top of page

Arama Sonucu

maviADA'ya DÖN

Boş arama ile 4488 sonuç bulundu

  • Ay Zamanı

    ŞENOL YAZICI * Bir küstüm çiçeğidir, ergenliğe soyunmamış yalnızlıklar. Hem herkes, hem her şey olmaya hazır, hem hiçbir şey olmamaya kararlı, öyle kırılgan dururlar. Savrulan sarışın yapraklar gibiyken hayat Her ay büyür, her ay tutulur onlar. Ay vurur, büyür gece, Bir Kaş mavisi kadar korkunç güzel gökyüzü, Dünyanın çatısına gerili delik deşik bir örtü, Uzar, uzar, uzar… Belki şimdi, Sıyrılır yatağından, ki gün görmemiş karanlığıdır, ağır bir zamanında ömrün... Çıplak bir mavi kadın, hiç sevilmemiş... Hüzün çiçeklerinden yalnızlık toplar; Biter ses... Şimdi en hazanından bir güz ağlar tenimde. Ay boşalır yuvasından dökülür suya, Ay söner, söner aydınlık, Tek bir keman çalmaz, Dağılır dört bir yana iç kanatıcı bir kırılganlık... Ölür gece, Sevdam kanar, Ay vurur, ay yaralar ... * Kasım 2004- Damar Dergisi 24.06.2017, maviADA

  • ÇİNGENELER

    Doğan SOYDAN * Arka arkaya dizilmiş dört at arabası ile bu arabaların sağında solunda salkım saçak yürüyen bir kalabalık, köye doğru geliyordu. Onları daha köyün uzağındayken tanıyan kır bekçisi Yahya, “Vay eviniz yıkıla, şunların gelişine bakın hele! Gelin gelin bu köyde Osmanlı’nın hazinesi var!” diyerek ortaya bağırdı. Harman yerinde oturanlar kalkıp o yöne doğru bakıştılar. At arabaları ve yanında yürüyenler, “İtsöğüdü” denilen yere   gelince kim oldukları açık seçik ortaya çıktı. Bunlar, yol boyunca ekili bostanları çekirge sürüsü gibi talan ede ede gelen Çingenelerdi.  At arabalarının yanında toz duman içinde yürüyen kadınlı erkekli, büyüklü küçüklü insanlardan başka tasmalı köpekler, eşekler, yedek atlar, ipi çocukların elinde seke seke yürüyen taylar görünüyordu. Az sonra köye yaklaştılar. Her at arabasının üstünde aşiret beyi görkemiyle oturan bir çeribaşı vardı. Ayaklarından bağlanıp arabaların arka kapağına baş aşağı asılmış tavuklar, horozlar, sanki doğal halleri böyleymiş gibi sessiz sesiz sallanıyordu. Kır bekçisi Yahya, “Kapılara bacalara mukayyet olun!” diyerek oradakileri uyardı. Harman yerinde buğday eleyen Çil Zöhre, kuşağında sallanan anahtarı küçük oğluna uzattı, “Çabuk git, evin kapısını kilitle gel ”  dedi. Topal Nazlı ile Kınalı Zalha da söğütlerin gölgesindeki hindileri, civcivleri koruma altına aldılar. Kır bekçisi Yahya’nın ve kadınların böyle davranmasını yadırgayan Koca Kadir, “Sanki eviniz altın akçe doluymuş gibi hemen telaşlandınız! Onlar da sizin gibi insan işte,” dedi. Çingeneler köye girerken, köyde ne kadar köpek varsa her biri bir köşeden çıkıp seğirttiler. Onların da üç dört tane yavuz köpeği vardı ama “Dağdan gelip bağdakini kovma” hakları olmadığını bilmiş gibi boğuşmaktan kaçındılar.  Arabaların arkasında ayakları bağlı, baş aşağı sallanan tavuklar, horozlar, köpek sesinden ürküp çırpındıkça tüyleri havada uçuştu. Bir yandan köpeklerin havlaması, bir yandan tekerlek tıkırtısı, bir yandan da Çingenelerin şamatası derken, bir gürültü koptu köyün içinde. Kara ceketli, pos bıyıklı çeribaşılar ellerini kaldırıp indirerek, gördükleri herkesi selâmlayarak geçip harman yerine doğru gittiler, az sonra da her yıl konakladıkları yere varıp yüklerini indirdiler.   Harman yeri köyün hemen önünde çayırlık, geniş bir alandır. Yılın her mevsiminde canlı ve yeşildir. Pınarbaşı’ndan kaynayıp kimi yerlerde yarım çember gibi büküle büküle kimi yerlerde çevlekler oluşturarak akan Ceyhan Nehri, burada harman yerinin kıyısını yalayarak geçip gider. Birisi eğilip yardan aşağı baksa kendi resmini görür, suyun serinliği vurur yüzüne. Çingenelerin her yıl gelip çadır kurdukları yer, işte burada üçgen biçiminde bir köşedir. Bu yıl da gelip aynı yere yüklerini indirdiler. Atları, eşekleri, tayları salıverdiler çayıra. Çok geçmeden kazıklar çakıldı, çadırlar kuruldu. Her Çeribaşı kendi çadırının gölgesine yastık, minder açıp oturdu. Az sonra çadırların önündeki ocaklardan dumanlar yükseldi; yemek pişirenler, hamur yoğuranlar, ekmek yapanlar… Derken, bu ilk günün akşamında hava kararınca erkenden çadırlarına çekildiler.   Çingenelerin asıl telâşı ertesi sabah başladı. Baştaki çadırın önüne küçük bir körük kurdular; kalaycılık yapanlar, çeşit çeşit küpeler, yüzükler, saç tokası, çengelli iğneler, oya boncukları satanlar bu çadırdaydı. Onun yanındakiler elekleri, kalburları, kalbur kasnaklarını çadırın direklerine astılar. Salkım salkım kenger sakızları, ağaç taraklar, arkası horozlu el aynaları satmak bunların işiydi. Sondaki çadırdakilerin işi ise davul zurna çalmaktı. Bu davulcuların, zurnacıların gelmesi, köyde oğlu kızı evlenecek, çocuğunu sünnet ettirecek aileler için bulunmaz bir fırsattı. Bu ilk günün er zamanında her çadır kendi tezgâhını açarken, bohçasını omuzlayan Çingene kadınlar köyün içine dağılmışlardı. Bohçayı nereye indirseler orası hemen kadınlarla, kızlarla doluyordu. Yatak kılıfları, yorgan yüzleri, allı güllü fistanlar, renk renk başörtüleri, makara iplikleri satıyorlardı.  Çingenelerin arasında bir de fötr şapkalı dişçi vardı. Kendini ağıra satar, ötekilerden ayrı kurardı çadırını. Hava ne kadar sıcak olursa olsun fötr şapkasını çıkarmaz, gümüş kapaklı piposunu ağzından düşürmezdi. Akşamları keman çalar; köyde keman sesini duyun gelir duyan gelirdi. Geldiklerinin ertesi sabahı dişçi de ötekiler gibi işe başladı. Takım taklavatı hazırladı; kerpetenler, cımbızlar, ilâç şişeleri, pamuk paketleri, alçı ve metal parçaları… Bunların hepsi bir tahta sandığın üstünde diziliydi. Eski bir dişçi koltuğu bile vardı. Her yıl geldiğinde diş çeker, diş yapardı.  Çingene dişçinin yolunu gözleyenlerden biri de Pehlivan Ali’nin karısı Fatik Bacı’ydı. Henüz kırk beşinde olmasına karşın, sönmüş sigara izmariti gibi durup duran iki çürük kökten başka diş kalmamıştı ağzında. Aylardır dişi ağrıyor, yüzü şişiyor, eli bir işe varmıyordu. Gün ikindiye evrilinceye değin duymamıştı Çingenelerin geldiğini, öğrenince sevindi. Komşusu Divane Elif geldi aklına, hemen onun evine koştu. Geçen yıl o da bu Çingene dişçiye yaptırmıştı dişlerini. “Elif Bacım ne dersin, şu Çingene dişçiye yaptırsam mı dişlerimi?” dedi. Divane Elif, Fatik Bacı’nın ne çok acı çektiğini biliyordu. “Allah razı olsun o Çingene dişçiden, gözümün önü ışıdı, yüzüme kan geldi vallahi!  Beni dinlersen bir dakka bile durma, hemen git” dedi.   Ama bir çekincesi vardı Fatik Bacı’nın; bir ayağı Çingene dişçinin çadırına yönelse de öteki ayağı geri geri çekiyordu onu.  “Elde yok avuçta yok, şimdi ben ne yapayım, nasıl edeyim!” diye umarsızca söylendi. Oyalanacak işler buluyor, bir çare düşünüyordu ama boşa koyuyor dolmuyor, doluya koyuyor almıyordu! Çekingen, canı dişinde yürüdü Çingene dişçinin çadırına doğru. Çeribaşılar çadırın gölgesine minder açmış çay içiyor, sigara tüttürüyorlardı. Göz çukurunda bir avuç karasinek konup kalkan küçük, donsuz çocukların kimi oynuyor kimi ağlıyordu. Köyün içine erkenden dağılan bohçacı kadınlar henüz dönmemişlerdi. Akşam yemeğinin telâşıyla üfleye üfleye ocak yakmaya çalışan Çingene kızlardan ikisi Fatik Bacı’yı görünce ocak üflemeyi bırakıp onun yolunu kestiler. “Hatın aba bir faline bakiyim, n’olursun hatın aba” diyerek onu kendi çadırlarına çekmeye çalıştılar. Fatik Bacı eli yüzünde; “Falınız batsın! Aha benim falım görmüyor musunuz?” diyerek kızarmış, şişmiş yüzünü gösterdi, dişçinin çadırına yöneldi.   Çingene dişçi çadırın önüne bağdaş kurmuş, fötr şapkası başında, pipo tüttürüyordu. Komşu çadırdan bir çeribaşı ile köyden iki kişi daha vardı yanında. Dişçi bir şeyler anlatıyor, ötekiler gülüyordu. Fatik Bacı’nın geldiğini görünce kalkıp çadırın üç beş adım ötesinde karşıladı. Fatik Bacı, onun bir şey sormasına fırsat bırakmadan derdini dökmeye başladı: “Aman deyim dişçi kardaş, medet deyip ocağına düştüm, beni bu dertten kurtar! Altı aydan beri birgün dişim ağrır birgün yüzüm şişer!  Ölü müyüm diri miyim bilmiyorum,” dedi. Dişçi, Fatik Bacı’nın bunca dil dökmesine bir anlam veremedi: “Sen maraklanma hatın bacım, gözel bacım!” diyerek onu dişçi koltuğuna oturttu. Üst dudağını, alt dudağını eliyle tutup indirdi, kaldırdı sonra da tümden baktı ağzının içine. Siyahlaşmış iki diş kökünden başka bir şey yoktu görünürde. Fatik Bacı, koltuktan kalktıktan sonra da yalvarmasını sürdürdü: “Medet dedim ocağına düştüm dişçi efendi, ya beni bu dertten kurtar ya da alnıma bir kurşun sık!” dedi, ağlamaklı. Dişçi:  Saçı sırmalı anam, gözü sürmeli anam sen ne demeye kendine eziyet edersin! Yapayım dişlerini hemen. İstersen arasına bir de sarı diş kondurayım, yüzün güleç olsun, mah cemalin gözel olsun! diyerek onun gönlünü hoş etmeye çalıştı sonra da pazarlık başladı. İşte Fatik Bacı’nın korktu an bu andı! Dişçi:  Temiz bir yüzlük alırım senden, dedi. Fatik Bacı:  Bende para pul ne arar a dişçi kardaş! Dişçi: Parasız pulsuz olmaz ki bu iş…  Hiç mi yok?   Fatik Bacı: Vallahi yok billahi yok kardaş! Seneye gelince öderim. Dişçi: Tamam da gözel bacım, eşşeği sürmenin bile bir ceremesi olur, dedi, düşündü. Fatik Bacı:  Kölen olam dişçi efendi, medet dedim ocağına düştüm!   diyerek yalvardı. Dişçi:  Para yoksa un ver, bulgur ver, yağ ver. Arpa ver, buğday ver, ne versen alırım, dedi.   Fatik Bacı geriye dönüp uzakta evinin önünde oturan kocasına baktıktan sonra: "Erim koca... eli tutmaz gözü görmez!" diyerek acındırmaya çalıştı dişçiyi, olmazsa yazgısına boyun eğip gidecekti. Dişçi: Hatın anam, gözel anam hepten beleş olmaz ki bu iş… Eşşeği sürmenin bile …  diyecekti ki Fatik Bacı onun sözünü kesti. Dişçinin sık sık eşekten söz etmesi, Fatik Bacı’ya hiç de aklında olmayan bir şeyi anımsattı birden. İki parmağının ucuyla dişçinin gömleğini çekiştirerek onu birkaç adım daha uzağa çekti sonra da eğilip kulağına bir şeyler fısıldadı. Dişçi, iki elini kasığına bastıra bastıra güldü, gülmesi bitince de “Usludan yeğdir delimiz” diye türkü söyleyerek çadırına girdi, piposuna tütün doldurup geldi. Fatik Bacı can telâşıyla, “ Daha ne istersin ki, “he” de bitsin bu iş” dedi. Dişçi, çadıra gidiş geliş arasında, Fatik Bacı’nın az önceki teklifinin hiç de yabana atılır olmadığını düşündü. “Eşeğin fazlası Çingene’ye yük olmaz” diye söylendi seslice.  Çadırın önünde oturan çeribaşı ile o iki köylü duydular ama bir şey anlamadılar dişçinin bu sözünden, pirelendiler! “Eşeğin fazlası Çingeneye yük olmazmış!..” Onlar böyle anlamlı anlamlı bakarken, Dişçi, Fatik Bacı’ya bakarak, “Tamam!..” dedi. Dişçi ile Fatik Bacının önce cebelleşip sonra kolayca anlaşmasına ötekiler hepten şaşıp kaldılar! Dişçi pazarlığı bitirip Fatik Bacıyı evine yolladı. Çadırın önüne gelip ötekilerin yanına oturdu. Köylülerden biri, “Ulan dişçi, bizim köye bir Çingene dölü bırakıp mı gideceksin, nedir?” deyince, gülüştüler. Fatik Bacı o günden sonra dişçinin çadırını tozlu yol etti, dişleri yapılıncaya değin her gün gelip gitti.   Beşinci günün ikindisinde Fatik Bacı’nın dişleri yapıldı. O ilk gün şalvarını nasıl efil efil savurarak çadıra geldiyse dişleri takıldıktan sonra da evinin yolunu öyle tuttu. Hem köyün içine doğru hızlı hızlı yürüyor hem Çingene Dişçi için dua üstüne dua okuyordu. “İlk önce ben görmeliyim” diye geçirdi usundan. O sarı diş nasıl duruyordu acaba? En çok da bunu merak ediyordu. Yol boyunca eliyle ağzını kapatıyor, kimsenin görmesini istemiyordu. Şimdi evine varınca boy aynasının karşısına geçecek, eski Fatik ile yeni Fatik’i yan yana koyup şöyle bir bakacak. O sarı diş gerçekten dişçinin dediği gibi yüzünü güleç, mah cemalini gözel etmiş miydi?     Eve geldiğinde, kocası Pehlivan Ali bastonun ucuyla toprağı çiziktirip duruyordu. Fatik Bacı seslenmeden eve girdi. Gelirken yolda düşündüğünü yapmadı hemen; aynanın karşısına geçip sarı dişine bakmadı. Haftalardır giydiği giysilerini soyunup bir kenara fırlattı, soğuk su ile duş aldı. Sonra çeyiz sandığında sakladığı çiçekli fistanını çıkarıp giyindi, pullu başörtüsünü örtündü. Kınalı zülüflerini başörtüsünden dışarı taşırıp tel tel taradı. Bütün bunları yaptıktan sonra aynanın karşısına geçti. Sağına dönüp baktı, soluna dönüp baktı. Sarı dişin albenisini görebilmek için gülmeye çalıştı ama olmadı; gülemedi! Birkaç kez denedi bunu… Şimdi köyün içine doğru şöyle bir yürüyecek, önüne gelen herkesle konuşacak, konuşurken gülecek, güldükçe o sarı diş ışıl ışıl parlayacak. Köylüler, Fatik Bacılarının bu denli alımlı çalımlı güzel bir kadın olduğunu ilk kez görecekler!.. Giyinip kuşandıktan sonra böyle düşündü, düşler kurdu. Tam üç kez evin önüne bu yeni giysileriyle çıktı çıktı geri girdi evine. Ne kadar denediyse olmadı; gidemedi köyün, köylünün içine. Az önce giydiği çiçekli fistanını, pullu başörtüsünü çıkardı, özenle katlayıp çeyiz sandığına yeniden yerleştirdi. Eski giysilerini giyinip dışarı çıktı. Pehlivan Ali hâlâ bastonun ucuyla toprağı çiziktirip duruyordu.  Fatik Bacı, evin önünde durup sağa, sola, uzaklara baktı baktı sonra mezarlık tarafına yürüdü. Çingene dişçiye vereceği emektar eşeğini arıyordu.

  • Elveda Sevgili Dostum

    SERGEİ YESENİN * Elveda sevgili dostum elveda, Sen kökleri içimde uzanan.. Ayrılık yazılmış alnımıza İlerde gene karşılaşırız inan.. Elveda dostum, el sıkışmadan Sessizce.. Ne keder ne tasa gerek: Ölmek yeni bir şey değildir bu dünyada Ama yaşamak da yeni bir şey olmasa gerek. / Sergei Yesenin 1895 doğumlu YASENİN, devrim hayalleriyle büyüdü, ona hizmet etti, ne var ki uygulamalardan çok memnun kalmadı. Stalin döneminden önce sisteme yönelik eleştirilerini seslendirmeye başlamıştı. Geçirdiği bir ruhsal rahatsızlığın da bakış açısında etkili olduğu söylenir. 1917 Ekim Devrimi'nden sonra "Sol Sosyalist Devrimciler"in saflarında yer alan YESENİN , 1925 yılında bu şiiri MAYAKOVSKİ 'ye veda olarak bırakarak intihar etti. Bir gün önce bileklerini kesen YESENİN, bu şiiri kendi kanıyla yazmıştı. (Mayakovski, Sovyet Rusya'nın en büyük şairlerinden biridir. Sergei Yesenin'in intihar ettiği sırada yazdığı yukarıdaki şiire gönderme yaparak Mayıs 1926'da " Sergei Yesenin " adlı uzun şiirinde şöyle yazıyordu: ... Bu dünyada Ölmek güç bir şey değil, Bir hayat kurmaktır Asıl güç olan.. . ... diyordu şair, ama ondan beş yıl sonra da kendisi de canına kıyacaktı. (şiirin bütününü okumak için RESME tıklayın ) * 15.03.2018, maviADADERGİSİ

