top of page

Arama Sonucu

maviADA'ya DÖN

Boş arama ile 4771 sonuç bulundu

  • SESSİZ ÇIĞLIK

    ​MEHMET ŞAMİLOF * Sabahın altısı Sokakların sessiz çığlığına Kargaların avazı eşlik ediyordu Gözlerini henüz açmamış pencereler Geçmişin yükünü taşıyan kaldırımlar Ve her adımda biraz daha ağırlaşan O tanıdık, o hırçın yalnızlık ​Ne yana dönse insan Bir kentin uykulu yüzü çarpıyor gözlerime İçimizde yarım kalmış ne varsa, Bu gri serinlikte dökülüyor peşimiz sıra Kargalar anlatıyor sanki Sokakların dilsiz acısını Biz susuyoruz Şehir dinliyor 25 Haziran 06

  • Kadir İnanır

    15-Nisan 1949 - 26 Haziran 2026 Kadir İnanır, (15 Nisan 1949, Ordu - 26 Haziran 2026, İstanbul), Türk oyuncu ve film yönetmenidir. Hayatı Fatsa doğumlu olan Kadir İnanır, aslen Trabzon Sürmenelidir, ailesinin son çocuğudur. İlk ve ortaokulu Fatsa’da tamamladıktan sonra yatılı olarak okuduğu İstanbul Haydarpaşa Lisesi'nden mezun oldu. Kariyeri 1968 yılında Ses dergisinin düzenlediği sinema artisti yarışmasına katıldı. Bu yarışmada yer alan diğer yarışmacılar Uğur Güçlü, Engin Çağlar, Aykut Bora, Sümer Tilmaç, Demir Karahan, Sühan Baydar ve Altan Bozkurt arasında ilk üçe giremedi. 1968'de düzenlenen Saklambaç gazetesinin fotoroman artisti yarışmasında birinci oldu. Bir süre fotoromanlarda oynadıktan sonra Yedi Adım Sonra (1968) adlı filmdeki küçük bir rolle sinemaya başladı. İlk kez başrolde oynadığı 1970 tarihli, Atıf Yılmaz'ın yönettiği Kara Gözlüm filminde Türkan Şoray ile başrolleri paylaşmıştır. Daha sonra, Şoray ile birçok filmde daha rol alarak Türk sinemasının önde gelen erkek oyuncuları arasına girmiştir. Zamanla daha nitelikli filmlere yöneldi: Atıf Yılmaz'ın yönettiği Utanç (1972), Selvi Boylum, Al Yazmalım (1977) ve Bir Yudum Sevgi (1984), Ömer Kavur'un yönettiği Ah Güzel İstanbul (1981), Kırık Bir Aşk Hikayesi (1981) ve Amansız Yol (1985), Şerif Gören'in yönettiği Tomruk (1982), Sen Türkülerini Söyle (1986) ve Katırcılar (1987), Erdoğan Tokatlı'nın yönettiği Suçumuz İnsan Olmak (1986) ve 72. Koğuş (1987), Zeki Alasya'nın yönettiği Dikenli Yol (1986), Zafer Par'ın yönettiği Yedi Uyuyanlar (1988), Melih Gülgen'in yönettiği Tatar Ramazan (1990) ve Tatar Ramazan Sürgünde (1992) bu filmler arasındadır. 5. Altın Koza Film Festivali’nde başrolünü Filiz Akın'la paylaştığı Utanç (1973) adlı filmle en iyi erkek oyuncu seçilen Kadir İnanır, başrollerini Fatma Girik, Serpil Çakmaklı, Nur Sürer, Erdal Özyağcılar ile paylaştığı 1985 tarihli Yılanların Öcü adlı Şerif Gören filmiyle ise 1986 Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde en iyi erkek oyuncu ödülünün sahibi oldu. Kadir İnanır, 1990’da Medcezir Manzaraları adlı film ile 3. Ankara Film Festivali'nde de en iyi erkek oyuncu dalında ödülün sahibi oldu. 1998 yılında Flash TV'de 8 ay boyunca ana haber bültenini sundu. Son dönem Türk sinemasında 2000 yapımı Komser Şekspir adlı Sinan Çetin filminde yer alan ünlü oyuncu, 24 yıl aradan sonra 2003 yılında Gönderilmemiş Mektuplar adlı filmde Türkan Şoray'la yeniden bir araya geldi. Uzun yıllar birbirine yakıştırılan ikili bu filmle de büyük ilgi topladı. 2005 yılında Memduh Ün ve Tunç Başaran'ın yönettiği, Fatma Girik ile birlikte başrollerini paylaştığı, Sinema Bir Mucizedir adlı yapımda oynadı. Oynadığı filmlerin içeriği konusunda da etkili olan İnanır genellikle onurlu, özverili ve güçlü erkek tiplerini canlandırdı. Toplam 182 sinema filminde ve 12 televizyon dizisinde rol alan İnanır'ın en uzun soluklu dizisi Marziye adlı yapım oldu. 1995-1996 yılları arasında Kanal D'de yayınlanan Böyle Gitmez başlıklı bir haber programının sunuculuğunu yaptı. Özel hayatı İnanır, aslen Sürmenelidir. Babası Mehmet İnanır, İsmailoğullarından İzzet Ağazade Ömer Ağa'nın oğludur. Babası Mehmet İnanır'ın 1930 yılında Fatsa'ya göçmesi sonucu Kadir İnanır Fatsa'da doğmuştur. Aynı zamanda müzisyen Soner Arıca, eski millî futbolcu Erdoğan Arıca ve oyuncu Levent İnanır'ın ise dayısıdır. Fenerbahçe SK 1788 sicil numaralı Yüksek Divan Kurulu üyesiydi. Kadir İnanır hakkında 2000 yılında Derman Bey dizisinin çekimleri sırasında rol arkadaşı olan Buket Saygı'ya gönderdiği smsler nedeniyle taciz suçlamasıyla dava açıldı. İnanır, smsleri motivasyon amaçlı gönderdiğini belirtmesine karşın, 2003 yılında sonuçlanan davada "sarkıntılık ve hakaret etmek" suçundan 6 ay hapis cezası aldı, iyi halden dolayı bu ceza 456 milyon 300 bin lira para cezasına çevrilip ertelendi. Hastalığı Şubat 2012'de bel fıtığı ameliyatı olan İnanır, ardından akciğerlerinde görülen bir tümör nedeniyle bir operasyon daha geçirdi. Kadir İnanır, 20 Kasım 2021 tarihinde Muğla'nın Ortaca ilçesinde aniden rahatsızlanarak hastaneye kaldırılmıştı. Denizli Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne kaldırılan İnanır'ın beyin damarına pıhtı attığı tespit edilmişti. Ameliyata alınan Kadir İnanır, yaşadığı zor günlerin ardından sağlığına kavuştu. 22 gün gözetim altında tutulduktan sonra taburcu edildi. Ölümü 16 Mayıs 2026'da zatürre nedeniyle yoğun bakıma alınan ve akciğer kanseri olduğu açıklanan Kadir İnanır, 26 Haziran 2026 tarihinde İstanbul'da öldü. 28 Haziran 2026'da defnedildi. Filmografi Ana madde: Kadir İnanır filmografisi Ödüller 1973: 5. Altın Koza Film Festivali - En İyi Erkek Oyuncu - Utanç 1986: 23. Altın Portakal Film Festivali - En İyi Erkek Oyuncu - Yılanların Öcü 1990: 3. Ankara Film Festivali - En İyi Erkek Oyuncu - Medcezir Manzaraları 2000: 37. Altın Portakal Film Festivali - Yaşam Boyu Onur Ödülü 2007: 40. Sinema Yazarları Derneği Ödülleri - Onur Ödülü 2011: 18. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali - Yaşam Boyu Onur Ödülü 2016: Almanya Film Festivali Oyun Ödülü - Onur Ödülü 2023: 30. Uluslararası Altın Koza Film Festivali - Cumhuriyetin 100. yılında ''Sinemamızın Yüzü'' Ödülü * DERLEME KAYNAK VİKİPEDİ

