top of page
1/1076

ÖYLE GÜNLER GÖRDÜM Kİ

Nurten B. AKSOY

*


Öldürülüşünün üzerinden 76 yıl geçmesine karşın ardındaki sırlar tam anlamıyla çözülemeyen, katledilişiyle ilgili kişisel zaaflarından tutun da polisle iş birliği yaptığına kadar çok şey söylenen Sabahattin Ali; edebiyat tarihimize bıraktığı ve hala sevilerek okunan bütün eserleriyle, unutulmaz isimler arasında yaşamaya devam ediyor… Onun kısa ama çileli yaşam öyküsünü, belki de ölümünü hazırlayan yaşadığı dönemin kavgalarını, çekişmelerini ve tarihin kirli sayfalarında kaybolan pek çok faili meçhul cinayet gibi, hunharca katledilişini anlatmak istedik. Ölüm yıldönümünde saygıyla anıyoruz…


Öyle günler gördüm ki aydın gökler kararıp Bahtım bir bulut gibi üstüme çöker oldu Her gözümü yumunca tanıdık yüzler görüp Hayaller alev alev beynimi yakar oldu


25 Şubat 1907’de Gümülcine’de doğan Sabahattin Ali, ilkokulu I. Dünya Savaşının gölgesinde tamamlar. Önce Balıkesir, ardından İstanbul Öğretmen okulunu bitirerek öğretmen olur. Yozgat’ta başladığı mesleğini bir yıl yaptıktan sonra 1928 yılının sonlarında kendisiyle beraber seçilen kişilerle Almanya’ya dil öğrenmeye gönderilir. Kısa bir süre Berlin’de kaldıktan sonra Türk büyükelçiliğinin de yardımıyla Potsdam şehrine yerleşir ve burada dil öğrenimine başlar. Ancak iki yılı doldurmadan yurda döner.


Ümitsizlik, gariplik dört tarafımı sarıp Yüzüm sırıtsa bile, içim yaş döker oldu Her sabah ilk ışıklar gözlerimi oyardı Uyanan taş duvarlar iniltimi duyardı


Türkiye’ye dönünce girdiği sınavı kazanarak Aydın Ortaokuluna Almanca öğretmeni olarak atanır. Ancak burada komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla hakkında soruşturma açılır. Tutuklu yargılanmasına karar verilir ve Aydın hapishanesinde tutuklu kalır. (1931) Serbest kaldıktan sonra Konya Ortaokulu’na Almanca öğretmeni olarak atanır.


Öyle günler gördüm ki duvarlar gelir dile Gözümde canlanırdı eşkıya masalları Varlığımı sarardı, hain bir isteyişle Görmediğim yumuşak bir düşmanın elleri


Konya’dayken bir toplantıda Türk devlet yöneticilerini (Atatürk ve İsmet İnönü) yeren ve “Hey anavatanından ayrılmayanlar” şeklinde başlayan bir şiiri okuduğu iddiasıyla 22 Aralık 1932 tarihinde tutuklanır. Tutuklanmasına sebebiyet veren bu şiiriyle “Gazi’yi ima ve telmihen tahkir ettiği” gerekçesiyle Konya Asliye Ceza Mahkemesi tarafından bir yıllık cezaya çaptırılır. Fakat daha sonra davaya temyizde iki ay daha eklenir ve cezası on dört aya çıkarılır.


Görmediğim yumuşak bir düşmanın elleri Kafada çelik gibi fikirler dursa bile Kalplerin eksik olmaz böyle zayıf halleri Bazen kendi kendimin elinden kurtulurdum Kalbimi bir çamurda çırpınırken bulurdum


Sabahattin Ali Konya Cezaevi’nden Ayşe Sıtkı’ya yazdığı bir mektubunda bu olaylardan şöyle bahseder: “Benim mesele, senin zannettiğin gibi fiyakalı bir zamanımda ağzımdan kaçırdığım sözlerin neticesi değildir. Aramın açıldığı bir iki namussuz başıma bu işi getirdi. Geçen sene Mayıs’ında falanca yerde Gazi’yi ima ve telmihen hakaret eden bir şiiri falan yerde okudu, dediler. Adli safahat (süreç) lehimde olduğu halde müdde-i umumi (savcı) yaranmak için mahkumiyetimi talep etti, hakim de korktuğu için mahkum etti. Temyizde, cezayı aleyhimde eksik bularak cezama iki ay daha ilave edildi. Şimdi 14 aya mahkumum ve aşağı yukarı üç ayını yatım. 11 ayım kaldı demektir.”