  • 2025’TE NELER OKUDUM

    Zeki Sarıhan * Okuyucularım, her yılın sonunda, o yılki okuma-yazma etkinliklerimle ilgili kendime ve okurlara adeta bir rapor verdiğimi bilirler. Sanırım, bunu yadırgayan yoktur. Ben de arkadaşlarımın neler okuduklarını merak ederim ve okuma önerilerini dikkate almaya çalışırım. Birbirimizden öğrenemeye ihtiyacımız olduğunu kim inkâr edebilir? Bendeniz bu yıl aşağıda kimliklerini belirttiğim 13 kitabı okudum. 14.sü de elimde, yılbaşına kadar bitireceğim. Ben yılda 30-40 kitaptan aşağı okumazdım. Nasıl oldu da bu yıl 14 kitapta kaldım! Masumiyetimi açıklayacağım. Her şeyin bir nedeni var değil mi? Ben aslında bu yıl 14 kitap okumakla yetinmedim. Bunlar benim sonuna kadar okuduğum kitaplardır. Bir de belirli yerlerini okuduğum kitaplar var. Dört ciltlik Kurtuluş Savaşı Günlüğü kitabımın Türk Tarih Kurumunda mevcudunun bittiğini, yeni baskı yapacaklarını ve benim ekleyeceklerim varsa hazırlamamı iki yıl önce haber vermişlerdi. İki yıl boyunca yaklaşık konu ile ilgili 200’e yakın kitabın ilgili bölümlerini gözden geçirdim ve Kurtuluş Savaşı Günlüğü’ne eklenecek bilgileri not ettim. Böylece, zaten her biri hacimli ciltler dörtte birle üçte bir oranında büyüdü. Metinleri Eylül sonlarında Kuruma ilettim. 2026 yılı içinde basılarak tarih meraklılarının hizmetine sunulacağını tahmin ederim. Bilindiği üzere okuma faaliyetinin konusu yalnız kitaplar değildir. Günlük gazeteler, dergiler, internet sitelerinde yayımlanan haber ve yorumlar da bunun içindedir. Kitap, gazete ve dergilerin yerini gitgide cep telefonlarının ve bilgisayarların aldığı da yazılıp söyleniyor. Bendeniz eski kuşağın bir üyesi olarak her gün kâğıt ve mürekkep kokusu almadan duramam. Bu nedenle eve gazete olarak her gün Cumhuriyet ve Hürriyet gazeteleri giriyor. Çünkü bu gazeteler, Türkiye’de iktidar ve muhalefetin olaylara nasıl baktığı, hangi haberleri nasıl verdiği ile ilgili iki örneği oluşturuyor. Pandemiden beri 5 yıldır Hürriyet gazetesinin verdiği Bulmaca Eki’nde her gün üç bulmacayı da çözmeden duramıyorum Dediklerine göre bulmaca çözmek belleği güçlendiriyormuş. Bazı günler gazeteleri çeşitlendirdiğimiz oluyor. Dergi olarak da eve üç ayda bir yayınlanan iki dergi geliyor. İstanbul’dan benim yazılarımın da yer aldığı Tükenmez ve Fatsa’dan şiir ve edebiyat dergisi Gargalak. Okumaya zamanım yetmediği için Bilim ve Gelecek dergisine bu yıl abone olmadım. Yerel gazeteler de posta ücretinin yüksekliği nedeniyle artık gönderilmiyorlar. OKUDUĞUM KİTAPLAR Önce 2025 yılında okuduğum kitapların listesini vereyim. 1. Çayır Çimen Geze Geze, Ayhan Sarıhan, Gezi yazıları, Ankara, 2025, 165 sayfa, kendi yayını. 2. Benim Yeşil Pasaportum Var, Ayhan Sarıhan, Ankara, 2025, 80 sayfa, kendi yayını. 3. Beyceli Derlemeleri, Ayhan Sarıhan, Ankara, 2025, 115 sayfa, Kendi yayını. 4. Ziya Yılmaz, Barış Mutluay, İstanbul, 2024, 464 sayfa, Ayrıntı Yayınları. 5. Kırmızı Perçemli, Hasan Ürel, Ankara, 2024, 126 sayfa, Akdoğan Yayınları. 6. Uygarlıkların Batışı, Amin Maalouf, Çev. Ali Berktay, İstanbul, 2019, 198 sayfa, Yapı Kredi Yayınları 7. Andrea Delfin, Paul Heyse, Çevirenler: Basir Feyzioğlu, Şahap Sıtkı İlter, İstanbul, 2001, 122 sayfa, Cumhuriyet Klasikleri. 8. Düş Oyunu, August Stringberg, oyun, Çeviren Arif Obay, İstanbul, 2001, 96 sayfa, Cumhuriyet Kitapları. 9. Mozard Prag Yolunda, Eduard Morike, Çevirenler Mediha Onay, Şerif Onay, İstanbul, 1999, 112 sayfa, Cumhuriyet Kitapları. 10. Yeniden Doğmak, şiir, Ayten Gezer, Bursa, 2014, 88 sayfa, Alp Yayınları. 11. Bir İdam Mahkûmunun Son Günü, Victor Hugo, Çeviren Volkan Yalçıntoklu, İstanbul, 2013, 99 sayfa, Türkiye İş Bankası. 12. Yanlış İliklenen Düğme-Geçmişler Gelecek Arasında Cumhuriyet, Erdoğan Aydın, İstanbul, 2025, 678 sayfa, SRC Yayınları. 13. Yunanlıların Uşak’ı İşgali ve Esaret Sancısı, Sadiye Tutsak, İstanbul, 2015, 463 sayfa, Yeditepe Yayınları. 14. Tarihi ve Kültürel Boyutlarıyla Fatsa, Editörler: Murat Özkan, Kâmil Yavuz, Cevat Erbil. Ankara- 2024, 457 sayfa, Fenomen Yayıncılık-Fatsa Belediyesi Bu listedekilerden en keyif aldıklarım Ayhan Sarıhan’ın kitaplarıdır. Benim Yeşil Pasaportum Var kitabı, Aziz Nesin’in mizahını aratmayacak mükemmellikte. 4. sıradaki Ziya Yılmaz kitabı, tanıdığım bir simanın 1970’li yılların karanlık siyasi labirentlerinde nasıl sağ kaldığını anlatması açısından bir döneme tanıklık yapıyor. Listenin 12. Sırasında Aydın Erdoğan’ın Yanlış İliklenen Düğme kitabının konusu, benim de yazılarımda değinmekten geri kalmadığım devletin daha Kurtuluş Savaşı ortalarından başlayarak işçi, köylü ve Kürtlere sırtını dönen politikalarının eleştirisine ayrılmış ezber bozan kitaplardan. Yazarının verdiği bilgiye göre bir yılda birkaç baskı yapmış ve yazarı birçok kentte kalabalık izleyici kitlelerine bu konuda konferanslar veriyor. 13. kitap da Uşak Sadiye Belediye Başkanı tarafından kitap fuarı için çağrıldığımız gün, bir rastlantı sonucu karşılaşmamızda yazarı tarafından verilmişti. Profesör Tutsak, araştırma, tasnif ve sunuş yöntemlerinden başka tarih yazımında en çok ihtiyacımız olan nesnelliği ile de titrinin hakkını veriyor. Okumakta olduğum Fatsa Tarihi ile ilgili kitapta ise Fatsa tarihi ve kültürü ile ilgili 25 araştırma yer alıyor. Araştırmaların birinde Fatsa Kültürüne katkıda bulunanlar arasında (Halit Suiçmez’in “Fatsa’nın Türk Edebiyatına Yansıması” makalesi) adım geçiyor ve katkılarım 37 satırla anlatılıyor. Demek ki neymiş, “İyilik yap denize at, balık bilmezse Halik bilir” dedikleri gibi dişe dokunur bir şey yazarsan, bunlar bir gün ehlinin eline geçer ve değerlendirilir. Gelecek yazıda 2015’te yazı çalışmalarımı anlatacağım. (21 Aralık 2025)

  • Armasa Mustafa

    Mehmet ŞAMİLOF * Balaban; Of’un sırtını dik yamaçlara yaslamış, dumanlı dağlarla hırçın denizin arasında sıkışmış, ama insanının gönlü dünyadan geniş bir beldesidir. O yıllarda Balaban demek; daracık virajlı yollar, her evinde tüten bir ocak ve bitmek bilmeyen dik yokuşlar demekti. Toprağı az ama sözü ağır bir yerdi Balaban. İnsanı da coğrafyasına benzerdi; rüzgârı sert, kararı kesin, inadı ise taştan daha katıydı. İşte bu dik yokuşların arasında, 61 OFLU 61 plakalı, alev kırmızısı BMC 140 Austin’iyle rüzgâr estiren bir adam vardı: Armasa Mustafa. Kamyoncu milleti dertlidir ama Mustafa’nın derdi sadece yollarla değil, memleketin ahvalini bozanlarlaydı. O yıllarda Balaban Belediyesi’nin kasasında evrakın namusunu koruyan, devletin kuruşunu hesapsız harcatmayan bir isim vardı: Babam Sabit Özşamlı. Sabit Özşamlı ile Armasa Mustafa’nın yolları belediyenin nakliye işlerinde sık sık kesişirdi. Biri belediyenin muhasibi, diğeri yolların fatihiydi ama yürekleri aynı telden çalardı. İkisi de Balaban’ın o eğilip bükülmeyen hamuruyla yoğrulmuştu; ikisi de rüşvete kılıf uydurandan haz etmezdi. Ve ikisinin de hiç mi hiç sevmediği bir ortak karın ağrısı vardı: Çankaya’nın Şişmanı. O yıllarda televizyon kırsalın tek penceresiydi. Tv dediğin, aşağıdan saysan bir, yukarıdan saysan bir; TRT’den ibaretti. Armasa Mustafa bir akşam evinde, bir yandan sigarasını tüttürüp diğer yandan tavşan kanı çayını yudumlarken oğluna seslendi: — Oğlum, aç şu televizyonu! Çocuk ok gibi fırlayıp düğmeye bastı. Ekranda o meşhur tekerlemelerle memleketin işini (!) bilen zat belirdi. Mustafa daha çocuk yerine oturmadan kükredi: — Kapat şunu … ! Beş dakika geçti, "Gitmiştir herhalde" diyerek yine işaret etti. Çocuk açtı; ama şişman siluet hâlâ orada... Mustafa bu kez daha sert bir küfür savurdu: — Kapat dedim sana! Üçüncü, dördüncü deneme... Her seferinde aynı yüz ekrana dolunca Mustafa’nın bütün sigortaları attı. Yaslandığı minderin altındaki 14’lü tabancasını çekti, 61 ekran tüplü televizyonun tam ortasına şarjörü olduğu gibi boşalttı! Büyük bir patlama ve küçük çaplı bir yangın çıktı; nihayetinde derin bir sessizlik... Mustafa o gece yatağa girdi ama ne mümkün uyumak... Patlattığı televizyon karanlık odada bir canavar gibi duruyordu. Dışarıda Karadeniz’in karakışı, içeride ise uykusuz bir sabah... Ertesi gün gün ağarırken, doğruca belediyeye, babam Sabit Özşamlı’nın yanına gitti. Mustafa’nın gözleri kan çanağıydı: — Sabit abi, ben bu gece televizyonu vurdum! Ama kış uzun, televizyonsuz nasıl geçecek bu ömür? Bir akıl ver bana, dedi. Babam Sabit Özşamlı, Mustafa’nın bu öfkesini gülümseyerek karşıladı. — Mustafa, üzülme, dedi. — Ben Of’tan geçen ay yeni bir televizyon aldım; Schaub-Lorenz marka. Hem renkli, hem de içinde bir sihir var. Uzaktan kumanda. Oturduğun yerden bir basıyorsun açılıyor tekrar basıyorsun kapanıyor, sevmediğin adamı saniyede yok ediyorsun. Mustafa heyecanlandı bir saniye bile beklemedi. Kırmızı Austin’ine atladığı gibi Of yoluna koyuldu. Akşam eve döndüğünde kucağında devrim gibi bir Schaub-Lorenz vardı. İşte ne olduysa o akşam oldu... Mustafa çayını yudumlarken, elindeki küçük siyah uzaktan kumandanın bir düğmesine "çıt" diye bastı. Televizyon bir anda canlandı! Ekranda yine o şişman siluet belirince, Mustafa istifini hiç bozmadan, koltuğuna gömülmüş halde parmağını kıpırdattı; televizyon şak diye kapandı. Ev halkı donup kalmıştı. Çocuklar köşeye büzülmüş, hanımı elindeki çaydanlığı havada unutmuştu. Mustafa’ya sanki başka bir alemden gelmiş bir büyücü gibi bakıyorlardı. "Baba, dokunmadan nasıl yapıyorsun?" diye sordu en küçüğü. Mustafa’nın elindeki kumanda, evdekiler için bir mucize, bir "ermişlik" alametiydi. Mustafa oturduğu yerden elini bile uzatmadan dünyaya hükmediyor, sevmediği adamı tek parmak darbesiyle karanlığa gömüyordu. O günden sonra evde Mustafa’ya bakış değişti; artık o, sadece bir kamyoncu değil, televizyona hükmeden bir sihirbazdı. Sabit Özşamlı belediyede hesabı kitabı, Armasa Mustafa da evde kanalları hizaya sokmuştu. Mustafa, o küçük kumandayı kutsal bir şeymiş gibi üç kere öpüp başına koyduktan sonra tarihe geçecek o veciz cümlesini kurdu. "Allan gavurları başımızdan eksik etmesin!" Bu vesileyle, hem direksiyon başında ömür tüketen Armasa Mustafa’yı hem de ona her daim akıl hocalığı yapan, Balaban’ın o vakur muhasibi, babam Sabit Özşamlı’yı rahmetle yad ediyorum. İkisinin de o eyvallahı olmayan duruşu, bugün bizim kalemimize fer oluyor. Şamilof / 19 Aralık 2025

  • EN GÜZEL ŞEY NEDİR?

    ERHAN TIĞLI * Toplumda değerli olarak görülen, herkes tarafından değeri kabul edilen maddi ve manevi din, ahlak, namus, para, mevki, rütbe, makam, vicdan gibi kavramlar vardır. Bunlardan hangisinin diğerlerinden daha iyi, daha değerli olduğu kişilere, toplumsal yapıya göre değişir. Zamana ve zemine göre kimi değerler alçalır, önemsizleşir, kimi değerler ön plana çıkar, yükselir. Kimi insanlar değer kazanayım, değerimi herkes takdir etsin derken alçalırlar, kimi de kişiliğini erdem ve özveri gibi değerlerle donatarak gönüllerde taht kurar. Aşk, sağlık, özgürlük çok değerli şeylerdir ama ne yazık ki değerlerini onları yitirdikten sonra anlarız. Bir insan paraya çok önem veriyorsa eğer, para kazanmak için ister istemez başını eğer. Bu da onun değerini düşürür. Başı dik olarak gezmek istiyorsak maddi değerlerden çok manevi değerlere yönelmeli, üç kuruşluk çıkar elde etmek için beş kuruşluk adamların önünde eğilmemeliyiz. Bir kişinin değeri değer verdiği şeyler kadardır. İnsani ilişkilerde içtenlik, dürüstlük, dostluk en değerli kavramlardır. Bu kavramlara uyanlar daha çok değer kazanırlar; bencil, çıkarcı, duygu ve düşünce yoksulu kişiler ise var olan değerlerini azalttıkları gibi zamanla dibe çakılırlar. Değerimiz giyim kuşamla, rütbeyle, makamla artmaz. Ziya Paşa’nın dediği gibi, altın işlemeli palan vursan eşek yine eşektir. Değerin eski adı kıymettir. Altının kıymetini sarraf bilir. Namık Kemal, Hürriyet Kasidesi’nde yere düşmekle cevher kıymetinden bir şey kaybetmez diyor. Günümüzde ne yazık ki iş ayağa düştü, ayaklar kafanın yerine geçti, değer yargıları değişti; Bilim ve sanat adamları yerlerde sürünürlerken, futbolcular, artistler, şarkıcılar el üstüne tutuluyorlar, hayranları tarafından omuzlara alınıyorlar. Bilginlerin, sanatçıların değerlerini ancak onlar öldükten sonra anlıyoruz...