  • 157 Yaşında Dünyanın En Yaşlı İnsanı; Zaro Ağa

    Zaro Ağa (1774/1777 (tartışmalı), Bitlis - 29 Haziran 1934, İstanbul), doktorun ölüm belgesine dayanarak 157 yaşında öldüğü iddia edilen, Türkiye'nin en uzun yaşayan insanı ve bazı yabancı kaynaklara göre ise dünyanın en uzun yaşayan birkaç kişisinden biridir. İddialara göre Zaro Ağa, 10 Osmanlı padişahı, 28 sadrazam, 1 cumhurbaşkanı, 5 başbakan görmüş, 6 savaşa katılmış ve bazı kaynaklara göre yedi, bazı kaynaklara göre 13, başka bir kaynağa göre ise 29 kez evlenmiştir. Beşi kız, sekizi erkek 13 çocuğu ile 29 torunu olmuştur. Hayatı Solda, Zaro Ağa'nın cenazesi başında dua okuyan hoca; sağ üstte Zaro Ağa'nın cenazesine gelen kızı ve torunları; sağ altta ise çenesini bağlayan hemşire yer almaktadır. Zaro Ağa, bazı kaynaklara göre 1774, bazı kaynaklara göreyse 1777'de Şemsi Ağa'nın oğlu olarak Bitlis, Mutki, Meydan Mahallesi'nde doğmuştur. 18. yüzyılın sonlarına doğru İstanbul'a gitmiş ve Selimiye Kışlası, Beşiktaş, Ortaköy Camii ve Tophane Nusretiye Camii inşaatlarında çalışmıştır. Elli yaşlarında uzun yıllar İstanbul Hamal Topluluğu'nun başında kalmıştır. Daha sonra operatör Emin Erkul'in şehreminiği zamanında belediye serhademelliğine getirilmiş ve bu vaziyeti ölümüne kadar sürdürmüştür. Böylece son günlerini İstanbul'da geçirmiştir ve burada ölmüştür Ölümüne yakın zamanlarında kapıcılık yapmıştır. Dünya basınının odak noktası olmuş ve dünyanın en uzun yaşayan insanı olarak 1921'de Paris'i 1925'te İtalya'yı, 1930'da alkol karşıtı bir derneğin daveti üzerine Yunanistan'dan hareket ederek Amerika'yı, 1931'de İngiltere'yi ziyaret etmiştir. Bu ziyaretleri filme de alınmıştır. Tek parti döneminde, Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti marifeti ile bir reklam kampanyası organize edilerek Zaro Ağa'dan istifade edilmiştir. Bir yüzünde Zaro Ağa'nın iki kadın ortasında duran resmi, diğer yüzünde ise “Kim Zaro Ağa gibi Türk üzümü ve fındığı yerse zeytinyağı ve İzmir inciri ile sindirim sistemini harekete geçirirse onun gibi bu yaşta sağlıklı olur,” ibaresi bulunan kartpostallar Macaristan'da dört dile çevrilerek tüm dünyaya dağıtılmıştır. Mustafa Kemal Atatürk ile iki kez karşılaşmış, kadınlara çok fazla hak verdiğinden yakınmıştır. 1925'te Cumhuriyet gazetesinde yer alan bir demecinde ise “Ben ne Şeyh Said denen o mel’unu tanırım, ne de adamlarını bilirim. Allah belalarını versin!” diyerek dönemin önemli sorunlarından Şeyh Said İsyanı'nı eleştirmiştir. Ölümü Zaro Ağa, 29 Haziran 1934 tarihinde Şişli Etfal Hastanesi'nde öldü. Yapılan otopside Zaro Ağa'nın oldukça uzun yaşamasına rağmen tüberküloz, kalp büyümesi, beyinde damar tıkanıklığı ve üç böbreklilik gibi sağlık sorunlarına sahip olduğu belirlendi. Şişli Etfal Hastanesi başhekimi Rıfat Hamdi'nin açıklamasına göre Zaro Ağa, ölümünden önce 162 yaşında olduğunu söylemişti. Mezarı Eyüpsultan kabristanındadır. Pierre Loti Kahvesi'ne çıkan yokuşun ortalarında, yolun ikiye ayrıldığı yerde, sol taraftadır. Hamidi başlıklı mezar taşında “Bitlisli Şemsi Ağa oğlu 160 yaşında ölen Zaro Ağa'nın ruhuna Fatiha” ifadesi yer almaktadır. Tartışmalar Zaro Ağa'nın gerçek yaşı hakkında birçok tartışma vardır. Doktorun ölüm belgesine göre Zaro Ağa'nın yaşı 157 idi. Walter Bowerman tarafından 1939'da yayınlanan bir araştırma raporu, Zaro Ağa'nın öldüğünde 157 yaşında değil 97 ve civarında olduğunu belirtti. DERLEME KAYNAK Wikipedia

