesine götürelim dediler. Vakit gecenin ortasını geçmiş, ilk horoz ötümüne doğru akıp gitmektedir.

Yollar düzgün olsa uçuracaktır Kamber Usta, yol stabilize kaplamadır. Yağan yağmurlarla malzemesi kalmamış, delik deşik olmuştur. Üstüne üstlük bir de dönemeçli olması Kamber’in hızlı gitmesine mani olmaktadır. Kaderine ver yansın eden Nurullah’ın bir de yolun cellâtlığı ömründen çalmaktadır...


Emin Usta ile Fadime Kadın acının katmerlisini yaşamakta, oğullarının acısını hafifletecek bir şey yapamamanın çaresizliği ile bütün kutsiyetlere isyan etmektedir.


“Biraz daha hızlı sür Kamber bizim canımız çıkıyor oğlum, haydi yetiştirelim Nurullah’ı!”


Sabah ezanı ile hastaneye vardılar. Acil Servis’ten giriş yaptılar. Acildeki doktorun, Nurullah’ı tanıması işlemleri kolaylaştırdı. Derhal bütün tetikler yapıldı. Emin Usta, Sultan, bahçede kızılçamların altındaki banklara oturmuş, içeriden gelecek haberi beklemektedir. Aslında umutları yoktur, bugüne kadar kaç sefer araba tutup gelmişler; fakat bu sefer hiç umutları yoktur.

Öğle olmuş, güneş çamların arasından yer buldukça yakıp kavurur insanları. Kızılçamların daimi konukları kargalar da sessizlik içindendir, adeta biraz sonra ne olacağını haber vermektir. Bir anons:

“Nurullah Ayaz’ın yakını acil serviste bekleniyorsunuz!”

“Tamam dedi Sultan, tamam dedi Emin Usta, Nurullah’ı kaybettik!”

İçlerine doğmuştu. “Nurullah Ayaz’ın yakını” bir bıçak gibi saplanmıştı yüreklerine. Bu sesin rengi “yasımız var,” manasına geliyordu. Ağlamaya başladılar. Sultan kendini parçalıyor, Emin Usta hüngür hüngür ağlıyordu.

“Siz durun dedi Kamber, ben gidip bakayım, hemen kendinizi bırakmayın, daha bir şey bilmiyoruz,” dedi. Acil servisteki Doktor, Kamber’e, “kurtaramadık Nurullah’ı, başınız sağ olsun, mekânı cennet olsun,” dedi.



Ağlarsa anam babam ağlar gerisi yalan ağlar derler ya. Üç ay sonra baba evine dönen Sultan renkli renkli giyinip kuşanmaya başlamıştır. Gençti Sultan yirmi beşinde bile yoktu. Hayatının bundan sonrasını bir başına geçirebilir miydi?

“Güzelim, alımlıyım, taşı sıksam suyunu çıkarırım, ne yani bundan sonra bir başıma mı yaşayacağım, anamın babamın başını mı bekleyeceğim, benim de hakkım var yaşamaya,” deyip evlenmek isteğini sağda solda söylemeye başlar. Bu topraklarda hem genç olmak, hem dul olmak… zordur, hem de zorun ötesidir.

Sultan daha önce komşu köyde bir düğünde görüp aşık olduğu Solak Osman gelir aklına, onun bekar olduğunu bilmektedir. Ne edip neyleyip haber iletmeliyim diyerek haber yollar Osman’a!



Solak Osman’la boyu, boyuna denkti. Bugüne kadar yaşamadıklarını onda görebilirdi. Memnundu Nurullah’tan, bir güne bir gün kalbini kırmamış, gözünün üstünde kaşın var dememiş, hiç üzmemişti. Onun Allah’tan gelen hastalığı güzel günler görmelerine müsaade etmemişti.

Sultan, Nurullah’ın ölümünün üstünden altı ay geçtikten sonra Solak Osman’la hayatında yeni bir sayfa açtı.

15.05.2020 Salihli

14 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Balkon