  • İsmet İnönü

    İsmet İnönü, 24 Eylül 1884'te İzmir'de doğdu. 25 Aralık 1973'te Ankara'da hayata gözlerini yumdu. Bir hafta süren rahatsızlık sonrası vefat eden İnönü, Atatürk'ten sonra Cumhuriyet tarihinin en önemli devlet adamlarından ikincisi olarak Türkiye'nin yakın tarihine damgasını vurdu. Çok partili düzeni getirmesinin yanında, devraldığı CHP liderliğini 33 yıl yaptıktan sonra parti içi mücadele ve seçimle teslim eden ilk başkan olarak da tarihe geçti. Vefatının ardından hükümet kararıyla naaşı Anıtkabir'e defnedildi ve törenle sonsuz istirahatine kavuştu. * Mustafa İsmet İnönü (24 Eylül 1884, İzmir - 25 Aralık 1973, Ankara), 1938'den 1950'ye kadar 2. Türkiye cumhurbaşkanı olarak görev yapan Türk asker, siyasetçi ve devlet adamıdır. Türk Kurtuluş Savaşı'nın önde gelen komutanlarından olan İnönü, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun ardından ilk başbakanı ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ilk genelkurmay başkanı olarak görev yaptı. Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümünün ardından 1972'ye kadar yürüteceği Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) genel başkanlığı görevini de üstlenen İnönü, cumhurbaşkanlığı döneminde Türkiye'yi II. Dünya Savaşı sırasında tarafsız tutmaya ve savaş döneminde ve sonrasında yaşanan ekonomik ve toplumsal sorunları çözmeye yönelik politikalar izledi. 1938'de CHP olağanüstü kurultayında İnönü'ye "Millî Şef" ünvanı verildi. 1884 yılında İzmir'de doğan Mustafa İsmet, 1903 yılında Mühendishane-i Berrî-i Hümâyûn'dan birincilikle mezun olarak Osmanlı ordusuna katıldı. I. Dünya Savaşı'nda Kafkasya ve Filistin cephelerinde savaştı. 1920 yılında Anadolu'ya geçti. Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Vekili (Genelkurmay Başkanı) olarak I. ve II. İnönü muharebelerini kazandı. Büyük Taarruz'a Batı Cephesi Komutanı sıfatıyla katıldı. Mudanya Mütarekesi'nde ve Lozan Antlaşması'nda Türk heyetine başkanlık yaptı ve antlaşmaları imzaladı. Cumhuriyetin ilanından sonra Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk başbakanı oldu. 1934'te, İnönü muharebelerindeki başarılarından dolayı İnönü soyadını aldı. Atatürk'ün ölümünden sonra 11 Kasım 1938'de cumhurbaşkanı seçildi ve 1950 yılına kadar görev yaptı. 1950-1960 yılları arasında CHP genel başkanı olarak ana muhalefet lideri oldu. Önderi olduğu partisi CHP, 27 Mayıs Darbesi'nden sonra 1961'de yapılan seçimlerde birinci parti olarak çıktı. Ancak partisinin oy oranı tek başına iktidar olmaya yetmiyordu. İnönü, böylece Türkiye'nin ilk koalisyon hükûmetini Adalet Partisi ile kurdu. 1965 yılında başbakanlığı bırakan İnönü, 1972 yılına kadar ana muhalefet liderliğine devam etti. 25 Aralık 1973 tarihinde solunum yetmezliği sebebiyle hayatını kaybetti. Birçok defa başbakanlık görevini üstlenmiştir. 1925-1937 yılları arasında 12 yıllık kesintisiz başbakanlık süresi olmakla birlikte, toplam 16 yıl 11 ay ile Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en uzun süre başbakanlık yapmış kişisidir. İlk yılları ve Osmanlı dönemi Mustafa İsmet,24 Eylül 1884 tarihinde İzmir'de Mehmed Reşid Efendi (1855-1920) ile Cevriye Hanım'ın (1867-1959) ikinci oğulları olarak doğmuştur. Reşit Efendi aslen Bitlis'in tanınmış ailelerinden Kürümoğulları ailesindendir. Bu ailenin bazı kaynaklarca Kürt olduğu iddia edilirken şecere çalışmalarını yürüten Emekli Albay M. Atilla Kürümoğlu, yaptığı açıklamada Türk olduğunu belirtmiştir. İNÖNÜ'nün dedesi, yani Reşid'in babası Abdülfettah Efendi, işi sebebi ile Malatya'ya yerleşmiştir . Annesi Cevriye ise aslen Razgradlı (Bulgaristan) olup babası Razgrad ulemasından Müderris Hasan Efendi 1870'li yıllarda İstanbul'a göç etmiştir. Cevriye ile Reşid 1880'de İstanbul'da evlenmişlerdir. İlk çocukları Ahmet Mithat (1882-1960) ve ikincisi İsmet'in dışında Hasan Rıza (ö. 1972) ve Hayri Temelli (ö. 1937) adlı iki oğulları ve Seniha Okatan (ö. 1964) adlı bir kız çocukları olmuştur. Öğrenim hayatı İlk ve orta öğrenimini Sivas'ta tamamladı. 1895 yılında Sivas Mülkiye İdadisi'ne kayıt yaptırdı ancak daha sonra Sivas Askerî Rüşdiyesi'ne geçti ve 1896'da mezun oldu. Sonra, 1897 yılında İstanbul'daki Mühendishane İdadisi'ne gitti. 14 Şubat 1901'de Mühendishane-i Berr-i Hümâyun'a (topçu okulu) girip 1 Eylül 1903 tarihinde topçu teğmeni olarak mezun oldu. 26 Eylül 1906 tarihinde Erkân-ı Harbiye Mektebi'ni birincilikle bitirerek kurmay yüzbaşı rütbesiyle Edirne'deki 2. Ordu'nun 8. Topçu Alayı'nda 3. Batarya Bölük komutanı olarak kurmay stajını yaptı. Askerî hayatı Orduda ilk yılları 1908 yılında 2. Süvari Fırkası'nın kurmayı oldu ve 31 Mart İsyanı'nda Hareket Ordusu karargâhında görev aldı. İsmet Bey Hareket Ordusu'nun kumanda heyetinden bir grubun arasında, arkada soldan ikinci sırada (1909) 1910'da 4. Kolordu kurmaylığına getirildi ve 1911'de Yemen Kuvâ-yi Mürettebe Komutanlığı kurmayı oldu. 26 Nisan 1912 tarihinde binbaşı rütbesine terfi etti ve Yemen Kuvâ-yi Umumîye Komutanlığı Kurmay Başkanlığı görevine atandı. 1912-1913 yılları arasında Harbiye Nezareti'nde Başkomutanlık Karargâhı 1. Şubede bulundu ve İkinci Balkan Savaşı'nda Çatalca Ordusu Sağ Cenah Komutanlığı kurmaylığına getirildi. Savaştan sonra İstanbul Antlaşması'nın bağıtlanmasında Bulgarlar ile müzakere eden heyete askerî danışman olarak katıldı. 1914 yılında Harbiye Nazırlığı ve Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisliği'ne atanan Enver Paşa'nın başlattığı ordunun yenileştirilmesi hareketinde etkin rol oynadı. I. Dünya Savaşı 29 Kasım 1914 tarihinde kaymakam (yarbay) rütbesine terfi etti ve 2 Aralık 1914 tarihinde Genel Karargâh 1. Şube Müdürü olarak atandı. 9 Ekim 1915 tarihinde 2. Ordu Kurmay Başkanlığına getirildi ve 14 Aralık 1915 tarihinde miralay (albay) rütbesine terfi etti. I. Dünya Savaşı sırasında Kafkas Cephesi'nde Kolordu Komutanı olarak, Mustafa Kemal Paşa ile birlikte çalıştı. Bu sırada Mustafa Kemal bu ordunun 16. Kolordu Komutanlığı'na atandı. 1916 yılının yaz aylarında bir süre çarpışmaları yönetti. 2. Ordu Komutan Vekili Mustafa Kemal Paşa'nın önerisiyle, 12 Ocak 1917 tarihinde 4. Kolordu Komutanlığı'na atandı. Bir süre sonra İstanbul'a geri çağrıldı ve Halep'te 7. Ordu'nun oluşturulmasında görev aldı. 1 Mayıs 1917 tarihinde Filistin Cephesi'nde 20. Kolordu Komutanlığı'na, 20 Haziran'da 3. Kolordu Komutanlığı'na atandı. Bu sırada 7. Ordu'nun komutanlığını üstlenen Mustafa Kemal Paşa ile yeniden yakın ilişki içinde oldu. Ancak Megiddo Muharebesi sırasında yaralanınca İstanbul'a gönderildi. Kurtuluş Savaşı Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından az önce Sina ve Filistin Cephesi'ndeki Yıldırım Orduları Grubu'nun General Edmund Allenby karşısında uğradığı Nablus Bozgunu sırasında yaralanarak İstanbul'a döndü. 24 Ekim 1918 tarihinde Harbiye Nezareti Müsteşarlığı'na atandı. 29 Aralık 1919 tarihinde Paris Barış Konferansı'na hazırlık için kurulan komisyonda askeri müşavir oldu. 4 Ağustos 1919 tarihinde yalnızca sekiz gün için Askeri Şûra Muamelat-ı Umumiye Müdürlüğü'ne, bir ara da jandarma ve polis örgütünün iyileştirilmesi için kurulan komisyona üye olarak atandı. Bütün bunlar genellikle birkaç günlük görevlerdi. İlk kez 8 Ocak 1920 tarihinde Ankara'ya gitti ve kısa bir süre Mustafa Kemal Paşa ile çalıştı. Yeni kurulan Ali Rıza Paşa hükûmetinde harbiye nazırı olan Fevzi Paşa'nın çağrısı üzerine şubat sonlarında İstanbul'a gitti. 9 Nisan 1920 tarihinde Mustafa Kemal Paşa'nın çağrısı üzerine tekrar Ankara'ya döndü ve İstanbul ile bütün resmî bağlarını kopardı. Ankara'da Mustafa Kemal Paşa ile konuşurken, 1920 23 Nisan 1920 tarihinde açılan Türkiye Büyük Millet Meclisine Edirne milletvekili olarak katıldı. 6 Haziran 1920 tarihinde İstanbul'daki Divan-ı Harp tarafından gıyabında idam cezasına çarptırıldı. 3 Mayıs 1920 tarihinde Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Vekilliğine (Genelkurmay Başkanlığı) getirildi. 10 Kasım 1920 tarihinde milletvekilliği ve vekillik görevi saklı kalmak üzere Garp Cephesi (Batı cephesi) Kuzey Kesimi Komutanlığı'na atandı. Çerkez Ethem ayaklanmasının ve iç isyanların bastırılmasında etkin rol oynadı. Batı Cephesi Kuzey Kısım Komutanı olarak, Ocak 1921 tarihinde Birinci İnönü Muharebesi'ni kazanarak Yunan ilerlemesini durdurunca 5 senedir bulunduğu miralay rütbesinden mirliva (tümgeneral) rütbesine terfi etti ve paşa oldu. 9 Kasım 1920'de İsmet Paşa cephede olduğu ve Ankara'da sürekli bulunamadığı için İcra Vekilleri Heyeti Reisi ve Müdafaa-i Milliye Vekili Ferîk Fevzi Paşa, Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Vekilliği görevine vekâleten atandı. İsmet Paşa, 4 Mayıs 1921 tarihinde Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Vekilliği görevine ek olarak Batı Cephesi Komutanlığına atandı. Daha sonra Sakarya Meydan Muharebesi sırasında TBMM tarafından Meclis Başkanı Mustafa Kemal Paşa'nın Başkomutanlığa getirilmesi üzerine onun maiyetinde mirliva rütbesi ile Batı Cephesi Komutanlığı görevinde bulundu. Büyük Taarruz'dan sonra başarılarından dolayı ferîk (korgeneral) rütbesine terfi etti. İzmir'in geri alınmasından sonra Mustafa Kemal Paşa tarafından ateşkes görüşmelerinde bulunmak üzere görevlendirilerek Mudanya'ya gönderildi. Siyasal hayatı Cumhuriyet öncesi Millî Mücadele'nin sonunu belirleyen 3 Ekim - 11 Ekim 1922 tarihleri arasında gerçekleşen Mudanya Mütarekesi görüşmelerinde Türk tarafını temsil etti. 26 Ekim 1922 tarihinde TBMM tarafından Hariciye Vekili (Dışişleri Bakanı) seçildi. Lozan görüşmelerinde murahhas heyetin başkanlığını yaptı; yeni devletin bağımsızlığını ve egemenliğini onaylayan, Sevr Antlaşması'nı ve Mondros Mütarekesi'ni geçersiz kılan Lozan Antlaşması'nı imzaladı. Fethi Bey'in kurduğu V. İcra Vekilleri Heyeti'nde Hariciye Vekili olarak görev yaptı. 23 Ağustos 1923 tarihinde Lozan Antlaşması'nın TBMM tarafından kabul edilmesi, siyasal-diplomatik başarılarının en önemlisi oldu. Cumhuriyet ve başbakanlık yılları 29 Ekim 1923 tarihinde cumhuriyetin ilanı ile sonuçlanan süreçte Mustafa Kemal ile yakın siyasal iş birliği içindeydi. 30 Ekim 1923 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk hükûmetini kurdu ve aynı zamanda Halk Fırkası (sonradan Cumhuriyet Halk Partisi veya CHP) genel başkan vekilliğini üstlendi. İlk başbakanlık döneminde, Cumhuriyetin ilk devrimleri yapılmaya başlandı. Öğretimin birleştirilmesi, halifeliğin kaldırılması ve Diyanet İşleri Başkanlığının kurulması (3 Mart 1924) bu dönemde gerçekleşti. İki dönem başbakanlık yaptıktan sonra, muhalefet partisi olarak kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın Çankaya'ya olan aşırı muhalefetini hükûmet üzerinden yürütmesi üzerine Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal'in isteğiyle 8 Kasım 1924 tarihinde başbakanlıktan istifa etti. 21 Kasım 1924 tarihinde yeni hükûmeti Fethi Bey kurdu. Fethi Bey'in doğudaki Şeyh Said İsyanı'na müdahalede geç kalması ve istifa etmesi üzerine, 3 Mart 1925 tarihinde Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal tarafından yeniden hükûmeti kurmakla görevlendirildi. Ayaklanmanın bastırılmasında Başbakan olarak önemli rol oynadı. 6 Mart 1925 tarihinde Takrir-i Sükun Kanunu'nu yürürlüğe sokarak İstiklâl Mahkemeleri'nin tekrar kurulmasını gerçekleştirdi. Bu kanuna dayanarak tüm muhalefet partilerini ve muhalif gazeteleri kapattırdı. 1926 yılında ferîk-i evvel (orgeneral) rütbesine terfi etti. 1927 yılında, kendi isteğiyle askerlikten emekli oldu. Bu tarihten sonra, yeni devletin oluşumunda Mustafa Kemal ile birlikte en önemli siyasal kişilik olarak belirdi. 12 Temmuz 1928 Lozan anlaşmasını zaferle başaran Başbakan İsmet İnönü'nün İstanbul'da olduğunu bildiriyor. (12 Temmuz 1928 tarihli Servet-i Fünun dergisinde Başbakan İsmet İnönü (Türklerin siyasi ve iktisadi istiklalini temin eden "Lozan" sulhunun beşinci yıldönümü önümüzdeki haftadır. Bu sulh muahedesini zaferli bir surette başaran ve şimdi İstanbul'da aziz misafirimiz olan Başvekil İsmet Paşa Hazretleri) 1932'de Sovyetler Birliği ile diplomatik yakınlaşma amacıyla Moskova'ya gitmiştir. 25 Nisan - 10 Mayıs 1932 tarihleri arasında birtakım görüşmeler yapmıştır. İnönü Moskova'ya gitme amacını şu şekilde izah etmektedir; " Rusya’dan komünist değil, fakat daha şuurlu olarak geliyorum. Türkiye’nin iktisat ve inşa planını yapmak, inkılap fırkasını komünist ve faşist, yani eski nizamdan yeni nizama geçen memleketlerin fırkalarından örnek alarak kurmak, bürokrasi yerine ihtilalci metodlar almak, hiç durmaksızın büyük yığının terbiyene geçmek. " — İsmet İnönü, 1932 1934 yılında Soyadı Kanunu'nun yürürlüğe girmesinden sonra Mustafa Kemal Atatürk tarafından İnönü soyadı verildi. 1925 yılından 1937 yılına kadar başbakanlık görevini aralıksız sürdürdü. Bu dönemde ülkedeki bütün önemli siyasal gelişmelerde; devrimlerin duyurulmasında ve uygulanmasında, iktisat politikasında Devletçilik ilkesinin kabulünde ve uygulanmasında, yeni devletin kurulmasında çok önemli rolü oldu. ATATÜRK'le Anlaşmazlığa Düşmesi 1936 yılında faşizmi incelemek üzere İtalya'ya gönderilen CHP Genel Sekreteri (Katib-i Umumi) Recep Peker'in dönüşünde yazdığı TBMM üzerinde bir "Faşist Konsey" kurulmasını öngören raporu onaylayıp imzalaması üzerine Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, "Başvekil hazretleri anlaşılan yorgunluktan, önüne gelen raporları okumadan imzalıyor!" dedi ve kararı reddetti. Dersim İsyanı'nın bastırılması sırasında da düşünce ayrılıkları çıkınca Eylül 1937 tarihinde Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk tarafından başbakanlık ve CHP Genel Başkan Vekilliği görevlerinden alındı ve yerine Celâl Bayar atandı. Bu dönemde TBMM'de yalnızca Malatya milletvekili olarak görev yaptı. Cumhurbaşkanlığı (1938-1950) 2 Temmuz 1939 tarihli Cumhuriyet gazetesinde İsmet İnönü ve ailesi. 10 Kasım 1938 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümü üzerine, 11 Kasım 1938 tarihinde olağanüstü toplanan TBMM tarafından oy birliğiyle cumhurbaşkanlığına seçildi. 26 Aralık 1938 tarihinde toplanan CHP I. Olağanüstü Kurultayı'nda partinin "değişmez genel başkanı" seçildi ve kendisine "Millî Şef" ünvanı verildi. 30 Aralık 1925 tarihli 701 sayılı yasa ve 16 Mart 1926 tarihli 3322 sayılı kararname ile 50, 100, 500 ve 1.000 liralık banknotların ön yüzlerinde cumhurbaşkanının resminin bulunması kararı alınmıştı. Buna dayanarak para ve pulların üzerindeki Atatürk resimleri kaldırılıp yerine İsmet İnönü'nün portreleri kullanıldı. Cumhurbaşkanı seçilmesinden hemen sonra başlayan II. Dünya Savaşı döneminde, ülkeyi savaştan uzak tutmaya çalıştı. Savaş yıllarındaki ekonomik ve toplumsal sıkıntılar ise dönemin unutulmayan mirası olarak kaldı . Varlık Vergisi uygulaması hayata geçirildi. Yine bu dönemde Hasan Âli Yücel'in öncülüğündeki Köy Enstitüleri kuruldu. Bu enstitüler yıllar sonra kapatılana kadar 20.000 öğrenci köy öğretmeni olarak eğitildi. Ayrıca cumhurbaşkanlığı döneminde müziğe özel yeteneği olan küçük yaştaki çocukların bu konuda iyi bir eğitim almasını sağlamak için çıkardığı Harika Çocuklar Yasası ile İdil Biret ve Suna Kan gibi sanatçıların yetişmesinde önemli rolü olmuştur. II. Dünya Savaşı'nın hemen ardından, gerek uluslararası siyasetteki gelişmeler gerekse ülke içindeki yeni oluşumlar rejimin genel niteliğinde önemli değişiklikleri gündeme getirdi. Savaşın galiplerinden olan Sovyetler Birliği'nin lideri Josef Stalin'in Türkiye'den Kars, Ardahan, Artvin ve Sarıkamış'ı istemesi; Türkiye'yi, savaşın diğer galipleri ABD ve Birleşik Krallık ile daha yakın ilişkilere mecbur etti. Askerî ve ekonomik destek vermeye hazır olduğunu belirten ABD, Truman Doktrini ile öngördüğü yardımın karşılığında Türkiye'de serbest seçimlere dayanan demokrasi düzeninin yerleştirilmesini ve Köy Enstitülerinin kapatılmasını istedi. 1945 yılında kurulan Millî Kalkınma Partisi'nden sonra 1946 yılında kurulan Demokrat Parti (DP) ile çetin bir seçim yarışına girdi. 1946 yılında yapılan ilk çok partili seçimde "açık oy, gizli tasnif" metodu kullanıldı ve CHP bu seçimlerde iktidarını devam ettirdi. Ancak seçimlerde kullanılan sistem yüzünden seçimlerin bir şekilde şaibeli olduğu iddia edilmektedir. İnönü'nün cumhurbaşkanlığında CHP'nin tek başına iktidarda bulunduğu 1938-1950 döneminde Türkiye ekonomisi ortalama yıllık %1.8 oranında büyüdü. Bununla birlikte Türkiye'nin GSMH'si dünya toplamının binde 6.52'sinden binde 6.43'üne düştü. Ana muhalefet partisi liderliği (1950-1960) İlk defa gizli oy açık sayım ile gerçekleşen 14 Mayıs 1950 genel seçimlerinde CHP %40, DP ise %52 oy aldı. DP 416 Milletvekili çıkarırken CHP ise 69 Milletvekili çıkarmıştır. Bunun üzerine CHP iktidarı sorunsuz bir şekilde DP'ye bırakırken, İsmet İnönü de TBMM'de yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Demokrat Parti Genel Başkanı Celâl Bayar 1. turda 387 oyla cumhurbaşkanlığına seçilmesi sonucu Cumhurbaşkanlığından ayrıldı ve ana muhalefet partisi genel başkanı olarak siyasal yaşamını sürdürdü. On yıllık muhalefet döneminde, 1954 seçimlerinde oy oranının ve kazanılan Milletvekili sayısının düşmesine karşın partisinin başında kaldı ve iktidarın siyasal baskılarına rağmen, CHP'nin yeniden güçlenmesine katkıda bulundu. 1957 Seçimleri 1958 yılında gerçekleşmesi gereken seçimler Demokrat Parti'nin isteğiyle bir yıl öne, 27 Ekim 1957'ye alındı. Seçim kampanyası sırasında muhalefet partileri Cumhuriyet Halk Partisi, Hürriyet Partisi ve Cumhuriyetçi Millet Partisi seçim ittifakı için görüşmelere başlamıştı. Fakat planlanan ittifak Bölükbaşı'nın hapse girmesi ve seçim kanununda yapılan değişiklikle siyasi partilerin ittifak kurmasının yasaklanması nedeniyle gerçekleşmedi. Oy verme işlemi sürerken devlet radyosundan DP'nin kazandığı ilan edilirken sandık hilesi iddiaları günlerce bitmedi. Birçok yerde oyların tekrar sayılmasıyla tamamlanan seçim sonunda, bir önceki seçimlere göre oy oranı %10 gerileyen Demokrat Parti 424 sandalye kazanarak yeniden iktidar oldu. Cumhuriyet Halk Partisi ise 178 sandalye kazandı. 27 Mayıs Darbesi 1960'lara gelindiğinde CHP ile DP arasındaki tartışmalar daha da arttı. Ayrıca İnönü başta olmak üzere CHP'nin ileri gelen üyelerine saldırılar düzenlendi. CHP'yi destekleyen gazeteler art arda kapatıldı, muhalif gazeteciler tutuklandı. Bununla yetinmeyen DP, Nisan 1960 tarihinde basını soruşturmak amacıyla Tahkikat Komisyonu kurulmasını öneren kanun teklif etti. Bu kanunda komisyona gazete kapatma ve gazeteci tutuklama yetkisi tanınması öneriliyordu, bu yüzden CHP'li vekiller sert bir biçimde bu yasaya karşı çıktı. Görüşmeler süresince CHP'li vekillere bazı kısıtlamalar getirildi. İnönü'nün kendisine ise 12 oturuma katılım yasağı verildi . İnönü de DP'nin bu tavrı karşısında meclisteki tarihi konuşmasını yapmıştır: (27 Mayıs 1960 tarihinde sonra "sizi ben bile kurtaramam" olarak atıf yapılan ama eksik aktarılmasından ve eklenen 'bile' vurgusundan dolayı bağlamından farklı algılanan sözü bu oturumda söyledi.) Aşağıdaki metin o oturumun orijinal metnidir. “ Şimdi iktidarda bulunanların, iktidarı ellerinde bulunduranların milletleri ihtilâle nasıl zorladıkları insan hakları beyannamesine girmiştir. Eğer bir idare insan haklarını tanımaz, baskı rejimi kurarsa o memlekette ayaklanma olur. Buna mahal vermemek için idarelerin demokratik yolda olması, insan haklarının yürürlükte olması şarttır. Bu fikir Beyannamenin ruhunu teşkil ediyor. Şimdi mevzu bahis olan mesele bu. Demokratik rejim, insan hakları yürütülüyor mu, yürütülmüyor mu? Bu bir. Eğer insan hakları yürütülmez, vatandaş hakları zorlanırsa, baskı rejimi kurulursa ihtilâl behemehal olur. Beni dinleyin... Biz böyle bir ihtilâl içinde bulunmayız, bulunamayız. Böyle bir ihtilâl dışımızda, bizimle münasebeti olmayanlar tarafından yapılacaktır. Biz demokratik rejim dedik, demokratik rejim kurulmuştur. Bu demokratik rejim istikametinden ayrılıp baskı rejimi haline götürmek tehlikeli bir şeydir. Bu yolda devam ederseniz, ben de sizi kurtaramam. „ — İsmet İnönü[27] İnönü, 27 Mayıs sabahı, Ankara'da Pembe köşk'te “İhtilal oldu” haberiyle uyandırıldı. 28 Mayıs sabahı Orgeneral Cemal Gürsel, telefonla İnönü'yü aradı Aralarında şu diyalog geçti: Cemal Gürsel : Sayın Paşam. İsmet İnönü : Buyurun Paşa hazretleri. Cemal Gürsel: Size karşı kusurluyuz Paşam. Hareketimizi size önceden haber vermedik. Fakat haber verseydik, bizi bundan caydırmak isteyeceğinizi biliyorduk. Yapacak başka bir şeyimiz kalmamıştı. Bizi affetmenizi rica ediyoruz. Emirleriniz bizim için daima peygamber buyruğudur Sayın Paşam. İsmet İnönü: Millet ve memleket için hayırlı bir iş yaptınız. Büyük bir iş yaptınız. Asıl ben, muvaffakiyetiniz için sizin emrinizdeyim Paşa hazretleri. 14 Ekim 1960'ta başlayan “Yassıada Yargılamaları” 15 Eylül 1961'de sona erdi. 15 Eylül'de Yassıada'da Yüksek Adalet Divanı idam kararlarını verdi. Komitede karar 9'a karşı 13 oy ile, oy birliği ile verilen idam cezalarının infazı lehine çıktı. 16 Eylül sabahı Polatkan ve Zorlu idam edildiler. Adnan Menderes'in eşi Berrin Menderes ve oğlu Aydın, CHP lideri İnönü'nün kapısını çalarak yardım istediler. İnönü, idamların engellenmesi için üç kere başbakanlık binasına gitmişti fakat sonuç alamamıştı. İnönü, Berrin Menderes'e “ Çıldırmış vaziyetteler. Söz dinlemiyorlar. Her şeyi yapmaya çalıştım ” dedi. Nitekim 17 Eylül öğle vakti Adnan Menderes idam edildi. Başbakan İNÖNÜ-1964 Siyasetteki son yılları (1961-1972) Üçüncü Başbakanlığı (1961-1965) ve Ana Muhalefet Liderliği (1965-1972) DP, 1960 yılında 27 Mayıs Darbesiyle iktidardan uzaklaştırılıp yeni anayasa kabul edildikten sonra, 15 Ekim 1961 genel seçimlerinden CHP tek başına iktidar olacak çoğunluğu sağlayamasa da, birinci parti olarak çıkınca, 24 yıl sonra yeniden başbakan olarak hükûmeti kurmakla görevlendirildi. Bu dönemde CHP-AP, CHP-YTP-CKMP ve CHP-Bağımsızlar koalisyon hükûmetlerine başkanlık etti. Yeni kurulan siyasal sistemin sağlıklı biçimde işlemesi için çaba gösterdi. 27 Mayıs Darbesi'nin doğurduğu sorunlarla da uğraşarak 22 Şubat 1962 ayaklanması ve 20 Mayıs 1963 ayaklanması girişimlerinin önlenmesi çabalarında cumhurbaşkanı Cemal Gürsel'e, Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay ile birlikte yardımcı oldu. 1964 Kıbrıs olayları sırasında ABD'nin Türkiye'nin adaya müdahalesini engellemesi üzerine dış politikada çok yönlü arayışlara girdi. 21 Şubat 1964 tarihinde İsmet İnönü'ye Ankara'da suikast girişiminde bulunuldu. Suikastçı Mesut Suna 3 el ateş etti. Ancak kurşunlar İnönü'ye isabet etmedi. Mesut Suna olay yerinde yakalandı. Suna, 1974 Rahşan affıyla serbest kaldı. İlk Devlet Araştırma Kütüphanesi ve Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu'nun kurulması, planlı ekonomiye geçiş, 5 yıllık kalkınma planları, sendikalar, grev ve toplu sözleşme yasalarının çıkarılması, Ankara Anlaşması ve takip eden sene Ortak Pazar üyeliği, Sovyetler Birliği ile iyi ilişkiler kurulması, Millî İstihbarat Teşkilatı yasası ve düzenlemesi, Millî Güvenlik Kurulunun başlangıç ve geliştirilmesi, Türk Ordusu'nun modernizasyonu; İran ve Pakistan ile birlikte bölgesel kalkınma organizasyonunun kurulması, Avrupa ve Orta Asya memleketlerini bağlayan mikrodalga radyo iletişim ağı kurulması, Devlet İstatistik Enstitüsü ile Turizm Bakanlığı'nın kurulması, Güneydoğu Anadolu'nun kalkınma ve geliştirilmesi planları, Basın Yayın Yüksek Okulu'nun ilk kuruluşu başbakanlık yaptığı dönemde gerçekleştirildi. İnönü hükûmeti mecliste yapılan bütçe oylamasında ret oylarının kabul oylarından fazla çıkması üzerine istifa etti ve 20 Şubat 1965 tarihinde yerini Suat Hayri Ürgüplü hükûmetine bıraktı. 10 Ekim 1965 seçimlerinde partisinin seçimi kaybetmesi üzerine, parti içi görüş ayrılıkları derinleşti. İnönü'nün desteklediği "ortanın solu" politikasının CHP tarafından benimsenmesine rağmen parti 1969 yılında yapılan genel seçimleri de kaybetti. 1967 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterildi. CHP'den ayrılması ve Cumhuriyet Senatosu (1973) Türk Silahlı Kuvvetleri'nin 12 Mart 1971 tarihindeki müdahalesinden sonra, CHP'nin tutumu konusunda parti içinde önemli görüş ayrılıkları belirdi ve CHP Genel Sekreteri Bülent Ecevit ile anlaşmazlığa düştü. Ecevit'e göre, müdahalenin amacı, CHP içinde egemen olan "ortanın solu" politikasına son vermek ve partinin iktidar olmasını önlemekti. İnönü ise müdahaleyi onaylamıyordu ve müdahaleden 2 gün sonra CHP grubunda çok sert bir konuşma yaptı; ancak yine de ortamın yumuşaması için yeni kabineye bakan vermeyi kabul etti. Yeni kurulacak hükûmete partinin üye verip vermeyeceği konusunda beliren anlaşmazlık sonucunda Ecevit istifa etti. Sonrasında Ecevit ile yoğun bir mücadeleye girdi. İnönü Haziran 1972'deki olağan kurultay öncesinde 5 Mayıs 1972'de V. Olağanüstü Kurultay'ı toplama kararı aldı. Mayıs 1972 tarihinde toplanan V. Olağanüstü Kurultay'da, İnönü açılış konuşmasında açık konuşarak "Ya ben ya Bülent," dedi ve kararı partiye bıraktı. 7 Mayıs günü yapılan oylama sonucunda Ecevit'in parti meclisi listesi 709 oyla güvenoyu aldı. İnönü 507 oyda kalmıştı. 33 yıldır Genel Başkan olarak CHP'yi yöneten İsmet İnönü 8 Mayıs 1972'de genel başkanlıktan istifa etti. 14 Mayıs 1972 günü yapılan genel başkanlık seçimi özel kurultayında 51 il başkanının adayı ve tek aday olan Bülent Ecevit 913 delegeden 828'inin oyuyla Atatürk ve İnönü'den sonra CHP'nin 3. Genel Başkanı seçildi. Türk siyasal yaşamında parti içi mücadele sonucunda değişen ilk genel başkan oldu. 5 Kasım 1972 tarihinde de İsmet İnönü, 49 yıldır üyesi olduğu, 33 yılını genel başkan olarak geçirdiği Cumhuriyet Halk Partisi'nden istifa etti. 14 Kasım 1972 tarihinde de milletvekilliğinden istifa etti. Başvurusu üzerine Eski Cumhurbaşkanı sıfatıyla tabii senatör olarak Cumhuriyet Senatosu'nda görev aldı. 14 Ekim 73'te İnönü'nün başkanlığından istifa ettiği partisi CHP, seçimlerden %42 oyla seçimlerden birinci parti olarak çıkacak ve 100 gün sonra, Ocak 1974'te de MSP ile bir koalisyon hükümeti kuracaktı. Ne var ki İnönü bunu göremeden 25 Aralık'ta hayatını kaybedecektir. Hastalanması, Ölümü, Cenazesi ve Mezarı 17 Aralık 1973 Pazartesi günü uyandığında kendisini iyi hissetmediğini söyleyen İnönü için Pembe Köşk'e Prof. Dr. Zafer Paykoç çağrılmıştır. İncelemeler sonucunda ağır bir enfarktüs geçirdiği anlaşılan İnönü'nün hastaneye kaldırılmasına eşi Mevhibe İnönü karşı çıkmış, doktorlar da evde tedavi olmasını kabul etmişlerdir. Sonrasında İnönü'nün nefes darlığı ve aşırı yorgunluğu nedeniyle Köşk'e oksijen çadırı getirilmiştir. Daha sonra ise Prof. Dr. Paykoç'un isteği üzerine kalp hastalıkları uzmanlarından Prof. Dr. Bekir Berkol, Sabahat Kaymakçalan, Cavit Sökmen, Türkân Akyol ve Türkan Gürel konsültasyonda bulunmak üzere Pembe Köşk'e gelmişlerdir. 17 Aralık'ta geçirdiği rahatsızlıktan sonra dokuz gün boyunca hayatta kalma mücadelesi veren İnönü son nefesini 25 Aralık 1973'te vermiştir. Vefat haberinin duyulması üzerine Bakanlar Kurulu da toplanarak cenaze töreninin bitimine kadar ülkede millî yas ilan etmiştir. Ayrıca Hükûmet 26 Aralık 1973'te Anıtkabir'de yaptığı inceleme sonucu İsmet İnönü'nün Anıtkabir'e defnedilmesini kararlaştırmıştır. Bu konuda Bakanlar Kurulu 27 Aralık 1973 gün ve 7/7669 sayılı bir kararname çıkarmıştır. İnönü 28 Aralık 1973'te Anıtkabir'deki İsmet İnönü Mezar Odası'na devlet töreni ile defnedilmiştir. İnönü'nün Anıtkabirdeki Lahdi 12 Eylül 1980 Darbesi'nden sonra Kenan Evren tarafından Anıtkabir'deki on iki mezarın başka yere naklettirilmesine karar verilirken İnönü'nün kabri bir istisna olarak Anıtkabir'de bırakılmıştır. 6 Kasım 1981'de kabul edilip 10 Kasım 1981'de Resmî Gazete'de yayımlanan 2549 sayılı Devlet Mezarlığı Hakkında Kanun'la, Atatürk için tesis edilen Anıtkabir'de Atatürk ve İsmet İnönü'nün kabrinin muhafaza edileceği ve Anıtkabir alanı içine başka hiçbir kimsenin defnedilmeyeceği belirtilmiştir. İsmet İnönü'nün lahdi, 1993 yılında başlayan bir çalışmayla yeniden düzenlenmiş, Ocak 1997'de bugünkü hâlini almıştır. İsmet İnönü'nün mezar odası ve sergi salonuna, batı kolonlarının dış duvarından açılan kapıdan girilir. Kısa koridorun solunda, 1. kata çıkış merdivenleri ile kabul salonuna ulaşılır. Salon, derinlemesine dikdörtgen olup duvar ve tavanlar fibre betondur. Tavandaki masif meşe kafes duvarlara doğru eğimlidir. Zemin Anadolu ve Kapadokya renkli graniti ile kaplıdır. Bu bölümde ziyaretçilerin oturması için düşünülmüş meşe iskeletli deri koltuklar ve İnönü ailesinin ziyaretleri sırasında yazdıkları özel defterin konulduğu masif meşe kürsü bulunmaktadır. Kabul salonunun solunda sergi salonu sağında mezar odası yer almaktadır. Sergi salonu da kabul salonuna benzer şekilde dizayn edilmiştir. Yalnız bu bölümde duvarlarda, İsmet İnönü'nün hayatına ilişkin fotoğraflar ile sergileme amaçlı vitrinler bulunmaktadır. Aynı salonun ilerisinde İsmet İnönü'nün hayatını ve yaptıklarını konu alan belgeselin izlendiği sinevizyon bölümü yer almaktadır. Mezar odasına ahşap bir kapı ardından bronz bir kapı ile girilir. Mezar odası kare planlı olup, kesik piramidal tavanla örtülüdür. Batı duvarında kırmızı, mavi, beyaz ve sarı renkli camlardan geometrik desenli vitray pencere ve kıble yönünde bir mihrabiye bulunmaktadır. Mihrabiye'nin kavsanası ve tavan, altın renkli mozaikle kaplanmıştır. Güney duvarında ve girişin iki yanında dikdörtgen sağır nişler içinde altın yaldızla yazılmış İsmet İnönü'nün veciz sözleri yer almaktadır. Beyaz renkli granit kaplı zemin üzerinde beyaz granit kaplama sanduka kıbleye dönük vaziyette yerleştirilmiştir. İsmet İnönü'nün naaşı bu sandukanın altındaki toprakla kaplı olan bölmeye İslami şartlara uygun olarak defnedilmiştir. * DERLEME Kaynak; İNTERNET DÜZENLEME ve EKLER: Şenol YAZICI