  • UMUDA YÜRÜMEK

    ASIM ÖZTÜRK * - Datça- Siz sulara bakarken Irmaklara söyledim dağları Kuşların kanatlarını çitiledim Gökyüzünden akan bulutlarda, Yeni doğan güneş silerken ışığıyla Sabahın eşiğindeki karanlığı, Siz çağırın pencereleri Açılan kapıları, evleri çağırın Uyansın emeğin şafağı, Dağılıp yitip giderken puslu dili zakkumların Suskun toplulukları tutup kaldırın, Tomurcuğun sesini kızıl alevlerle yükseltin Yansın yakamızdaki karanfil, Siz kuşları bırakın Uçmanın sevincini anlatsın kanadı olan Nereden yürünürse yürünsün Her ışıklı yol dağları dolanır gelir, Yaralı yamaçları biriktirirken eteklerinde, Siz çocukları büyütün Kırılmış dalın ucundaki ışığı, Direnmenin sol yanındaki ses dinmeden Çoğalır tek tek yanan ateş Işığa boğulurken gökyüzü Günün yükselişinde. ASIM ÖZTÜRK 18.5.2022 9502 * 1950 Manisa doğumlu Asım Öztürk Buca Eğitim Enstitüsü Türkçe bölümünü bitirdi. İlk şiirini Salhli'de yayınlanan Güneş gazetesinde yayınladı. Demokrat İzmir başta olmak üzere dönemin birçok gazetesinin sanat sayfalarında yer aldı. Kimi sanat dergilerinin çıkarılmasında yer alan ÖZTÜRK'ün 35'i şiir, bir gençlik romanı, iki de şiir kuramı üzerine deneme kitabı vardır. Ülkenin yayınlanan kültür sanat dergilerinde yazılarıyla, şiirleriyle yer aldığı gibi çok sayıda da ödül sahibi. İzmir'de yaşayan Öztürk, 2003'ten bu yana uzun yıllar maviADA Dergisinde de yazdı, İzmir temsilcisi olarak yer aldı. maviADA'nın İzmir bölgesinde yayılmasında çok katkısı oldu.