Öyle günler gördüm ki dost dediğim insanlar Ben yanına varınca dudağını kıvırdı Bir zamanlar yanımda ağız açmayanlar Sırtımı sıvazladı, bana öğüt savurdu


Sabahattin Ali, bu davadan 22 Aralık 1932’de tutuklandıktan sonra 29 Nisan 1933 tarihinde 1249 sayılı kanunla memurluktan atılır. Kendisi daha sonra Konya’dan Sinop cezaevine gönderilir. Burada da o ünlü hapishane şiirlerini yazar. Bu şiirlerden biri “Aldırma Gönül” adıyla bestelenir ve adeta anonimleşerek dillere pelesenk olur. 10 ay yedi gün süren tutukluluğunun ardından Cumhuriyet’in 10. kuruluş yıldönümü sebebiyle çıkan genel aftan yararlanarak serbest kalır.


Silahsız gördüğüne saldıran kahramanlar En alçak tekmelerle beni yere devirdi. Ruhum bir heykel gibi düşüp parçalanırdı Bu sesleri duyanlar gülüyorum sanırdı


Yeniden göreve atanabilmek için çeşitli girişimlerde bulunan Sabahattin Ali’den 1934 yılında Atatürk hakkında bir kaside yazması istenir. Kendisi de bu istek doğrultusunda Varlık Dergisi’nin 15 Ocak 1934 tarihli 13. sayısında “Benim Aşkım” adında bir şiir yazar. Ama bu şiirinden sonra da göreve atanabilmek için bir süre daha bekletilir. Daha sonra Sabahattin Ali, Atatürk’ten izin alınarak önce geçici olarak Orta Tedrisat Şube Müdürlüğüne, ardından da asli olarak Milli Talim ve Terbiye kurumuna 25 lira maaş karşılığında atanır.


Öyle günler gördüm ki tabanca şakağımda Tasarladım aydınlık dünyayı bırakmayı Gönlüm acıklı buldu, en ateşli çağımda Sönük bir yıldız gibi boşluklara akmayı


Askerlik görevini İstanbul’da yapan Sabahattin Ali ilerleyen dönemlerde Devlet Konservatuvarına atanarak Karl Albert’in asistanlığını yapar. Bir yandan çeviriler yaparken bir yandan da dergilere yazılar gönderir. Ayrıca MEB’e bağlı Türk Dil Kurumu ve Tercüme Odası gibi yerlerde de görev yapar. Ekonomik anlamda rahatlayan yazar, çevresi tarafından lüks bir yaşam sürmesi ve savunduğu fikirlere aykırı olması gibi düşünceler doğrultusunda eleştirilir. Samet Ağaoğlu yazarın ölümünden sonra “Böylece hiçbir zaman gerçek bir komünist olamadı. Hikayelerinin aksine realitede burjuva manzarası gösteriyordu” ifadelerini kullanır.



Tabancanın namlusu ısındı yanağımda Parmağım istemedi tetiğini çekmeyi Bir sonbahar yağmuru gibi içim ağlardı Bir şeyler fakat beni yaşamaya bağlardı


Sabahattin Ali yaşamı boyunca sağ ve sol kesim tarafından birtakım eleştirilere maruz kalır. Ülkenin sol kesimi kendisini lüks ve burjuva görünümlü yaşantısından dolayı daha radikal tavırlar almaya zorlarken, sağ kesim de sosyalist misyon yüklenmek istenen birisinin Dil Kurumu Azalığı gibi görevlere getirilmesini doğru bulmaz. Sağ kesimin eleştirilerinin başlıca kaynaklarından birisi de Sabahattin Ali’nin Almanya’dan dönen öğrenci grubundaki kişilerden daha önce ve daha etkili görevlere getirilmesidir.


Ey bir tane sevgilim, ben bugün yaşıyorsam Sanma ki hayat tatlı, insanlar hoş olmuştur Dağ başında bir kaya gibiyim şöyle dursam Etrafım eskisinden daha bomboş olmuştur


Yazarın “İçimizdeki Şeytan” romanı o yıllarda milliyetçi kesimde büyük tepki toplar. Nihal Atsız’ın hakkında yazdığı hakaret dolu bir yazıya karşılık Sabahattin Ali dava açar ve bu dava sırasında çok sıkıntı çeker. 1944 yılında davayı kazanmasına rağmen tepkilerden kurtulamaz. Olaylı duruşmalar sonunda bakanlıkça görevinden alınır, İstanbul’a giderek gazetecilik yapmaya başlar. (1945)


Yalnız sana borçluyum bugün dünyada varsam Seni her andığımda gözlerim yaş olmuştur Yaşlar ki bir ırmaktır, dertleri sürür gider Gözyaşları içinde seneler yürür gider


Aziz Nesin’le çıkardıkları Markopaşa dergisi sürecinde birçok kez tutuklanan Sabahattin Ali, sürekli polis takibinden bunalır. Bir başka dava nedeni ile 1948’de Paşakapısı cezaevinde üç ay yatar. Çıktıktan sonra zor günler geçirmeye başlar, işsiz kalıp yazacak yer bulamayınca yurt dışına gidebilmek için pasaport almak ister fakat alamaz. Yasal yollardan yurt dışına çıkma olanağı da bulamayınca Bulgaristan’a kaçmaya karar verir.