  • Boğaziçi'nde Bir Perili Köşk

    Nurten B. AKSOY * İstanbul Boğazı; yalıları, köşkleriyle bir başka güzeldir. Karşılıklı iki kıyıya bir dantel gibi dizilmiş bu tarihi binaların her birinin de ilginç öyküleri var. Dilden dile dolaşan, bire bin katılarak anlatılan öyküler, o binaların gizemine gizem katar. İşte o öykülerden biri de şimdilerde Borusan Holdingin faaliyetlerini sürdürdüğü Yusuf Ziya Paşa Köşkü ya da halk arasındaki adıyla Perili Köşk. Rumelihisarı’ndan Emirgan’a giderken yolun sol kenarında, yıllarca kırmızı tuğlaları ve görkemli kulesiyle, FSM Köprüsünün gölgesinde boynu bükük duran Perili köşkün öyküsünü anlatalım sizlere... Yapımına 1900’lerin başında başlanan inşaata ilk çivi 1910 yılında çakılsa da köşkün istenildiği gibi bitirilmesi mümkün olmamış bir türlü. Köşkün sahibi zamanın zengin tüccarı ve Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşanın başyaveri olan Yusuf Ziya Paşaymış. Rivayete göre; Yusuf Ziya Paşa, kendinden hayli genç ve çok güzel bir kıza âşık olur. Kızla evlenmek için yanıp tutuşan paşa tüm servetini onun ayaklarına sermeye hazırdır, ama kız bir türlü yanaşmaz bu evliliğe. Yaptıracağı görkemli köşkle kızın gönlünü kazanacağına inanan paşa sonunda amacına ulaşır. Söylentilere göre çok kıskanç bir kişiliğe sahip olan Yusuf Ziya Paşa, güzel eşini kimselerin uzaktan bile görmesine katlanamamaktadır. Bu yüzden Paşa’nın en büyük isteği hem eşinin güzelliğine yakışan, hem de onu yabancı gözlerden uzak tutacak bir köşk yaptırmaktır. Köşkün yapılmasındaki ilk aksilik Padişah II. Abdülhamit’in “Boğaz’da cami minarelerinden daha yüksek bina yapılamaz” fermanı nedeniyle başlar. Karısının güzelliğine yakışacak çok görkemli ve yüksek bir köşk yaptırmak isteyen paşa bu nedenle köşkün bazı katlarını yaptırmaktan vazgeçer. Nihayet köşkün bir kısmı biter ve paşa kızla evlenir. Ancak paşanın işi hiç de kolay değildir; çünkü güzelliği dillere destan olan kızın büyüsüne kapılan pek çok genç, hâlâ onun peşinde koşturmaya, köşkün önünden geçerek iç geçirmeye devam ederler. Bu yüzden köşkün adı da içinde “peri kadar güzel bir kız” yaşadığı için kısa süre içinde Perili Köşke çıkar. Genç ve güzel eşini çok kıskanan ve kaybetmekten korkan Yusuf Ziya, sonunda genç eşini, kimse görmesin diye Rumelihisarı’nda yaptırdığı bu köşkün, üst katındaki kuleye kapatır ve onun başkalarıyla görüşmesini engellemek için de inşaatı tamamlatmaz, merdivenlerini bile yaptırmaz kuleli köşkün. 1914’te Birinci Dünya Savaşının çıkması ve Osmanlı İmparatorluğunun da savaşa girmesi nedeniyle inşaatı yapan ustalar askere alınır. Yusuf Ziya Paşa’nın iki gemisinin batmasıyla ekonomik zorluklar da başlar. Hem kalifiye işçi bulunamaması hem de işlerinin bozulması nedeniyle binanın yapımı bir türlü tamamlanamaz. İflasın eşiğindeki paşa, bir yandan bütün bu aksiliklerle uğraşırken bir yandan da çılgınca sevdiği ve kıskandığı genç eşini etraftan korumak için büyük çaba harcar. Sonunda onu da yanına alarak İstanbul’u ve köşkü terk edip Mısır’a yerleşir. Fakat takıntı haline gelen aşkın acıları Mısır’da da dinmek bilmez ve servetini kaybeden paşayı eşi terk eder. Sonunda çektiği sıkıntı ve acılara dayanamayan paşa 1926 yılında ölür. Öldükten sonra bile uğruna çıldırdığı kadından vazgeçmeyen paşa mezar taşının, genç karısını hapsettiği kulenin taşlarından yapılmasını vasiyet eder. Paşanın bu vasiyeti gereği, köşkün cihannüması yani eşini sakladığı seyir kulesinin taşları sökülür ve Mısır’a götürülür. Bu taşlarla Nil Nehri’ni gören bir yerde Yusuf Ziya Paşa’nın mezarı yapılır. Uzun yıllar yarım haliyle zamana meydan okuyan ve neredeyse yüz yıl sonra yapımı tamamlanan Perili Köşkün yenileme çalışmaları esnasında da ilginç gelişmeler yaşanır. Köşkün gerçek hikayesi zamanla unutulur ve buraya peri kadar güzel bir kız yüzünden Perili Köşk dendiği belleklerden silinir. Bunun yerine Yusuf Ziya’nın ruhunun, bazı geceler köşkü ziyaret ettiği ve odalarda dolaştığı ya da Rapunzel misali köşkün kulesine kapatılan genç ve güzel kızın hayaletinin hâlâ köşkte, özellikle kulede gezindiği yönündeki söylentiler kulaktan kulağa yayılır. Perili Köşk 1990’lı yıllarda yıkılıp yeniden yapılırken de söylentiler bitmez. İnşaatta çalışmak için getirilen işçiler, köşkte bulunan paşanın karısına ait aynaya baktıklarında, eski elbiseler içinde genç bir kadın hayaleti gördüklerini iddia ederler. Mısır ve Türkiye’de bulunan 40’ı aşkın varisten satın alınan Perili Köşk’ün yeniden yapımı, 1995-2000 yıllarında mimar Hakan Kıran tarafından gerçekleştirilir. Perili Köşk, Anıtlar Kurulu’nun kararıyla aslına uygun şekilde yeniden yapılmak üzere yıkılır. Bu sırada kaya zeminin altında sonradan toprakla doldurulmuş 3 kata rastlanır. O zaman dışarıdan 6 kat olarak görülen bina yine kurulun onayıyla, ilk hali esas alınıp dokuz kat olarak yeniden planlanır. Beş yıl süren yenileme çalışmaları sonunda 2002 yılında Perili Köşkü 25 yıllığına kiralayan Borusan Holding binayı bugünkü görünümüne kavuşturur. Borusan koleksiyonunda bulunan sanat eserleri Perili Köşk’e taşınır. Hafta içi holdingin ofis binası olan köşk, hafta sonları ise müze olarak hizmet veriyor. Eğer sizin de yolunuz Rumelihisarı ya da Emirgan taraflarına düşerse bu görkemli ve gizemli binayı mutlaka ziyaret ediniz. Şimdilerde köşkte periler yok, ama birbirinden güzel çağdaş sanat eserlerinin sergilendiği bir müze var.