  • Cüneyt Arkın

    CÜNEYT ARKIN, SİNEMA ( Bu yazı ve resim wikipedi'den alınmadır) Cüneyt Arkın, asıl adıyla Fahrettin Cüreklibatır (7 Eylül 1937, Eskişehir - 28 Haziran 2022, İstanbul), Türk hekim, oyuncu, senarist, yapımcı ve yönetmendir. Arkın, 1963-2021 yılları arasında 330 sinema filmi, dizi ve tiyatro oyununda rol aldı. Yeşilçam'ın dört yapraklı yoncası Türkan Şoray, Fatma Girik, Hülya Koçyiğit ve Filiz Akın ile çevirdiği birçok aşk filminde başrolü paylaştı ve yakışıklı esas jön rollerine hayat verdi. Arkın; Malkoçoğlu, Kara Murat ve Battal Gazi gibi birçok tarihî filmde "yenilmez kahramanı" ve toplumsal filmlerin "iyi kalpli", "yiğit direnişçisi", "yardımsever" ve "adaletli" karakterlerini canlandırdı. Aralarında Deli Şahin, Dünyayı Kurtaran Adam, Gırgır Ali ve Son Kahramanlar gibi birçok filmin senaristliğini ve yönetmenliğini üstlenen Arkın; Küskün Çiçek, Vatandaş Rıza ve Kartal Murat gibi filmlerin yapımcısı olarak yer aldı. Medrano Sirki dahil birçok sirkte çalışan Arkın, binicilik ve karatede uzmanlaştı ve burada öğrendiği teknikleri sinemada kullandı. Dublör kullanmadığı için tehlikeli sahnelerde pek çok kez kemikleri kırıldı, omuriliği zedelendi ve sakatlandı. Şair ve yazar Cemal Süreya'ya göre Arkın, "İpekyolu'nun Superman'i" ve Fransız oyuncu Jean Marais'in Fantoma dizisindeki yansıması idi. Halit Refiğ için ise, "İlk filmlerinde Alain Delon, aksiyon filmlerde ise Avrupalılar ve kendi için Burt Lancaster'a benziyordu". İlk kez 1969 yılında İnsanlar Yaşadıkça filmi ile 6. Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'ne layık görüldü. 1972 yılında Yaralı Kurt filmi ile Adana Altın Koza Film Festivali'nde En İyi Erkek Oyuncu Ödülünü kazandı. 2021 yılında sinema kategorisinde Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'ne değer görülen Arkın, 28 Haziran 2022 tarihinde İstanbul'da 84 yaşında öldü ve Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi. İlk yılları ve eğitimi Fahrettin Cüreklibatır, 7 Eylül 1937 tarihinde Eskişehir'in Karaçay köyünde doğdu. Babası Türk Kurtuluş Savaşı'na katılmış Hacı Yakup Cüreklibatır olan Fahrettin, yoksul bir ailede büyüdü. Lise öğrenimini Eskişehir Atatürk Lisesinde tamamladı. Buradaki sınıf arkadaşlarından birisi Yılmaz Büyükerşen'di. 1961 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun oldu. Cüreklibatır soyadı birleşik bir kelime olarak C/Y dönüşümüyle, Cürekli > Yürekli ve ikinci olarak Batur/Batır (bahadır, yiğit) sözcüklerinin birleşmesinden oluşmaktadır. İlk kelime mecazi anlamıyla dikkate alındığında "korkusuz yiğit" manasına sahiptir. Ses dönüşümleri, memleketi olan Eskişehir'deki Kırım-Tatar kökenli toplulukların dillerinden kaynaklanmaktadır. Gazeteci Vecdi Benderli, Cüneyt Gökçer'den Cüneyt; Ramazan Arkın'dan Arkın isimlerini alıp "Cüneyt Arkın" ismini yarattı ve Fahrettin Cüreklibatır artık Türk sinemasında bu isimle anıldı. Kariyer hayatı Sinema kariyeri Memleketi Eskişehir'de, yedek subay olarak askerliğini yaparken, Göksel Arsoy'un başrol oynadığı 1963 yapım Şafak Bekçileri filminin çekimleri sırasında yönetmen Halit Refiğ'in dikkatini çekti. Askerliğini bitirdikten sonra Adana ve civarında doktorluk yaptı. 1963 yılında Artist dergisinin yarışmasında birinci oldu. Doktorluk kadrosu alamayan ve ekonomik zorluklar çeken Cüneyt Arkın, 1963'te Halit Refiğ'in teklifiyle sinema oyunculuğuna başlayarak iki yıl içinde en az otuz filmde oynadı. 1964 yılında oynadığı Gurbet Kuşları filminin finalindeki kavga sahnesi, Arkın'ın kariyerinde bir kırılma noktası oldu. Bir süre daha duygusal-romantik jön karakterlerini canlandırdıktan sonra yine Halit Refiğ'in önerisiyle aksiyon filmlerine yöneldi. Bu dönemde İstanbul'a gelen Medrano Sirki'nde altı ay süreyle akrobasi eğitimi aldı. Burada öğrendiklerini Malkoçoğlu ve Battalgazi serilerinde beyaz perdeye aktararak Türk sinemasına daha önce hiç örneği olmayan bir tarz getirdi.Kısa sürede avantür filmlerin en aranan oyuncusu hâline geldi. Romantik filmlerle başladığı sinema yaşantısını hareketli filmlerle sürdürse de birçok farklı türde karaktere can verdi. Kariyeri boyunca westernden komediye, macera filmlerinden toplumsal filmlere kadar değişik türde filmler çekti. Özellikle Maden (1978) ve Vatandaş Rıza (1979) filmleri, Cüneyt Arkın'ın kariyerinde özel bir yer kaplar. 12 Mart dönemi sırasında, 4. Altın Koza Film Festivali'nde (1972) jürinin ilk oylamasında Yılmaz Güney'i Baba filmindeki rolüyle en iyi erkek oyuncu seçilmesine rağmen daha sonra siyasi baskılarla Yılmaz Güney'in yerine, ilk oylamada Yaralı Kurt filmindeki performansıyla ikinci olan Cüneyt Arkın'ı en iyi erkek oyuncu seçti. Bu karara tepki gösteren Arkın ödülü reddetti. Cüneyt Arkın sinemasına ayrı bir renk getiren, yönetmenliğini Çetin İnanç'ın yaptığı 1982 tarihli Dünyayı Kurtaran Adam zamanla bir kült film hâline geldi. 1980'li yıllarda Ölüm Savaşçısı, Kavga, Sürgündeki Adam ve İki Başlı Dev gibi aksiyon filmlerinden sonra, 1990'lı yıllarda da polisiye dizilere yöneldi. Cüneyt Arkın, binicilik ve karatede uzman sporcu unvanına sahiptir. Oyunculuğun yanı sıra televizyon izlenceleri sunmuş ve kısa bir süre gazetelerde sağlıkla ilgili köşe yazarlığı da yapmıştır. 2009 yılında omurgasındaki sinir sıkışmasından dolayı yaklaşık üç ay hastanede tedavi gördü. Siyasi yaşamı Türk milliyetçisi kimliğiyle tanınan Cüneyt Arkın'a 2002 genel seçimlerinde Anavatan Partisi'nden Eskişehir milletvekili adayı olması için Mesut Yılmaz tarafından teklif götürüldü. 20 Ekim 1991 genel seçimlerinde Anavatan Partisi'nden Eskişehir'de dördüncü sıradan milletvekili adayı olmuş ancak seçilememiştir. Sonraki yıllarda ise İşçi Partisi adına düzenlenen ve bir grup bilim insanı, aydın ve sanatçının katıldığı İşçi Partisi Hükümeti’nde Göreve Hazırız kampanyasına katılarak yeniden siyaset sahnesinde adını duyurdu. Kişisel hayatı Cüneyt Arkın ilk evliliğini 1962 yılında kendi gibi doktor olan sınıf arkadaşı Güler Mocan ile yaptı. 1966 yılında kızları Filiz doğdu. Cüreklibatır'ın yeni gelişen sinema oyuncusu kariyeri nedeniyle evlilikleri uzun sürmedi. 1968 yılında Cüneyt Arkın olarak sahne adını aldı ve bir çini fabrikası sahibi olan varlıklı bir ailenin kızı Betül Işıl ile tanıştı. İsviçre'de bir üniversite mezunu olan Işıl, o sırada uçuş görevlisi olarak çalışıyordu. Cüneyt Arkın, 1968 yılında boşandıktan bir yıl sonra 1969'da Betül (Işıl) Cüreklibatır ile nişanlandı, 1970'te evlendiler ve 1971'de boşandılar. Kısa süre sonra yeniden evlendiler ve bu evlilikten de Kaan ve Murat adlarında iki çocuğu oldu. Kızı bir şirkette genel müdürlük yapan Arkın'ın oğullarından Murat da dizilerde oyunculuk yapmaktadır. Arkın, 1960'ların sonu ve 1970'li yılların başında ciddi alkolizm sorunlarıyla boğuştu. Çokça alkolizm tedavisi gördü. Alkolizm problemi; 1960'lı yıllarda kişisel yaşamının dışında, kariyerine de önemli ölçüde zarar verdi. Arkın, alkolizmin pençesinden kurtulduktan sonra ileriki yıllarda; alkol, uyuşturucu ve gençliğin sorunları konulu sayısız konferans vermiş, bunlarla ilgili teşekkür beratları ve onur ödülleri almıştır. Ölümü Cüneyt Arkın'ın Zincirlikuyu Mezarlığı'nda bulunan mezarı, İstanbul Cüneyt Arkın, 28 Haziran 2022 tarihinde geçirdiği kalp durması rahatsızlığı sonucu İstanbul, Beşiktaş ilçesi Ulus'ta bulunan Liv Hospital Hastanesi'nde 84 yaşında öldü. Ölümü üzerine 30 Haziran 2022 tarihinde Atatürk Kültür Merkezi'nde tören düzenlendi.Tören sonrası Arkın'ın cenazesi Teşvikiye Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi. Filmografi Ana madde: Cüneyt Arkın filmografisi Cüneyt Arkın, 300 sinema filmi, 16 dizi ve 2 tiyatro oyunu olmak üzere toplam 318 yapımda rol almıştır. Usta aktör Cüneyt Arkın'ın yaptığı dizilerin en uzun ömürlüsü, 3 sezon 101 bölüm boyunca yayınlanan TGRT yapımı Bizim Ev dizisi olmuştur. Reklamlar Marka Ürün Kaynak Not Plastherm Plastherm Boru Reklamı Platin Isı - Plastik Boru Fabrikası Reklam Plastherm Pencere Reklamı - Cüneyt Arkın Reklam Filmi Turkcell Kara Murat Benim! Tercüman Cüneyt Arkin Tercüman Reklam Filmi Almanya Manas Evleri (Güner İnşaat) Battal Gazi Cüneyt Arkın Reklam Filmi Coca Cola Cüneyt Arkin Coca-Cola Tadında Serinlik Brrr Tadında Serinlik (2008, Türkiye) Garanti Bankası Cüneyt Arkın Flexi Polis Reklamı Türkiye Gazetesi Türkiye Gazetesi Kupon Reklamı İhlas Holding Cüneyt Arkın Kia Capital 1500 Reklamı Kia İhlas Motor Reklamı (Cüneyt Arkın bonuslu) Alo Cüneyt Arkın ile Alo Nostaljisi Springday Springday Cüneyt Arkın Eşliğinde Bioxcin Bioxcin Kaan, Murat ve Cüneyt Arkın "Saçlarınız Dökülmesin" Reklamı Murat Arkın ve Kaan Polat Cüreklibatır ile oynadı Cüneyt Arkın Laboratuvar Bioxcin Reklamı Kalkavan Film Kalkavan Film Video kaset Reklamı Cevher Özden Banker Kastelli Reklamı Fikret Hakan, İzzet Günay, Selma Güneri, Ekrem Bora oynadı Teleon Cüneyt Arkın Teleon Tanıtım Reklamı Media Star Cüneyt Arkin Media Star Reklami Polisan Natural Flex Cüneyt Arkın Reklamı Ark Prodüksiyon Cüneyt Arkın Ark Prodüksiyon Tanıtım Reklamı Ödüller Yıl Ödül töreni Kategori Aday gösterilen çalışma Kaynak Sonuç 1963 1963 Artist Mecmuası, Artist Yarışması "1.'lik Ödülü" Kazandı 1969 6. Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu Ödülü İnsanlar Yaşadıkça [51] Kazandı 1972 4. Altın Koza Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu Ödülü Yaralı Kurt [52] Kazandı 1976 13. Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu Ödülü Mağlup Edilemeyenler Kazandı 1999 Altın Portakal Film Festivali Yaşam Boyu Onur Ödülü Kazandı 2013 Engelsiz Yaşam Vakfı Ödülleri Yaşam Boyu Meslek ve Onur Ödülü Kazandı Sinema Onur Ödülü 18. Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema Oyuncu Ödülleri Kazandı 2013 Yılı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü Kültür ve Sanat Büyük Ödülü Kazandı 2018 25. Uluslararası Adana Film Festivali Yaşam Boyu Onur Ödülü Kazandı 2021 Türkiye Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü Kültür ve Sanat Büyük Ödülü Kazandı Eserleri Yıl Yapıt Yayın Kaynak ISBN 2001 Adını Unutan Adam Kabalcı Yayınevi [59] ISBN 978-9758240364 2014 Fakir Gencin Hikayesi Epsilon Yayınevi [60] ISBN 978-9944828307 2022 Benim Kahramanım Türk Halkıdır Kırmızı Kedi Yayınevi DERLEME : KAYNAK Wikipedia