Yok olmak isteğiyle kalbim attığı zaman Bana: Yaşa der gibi gülen senin yüzündü Dizlerim bir batakta yorgun yattığı zaman Bacaklarıma kuvvet veren senin hızındı


Paşakapısı Cezaevinde tanıdığı Berber Hasan vasıtasıyla Bulgaristan’a adam kaçıran ve silah çalma suçundan ordudan ihraç edilmiş eski bir subay olan Ali Ertekin’le irtibat kurar. Bir süredir hem gizlenmek hem para kazanmak için Anadolu’yu dolaştığı kamyonla yola koyulurlar. Kırklareli’nin Kızılcadere Köyüne geldiklerinde, beraberlerindeki şoförü kamyonla geri gönderirler. Bütün iş sınırı geçmeye kalmıştır. Sabahattin Ali yeni zorluklara gebe olsa da kısmen özgür bir yaşamın kendisini beklediğine inanmaktadır. Bulgaristan’a gidecek ve sonra da ailesini yanına aldıracaktır.

Yaşaran gözlerimde, güneş battığı zaman Sıcak bir yuva gibi tüten senin dizindi Sen aklıma gelince her şey gülümserdi. Ağaçlar şarkı söyler, rüzgar tatlı eserdi


Ne var ki bu kaçış gerçekleşemez Sabahattin Ali sınırı geçemez. Eşinin yurtdışına kaçmaya çalıştığını bilen ama kendisinden altı aydır haber alamayan Aliye Hanım ile kızı Filiz, bunun nedenini ertesi gün çıkan gazetelerden öğrenirler: “Solcu muharrir Sabahattin Ali hududu aşarken katledildi.” Haberlerde, “Katilin Ali Ertekin olduğu, kaçırmaya çalıştığı kişinin kim olduğunu öğrenince, yalnız kaldıklarında ‘milli duygularla’ başına bir sopayla vura vura Sabahattin Ali’yi öldürdüğü” yazılıdır.


Ey sevgilim, bilirsin benim ne çektiğimi Garip başımın derdi bir yürek taşıyorum. Anlarsın niçin uzak yerlere baktığımı


Ali ailesinin avukatlığını üstlenen dostları olayı araştırmak ister. Fakat bir noktadan sonra duymaya başladıkları söz “Fazla kurcalamayın” olur. Suçunu itiraf eden Ali Ertekin dört yıl ceza alır ama aynı yıl çıkarılan af yasasından faydalanarak serbest kalır. Sabahattin Ali’nin cesedi, Sazara köyü yakınlarında bir dere yatağında bir çoban tarafından bulunur. Cesedi eşi ve annesinin teşhis etmesine izin verilmez. Bu görevi Aziz Nesin ile Adalet Cimcoz yerine getirirler. Nesin’in, cesedin kolunun da Sabahattin Ali’ninki gibi kırık olduğunu söylemesiyle “teşhis” tamamlanır. Daha sonra muayene edilmesi için defnedildiği yerden çıkarılan ceset bir torba içinde elden ele dolaştırılırken kaybolur. Eşyaları, “hacizli” oldukları gerekçesiyle ailesine teslim edilmez.


İçinde yaşanmaz bir dünyada yaşıyorum Görünce gülme sakın çırpınıp aktığımı Ilık ve aydınlık bir denize koşuyorum


Sabahattin Ali davası 1990’lı yıllara kadar bir daha konuşulmamak üzere kapanır. Hiç kuşkusuz olayı gören, bilen, duyan ve işleyen birileri vardı. Ancak hepsi susar veya susturulur. Konuşanların birçoğu da sonradan söylediklerini yalanlar veya sözlerinin çarpıtıldığını ileri sürer. Sonuç olarak ne devlet çıkabilir işin içinden ne emniyet ne de asker… Ve tarihimizdeki faili meçhuller zincirine bir halka daha eklenir.


Sen benim sevgilimsin, sevsen de sevmesen de Aradığım yerlere benzeyiş buldum sende…


Kırk beş yıl babasının öldüğüne inanmayan kızı Filiz Ali, 19 Haziran 1993 günü Kırklareli’ne gider ve gerçekle, ancak onu bulan çobanla konuştuktan sonra yüzleşebilir. Filiz Ali’nin asıl içini yakan, bulunan cesedin ona ait olup olmadığı yıllarca tartışılan babasının bir mezarının bile olmamasıdır. Filiz Ali, babasının cesedinin bulunduğu dere yatağının yakınındaki düzlükte, arkasını Istıranca Ormanlarına dayamış koskoca bir kayanın üzerine bir mermer parçası gömer ve mermerin üstüne Sabahattin Ali’nin çok bilinen dizelerini yazar:


“Başım dağ, açlarım kardır

Benim meskenim dağlardır.”


Babası artık rüyalarına girmeyecektir. Ruhunun huzur bulduğuna inanır.


NOT: Dizeler Sabahattin Ali'nin "Öyle Günler Gördüm ki" Şiiri

159 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör
1/2