  • PERİLİ KÖŞK

    Nurten B. AKSOY * Emirgan, Boğaz'ın en güzel köşelerinden biri... Çocukluğumuzun her yaz mutlaka bir kere görülmesi gereken bu cennet köşesine gidebilmek için sabah erkenden düşerdik yollara, önce Beyazıt'tan Eminönü'ne gelir oradan da Emirgan otobüsüne binerdik. Eskiden öyle "duble" yollarımız filan yoktu, hele denizin içine yapılmış "kazıklı yollarımız" hiç yoktu. Boğaz'ın o daracık, yılan kavi yollarında şoför gaza bastıkça biz de korkudan hayali frenlerimize basardık. Yüreğimiz ağzımızda, ha şimdi bir yalının yatak odasına girdik ha gireceğiz, derken vasıl olurduk Emirgan'a. Çınaraltı'nda oturup çaylarımızı içerken Emirgan Camisinden yükselen ezan sesleri eşliğinde yaprak hışırtılarını ve denizin sesini dinlerdik... O günlerden bu güne köprülerin altından çok sular aktı, bizler büyüdük ve kirlendi, katledildi İstanbul... Ama hâlâ görmesini bilen gözlere sunduğu güzellikleri var bu koca şehrin. İstanbul Boğazı; yalıları, köşkleriyle bir başka güzeldir. Karşılıklı iki kıyıya bir dantel gibi dizilmiş bu tarihi binaların her birinin de ilginç öyküleri vardır. Dilden dile dolaşan, bire bin katılarak anlatılan öyküler, o binaların gizemine gizem katar. İşte o öykülerden biri de şimdilerde Borusan Holdingin faaliyetlerini sürdürdüğü Yusuf Ziya Paşa Köşkü ya da halk arasındaki adıyla Perili Köşk. Bu köşkün öyküsü, geçtiğimiz yüzyılın başına uzanmakta, inşasına çok zengin bir tüccar olan Yusuf Ziya Paşa tarafından başlanmış. İnşaata ilk çivi 1910 yılında çakılsa da köşkün istenildiği gibi bitirilmesi mümkün olmamış. Rivayete göre, Yusuf Ziya Paşa, kendinden hayli genç ve çok güzel bir kıza aşık olur. Kızla evlenmek için yanıp tutuşan paşa, tüm servetini onun ayaklarına sermeye hazırdır ama kız bir türlü yanaşmaz bu evliliğe. Ç ok kıskanç bir kişiliğe sahip olan Yusuf Ziya Paşa, güzel eşini kimselerin uzaktan bile görmesine katlanamamaktadır. Bu yüzden Paşa’nın en büyük isteği hem eşinin güzelliğine yakışan, hem de onu yabancı gözlerden uzak tutacak bir köşk yaptırmaktır. Köşkün yapılmasındaki ilk aksilik Padişah II. Abdülhamit’in “Boğaz’da cami minarelerinden daha yüksek bina yapılamaz” fermanı nedeniyle başlar. Karısının güzelliğine yakışacak çok görkemli ve yüksek bir köşk yaptırmak isteyen paşa bu nedenle köşkün bazı katlarını yaptırmaktan vazgeçer. Yaptıracağı görkemli köşkle kızı ikna edeceğine inanan paşa, sonunda amacına ulaşır ve kızla evlenirler. Ama paşanın işi hiç de kolay değildir, çünkü güzelliği dillere destan olan kızın büyüsüne kapılan pek çok genç, hâlâ onun peşinde koşturmayı, köşkün önünden geçmeyi sürdürmektedir. Genç ve güzel eşini çok kıskanan ve kaybetmekten korkan Yusuf Ziya, sonunda genç eşini kimse görmesin diye Rumeli Hisarı’nda yaptırdığı bu köşkün üst katına kapatır ve onun başkalarıyla görüşmesini engellemek için de inşaatı tamamlatmaz, merdivenlerini bile yaptırmaz kuleli köşkün. Ancak köşkün önünden geçenler iç geçirmeye devam ederler. Bu yüzden köşkün adı da içinde peri gibi güzel bir kız yaşadığı için kısa süre içinde Perili Köşk’e çıkar. Büyük bir tüccar olan Yusuf Ziya Paşa’nın işleri Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla bozulur. İflasın eşiğindeki paşa, bir yandan da çılgınca sevdiği ve kıskandığı genç eşini etraftan korumak için büyük çaba harcamaktadır. Sonunda onu da yanına alarak İstanbul’u ve köşkü terk edip Mısır’a yerleşir. Fakat takıntı haline gelen aşkın acıları Mısır’da da dinmek bilmez. Yusuf Ziya Paşa sonunda çektiği sıkıntı ve acılara dayanamayıp ölür. Ancak öldükten sonra bile uğruna çıldırdığı kızdan vazgeçmez. Mezar taşının, genç karısını hapsettiği kulenin taşlarından yapılmasını vasiyet eder. Neredeyse yüz yıl sonra yapımı tamamlanan Perili Köşk'ün yenileme çalışmaları esnasında da ilginç gelişmeler yaşanır. Köşkün gerçek hikayesi zamanla unutulur ve buraya peri kadar güzel bir kız yüzünden Perili Köşk dendiği hafızalardan silinir. Bunun yerine Yusuf Ziya’nın ruhunun, bazı geceler köşkü ziyaret ettiği ve odalarda dolaştığı ya da Rapunzel misali köşkün kulesine kapatılan genç ve güzel kızın hayaletinin hâlâ köşkte, özellikle kulede gezindiği yönündeki söylentiler kulaktan kulağa yayılır. Bu yüzden, yenileme çalışmaları sırasında inşaatta çalıştırılacak işçi bulmakta bile zorlanılır. Mısır ve Türkiye’de bulunan 40’ı aşkın varisten satın alınan Perili Köşk’ün yeniden yapımı, 1995-2000 yıllarında mimar Hakan Kıran tarafından gerçekleştirilir. Perili Köşk, Anıtlar Kurulu’nun kararıyla aslına uygun şekilde yeniden yapılmak üzere yıkılır. Bu sırada kaya zeminin altında sonradan toprakla doldurulmuş 3 kata rastlanır. O zaman dışarıdan 6 kat olarak görülen bina yine kurulun onayıyla, ilk hali esas alınıp dokuz kat olarak yeniden planlanır. Beş yıl süren yenileme çalışmaları sonunda 2002 yılında Perili Köşk'ü 25 yıllığına kiralayan Borusan Holding binayı bugünkü görünümüne kavuşturur. Borusan koleksiyonunda bulunan sanat eserleri Perili Köşk’e taşınır. Şimdilerde hafta içi holdingin ofis binası olan köşk, hafta sonları ise müze olarak hizmet veriyor. Eğer sizin de yolunuz Rumelihisarı ya da Emirgan taraflarına düşerse bu görkemli ve gizemli binayı mutlaka ziyaret ediniz. Şimdilerde köşkte periler yok, ama birbirinden güzel çağdaş sanat eserlerinin sergilendiği bir müze var.

  • Ada Vapuru Yandan Çarklı

    Nurten B. AKSOY * T oplu taşıma araçları büyük şehirlerde yaşayanların hem öfkelendiği hem de her gün mahkumu olduğu, hayatımızın vazgeçilmezleri. Eğer İstanbul’da yaşıyorsanız çok çeşitli toplu taşıma araçlarını kullanma şansınız var demektir. Otobüs, dolmuş, metrobüs, marmaray, motor ve vapurlar… Bütün bu araçların içinde zannımızca en keyifli, en rahat ve kolay olanı eğer güzergâhınıza da uygunsa Şehir Hatları vapurlarıdır. İstanbul’da yaşayanların pek çoğunun günlük yaşamında önemli yer tutan bu vapurların kısa bir öyküsünü anlatalım size. Öyleyse buyrun keyifli bir vapur yolculuğuna… İstanbul denilince aklımıza ilk olarak Boğaz ve Boğaz’ın iki yakasına sıralanmış semtler gelir. Anadolu yakasında Kadıköy, Üsküdar, Kuzguncuk, Çengelköy, Kandilli, Küçüksu, Anadolu Hisarı… Rumeli yakasında ise Karaköy, Ortaköy, Arnavutköy, Bebek, Emirgan, İstinye ve Sarıyer. Günümüzden yaklaşık yüz elli yıl öncesine gittiğimizde bu semtlerin İstanbul’a uzak, ulaşılması zor köyler veya mesire yerleri olduğunu görürüz. O yılların kısıtlı ulaşım imkanları nedeniyle İstanbulluların pek çoğu Beykoz’a, Sarıyer’e bile gidemezdi; belki de bu semtlerin varlığından bile habersizdiler. Birkaç balıkçı kulübesi, bir cami veya eski bir kilise, bir de denize doğru uzanan tahta iskelelerden ibaret olan bu Boğaz semtleri, günümüzde İstanbul’un en gözde semtleri olmasına karşın o yıllarda sürgüne gönderilenlerin oturduğu yerlermiş. Osmanlının son dönemlerinde kıyıları görkemli saraylar ve zengin yalılarla süslü, iç kısımlarında ise köşkler ve konakların olduğu bu semtlere düzenli bir ulaşım yolu yokmuş. İki yakada da bugünkü gibi geniş caddeler, yollar olmadığından köylere gitmek için tek çare kayıklar, çektiriler ya da küçük yelkenliler yani sözün özü deniz yolu ve araçlarıymış. Tanzimat dönemiyle birlikte Osmanlı ekonomisinde yaşanan hareketlilik, İstanbul’un Boğaz’a doğru genişlemesine sebep olur. Boğaz’ın iki yakasının rağbet görmesini fırsat bilen biri İngiliz, öteki Rus iki şirket; kapitülasyonların kendilerine verdiği haklardan yararlanarak 1837’de Boğaz’da iki vapur çalıştırmaya başlamış. Bunun üzerine, devrin deniz ulaşımından sorumlu olan Hazine-i Hassa Vapurları İdaresi, Hümâpervaz adlı vapurla boğazda yolcu taşımacılığına girişmiş. Hazine-i Hassa vapurlarının düzenli seferler yapmaya başlamasıyla, kayıklarla saatlerce süren yolculuklar da yarı yarıya kısalmış. Özellikle yaz aylarında mesire yerlerine, ayazmalara, çayırlara eğlenmeye gitmek isteyen halk, artık vapurları tercih etmeye başlayınca ortaya çıkan bu talep, Şirket-i Hayriye’nin kurulmasına neden olmuş. ŞİRKET-İ HAYRİYE Şirket-i Hayriye yani “Hayırlı Şirket” Padişah Abdülmecid tarafından Boğaz’da deniz taşımacılığı yapmak üzere kurulan, Osmanlının ilk anonim şirketidir. 1944 yılına kadar süregelen şirket, bu yıllarda Devlet Deniz Yolları’na devredilir. Şirketin ilk vapurları ise yurt dışından getirilen “yandan çarklı” vapurlardır. 1851 yılında kurulan bu şirket, İstanbul’un günlük yaşantısı içinde 94 yıl boyunca vazgeçilmez bir yere sahip olur. Önceleri siyah boyalı, semaver bacalı zarif yandan çarklılarıyla; sonraları ise daha büyükçe, geniş salonlu, uskurlu vapurlarıyla boğazın iki yakasını birleştiren Şirket-i Hayriye, bugünkü Boğaziçi’nin gerçek kahramanıdır. Şirket-i Hayriye’nin kurulmasıyla birlikte hemen İngiltere’deki ünlü gemi tezgahlarına altı adet vapur sipariş edilir. Bu vapurlar 60 beygir gücünde, ahşap tekneli, yandan çarklı, saatte 5-6 mil hız yapabilen teknelerdi. Kaptan köşkleri ve ana güverteleri şimdiki gibi kapalı olmadığından, kaptanlar ve yolcular kış aylarında oldukça zorluk çekmekteydi. Bu arada 1871 senesinde, denizcilik tarihine “dünyanın ilk araba vapurları” olarak adı yazılan; Suhulet ve Sahilbent’in de Türk mühendisler tarafından yapıldığını söylemeden geçmeyelim. Henüz köprülerin İstanbul’un iki yakasını bir araya getirmediği yıllarda, motorlu taşıtlar karşı yakaya geçmek için araba vapurlarını kullanırlardı. Bugün de köprü trafiğine takılmak istemeyen sürücüler Sirkeci-Harem hattını kullanarak kısa yoldan rahatça karşıya geçebiliyorlar. Gündelik yaşamda bir kıyıdan diğerine geçerken adlarının farkına varmadan inip bindiğimiz vapurların isimleri de toplumumuzdaki ortak değerlerin, topluma hizmet etmiş kişilerin varlığını hatırlatır fark eden yolcularına. Barış Manço, Prof. Dr. Aykut Barka, Mehmet Akif Ersoy, Zübeyde Hanım… gibi bildiğimiz isimler, Şehir Hatları vapurlarında yolculuğunuza eşlik ederler. Seksenli yıllara gelene kadar vapurlarda yolcuların oturduğu salonlar “birinci mevki” ve “ikinci mevki” diye bölümlere ayrılırdı. Parası bol olan “elit” yolcular “Birinci mevkiye” kurulurken, uykusu olanlar ve aşıklar bodrum katını tercih ederlerdi. Vapurların bir başka ayrılmaz parçası olan seyyar satıcıları da anmadan geçmeyelim. Vapurların en ünlü yolcuları, eskiden beri özelliğinden hiçbir şey kaybetmeyen seyyar satıcılardır. Örneğin Kadıköylü olup da belgesellere konu olan Burhan Pazarlamayı tanımayan yoktur. Daha yetmişli yıllarda, elinde koca çantasıyla vapura binen ve vapur hareket eder etmez çantasını açıp; “şu gördüğünüz fener…” diyerek söze başlayan ve bir çırpıda elindeki bütün malını satan Burhan Pazarlama ile benzeri satıcılar, vapurların bir başka ayrılmaz parçasıydı. Günümüzde ise bu satıcıların yerini genç müzisyenler almış durumda. Çaldıkları ve söyledikleri güzel ezgilerle zaten keyifli olan vapur yolculuğunu daha da keyifli hale getiriyorlar bu gençler. Vapurlardan söz edip de martıları anmamak olmaz. İstanbul’un ayrılmaz parçası olan martılar, her gün bindiğiniz vapurlarda karşı yakaya kadar eşsiz bir görsel şölenle yolculuğunuza eşlik eder. Hele bir de elinizdeki simidi onlarla paylaşırsanız. Keyifli bir hafta sonu tatili yapmak isterseniz size iki önerimiz var; ya Eminönü’nden bindiğiniz “Dilenci Vapuruyla” Boğaz’ın iki yakasındaki iskelelere uğrayarak Anadolu Feneri’ne kadar gidiniz ya da Adalar vapuruna binerek Prens Adalarına doğru martılarla yelken açınız.

  • Ernest Hemingway

    Nurten B. AKSOY * Çanlar Kimin İçin Çalıyor adlı ünlü romanında “Özgürlüğü, insan onurunu sevdiğim gibi seviyorum seni, tüm insanların çalışma hakkını, aç kalmama hakkını sevdiğim gibi seviyorum seni.” diyen; basit yazma tekniği ve sade üslubuyla 20. yüzyıl kurgu romancılığını etkileyen, Nobel ve Pulitzer Ödülü sahibi Ernest Hemingway’in çoğu eseri, bugün Amerikan edebiyatının başyapıtlarından kabul edilir. Efsane o ki herhangi sıradan bir gün, bir toplantıda, onu çekemeyen edebiyatçılardan biri Hemingway'e ne derece yetenekli olduğunu sorar, Hemingway de ''Senin hayal bile edemeyeceğin kadar.'' diye yanıt verir. Bunun üzerine muhatabı ona, 10 kelimeyi geçmeyen, etkili bir hikaye yazıp yazamayacağını sorar. ''Eğer bunu yazmayı becerebilirsen ve buradaki herkesi derinden etkilersen yeteneklerin önünde saygıyla eğileceğim.'' der. 10 kelimeye bile ihtiyaç duymayan Hemingway 6 kelimelik bir dram öyküsü yazar. Orada bulunan herkesi etkileyen bu öykü şöyledir: "Satılık bebek Patikleri. Hiç giyilmedi.'' 20. yüzyıl ABD yazarları arasında çok büyük bir ün kazanan öykü ve roman yazarı Ernest Hemingway, doğum yeri olan İllinois'de öğrenim görür. Daha ortaokuldayken yazmaya başlar, liseyi bitirir bitirmez de Kansas'ın önde gelen gazetelerinden Kansas City Star'a muhabir olur. Bir görme bozukluğundan dolayı askere alınmadığı için I. Dünya Savaşı sırasında ABD Kızılhaç örgütünde cankurtaran sürücülüğü yapar. 1918'de henüz 19 yaşındayken Avusturya-İtalya sınırında yaralanır. Savaşta tanık olduğu olaylar ve özel yaşamına ilişkin anılar yaşam boyu belleğinden silinmez ve yazılarına esin kaynağı olur. İyileştikten sonra dönemin Fitzgerald, Stein ve Ezra Pound gibi yazarlarından gördüğü destekle ilk öykü derlemesi olan "Zamanımızda" isimli kitabını yayımlar Hemingway, 1926'da yayımlanan “Güneş de Doğar” romanında olduğu gibi, ilk romanlarında I. Dünya Savaşı'nın altüst ettiği bir dünyada yaşama yenik düştükleri duygusuyla ülkelerinden kopmuş, amaçsız, YİTİK KUŞAK’tan insanları anlatır. İtalya'da I. Dünya Savaşı sırasında yaşadıklarından esinlenerek yazdığı “Silahlara Veda” savaşla aşkın iç içe işlendiği umutsuz ama güçlü bir romandır. Hemingway yapıtlarında mücadeleci, yenileceklerini bilseler bile, yiğitçe direnerek yaşamlarına anlam vermeye çalışan kişilerin portrelerini çizer. Romanlarında anlattığı yaşama savaşını kimi zaman doğal güçlere karşı verilen mücadeleyle simgeler. "Öğleden Sonra Ölüm" ve Afrika'nın Yeşil Tepeleri buna örnektir. İspanya İç Savaşı sırasında çok sevdiği bu ülkeye savaş muhabiri olarak giden Hemingway, Cumhuriyetçilerin yanında yer alarak General Franco'ya karşı mücadeleye katılır. Madrid'in kuşatılmasıyla ilgili olarak "Beşinci Kol" adıyla bir de oyun yazar. Gene İspanya İç Savaşından esinlenerek 1940’ta kaleme aldığı eseri “Çanlar Kimin için Çalıyor” satış rekorları kırar ve yazarına Pulitzer Ödülü'nü kazandırır. . İspanya'dan ayrıldıktan sonra Küba'ya yerleşen Hemingway Afrika'da safari gezilerine çıkar ve bir uçak kazası atlatır.İkinci Dünya Savaşı sırasında Londra'da savaş muhabirliği yaptığı sırada gizli bilgi toplama, gerilla taktikleri gibi konulardaki deneyimleri ve gözü pekliğiyle dikkatleri çeker. Hemingway, kendisine 1953 Pulitzer Ödülü'nden başka 1954 Nobel Edebiyat Ödülü'nü de kazandıran İhtiyar Adam ve Deniz (1952) adlı uzun öyküsünde okyanusta dev bir balık avlamayı başardıktan sonra, tüm çabasına karşın bunu köpekbalıklarına kaptıran yaşlı balıkçı Santiago'nun direnişini anlatır. Savaş, boğa güreşi, avcılık, kayak, gezi gibi konulardaki yazılarına temel oluşturan serüvenlerden büyük tat alan Hemingway yaşamı tutkuyla sever, coşkuyla yaşar, buna karşın ölümün gölgesi düşüncelerinden hiç gitmez. Yapıtlarında özlü ve çarpıcı bir dil kullanan ve olayların bağlantısını büyük bir titizlikle kuran Hemingway ardında yayımlanmamış pek çok taslak yazı bırakır. Bunlardan bir bölümü kendi eliyle yaşamına son verdikten bir süre sonra yayımlanır. Eserleri: Yaşlı Adam ve Deniz, Çanlar Kimin İçin Çalıyor, Afrika'nın Yeşil Tepeleri, Irmaktan Öteye, Ağaçların İçine, Kadınsız Erkekler, Akıntı Adaları, Tehlikeli Yaz, Silahlara Veda, Güneş de Doğar, Kilimanjaro'nun Karları, Kazanana Ödül Yok, Ya Hep Ya Hiç, Paris Bir Şenliktir, Yazma Üzerine, Öğleden Sonra Ölüm, Varlık Yokluk, Askerin Dönüşü Devran Buyurdu Bize Devran buyurdu bize şarkı söyleyin Ve kesti dilimizi kökünce Devran buyurdu bize su gibi akın Ve tıpa soktu tüm deliklerimize. Devran buyurdu bize kalkıp oynayın Ve iğneli fıçıyı giydirdi bize. Ve sonunda ey devran! al sana, Dışkının dik âlâsı, buyursana. Ernest Hemingway Paris 1922 Çeviri: Tuğrul Asi BALKAR