  • AY AYDINLIĞI

    AY AYDINLIĞI * Kuşku olmasın bir gemiyi suda yüzdüren kocaman tekne değildir salt, o geminin her bir çivisi, cıvatası, yelkeni, direği, kaptanı, tayfası kendine göre bir rol sahibidir. Bir savaşın kazanılmasında isimsiz asker mi yoksa anlı şanlı falanca paşa mı diyemezsiniz. Ama o savaş kategorize edildiğinde paşa öne çıkar. Çünkü aksi yoksa yolalanın onun kararları olduğu varsayılır. Bu ülkeyi de bugüne getiren her bir yurttaş ister Fatih Sultan Mehmet olsun, ister Ulubatlı Hasan mutlaka olmazsa olmaz, anlamlı katkılarda bulunmuştur. Kuşkusuz Mayıs ayında seçim yapıyorsak Fatih açıkara öne geçecektir. Ne var ki onları bir ATATÜRK'le bir çerçevede yanyana getirdiğimizde sadece bir kişi seçeceksek aralarından ATA'nın önde geleceğini çoğunluğumuz kabul ederiz. Kurguladığımız AY AYDINLIĞI kategorize ederek seçtiğimiz odur. O ayda aramızdan ayrılan, bize göre ülkemize, insanlığa türlü yönden katkısı olan en önemli kişisi AY AYDINI seçilecektir. Biz onu seçeriz de, siz ötekini... Hiç önemli değil; yukarıda söyledik hepsi değerlidir. Yine de AY'ı örtecek bir AYDINLIK bekler insanlar sizden; buna özen göstermeli; bizim ölçütümüz o olacak. Bunu da maviADA YETKİLİ YAZARLARI arasında yoklama ile belirleyeceğiz. Yapılanmasını tamamlamasını çalıştığımız yeni dönemin YENİLERİNDEN. Seçimler de her ayın sonunda yapılacaktır. maviADA Dergisinin Yazarlarından böyle bir kitabımız olsa istemez miydik; AY AYDINLIĞI * SEÇİMİMİZ OLAN BU AYIN AYDINLIĞINI GÖRMEK İÇİN LÜTFEN RESME TIKLAYIN

  • Fragman

    Engin SEVİNÇ * “Sakalın mı çıktı lan senin?” Elini yüzüne götürdü. “Yok, kaptan” dedi. Deniz kokuyordu. Motor seslerinden martılar uçuşuyor, pervane oluyorlardı. Köse İbrahim elini yüzünde gezdiriyordu. Salih kaptanla yeniden göz göze gelince denizi bile susturup yutkundu. “Bana bak ulan! Yoksa sen İtalyan mısın?” “Hayır kaptan!” Salih kaptan içeriye, dümenin başına geçti. Sağ elinde uzunca bir fitil, ucu kızararak duruyordu. Elinin başparmağı yoktu. “Bir gün Eski Liman’da dolaşıyorum, biliyor musun? Ucuzundan vermut kokluyoruz; hani nasıl derler, arap bir kadının banyodan çıkmış hali kadar kopkoyu, misler gibi. İçimde de Françoise Hardy çalıyor; mutluyum yani. Kaptanımızın da neşesi yerinde. Duyuyor musun lan?” “Duyuyorum tabi kaptan” “Amelie ile St. Charles Gar’ında buluşacağız. Bilir misin St. Charles Gar’ını?” “Bilirim kaptan” Dişlerinin arasından gülümsedi Salih kaptan; “Bir bok bildiğin yok senin.. Aklımda çok şey yok; Panier’de yürüyelim, bir kafede oturup soluklanalım, yeter diyorum. Onu ne zamandır görmemiştim. En son bıraktığımda saçları sarıya boyalıydı. Elleri beyaz bir güvercine dokunur gibiydi; üstelik tüyden bir boynu vardı. Ah o tüyden boynu yok mu? Rüzgâr esse hemen üşürdü. O yüzden denizi sevmezdi. Bana “bu deniz kokuyor” derdi de gülerdim. Beni güldürmesini bilirdi; hoşuna giderdi.” Durgunlaştı bir an. Dalıp gitti uzakta bir noktaya. Sonra kendine geldiğinde İbrahim’e baktı. “Balıkları örttün mü?” diye sordu. İbrahim, teknenin köşesine çömelmiş denize bakıyordu. Kaptan’dan yana döndü. “Balıklar örtük kaptan” dedi. Dişlerini bile ayırmadan, sessizce; “Başladın yine mavralamaya” dedi. Durduk yere gülünce Salih kaptan sinirlendi. “Neye güldün öyle? Yoksa balıklar ölmüş mü?” diye sordu kaptan. Gayet ciddiydi. “Hayır kaptan!” Dönüp baktı balık sandıklarına. Buza gömülmüş, üzeri ıslatılmış çuhalarla örtülü balıkların kımıltısız derin uykuları fazla sessizdi; “Balıklar hala balık” dedi. “Güzel. Nerede kalmıştım? Panier’de mi?” “Evet kaptan” “Bak evlat, benim her limanda bir sevgilim yoktu. Gemiyi yanaştırır, en yakın liman kerhanesine gider ve ucuz ucuz sevişirdik. Çıkardım, sigaramı yakar sonra yürürdüm. Temiz hava ciğerlerime iyi gelirdi. Mümkün olduğunca denizden uzaklaşırdım. Param bitince gemiye döner ve uyurdum. Hayatım bu kadar basitti. O yüzden Amelie benim hayatıma giremeyecek kadar temiz ve büyük bir kadındı. Anlatabiliyor muyum?” “Evet kaptan.” “Güzel. Amelie güzel kadındı. Ona bakacak adam çoktu. Kıskançlığım bundandı. O gün esrar çekmiştim. Kafam öyle dağınıktı, kimseleri görecek halim yoktu. İçim bulanıktı anlayacağın. Amelie bana elini uzattığında yanımızdan o geçiyordu. O; Amelie’nin eski kocası, uzun boylu bir İtalyan’dı. Serseriye benzemiyordu. Dönüp baktı, diğerlerinden farkı yokmuş gibi. Sonra masamıza yanaştı ve elimi Amelie’nin elinden çekip fırlattı. Düşünebiliyor musun? Ah Amelie.. Sinirlenmiştim evlat, gözüm dönmüştü. Çatacak halim yoktu. Vakit dar, diye geçirmiştim içimden. Masadaki bardağı herifin suratına vurduğumda bir yarıktan kan boşaldı, anlatamam. Kendimi geriye çektim, herifin acısını seyredeyim dedim. O bir İtalyan’dı. İçeriye koşup dışarı fırlamasıyla elinde uzun sap bir bıçağı fark etmem uzun sürmedi. Koştu tek adımda, bıçağı göğsüme uzattı. Can ne tatlıdır, çok şey feda edilir uğruna. Elimi siper etmemle parmağımın kopup düşmesi ve yerde çiğnenmesi bir oldu. Ah Amelie.. ah benim başparmağım..” İbrahim yüzünü çevirdi. Kıyıda iki karartı seçti gözleri. İki iri kıyım adam, soğumuş, buz gibi havada bekleşiyordu. “Ben de senin gibiydim” dedi kaptan. İbrahim irkildi birden. Hangi ara gelmişti yanı başına? “Bir zamanlar, Kumkapı’da sabahlamadan evvel bir çocuktum. Sakalım vardı tabi. Neye yarar ki?” Sigarasından çekti. “Balık halinde sandık taşırdım. Bütün gün, o tezgâh senin bu tekne benim, gidip gelirdim. Bütün gün.. Bir baban var mı?” Kıyıya baktı İbrahim. “Ağabeyim de var” dedi. Kaptan yine dalgınlaştı. Tekne kendi başına gidiyormuş gibiydi. “Benim de.. Benim de vardı.. Bir baba. Ağabey değil. Bir babam vardı. Yalnızca bir babaydı. Akşamları babaydı yalnız. Akşamları..” Kendine geldi kaptan. Sigarasını denize tükürdü. “Seni işe aldım ama bir bok bilmiyorsun” dedi. “Aslında bir bok bildiğinden değil, yalnızlıktan sıkıldığım için aldım seni yanıma. Yalnızlıktan sıkılıyorum artık. Önceleri hoşuma giderdi. Her işi kendim görürdüm. Büyük gemilere kaptanlık ederken de böyleydim. Bir limana yanaştım mı bütün mürettebat karı kıza, içkiye kumara giderdi, ben kalırdım bir tek. Koca gemide, düşün. Kıyıya çıkardım bazan, rulocular olurdu. Esrar rulosu ha, delikçi değil. Sonra tek başıma geceye dek yaşardım. O zamanlar yalnızlık güzeldi. Çünkü yalnız olununca anlıyordun ne kadar dertli olduğunu, ne kadar bataklığa battığını. Daha çok seviyordun yalnız olmayı. Daha çok istiyordun o zaman. Her şey daha büyük görünüyordu gözlerine. Tek başınaydın arkadaş! Sesler, gürültüler.. Her şeyi daha büyük duyuyordun. Bazan daha çok mutlu oluyordun” “Bir ailen yok muydu kaptan?” Sakalını kaşındı. “Ailem mi? Demek aile? Olmadı hiç. Ya da ben fark edemedim” Güldü. Dişlerinin arasında bir parça kırmızı pul biber kalmıştı, göründü. “Her insanın bir ailesi vardır elbet. Ama nerede? Hangi cehennemin dibinde? Hangi cennetin kapısında? Bir babam vardı, hatırlıyorum. Geceleri pencere kenarındaki masanın ortasına şişeyi dikerdi. Bana şişenin içinden bakardı. Buradan daha evlat gözüküyorsun derdi. Daha