  • Halil Cibran ve Sevgi Üstüne

    Nurten B. AKSOY * Özellikle ilk aşkını anlattığı eseri olan “Kırık Kanatlar” ile Doğu'nun ‘arabesk kadercilik’ üzerine kurulu ve adaletten uzak tavrına bir başkaldırı niteliği taşıyan “Asi Ruhlar” isimli eserlerinden sonra aforoz edilip “Bir dağın değil, bir şiirin ismidir” dediği memleketi Lübnan'dan sürgün edilen Halil Cibran'ın, bunların yanında edebi anlamda da sürgüne maruz kaldığından ve hep palto altında okunan bir yazar olduğundan bahseder, memleketlisi olan Amin Maalouf. Evet o, bir edebiyat sürgünüydü ama bir asır sonra hâlâ edebiyatın başköşesinde yerini alan bir sürgün… Sarp ve kayalıklıdır sevginin yolları ama içinize ateş düştü mü, izlemekten geri durmayın. Gerçi sözleri düşlerinizi darmadağın edebilir, ama sizinle konuştuğu zaman, yine de ona inanmazlık etmeyin, çünkü başınıza tacı oturtacak olan da, sizi çarmıha gerecek olan da sevgidir. Eserleri ve düşünceleri dünya üzerinde geniş yankı uyandıran ve hâlâ insanları etkileyen Halil Cibran (ya da Kahlil Gibran) 6 Ocak 1883 tarihinde Lübnan'da (Bsharri) doğdu. 8 yaşındayken babası vergi kaçakçılığı suçundan mahkum olunca annesi ve üç kardeşiyle birlikte büyük maddi sıkıntılar içine düştü. Bir süre akrabalarının yanına sığınan ailesi, güçlü bir kadın olan annesinin kararıyla 1895 yılında Amerika'ya göç ederek Boston'a yerleşti. Şiirleri yirmiden fazla dile çevrilen Cibran aynı zamanda başarılı bir ressam idi. Resimlerinin bazıları günümüzde de dünyanın birçok şehrinde sergilenmektedir. Zaman zaman ülkesine dönmekle birlikte yaşamının yaklaşık son yirmi yılını ABD'de geçiren yazar,1931 yılında kanserden ölene kadar kaldığı bu ülkede yazdı eserlerini. “Doğrusu sürgünde geçirdiğim yıllar için pişman değilim” diyen Cibran, edebi anlamdaki sürgününde yaşarken de Doğu'ya, yani ışığın yükseldiği yere yakışanı yapmış, ne pahasına olursa olsun hakikati söylemekten hiçbir zaman kaçınmamıştır. Amerika'nın 28. Başkanı olan Wilson'un da dediği gibi “O, Batı'yı kasıp kavuran ilk Doğulu fırtınadır.” Tıpkı püsküllerin mısırı sarışları gibi, sevgi de sizi kendisine sarar. Soyunmanız ve önünde çıplak kalmanız için sizi zorlar, bembeyaz kesinceye dek evirir çevirir, acı verir canınıza. Boyun eğdirinceye dek ezer, yoğurur sizi. Sevgi tüm bunları başarır, yeter ki siz kalbinizin sırlarını öğrenin ve bu yolla hayatın yüreğinden bir parça olun. Halil Cibran’ın “Prophet” isimli kitabı 1923 yılından bu yana ABD'de en çok satanlar listesine İncil'in ardından ikinci kitap olarak girmiş ve Cibran, 20.Yüzyılın dünyasında Shakespeare ve Lao Tzu’yle beraber en çok okunan 3. ozan olmuş. Cibran 1920’lerin sonlarına doğru bir gece "Yeryüzü Tanrıları” isimli eserini yazdığı dönemde, kar yağarken dışarıda devam etmek ister yazmaya. Dışarı çıkar ve Central Park'a gider. Yanına gelen polisler Cibran'a nereli olduğunu sorduktan sonra, polislerden bir tanesi “Sizin oradan bir yazar var, ne zaman ki kitapları evime girdi, eşim bana itaat etmeyi bıraktı, artık benimle tartışabiliyor. Sanırım o yazarın ismi Halil Cibran'dı, hiç duydun mu bu adamı?” der. Cibran da “evet duymuştum” diye cevap verir. Halil Cibran'ın en ünlü eserlerinden biri olan ve ilk kez 1923 yılında basılan Nebi adlı eseri, toplam 26 adet şiirden oluşan bir karma şiir denemeleri kitabıdır. Kitap, El Mustafa adındaki bir kâhinin 12 sene kaldığı Orphalese şehrinden ayrılıp evine gitmek üzereyken bir grup halk tarafından durdurulması ve ana kahraman ile halk arasında insanlık, hayatın genel durumu vb. konular hakkında geçen konuşmalardan oluşmuştur. Ama diyelim ki korkulara kapılmışsınız Ve sevgiden salt bir huzur ve zevk bekliyorsunuz, o zaman bir an önce çıplaklığınızı örtün ve sevginin zorlu düzeninden uzaklaşıp mevsimleri olmayan bir dünyaya sığının, daha iyidir. Karşısındakine kendinden başka bir şey vermez sevgi Ve kendinden başka hiçbir şeyi geri almaz çünkü sevgi kendi kendini bütünler ve kendi kendine yeterlidir. Yazarın, Türkçeye “Ermiş” ve “Nebi” isimleriyle çevrilen “Prophet” isimli bu kitabındaki El-Mustafa ismini, Hz. Muhammed'i işaret ederek kullandığı iddia edilmiştir. Cibran’ın “Göğsümün bir yanında İsa, diğer yanında ise Muhammed oturur” sözünde de ifade ettiği gibi kitapta gerek Kuran'ı ve gerekse İncil'i anımsatacak yeteri kadar malzeme vardır. “İnsanoğlu İsa” isimli eseriyle de İsa'yı insan olarak farklı bir açıdan ele almış ve kitabın her pasajında farklı bir insanın ağzından anlatmıştır. Yazarın bu kitabındaki çalışmalar dikkate alındığında El Mustafa'nın Meryemoğlu İsa Mesih olabileceği iddiaları da güç kazanmaktadır. İlk ve karşılıklı aşkı olan Selma Karamy ile yaşadığı yasak aşkın son perdesinde sevgilisinin mezarına kapanıp ağlayan Cibran'ın aşkları da kendine özgüdür. Sevginin kendini mutlu etmekten öte hiçbir arzusu yoktur, ama eğer sevgiye kapılmışsanız ve tutkularınız olsun istiyorsanız, şunları kendinize seçin; Tutkunuz, sevginin içinde erimek olsun, Tutkunuz, aşırı duygusal davranışların getireceği acıları tanımak olsun, Tutkunuz, kendi sevgi anlayışınızla kendinizi vurmak olsun… 1912'den ölüm tarihi olan 1931'e kadar, kendisi gibi bir Arap edebiyatçı olan Nasıra doğumlu Mey Ziyade ile büyük bir aşk yaşar Cibran. Her ikisi de bir araya gelebilecek imkanlara sahip olmalarına rağmen, mektuplarından da anlaşılacağı gibi bu büyük aşkı yaşarken ne birbirlerinin sesini duymuşlar ne de bir kez olsun bir araya gelmişlerdir, sadece mektuplarla iletişim kurmuşlardı. Cibran 1908 - 1910 yılları arasında, hemşerisi ve dostu olan Youssef El-Hoveyyik ile geldiği Paris'te ünlü heykeltraş Rodin'le tanışır. Ayrıca bu süreçte Nietzsche'nin de eserleriyle tanışan ve ondan çok etkilenen Cibran, daha sonra bu etkilenmeyi “Nietzsche kelimeleri ağzımdan çalmış” diyerek ifade etmiştir. Hayatı sıkıntı ve hastalıklarla boğuşarak geçen Cibran, hayranlarıyla buluştuğu bir gün ansızın gelen ağlama krizinin ardından, bir süre sonra kanser olduğunu öğrenir. Ne yazık ki doktorların yasaklamasına rağmen alkol tüketimini artırır ve sürecin daha da hızlı işlemesine sebep olur. Varsın istekle ve coşkuyla aksın kanınız, Tutkunuz, kanatlanmış bir yürekle sabaha gözlerinizi açıp sevgi dolu bir güne başlayabiliyor oluşa teşekkür etmek olsun, Tutkunuz, gün öğleye eriştiğinde, oturup sevginin heyecanını düşünmek olsun, Tutkunuz, gün akşama erdiğinde, evinize minnet dolu bir yürekle dönebilmek olsun. Ve yüreğinize gömdüğünüz sevgili için iyi bir şeyler dileyip yatın; dudaklarınızda onu yücelten bir şarkı olsun... 10 Nisan 1931'de henüz 48 yaşında yaşama veda ettiğinde, geride yüzlerce tablo ile sekizi İngilizce, sekizi de Arapça yazılmış olmak üzere tam 16 eser bırakır. Ölümünden sonra farklı kiliselerde tutulan cenazesi nihayet Suriye’deki Mar Sarkis Manastırına getirilerek burada toprağa verilir. Sürgün hayatı vefatından sonra da devam eden sanatçının, mezar taşında kendisinin söylediği “Gözlerinizi kapayın ve bakın etrafınıza, beni göreceksiniz, ben yanınızdayım.” cümlesini kanıtlarcasına, mezarından çalınan kemiklerinin nerede olduğu bilinmemektedir.

  • Aşk Adına Yapılmış En Güzel Anıt Taç Mahal

    Nurten B. AKSOY * Bugünkü Hindistan toprakları üzerinde kurulmuş ve 332 yıl(1526-1858) hüküm sürmüş Türk-Moğol kökenli bir devlet olan Babür İmparatorluğu bu topraklarda edebiyattan kültüre, sanattan mimariye kadar pek çok eşsiz eser bırakmış. İşte bu eserlerden biri olan ve Dünyanın Yeni 7 Harikasından biri seçilen Tac Mahal Hindistan’ın en önemli sembollerinden biri olarak 17. Yüzyıldan beri varlığını sürdürmüş ve birçok hikayeye tanıklık etmiş bir şaheser. Hindistan’ın Agra Şehrindeki Jumna Nehrinin kıyısında yapılmış olan ve Türk-İslam mimarisinin en önemli yapıtları arasında yer alan ve görenleri büyüleyen bu anıt eser, oldukça romantik bir aşkın ürünüdür aslında. Babür İmparatorluğunun 5. hükümdarı olan Şah Cihan’ın (1593-1666) büyük bir aşkla bağlandığı en gözde eşi Mümtaz Mahal çok güzel ve akıllı bir kadındı. “Sarayın Gururu” anlamına gelen ismine yakışır biçimde hükümdarın, yani eşinin hem en sadık arkadaşı hem de danışmanıydı. Bir isyanı bastırmak için ordularıyla Burhanpur’a giden Şah Cihan’a, dokuz aylık hamile olmasına rağmen her zamanki gibi eşi Mümtaz Mahal de eşlik eder. Ancak Mümtaz Mahal, 14. çocuklarını dünyaya getirdikten sonra kan kaybı nedeniyle yaşamını yitirir. (O dönemde çocuğunu dünyaya getirirken ölen kadınların kutsal olduğuna inanılırdı. Bu ani ölüm Şah Cihan’ı öylesine üzer ve etkiler ki tahtını bırakmayı bile düşünür. Eşinin ölümünden sonra 2 yıl yas tutar. Artık devlet işlerine ilgisini kaybeden hükümdar, teselliyi sanat ve mimaride bulur. Eşinin ölümünün ertesi yılı, onun adına bir anıt yaptırmaya karar verir. Söylenceye göre; dünyada “Cennet” tasvirini yapılaştırmak gibi ciddi bir iddiayla yola çıkan Şah Cihan, eşine layık en güzel eserin yapılması için bir yarışma düzenler. Dünyanın her tarafından, kendine güvenen, mimarlar projeleriyle katılırlar yarışmaya. Tac Mahal’in şimdiki halinde karar kılana kadar Şah Cihan’a 2000 farklı proje gösterilir. Mimar Sinan’ın öğrencilerinden Mehmet İsa Efendi’nin projesi de yarışmayı kazanır ve mimar ülkeye davet edilir. (Bazı uluslararası kaynaklar Tac Mahal’in baş mimarının Türk değil, İranlı Ahmed Lahauri Efendi olduğunu kaydetmektedir.) 1632 yılında başlanan inşaatta Mehmed İsa Efendi’ye Semerkandlı Mimar Muhammed Şerif yardım eder. Binanın kubbesi için yine Mimar Sinan’ın usta öğrencilerinden İstanbullu İsmail Efendi ile yapıdaki yazıları yazması için Hattat Serdar Efendi, Şah Cihan tarafından İstanbul’dan davet edilirler. 1632’de başlanan eser, 20 yıl sonra 1652’de tamamlanır. Taç Mahal’in dünyada en çok emek ve para harcanmış yapılardan biri olduğu söylenir. Bahçesindeki bitkiler Osmanlı İmparatorluğundan, mabetin yapımında kullanılan farklı renkteki değerli taş ve mermerler, başta Hindistan’ın farklı yöreleri olmak üzere, Çin, Sri Lanka, Arap ülkeleri, Tibet ve Afganistan’dan getirilir. İnşaatın yapımında kullanılan parlak, ince mavi damarlı, beyaz mermerlerin ve diğer ham maddelerin taşınması için 1000’i aşkın filin kullanıldığı söylenir. İslam, İran, Osmanlı, Türk ve Hint mimarisinin birleşimi olan Tac Mahal’de Osmanlının katkısı oldukça önemlidir. Bulunduğu şehrin birçok noktasından açıkça görülebilen Tac Mahal, Türk-İslam Mimarisinin en önemli yapıtları arasında yer almaktadır. Tac Mahal’in yüz binlerce akik, sedef ve firuze gömülü olan duvarlarında ayrıca 42 zümrüt, 142 yakut, 625 pırlanta ve 50 adet çok iri inci bulunmaktadır. Görkemli görünüşü ile herkesi büyüleyen, Doğulu ve Batılı birçok ünlü yazar ve şaire ilham kaynağı olan Tac Mahal, mehtaplı gecelerde bile aydan daha parlak görünür. Tac Mahal gün içinde farklı renklere bürünür. Gün doğumuyla birlikte pembemsi ve en güzel rengini gösteren Tac Mahal, kısa bir süre sonra beyaz görünümüne döner. Ay ışığıyla beraber de altınımsı bir renk alır. Efsaneler bu eşsiz özelliğin kadınların, özellikle de Mümtaz Mahal’in duygu değişikliklerini yansıttığını söyler. Şah Cihan, kendisi için de Tac Mahal’in yanına siyah matem renginde bir benzer anıt yaptırmak isteyince, hazineyi büyük masraflara sokacak bu teşebbüsü engellemek üzere oğlu Âlemgir Evrengzib kendisini tahttan indirip Agra Kalesi’nde ikamete mecbur eder. Şah Cihan bu duruma hiç itiraz etmez. Ömrünü, sekizgen şekli sebebiyle Müsemmen Burç denilen odada kimseyle görüşmeksizin, Tac Mahal’i seyrederek geçirir. Ölüm döşeğinde de önüne ayna koydurarak Tac Mahal’i seyretmeye devam eder. Vefat edince çok sevdiği eşinin yanına gömülür. Taç Mahal’in kubbesi üzerinde altınlı bir alem ile türbenin etrafında beyaz mermerden yapılmış dört adet minaresi vardır. Anıtın dört yanına Hattat Serdar Efendi tarafından Yasin Suresinin tamamı yazılmıştır. Mümtaz Mahal ve Şah Cihan’ın sandukaları türbenin üst katında, kubbenin altındadır. Sandukaların bulunduğu yerdeki kubbe, insan ağzından çıkan her sesin yedi kez yankılandığı bir akustiğe sahiptir. Şah’ın ve eşinin asıl lahitleri ise, en alt katta bulunmaktadır. Efsaneye göre kubbeyi desteklemek için yapılan iskele, kubbeden daha fazla masraf ve işgücü gerektirmiş. İnşaatın bitimine yakın Şah Cihan’a iskeleyi sökmenin beş yıl alacağı bilgisinin verilmesi üzerine Şah Cihan, herkesin söktüğü tuğlanın kendisinde kalacağı şeklinde bir emir yayınlayınca, iskele halk tarafından bir gecede sökülmüş. Tac Mahal, kubbesi ve dört köşesindeki minareleriyle, hangi yönden bakılırsa bakılsın simetrik bir yapıya sahiptir. (Minareler depremde içe doğru yıkılıp da esas binaya zarar vermesin, dışa yıkılsın diye hafif dışa eğiktir) Tüm yapıda simetrik olmayan tek yapı anıt mezarlardır. Şah Cihan’ın mezarı İslam geleneklerine uygun olarak Mümtaz Mahal’in mezarından üstün ve yüksek yapılmıştır.

  • Çarıklı Erkan-ı Harparp

    Nurten B. AKSOY * Altı yedi yaşlarında küçücük bir kız çocuğu, annesinin eline sıkı sıkı yapışmış, minicik adımlarıyla onun koşturmasına ayak uydurmaya çalışıyor nefes nefese... Annesi bir eliyle çocuğunu çekiştirirken diğer eliyle de içinde küçük kızının oyuncak bez bebeğiyle bir iki giysisinin bulunduğu bir torbayı taşıyor. Bilmedikleri bir şehrin bilmedikleri bir semtinde, hayli dik bir yokuştan iniyorlar. Yokuşun ortasına geldiklerinde yol çatallaşıyor, üçe ayrılıveriyor. En sağdaki sokağın girişinde kocaman, beş katlı, görkemli ahşap bir konak çarpıyor gözlerine; o konağın adının "Kuleli Konak" olduğunu, o yıllardaki İstanbul'un en yüksek ahşap binası olduğunu, kısa bir süre sonra alevlere teslim olup cayır cayır yandığında öğreneceklerdir. Ortadaki sokağın kenarında çok da büyük olmayan ahşap bir konak daha var, onun da adı Vali Konağı… Ama anne ile kızı konakların olduğu o sokaklara değil de en sağdaki dar sokağa sapıyorlar telaşlı adımlarla... Taş konaklarla süslü, semalarında ezan sesleriyle çan seslerinin birbirine karıştığı o uzak şehirden, ahşap konaklarla, yalılarla süslü bu şehre geleli daha bir yıl olmamıştı. Şimdi annesiyle yeni bir yaşama doğru koşturuyordu. Çatalın en solundaki sokakta biraz yürüdükten sonra üç katlı, demirden tokmakları olan, koyu yeşil renk boyaları yer yer dökülmüş, ahşap kapılı bir evin önüne geliyorlar. Minicik yüreği bir serçe gibi çırpınıyor göğsünde küçük kızın; biraz korku, biraz merak, biraz heyecan... Biraz sonra, önünde heyecanla bekledikleri kapıyı beyaz tülbentli, güleç yüzlü, tonton bir kadın açıyor ve "hoş geldiniz" diye karşılıyor onları. Ürkek bakışlarıyla kendini süzen küçük kızın elini tutup, sevgiyle yüzünü okşuyor küçük kızın. Bundan böyle bu evde bizimle kalacaksın, diyor annesinin elinden çocuğun torbasını alırken. İlk defa geldiği bu evde merakla etrafı inceliyor küçük kız. Pencerelerin önünde teneke kutulardaki rengarenk şebboylar, sardunyalar çok hoşuna gidiyor. Sonra, sonra annesiyle vedalaşıyor, boynuna sarılıp yanaklarından öperek uğurluyor onu. Artık annesini sadece haftada bir görecek, onun koynunda uyuyamayacak, kokusunu içine çekemeyecekti her istediğinde... Küçük kızın yeni evi artık burasıydı; burada yaşayacak, okula gidecek yeni başlayacağı yaşam mücadelesine bu evde devam edecekti. Şimdiye kadar yaşadığı yerden çok farklı olmasına rağmen çok da yadırgamamıştı burayı. Artık kendine ait küçük bir yatağı, ders yapacağı masası ve oyuncakları vardı...Bir de annesi işe gittiğinde yalnız kaldığı gibi bir daha yalnız kalmayacak ve korkmayacaktı burada. İlkokula başlayalı bir iki ay olmuştu ve buraya gelince evi gibi okulu da değişmişti. Sınıfın en küçüğü en cılızıydı ama herkes onun çok akıllı olduğunu söylüyordu. Okumayı yazmayı çabucak öğrenmiş, sınıfta ilk kırmızı kurdeleyi ona takmıştı öğretmeni. Sonra törenlerde, bayramlarda şiirleri hep ona okutmuşlardı. Öylesine çabuk alışmıştı ki yeni evine, yeni yaşamına; çevresindeki herkes onun bu tevekküllü haline hem şaşırıyor hem de çok seviyordu onu. Mahalleli bir de isim takmıştı ona, kendinden beklenmeyen laflar ettiği, çok bilmiş olduğu, o bir karış boyuyla her işin üstesinden geldiği için; "çarıklı erkanıharp" diyorlardı ona gülümseyerek... O küçücük haliyle ne olduğunu anlayamadığı bu deyimi sevmiş, benimsemiş ve "çarıklı bir erkanıharp" olduğu için, her şeyin, her zorluğun üstesinden gelmişti hep, ya da geldiğini sanmıştı...

  • Düşünen Adam Heykeli ve Rodin ile Camille Claudel

    Nurten B. AKSOY * Ülkemizde pek çok yerde karşımıza çıkan, aslı ise Paris’teki Rodin Müzesinde bulunan ve Fransız Heykeltıraş Auguste Rodin’in "Felsefi düşüncenin simgesi" haline gelen en ünlü eseri “Düşünen Adam Heykeli" 1900’lü yıllarda yapılır. Zaman içinde pek çok kopyaları yapılan heykel Belçika, Almanya, Norveç, Japonya, Fransa, Danimarka gibi farklı ülkelerde müzeleri ve üniversitelerin bahçelerini süsler. Heykel sanatının en ünlü örneklerinden olan, bu elini çenesine dayamış, kara kara düşünen çıplak adamın heykelinin bizim ülkemizde tanınmasının da ilginç bir öyküsü var. 1950’li yıllarda Türkiye’de, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinin bahçesindeki yerini alıncaya dek Düşünen Adam heykelini bir akıl hastanesinin bahçesine yerleştirmek, kimsenin aklına gelmemişti. O yıllarda akıl hastanesinin başhekimi olan Fahri Celal Göktulga Düşünen Adam’ı ilk önce bir dergide görür ve heykelin bir kopyasının hastane bahçesine yapılması fikrini ortaya atar. Ancak hastane bütçesinde bu iş için gerekli para olmadığından, bu sırada hastanede tedavi görmekte olan heykeltıraş Kemal Künmat’a heykelin yapımı için ricada bulunulur, Künmat’ın görevi kabul etmesi ile de devasa bir kaya kütlesi askeriyenin de yardımıyla heykelin yapılacağı alana taşınır. O devasa kaya zaman içinde heykeltıraşın ellerinde şekillendikçe “Düşünen Adam” da ortaya çıkmaya başlar. Heykeli yapmaya devam eden Künmat emeğinin karşılığı olarak hastane yönetiminden o günün koşullarına göre oldukça yüksek bir para ister. Ellerinde ödenek olmayan hastane yönetimi Künmat’ı ikna etmek için, onu en iyi odalarda ağırlayıp ufak hediyeler verse de başarılı olamaz. En sonunda heykeli yapmayı bırakan Künmat hastaneden ayrılır. Düşünen Adam Heykeli, çenesini yaslayacağı kolu yapılmamış bir halde, öylece yarım kalır. Bir müddet sonra hastaneye depresyon tedavisi için yatan Yüzbaşı Mehmet Pişdar, tek kollu Düşünen Adam heykelinin eksik kalan kolunu tamamlamaya talip olur. Önceleri Pişdar’ın bunu başarabileceğine inanmayan hastane yetkilileri ondan ayrı bir yerde taşı yontarak kolu yapmasını isterler. Sonunda sınavı başarıyla geçen yüzbaşıya heykeli tamamlama izni verilir. Üstelik heykeli tamamlaması karşılığında hastaneden taburcu edileceği sözü de verilerek. Böylelikle yarım kalan kol tamamlandığında Düşünen Adam da son halini alır. Gazeteciler hastane başhekimi Fahri Celal Göktulga’ya, bu heykelin bir akıl hastanesinin bahçesinde bulunmasının neyi ifade ettiğini sorarlar. Göktulga yarı şaka yarı ciddi gülümseyerek “Hastane dışındakilerinin durumu içeridekilerden daha kötü, bu heykel onların durumu ne olacak diye düşünüyor” şeklinde yanıt verir. RODİN ve CAMİLLE CLAUDEL Düşünen Adam’ın asıl yaratıcısı olan Auguste Rodin (1840-1917) yaşamı boyunca kadınlarla hep inişli çıkışlı ilişkiler yaşamış bir sanatçıdır. 1883 yılında tanıştığı heykeltıraş Camille Claudel ile birliktelikleri yıllarca sürer, ne yazık ki bu süre Rodin’in altın yılları olurken Claudel için sonun başlangıcı olur. Öyle ki bu ilişkinin sonunda ruh sağlığı bozulan Camille kendi eskizlerini ve heykellerini paramparça ederken, Rodin’i fikirlerini çalmak ve kendisini öldürme planları yapmakla suçlar. En sonunda akıl hastanesine yatırılan Claudel ömrünün geri kalan 30 yılını burada geçirir. Bir kadına yaşattığı aşk acıları ve kıskançlıklar sonunda onun akıl hastanesinde yaşamasına sebep olan bir heykeltıraşın en ünlü eserinin, bugün aynı şekilde bir akıl hastanesinin bahçesinde bulunması ise oldukça düşündürücüdür. CAMİLLE CLAUDEL Camille Claudel 1864 yılında Kuzey Fransa’da ailesinin ikinci çocuğu olarak dünyaya gelir. Zor yıllarında ona tek destek olan erkek kardeşi Paul ise 1868’de doğar. Camille annesi ve kardeşleriyle birlikte 1881’de Paris’in Montparnasse bölgesine yerleşir. Çocukluğunda taş ve çamur gibi malzemelerle ilgilenmeye başlayan Camille, o dönemde Paris Güzel Sanatlar Akademisinde kadınların eğitim görmesi mümkün olmadığı için bir heykeltraştan özel ders almaya başlar. Annesi kızının bu merakını hiç desteklemezken, babası ölünceye kadar hep kızının yanında yer alır. 1882’de Claudel, çoğu İngiliz olan bir grup genç kadınla bir atölye kiralar. 1883’te bu gruba heykel eğitimi veren kırklı yaşlarındaki Auguste Rodin’le tanışır ve bir yıl sonra da onun atölyesinde çalışmaya başlar. Bu tanışma Camille’in hayatının dönüm noktası olur; çünkü bir süre sonra o, Rodin’in sevgilisi ve sonra da en büyük rakibi olacaktır. Rodin bu göz kamaştırıcı yetenekten çok etkilenir. Artık hayatında en az kendisi kadar yetenekli bir kadın vardır ve birlikte pek çok işe imza atarlar. O dönemde Rodin “Cehennemin Kapıları” adlı ünlü heykelini yapar. Rodin’in bu eseri Camille’in yoğun etkisi ve yardımıyla yaptığı, hatta Rodin’in, başarısının büyük bir kısmını Camille’e borçlu olduğu söylenir. 1890’lara gelindiğinde Camille artık yeteneğiyle nam salmış ve sanat çevreleri tarafından saygı gören bir sanatçıdır. Ama Rodin’in gölgesinde kalmak ve onunla yaşadığı fırtınalı aşk Camille’i rahatsız etmektedir. 1898’de bir yol ayrımına geldiğini anlayan Camille, Rodin’den ayrılma kararı alır. Artık yola tek başına devam edecektir, ancak bu çok kolay bir ayrılık değildir. Böylece Camille için yaşamının en zor ve özlem dolu günleri başlar. İşte acı dolu bu dönemde Camille, “Vals”, “Clotho”, “Olgunluk Çağı”, “Kayıp Tanrı”, “Geveze kadınlar”, “Sakuntala” gibi en önemli heykellerini yapar Rodin’in Camille için söylediği “Ona altını nerede bulacağını söyledim. Ama bulduğu altın kendi içindeydi” cümlesi onun ne denli başarılı bir sanatçı olduğunun belki de en önemli kanıtıdır. Gerek sanat yaşamında gerekse Rodin’le yaşadığı fırtınalı aşkta annesi ve kız kardeşi onu hiçbir zaman onaylamazken, babası ve erkek kardeşi, Camille’in sanatına ve sorunlarına sahip çıkarlar. Babasını erken kaybeden Camille, erkek kardeşi de diplomat olup Uzak Doğu’ya yerleşince tüm desteğini kaybeder ve yapayalnız kalır. Sevdiklerinden uzak kalması, bir kadın sanatçı olarak yaşadığı yüzyılın olumsuzlukları ve özel hayatında Rodin’le yaşadığı sorunlar nedeniyle pek çok bakımdan yalnız kalan Camille, 1898’den sonraki yıllarda bir de maddi sorunlarla karşılaşınca ruh sağlığını kaybetmeye başlar. 1906’da sinir krizi geçirdiği bir gecenin ardından eserlerinin pek çoğunu parçalar, bir kısmını da nehre atar. Bir süre sonra ciddi paranoya belirtileri gösterdiği ve akıl sağlığını kaybettiği gerekçesiyle ailesi tarafından, Rodin’in de desteğiyle bir hastaneye kapatılır. Çelişkiler, hüzünler ve sinir krizleriyle dolu otuz yılını kapatıldığı akıl hastanesinde yaşadıktan sonra 19 Ekim 1943 tarihinde yaşama veda eden Camille Claudet; sanatı elinden alınmış bir kadın heykeltraş olarak geride bıraktığı heykelleriyle adını sanat tarihine altın harflerle kazımıştır. Camille Claudel’in hayatı ayrıca beyaz perdeye de aktarılmıştır.

  • Edip Cansever

    Nurten B. AKSOY * "Yeşil ipek gömleğinin yakası Büyük zamana düşer Her şeyin fazlası zararlıdır ya Fazla şiirden öldü Edip Cansever" "Her yalnızlık bir ihtilaldir.” diyen Edip Cansever, 8 Ağustos 1928’de İstanbul’da dünyaya gelir. İstanbul Erkek Lisesini bitirir. Kapalıçarşı’da turistik eşya ve halı ticareti yapmaya başlar. 1976’dan sonra yalnızca şiirle uğraştı. Bodrum’da tatildeyken beyin kanaması geçirir, tedavi için getirildiği İstanbul’da 28 Mayıs 1986’da yaşamını yitirir. Cemal Süreya‘nın dediği gibi belki de “Fazla şiirden öldü Edip Cansever” “Açık kumral saçlı, zayıf mı zayıf, kaburga kemikleri sayılabilen küçük bir çocuk olan Edip, uçaklar hakkındaki resimli bir kitap dışında, hiç kitap olmayan bir evde büyür… Ortaokulun ikinci sınıfında ilk şiirlerini yazar ve bir çocuk dergisinde çıkar ilk şiiri…” 17-18 yaşlarındayken, komşuları Nigar Hanım’ın kardeşi Ahmet Hamdi Tanpınar’a ilk şiirlerini gösterir… Onun “Bu şiirler çok güzel, hepsi de güzel, ama hiçbiri şiir değil” deyişinden sonra, kendisine uzun uzun resme nasıl bakılacağını anlatır Tanpınar. Onun yanından ayrılır ayrılmaz gidip bir sürü resim alır. Sonradan yayımladığına pişman olduğu “İkindi Üstü” şiirini yazar. Edip Cansever; on dokuz yaşında evli, yirmisinde çocuğu olan bir gençtir, hem ev geçindirmek zorunda olan hem de şiire tutkun... Kapalıçarşı’daki babadan kalma küçük dükkanda halı ticareti yapar pek de sevmemesine rağmen, bir yandan da şiirler yazmaya devam eder, 1954’teki yangına kadar… GÜL KOKUYORSUN gül kokuyorsun bir de amansız, acımasız kokuyorsun gittikçe daha keskin kokuyorsun, daha yoğun dayanılmaz bir şey oluyorsun, biliyorsun hırçın hırçın, pembe pembe öfkeli öfkeli gül gül kokuyorsun nefes nefese. gül kokuyorsun, amansız kokuyorsun ve acı ve yiğit ve nasıl gerekiyorsa öyle sen koktukça düşümde görüyorum onu düşümde, yani her yerde yüzü sararmış, titriyor dudakları şakakları ter içinde tam alnının altında masmavi iki ateş iki su iki deniz bazen bazen iki damla yaz yağmuru mermerini emerek dağlarının şiirler söylüyor gene ölümünden bu yana yazdığı şiirler kızaraktan birtakım şiirlere büyük sular büyük gemileri sever çünkü ve odur ki büyüklük şiir insanın içinden dopdolu bir hayat gibi geçerse o zaman ölünce de şiirler yazar insan ölünce de yazdıklarını okutur elbet ve senin böyle amansız gül koktuğun gibi yaşamanın her bir yerinde. Şiir dışındaki işini; “Yıllar önce insanların güzel diye yaptıklarını, o güzellik karşısında şaşıran, gülen, sevinen insanlara satıyorum.” diye tanımlasa da, bu ticaret işini hiç sevemez şair. Kapalıçarşı’yı “Sınıf ayrımının en belirgin, en somut olarak görülebildiği bir küçük ülkeydi orası, herhangi bir eşyaya sadece para değerini düşünerek bakan koleksiyoncuların o kendisine özgü jestlerini, mimiklerini izlemeliydiniz. Ne güzel senaryolar çıkardı kim bilir.” diye anlatır. Hayatının en önemli olayının 1954 yılında çıkan Büyük Kapalıçarşı Yangını olduğunu söyler. Bu yangında dükkanı tamamen yanar. Sigortadan aldığı para yeni bir işyeri açamayacak kadar az olduğu için de kendine bir ortak bulur. Birkaç ay sonra ortağı, alım satım işleriyle kendisinin uğraşabileceğini söyleyerek, ona asma kattaki odasında istediği kadar çalışabileceğini müjdeler. Edip Cansever dokuz kitabını Kapalıçarşı’da, Sandal Bedesteni’ndeki bu küçük dükkanın asma katında bulunan çalışma masasında yazar. “Bugün düşünüyorum da ya o yangın olmasaydı?” der. Hiç böyle ısınmamıştım Daldaki vişneye, Vitrindeki aydınlığa, Salça kokusuna mutfağımın, Akan dereye, uçan buluta, Hiç böyle ısınmamıştım yaşamaya. Sadece şiir yazan bir şairdi Edip Cansever, şiir dışında hiçbir şey yazmamış ve hatta neredeyse başka hiçbir şey yapmamıştır. Şiir yazmadığı zamanlarda, yani “mutsuzluk” zamanlarında “Hemen hemen okumaktan başka olumlu bir şey yapmam, yapamam.” demiştir. Şiirlerinde bireyin arayışlarını, umutsuzluklarını, uyumsuzluğa varan yaşam ilişkilerini yansıtmaya çalışmıştır. Çevresindeki insanların yaşayışlarını etkileyecek, dünyaya bakışlarını değiştirecek bir şiirin aranışı içinde, kapalı bir imge anlayışına yaslanan, bu yüzden yadırganan, “anlamsız” diye nitelenen yapıtlar vermiştir. Gerçi şiirselliği düşüncenin alaca bölgelerinde ararken kapalı söyleyişlerin sınırında dolaşmış ama kesinlikle anlamsızlıktan yana olmamıştır. Tersine şiirlerinde anlatmaya, hatta öykülemeye büyük yer vermiş, düz yazı olanaklarından, oyunlardan, konuşmalardan bol bol yararlanmıştır. Çağdaş şiir akımlarındaki gelişmelerle birlikte, yazdıklarının büyük oranda aydınlığa çıktığı görülünce bir düşünce şairi olarak nitelenmiştir. Bitti o sevda kesildi çığlıkları martıların Su gibi bitti, suya karşıt gibi bitti İtti kıyıyı adına deniz dediğimiz bir şey Unuttuk ikimiz de her türlü yetinmezliği Kaybetti kumarda gözlerim Kaybetti kumarda gözleri. Bir kuru rüzgarlandı göğüs boşluğumuzda sanki Uzaklaştı ağaçlar birbirlerinden Yakınlaştı ağaçlar birbirlerine Yani her soluk alıp verişimizde bizim Bir mekik gibi kalbin Bir mekik gibi kalbim İşleyip durdu bu yitikliği yeniden. Ne kaldı Farkında mısın bilmem Gündüzler.. Gündüzler biraz azaldı.

  • Sanat Dünyasından Bir Irgat

    Nurten B. AKSOY * Çok yakında bir gün Çok yakında bir gün Ağır uykulardan uyanacaklar Zor kapıları açacaklar Yere sağlam basacaklar. Sevgiden sırılsıklam Yangınlanacak aşklar Çok yakında bir gün Çok yakında bir gün İnsanlar insan gibi yaşayacaklar. En dar en karanlık sokaklar Çok yakında bir gün Çok yakında bir gün Bayramlaşıp ışıyacaklar Hürriyet giyecek aydınlık ayaklar. Yaşadığı dönemde tiyatro, sinema ve şiir dünyasının önemli isimlerinden olan ancak günümüzde çok da fazla tanınmayan Cahit Saffet Irgat’ın şiirleri, savaşın, terörün, yoksulluğun canlar yaktığı günümüzde bir kez daha anlam kazanıyor. Zaman tüm hızıyla gelip geçse de acılar ve korkular hiç değişmiyor… "anne girmem bu oyuncak dükkanına orda toplar, tayyareler, tanklar var ben yaşamak istiyorum ağaç gibi sessiz sessiz ve rahat…” 1940’larda başlayan Toplumcu Şiir akımının öncülerinden olan Cahit Irgat, 21 Mart 1915’te Lüleburgaz’da dünyaya gelir. Edirne Öğretmen Okulundan son sınıftayken ayrılan Irgat, daha lise yıllarında tiyatroya merak sarar ve bir süre çeşitli tiyatrolarda oyunculuk yapar. 1934 yılında başvurduğu Muhsin Ertuğrul’un kendisine: “Önce okulunu bitir, sonra yanıma gel” demesi üzerine Ankara Devlet Konservatuvarına girer. Ancak 1936 yılında öğrenimini yine yarım bırakarak okuldan ayrılır ve Paris’e gider. Kısa bir süre Paris’te yaşayan sanatçı, yurda döndükten sonra tiyatro oyunculuğunu çeşitli sahnelerde sürdürür. 1960’lı yıllarda ikinci eşi sinema ve tiyatro sanatçısı Cahide Sonku ile Cahitler Tiyatrosunu kurar ama başarılı olamayan bu topluluk da kısa sürede dağılır. Tiyatro yapmanın zorluğu konusundaki düşüncelerini şöyle açıklar: “Sahne ince hastalık, verem gibidir. İnsanın içine bir yapışmasın, insanı erite erite, kemire kemire götürür. Kan kusturur, uğraştırır uğraştırır da uğraştırır. Sahne oyuncuya karşı, denizciyle uğraşan deniz gibidir. Genç olsun, yaşlı olsun bir gün oyuncunun bedenini bir ceset gibi, tiyatro leşi gibi kıyıya atıverir.” 1940 yılında ilk kez “Yılmaz Ali” adlı filmde oynayan Cahit Irgat, sahneye de Raşit Rıza Tiyatrosunda “O Gece” adlı oyunla çıkar. Ne var ki, çocuklarının oyuncu olduğunu haber alan ailesi, onu evlatlıktan reddeder. 1940 kuşağı şairlerinden olan Cahit Irgat’ın, zaman zaman değişik etkilenmelere uğrayan ve arayış içinde olan, kendine özgü bir şiiri vardır. İkinci Dünya Savaşı döneminde sıkıntıları iyiden iyiye artan şair, bu sıkıntılardan şiirini beslemesini de bilmiştir. O yüzden şiirinin dokusunda savaş karşıtı bir anlayışın derin çizgileri bulunur. Savaş yıllarında yaşanan yokluk, yoksulluk ve acı şiirlerinin ana konularını oluşturur. Bütün bu tanıklıklar şiirinde olumlu bir yapının temellerini atarken, iç dünyasında kendinden kaçışı, içkide yoğunlaşmayı, insanlara küsmeyi ve bunlara benzer gelip giden bunalımları da beraberinde getirir. İçinde yaşadığı kentin doğal yapısından kaynaklanan konumu, ondaki sıkıntılı koşulları ve ruhsal durumu iyice körükler. Bu olumsuz ve sıkıntılı ruh halinin izleri şiirlerinde açıkça görülür. BİR GARİP YALNIZLIK Çalmasın kapımı kimseciklerim Boş bulut yıldız yalnızlığında Çok uzun gözlerinin içindeyim Çalmasın kapımı kimseciklerim Çok uzun gözlerinin içindeyim Sonsuzluğumu içiyorum bebeklerinden Körkütük zehir zıkkım Çalmayın kapalı kapım Küflü bir akşamüstü terli Uludum arınmamış camlarda Ne telefon ne kapı zili Çalmasın ben evde yokum Çok uzun gözlerinin içindeyim Çalmasın kapımı kimseciklerim Günlük konuşma dilinden kopmayan şair, ağırlıklı olarak kısa şiirler yazar ve bir konuşma rahatlığı içinde şiirlerini yapılandırır. Bazı şiirlerinde toplumsal gerçekleri irdeleyip dile getirmekten de geri durmaz. Ancak, bu toplumsal duyarlılığı, aynı ölçüde ve bütün şiirlerinde bulmak olası değildir. Şair kimi zaman da derin kötümser duygular ve düşünceler içinde boğulur. Şairin, tiyatroya bakışında da kendini gösteren bu özellik şiirlerinde daha belirleyici olmaktadır. Cahit Irgat, 1950 yılında “Bırakılan Çocuk” filmini yönetir ve şiirlerinin dışında “Geri Dönemezsin” isimli bir de roman yazar. (1947) Prof. Mina Urgan’la bir dönem evli kalan sanatçı, bu evlilikten dünyaya gelen şair Mustafa Irgat ve oyuncu Zeynep Irgat’ın babasıdır. Tiyatro ve sinema oyunculuğunun yanı sıra yaşamının sonuna kadar şiir yazmayı da sürdüren sanatçı 35. sanat yılını bir jübileyle kutladıktan kısa bir süre sonra, 5 Haziran 1971 tarihinde, yaşama veda eder. Kendisini saygıyla anıyoruz... AĞAÇ Ağacım, dört kol çengi kıyamet, Her dalımda bir memleket, Uzar kollarım uzar, Taşımda toprağımda bereket, Köklerimden başlar hürriyet, Bana çarptıkça anlar Yağmur, yağmur olduğunu Rüzgâr, rüzgâr…