evlat ne demekse. Okumak istemiyordum ama çalışmak da zor geliyordu. Tablacılık yapıyordum. Pasajlarda çay dağıtıyordum, sakız satıyordum. Her işi yapıyordum. Sırf her gün bir balık çalıp ona getireyim de rakının yanına yesin diye balıkçı yamağı oldum. Miçoluk yaptım. Gemilerde çalıştım. Paspasla güverteleri sildim, balık pisliği kürekledim, birisi kustu mu beni çağırırlardı; koş lan Salih, kovayı da getir! derlerdi. Kovayı götürürdüm.” Kaptan dişlerini diliyle yalandı. Beyaz değillerdi elbette. O sarılıktan, o siyah çukurun göbeğinden çamur gibi fışkırıyordu kelimeler. İbrahim için oldukça aşağılık, sıradanın ötesine geçemeyen şeylerdi. “Kaç tane olduğunu say çabuk” dedi kaptan İbrahim’e. Sandıktaki balıkları işaret etmişti. İbrahim ıslak çuhayı aralayıp şöyle bir göz gezdirdi. Çok olmadıkları belliydi. “Yengeçleri ve birkaç karidesi saymazsak.. yeteri kadar yok kaptan” Kaptanın dişlerinin ucu göründü. Dudaklarının kıvrımında bir tutam sakalla bıyık tutundu birbirine. Sinirlenmişti demek. “Bok çuvalı! Nerden anlayacaksın neyin kime yetip yetmediğini? Sandık ağzına kadar dolu mu değil mi ondan haber ver ve unutmadan ekleyeyim, tekneden inerken ceplerini arayacağım. Gerekirse kıçına bile bakacağım, anladın mı aptal çocuk?” Güneş tepedeydi. Bir şemsiyenin ucundaki demir gibi orada öylece durmuş, parıldıyordu. Oysa denize ilk açıldıklarında yıldızla doluydu gökyüzü. İbrahim alışkın değildi böyle şeylere. Ara sokaklarda sabaha karşı çok iyi işler çıkarmıştı ama yetiştirme yurdundan kaçmış bir çocuk için daha yolun başında sayılırdı. Ne zaman, nerede, nasıl davranacağı hakkında öğrenmesi gereken şeyler olduğunu biliyordu. O yüzden birkaç iyi çocukla beraber hayatta kalma mücadelesinden fazlasını veriyordu. Henüz birkaç gün olmuştu Salih kaptanın yanına geçeli ve Salih kaptan uzun zamandır miçosuzluktan kabul etmişti onu. Tabi ki ona verecek parası yoktu. Tuttuğu yemlik balıklardan ya da işte şu yengeç bozuntularından birkaçını verirse bir sorun olmayacağını düşünmüştü. Şimdiyse kıyıya yaklaşıyorlardı. Vardıklarında teknenin ucuna biri ayağını dayadı. Kaptan sakalıyla gördü bunu. Yanaştı kıça doğru. İbrahim, balık sandığını kucaklamıştı o sırada. Rıhtımda bir adam daha vardı, geride kalmıştı. Kaptana yanaştı usulca. “Bu adam mı?” diye sordu İbrahim’e bakarak. İbrahim’e döndü kaptan. Bir kürek çatırdayarak indi beyninin ortasına. Ne sap görebildi ne demir. Bir kol uzamış ve terlemişti kulağının kenarında. Öteki adam ensesinde kalmıştı. Telaşla tekneye atladı öteki adam. İbrahim’i gövdesinden tuttuğu gibi kıyıya fırlattı. Yere kapaklandı İbrahim. Şaşkın bakışlarla etrafına bakıyordu. Kaptan ise dizlerinin üzerine çökmüş bir eliyle başını tutuyordu. Tutmasa düşecekmiş gibi duruyordu. “Teknede olduğundan emin misin torbanın?” diye sordu teknedeki. “Bilmiyorum. Bütün gün ottan, esrardan bahsedip duruyordu” dedi İbrahim. “Allah’ım” diye inledi kaptan. Acınası bir hali vardı. Kulağının kenarından aşağıya doğru incecik kırmızı bir çizgi boynunu çiziyordu. “O neydi lan?” Sırtına bir tekme yedi şimdi. Ağzıyla beraber yeri öptü. İbrahim gittikçe başını beresine geçirdi. Ceketinin yakalarını kaldırdı. Salih kaptan tekme yedikçe gözlerini kırpıyordu yalnızca. Teknedeki adam az daha denize düşecekti. “Hiçbir şey yok burada” diye bağırdı. “Hiçbir şey” Ötekisi tekmelemeyi bırakıp kaptanın kulağına eğildi. “Palavracı hergele!” diye fısıldadı. Sonra ayağa kalkıp İbrahim’den yana yürüdü. “Ne diyorsun bu işe?..” Bir silah sesi duyuldu. İbrahim korkusundan ayağa fırladı. Şehirde kimse yoktu herhalde, bütün ses boşluğa yayıldı aniden. Sonra denize bir şey düştü. Yüksekten atılmış yetmiş kiloluk ve bir yetmiş boyunda kocaman bir taşın sesiydi sanki. Teknedekiydi o. Sonra bir silah sesi daha duyuldu. İbrahim’in yüzünün ortasına kan sıçradı. Önündeki herif yere devrildi hızlıca. Kafasının içindeki bir şey boşalınca vücudunun ağırlığını direyememişti herhalde. Kaptan yerdeydi. Kolunu uzattığı elinde bir tabanca tutuyordu ve şimdi İbrahim ile bakışıyordu. “Kaptan affet beni! Başka çare bırakmadılar. Yapmak zorundaydım” diye bir şeyler geveliyordu. “Evlat, boşuna yorma kendini. Her şeyi anladım. Ne durumda olduğunu biliyorum” dedi kaptan. “Gerçekten kaptan, asla kötü bir niyetim yoktu. Sadece söyleneni yaptım ben” “Tamam, bir şey yok. Allah’ın cezaları kafamı patlattı. Şuna bak, her yerim kan” Yavaşça dizlerinin üzerine doğruldu önce, sonra bir süre başındaki kanı mıncıklayıp ayağa kalktı. Teknesine baktı. Dağılmıştı neredeyse. Ayağının ucundaki sandığa baktı, ağzına kadar balık doluydu. Tebessüm etti. Sonra ayakta donup kalmış İbrahim’e döndü. Ayağının ucunda kocaman bir palamut hareketsiz duruyordu. Ceketinin cebinde ise bir balığın başı dünyaya merhaba diyordu. Salih kaptan silahının namlusunu gözüne doğrulttu ve bir süre içindeki karanlığa baktı. “Sanırım hala orada bir şeyler var” dedi ve doğrulttuğu gibi İbrahim’i başının ortasından vurdu. Bir tek martılar gördü bunu, bir de çöpleri karıştıran beyaz kedi. Yazı akmaya başlar. Engin Sevinç Erciş 2015/2016 * ENGİN SEVİNÇ 1990, Tarsus doğumluyum. Memurum. Fizik Mühendisliği, Kamu Yönetimi ve Yönetim Bilişim Sistemleri okudum. Kendimi bildim bileli edebiyata ilgi alakam var. Okumayı ve öykü/şiir karalamayı severim. Ayna İnsan, Akköy Edebiyat, Mavi Yeşil, Ada Edebiyat, Şair Çıkmazı ve diğer bazı dergilerde öykü şiirlerim yayınlandı. Yüzyıllık Perde isimli sinema üzerine kitapta film üzerine yazım yayınlandı.