  • Ahmet Muhip Dıranas

    Nurten B. AKSOY * OLVİDO Hoyrattır bu akşamüstüler daima. Gün saltanatıyla gitti mi bir defa Yalnızlığımızla doldurup her yeri Bir renk çığlığı içinde bahçemizden, Bir el çıkarmaya başlar bohçamızdan Lavanta çiçeği kokan kederleri; Hoyrattır bu akşamüstüler daima. Cumhuriyet dönemi Türk şairlerinden Ahmet Muhip Dıranas, Sinop’la özdeşleşmiş bir edebiyatçımızdır. Ahmet Muhip Dıranas’ın babası Sinoplu, annesi ise İstanbulludur. Doğum tarihi bazı kaynaklarda 1908, bazı kaynaklarda ise 1909 olarak verilmektedir. Doğduğu yıl konusundaki belirsizlik gibi, doğum yeri konusunda da belirsizlik vardır. İstanbul’da doğduğunu yazan kaynaklar olduğu gibi, Sinop doğumlu olduğunu yazanlar da vardır. Babası Balkan ve I. Dünya Savaşlarına katılan şair, Dünya Savaşının ilk yıllarında babasının görev yaptığı Çanakkale’den ayrılarak annesi ve kız kardeşi ile İstanbul’a döner. Babası Çanakkale’den sonra Kafkaslar ve Arap çöllerinde de savaşır; ancak savaşın bitmesinden sonra İstanbul’a dönmez. İkinci evliliğini yaparak Sinop’taki baba köyüne yerleşir ve burada yeniden evlenir. Dalga dalga hücum edip pişmanlıklar Unutuşun o tunç kapısını zorlar Ve ruh, atılan oklarla delik deşik; İşte, doğduğun eski evdesin birden Yolunu gözlüyor lamba ve merdiven, Susmuş ninnilerle gıcırdıyor beşik Ve cümle yitikler, mağlûplar, mahzunlar... Babası Balkan ve I. Dünya Savaşlarına katılan şair, Dünya Savaşının ilk yıllarında babasının görev yaptığı Çanakkale’den ayrılarak annesi ve kız kardeşi ile İstanbul’a döner. Babası Çanakkale’den sonra Kafkaslar ve Arap çöllerinde de savaşır; ancak savaşın bitmesinden sonra İstanbul’a dönmez. İkinci evliliğini yaparak Sinop’taki baba köyüne yerleşir ve burada yeniden evlenir. Sonunda babası ikinci eşini köyde bırakarak ilk eşi ve çocuklarıyla Sinop’a yerleşir. İlkokulun ilk üç sınıfını Sinop’ta okuyan Ahmet Muhip, doğa sevgisini de burada kazanır. Bu doğa sevgisinin izleri, daha sonra yazdığı şiirlerinde ve yazılarında kendini gösterir. Anadolu’nun düşman işgali altında olduğu yıllarda çocukluğunu yaşayan Ahmet Muhip, babasının yeniden askere alınması üzerine ailesiyle Ankara’ya döner ve bu dönüş yolculuğu sırasında Milli Mücadele ruhunu derinden yaşar. Söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir Kağıtlarda yarım bırakılmış şiir; İnsan, yağmur kokan bir sabaha karşı Hatırlar bir gün bir camı açtığını, Duran bir bulutu, bir kuş uçtuğunu, Çöküp peynir ekmek yediği bir taşı... Bütün bunlar aşkın güzelliğiyledir. Kurtuluş sevincini Ankara’da yaşayan Ahmet Muhip Dıranas’ın gençliğinin büyük bir bölümü bu şehirde geçer. Ortaokul ve liseyi, o yıllarda “Taş Mektep” olarak bilinen Ankara Erkek Lisesi’nde okur. İşte bu yıllarda Faruk Nafiz Çamlıbel ve Ahmet Hamdi Tanpınar gibi şair-edebiyatçıların öğrencisi olur. İlk şiiri, 1926 Eylülünde henüz lisedeyken Muhip Atalay imzasıyla Milli Mecmua’da çıkan “Bir Kadına” adlı şiirdir . Daha sonra kendi imzası ile çeşitli dergilerde şiirlerini yayımlar. Aşklar uçup gitmiş olmalı bir yazla Halay çeken kızlar misali kolkola. Ya sizler! ey geçmiş zaman etekleri, İhtiyaç ağaçlı, kuytu bahçelerden Ayışığı gibi sürüklenip giden; Geceye bırakıp yorgun erkekleri Salınan etekler fısıltıyla, nazla. Hece şiirinin son kuşağı denilebilecek şairler arasında olan Ahmet Muhip Dıranas, hocası Ahmet Hamdi Tanpınar’ın verdiği Fransızca bir şiir kitabı sayesinde Baudelaire ile tanışır ve bu Fransız şairinin etkisinde kalır. Çağdaş Batı şiirine (Baudelaire, Verlaine) en yakın, kendinden bir iki kuşak sonra gelen şairler üzerinde, az sayıda şiirle bile olsa, uzun süre etkili olur. Liseden sonra Ankara Hukuk Fakültesi’ne iki sene devam eden Ahmet Muhip Dıranas, hukuk eğitimini yarıda bırakarak İstanbul’a yerleşir ve Felsefe okumaya başlar; ancak buradaki eğitimini de tamamlamaz. Ebedi âşığın dönüşünü bekler Yalan yeminlerin tanığı çiçekler Artık olmayacak baharlar içinde. Ey, ömrün en güzel türküsü aldanış! Aldan, geçmiş olsa bile ümitsiz kış; Her garipsi ayak izi kar içinde Dönmeyen âşığın serptiği çiçekler. İstanbul’da Cahit Sıtkı Tarancı, Orhan Veli Kanık, Sait Faik Abasıyanık, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Baki Süha Ediboğlu ve Şevket Rado gibi dönemin genç şair ve yazarlarından oluşan bir edebi çevre içinde yer alan Ahmet Muhip Dıranas, bu yıllarda Fransızcasını ilerleterek Fransız ve Rus edebiyatını yakından tanır. 1938 yılında Ankara’ya taşınan Ahmet Muhip Dıranas, 1938-1942 yılları arasında Halkevlerinde çalışır. 1940 yılında Münire Ülker ile evlenir. Ağrı’da askerliğini yaparken “Gölgeler” adlı oyununu yazar. Askerliğinden sonra pek çok devlet kurumunda çalışan şair iki dönem de milletvekili seçimlerine katılır; ancak seçilemez. Ya sen! ey sen! Esen dallar arasından Bir parıltı gibi görünüp kaybolan Ne istersin benden akşam saatinde? Bir gülüşü olsun görülmemiş kadın, Nasıl ölümsüzsün aynasında aşkın; Hatıraların bu uyanma vaktinde Sensin hep, sen, esen dallar arasından. Dıranas hocası Tanpınar gibi az yazmış, seyrek yayımlamış, şiirlerini şiire başladıktan neredeyse elli yıl sonra (1974) kitaplaştırmıştır. Gerek Fransız şiiri, gerekse kendinden önceki nesilden ustaları Ahmet Haşim ve Ahmet Hamdi Tanpınar’dan aldığı etkileri sanatıyla harmanlayarak özgün bir şiire ulaşmıştır. Hece ölçüsü sınırlarında kalarak; ama durak ve vurgu yerlerini değiştirerek gelenekte çağdaşlığı yakalayan, çağrışım gücü yüksek; yurdu, insanı ve doğası ile barışık, alışılmadık deyiş örgüsüyle unutulmaz şiirler yazan Ahmet Muhip Dıranas, şiirlerinde aşk, tabiat, ölüm, hatıralar gibi temaları sığ olmayan bir anlatımla ve düşündürücü bir biçimde işlemiştir. Ey unutuş! kapat artık pencereni, Çoktan derinliğine çekmiş deniz beni; Çıkmaz artık sular altından o dünya. Bir duman yükselir gibidir kederden Macerası çoktan bitmiş o şeylerden. Amansız gecenle yayıl dört yanıma Ey unutuş! kurtar bu gamlardan beni. En bilinen şiiri, 1984 yılında Yavuz Turgul tarafından sinema filmi olarak da çekilen Fahriye Abla olmakla birlikte, Olvido, Kar, Serenad, Selâm, Ağrı gibi şiirleri estetik yönleriyle ön plana çıkan, dikkate değer şiirleri olarak anılabilir. Yaşamını Ankara’da sürdüren Ahmet Muhip Dıranas, yaz aylarını Sinop’ta geçirirdi. Bu amaçla Sinop’taki baba köyünde ahşap bir ev yaptırmıştı. Sinop sevgisi ve Sinop konulu yazılarıyla Sinopluların gönlünde taht kuran Ahmet Muhip Dıranas 21 Haziran 1980 tarihinde Ankara’da vefat eder ve vasiyeti üzerine Sinop’ta toprağa verilir.

  • Çocuklardan Tanrı'ya Mektuplar

    Nurten B. AKSOY * Eric Marshall-Stuart Hample tarafından derlenen "Çocuklardan Tanrıya Mektuplar ” çocukların Tanrı’dan çok masum isteklerini konu alan bir kitap. Aslında konusu “gülmece” gibi görünse de kitaptaki ifadeler saflığın ve temiz kalmanın erdem haline geldiği günümüzde, çocukların yüreklerinden dökülen duyguların en güzel, en saf hali. Avrupa ve Amerika’da 2-9 yaş arasındaki çocuklara Tanrı’yla ilgili düşünceleri sorularak, Tanrı’ya bir mektup yazmaları, duygu ve isteklerini anlatmaları istenmiş. Böylece çocukların kafalarındaki Tanrı figürünü anlatan bu kitap çıkmış ortaya. İşte o sevimli ve sıcacık ifadelerden birkaçı… * Eğer Tanrı ben olsaydım bu kadar iyi olmazdım. Bunu aklından çıkarma. Michelle -6 yaşında * Sevgili Tanrı, Kiliseye sözüm yok ama kuşkusuz daha iyi müzikler kullanabilirsin. Umarım yazdıklarıma kırılmazsın. Ayrıca birkaç yeni şarkı yazamaz mısın? Dostun Barry- 6 yaşında * Sevgili Tanrı, şu plastik çiçeklere kafan bozulmuyor mu, eğer gerçeklerini yapan ben olsaydım çıldırırdım. Lucy-7 yaşında * Sevgili Tanrım, İnsanların ölmelerine izin verip yenilerini yapmak yerine neden elindekileri tutmuyorsun? Jane –6 yaşında- * Sevgili Tanrı, şu andaki eksiklerimi yazıyorum: Yeni bir bisiklet, bir kimya seti, köpek, film makinesi, beyzbol eldiveni. Hepsini gönderemezsen birazı da olur. Not: Noel Baba’nın olmadığını biliyorum. Seni seven Eric -5 yaşında- * Sevgili Tanrı, Babam çok aksi. Onu bu huyundan vazgeçirmeni istiyorum. Ama lütfen canını yakma. Sevgilerle… Martin -5 yaşında * Sevgili Tanrı, Lütfen bana bir midilli gönder. Senden şimdiye kadar hiçbir şey istemedim. Bunu da herhalde unutmazsın. Bruce -4 yaşında * Sevgili Tanrı, Sahiden var mısın? Bazıları buna inanmıyor, eğer varsan gecikmeden bir şeyler yapmanda fayda var. Harriet Ann -6 yaşında * Sevgili Tanrı, Bulutlardan biri yüzünü öyle korkunç yaptı ki ödüm koptu. N’olur söyle ona bi’ daha öyle yapmasın. Ellen-3 yaşında * Tanrıcım, Üst kattakiler durmadan bağıra çağıra kavga ediyorlar. Bence yalnızca çok iyi arkadaşların evlenmesine izin vermelisin. Nan -5 yaşında * Sevgili Tanrı, Eğer hiç kimse bilmeyecekse iyi olmanın ne yararı var? Mark -8 yaşında- * Sevgili Tanrım, Ne diye bu kadar çok insan yarattın? Başka bir dünya daha yapıp fazlalıkları oraya koyamaz mısın? J.B. -7 yaşında * Sevgili Tanrı, Sen tuhaf ne yaparsan yap herkes hayran oluyor; ama ben ufacık bir şaka bile yapsam yiyorum fırçayı. Jodie -6.5 yaşında- * Sevgili Tanrı, Bizi hiç merak etme çünkü bizimkiler çok dindar. Teddy -9 yaşında- * Tanrım, İnsanlara ruhları her zaman doğru mu dağıtıyorsun? Yanlış yapabilirsin. Audrey -8 yaşında- * Sevgili Tanrı, Bende senin dışında bütün liderlerin resmi var. Norman -6 yaşında- * Tanrım, Şişman olunca kimse senin arkadaşın olmak istemiyor. Billy Jean -9 yaşında- * Sevgili Tanrı, Kitabını okudum ve beğendim. Bütün o fikirler nereden geldi aklına? John -8 yaşında- * Sevgili Tanrım, Oğlanlar kızlardan daha mı üstün? Biliyorum sen de onlardansın ama gene de dürüst olmaya çalış. Sylvia -5 yaşında- * Sevgili Tanrı, Zürafaların görünümünü isteyerek mi böyle yaptın, yoksa yanlışlıkla mı oldu? Norman -4 yaşında- * Sevgili Tanrım, Tamam, İncil’de öbür yanağını çevir dedin biliyorum; ama kardeşim gözüme vurunca ne yapacağım? Sevgiler, Teresa -5 yaşında- * Sevgili Tanrı, Tanrı olduğunu nasıl bilebildin? Charlene -3 yaşında- * Sevgili Tanrı, Senin yaşına geldiğimde tıpkı senin gibi olmak istiyorum. Tamam mı? Tommy -4 yaşında- * Canım canım Tanrı, Astronotları öyle yukarı fırlatp fır fır döndürmelerinden ödüm kopuyor. N’olur onların bizim evin çatısına düşmelerine izin verme. Dostun Norman-4,5 yaşında * Sevgili Tanrı, Şu her gün ezip durduğumuz karıncaların umarım senin için özel bir önemi yoktur. Dennis-6 yaşında

  • Geçmiş Olsun

    Nurten B. AKSOY * "Ordu'nun dereleri aksa yukarı aksa Vermem seni ellere Ordu üstüme kalksa" der, bir Ordu türküsü. Ordu'nun dereleri bu sefer bir aktı, pir aktı. Daha doğrusu akamadı, bendini yıktı ve halkın emeği olan fındıkları da önüne katıp, enginlere doğru taştı, aktı... katledilen, betonlaşan doğanın intikamını aldı. Önüne ne dikildiyse yıktı geçti, ama ne yazık ki bundan en büyük zararı günlerce emek emek topladıkları fındıklarını sele kaptıran fındık üreticileri ve çevre halkı gördü ve ben o insanları ilk öğretmenlik yıllarımda tanıdım, sevdim...o nedenle üzüntüm bir kat daha fazla... Yıl 1980... 12 Eylül darbesinin etkileri tüm yurdu vurduğu gibi beni de vurmuştu. Bir sabah okula gittiğimde İstanbul'dan hiç bilmediğim bir şehre, Ordu'ya tayinim çıktığını ve 2 hafta içinde yeni görev yerinde olmam gerektiğini öğrenmiştim. Yapacak bir şey yoktu, "görev kutsaldır" diyerek tayin olduğum şehri görmeye gittim, o yıllarda tayin işlerine valiler baktığı için vali beyin makamına çıktım ve durumumu anlattım. Göreve başlayalı henüz iki yıl olmuştu, çok gençtim ve bu şehirde yalnız yaşayacaktım. Sanırım vali bey, çok küçük ve çaresiz bir İstanbul kızı olan bana acıdığından "Korkma kızım, seni çok güzel bir yere göndereceğim, orayı çok seveceksin" diyerek beni Karadeniz'in en şirin ilçelerinden Fatsa'nın Bolaman beldesine atadı. İstanbul'a döndükten sonra eş dostun yardımıyla bir öğretmen arkadaşın annesinin Fatsa merkezdeki evini tuttum ve kasım ayında eşyalarımı alarak bu şirin beldeye taşındım. Karadeniz'in en güzel sahil ilçelerinden biri olan Fatsa; bir yanı deniz, diğer yanı yemyeşil fındık bahçeleriyle çevrili sakin bir yerdi o zamanlar. İlçenin ortasındaki geniş meydana her hafta pazar kurulurdu. Köylü kadınlar tepelerdeki fındık bahçelerinden topladıkları mis kokulu dağ çileklerini, ballı incirleri, yeni sağdıkları sütleri, taze yaptıkları yoğurtları ve yetiştirdikleri ürünleri bu pazarda satarlardı. Bahçe içindeki tek katlı evler ya da 2-3 katlı apartmanlarda yaşardı insanlar. Halkın büyük kısmı bilgili, kültürlü ve okumuş, aydın insanlardı. Yaşamımın en güzel 4 yılını bu güzel insanlarla bu güzel ilçede geçirdim.ve yüreği sevgi dolu bir sürü dost edindim. Atandığım okul ise Fatsa'dan 10-15 km kadar uzakta, denize nazır yemyeşil bir tepeye kurulmuş Bolaman Lisesi'ydi. Öğretmen kıtlığının yaşandığı o yıllarda edebiyat derslerinin yanında Türkçe, felsefe ve beden eğitimi derslerine de giriyordum. Kısa sürede öğrencilerimle kaynaşmış ve taa bugüne gelen dostluklar kurmuştuk. Malum Karadeniz hırçındır, kış oldu mu yağmuru fırtınası hiç bitmez. halk bu havaya alışıktır. Evim okula uzak olduğu için duble olmayan tek şeritli çakıl dökülmüş yollardan servisle gider gelirdim okula. Bazı geceler fırtına kopar, yağmur yağardı, sabah bir bakardık dalgalar yolu almış...ama alt yapıları sağlamdı o yolların, bir şekilde çabucak onarılır, yeniden ulaşıma açılırdı... Burada çalışırken denizin hemen yanıbaşında kıvrıla büküle giden yollardan taaa o zamanki SSCB sınırına kadar gitmiş, Ordu, Giresun, Trabzon, Rize ve Artvin'in sahil kısımlarını görmüş, çay ve fındık bahçelerinin o koyu yeşiliyle hırçın denizin mavisine hayran kalmıştım. Neyse 1984 yılının sonunda evlendiğim için bu şirin ilçeye veda ederek yeşille mavinin harmanlandığı Fatsa'dan bir başka yeşil-mavi şehre Antalya'ya gelmiştim. Ama Fatsa'yı Karadeniz'i hiç unutmamıştım... İşte bu sevgim nedeniyle hem buradaki dostlarımı görmek hem de o güzel şehirlerin havasını bir kez daha solumak için 90'lı yıllardan geçen yıla kadar dört-beş kez gittim Karadeniz sahillerine. 1991 yılındaki ilk gezimizde Sovyetler Birliği dağılmış, o koca devletin aç ve yoksul insanlarının Samsun'dan Hopa'ya kadar tüm sahile kurdukları Rus pazarlarında yaşam mücadelesi verdiklerini görmüş ve çok üzülmüştüm. Ama Karadeniz'in hala tüm güzelliğini ve bakirliğini koruyor olması beni mutlu etmişti. Oysa 2014 ve 2017 yıllarında yaptığım ziyaretlerde (AKP'nin iktidar olduktan sonraki yıllarda) büyük hayal kırıklığı yaşamış ve çok üzülmüştüm. Samsun'dan Hopa'ya uzanan sahil şeridi betonla doldurulmuş ve o betonların üstüne duble yollar, tüneller ve köprüler yapılmıştı. O hayranlıkla gezdiğim yemyeşil şehirler yok olmuş, çay bahçelerinin önüne 10-15 katlı apartmanlar, siteler yapılmıştı. Örneğin 2001 yılında Ardeşen'de ziyaret ettiğim arkadaşımın bir yalı gibi denizin dibinde olan evi, doldurulan sahil nedeniyle şehrin kalabalığı içinde kaybolmuştu. O güzelim yaylalara bile apartmanlar yapmışlar, dere yataklarına koca koca oteller dikmişlerdi. Fatsa'nın hali de içler acısıydı. Orada kaldığım iki gece boyunca nefes bile alamadım. O güzelim fındık bahçelerinin tepelerine dahi apartmanlar dikmişler, bir zamanlar martıların hamsileri kapmak için çığlıklar atarak kanat çırptıkları sahili betonla doldurarak yok etmişlerdi... Ve işte durum böyleyken son günlerde Rize'de Ordu'da Fatsa'da yaşanan afetleri, hırslarının esiri olan "muhteris muktedirler" "TAKDİR-İ İLAHİ" diye anlatmaya çalışıyorlar. Hırsın, cehaletin ve doğa düşmanlığının sonucu oluşan bu afetten zarar gören Fatsa'da, Ordu'da, Ünye'de yaşayan tüm dostlarıma ve öğrencilerime GEÇMİŞ OLSUN dileklerimi yolluyorum ve hepimizin yaşananlardan ders almasını, bu tür acıların bir daha yaşanmamasını diliyorum...

bottom of page