  • Bir Kültür Olarak Aşure Günü

    Irak'ta Kerbela valiliğinin bir şehir El Hindistan'da Aşura Gününde Muharrem Yası Kapsamında her yıl yapılan Tuwairij koşusu Anlamı ve Tarihçesi Aşure belleğimizde türlü malzemeyle hazırlanan kaselerle dağıtılan hoş bir tatlının dağıtıldığı gün olarak yer alsa da normalde bir takvim günüdür, o tatlıya da o gün adını verir. Hicrî takvimin ilk ayı olan Muharrem ayının onuncu gününe denk gelir. Hicri takvim her yıl 10 gün öne gelir. Geçen yıl 26 Haziran 2025'te olan Hicri yılbaşı bu yıl 16 Haziran 2026 Salı günü başladı. Böylece Muharrem ayının ilk günü de 16 Haziran tarihine denk geldi. Hicri takvim hesaplamalarına göre Muharrem ayının 10. günü ise 25 Haziran 2026 Perşembe günü denk gelmiştir. Aşure kelimesi Arapça "onuncu" anlamına gelen "ʿĀshūrāʾ" kelimesinden türetilmiştir. İslam inancına göre bu gün, birçok önemli olayın meydana geldiği kutsal bir gündür. En bilinen olaylar şunlardır: Hz. Nuh’un tufandan kurtulması ve gemisinin Cudi Dağı’na oturması, Hz. Musa ve İsrailoğullarının Firavun’un zulmünden kurtarılması, Hz. Âdem’in tövbesinin kabul edilmesi, Hz. İbrahim’in ateşten kurtulması, Hz. Yusuf’a kavuşuluşu, Hz. Yunus’un balığın karnından çıkışı ve Hz. İsa’nın doğumu. Dağıtılan, günden adını alan tatlı aşureye yüklenilen anlamsa türlü rivayetlerle oluşmuştur. Bunlardan biri Hüseyin ve arkadaşları Kerbela'da kuşatılınca yiyecek sıkıntısı başlar ve ne bulurlarsa onunla yaptıkları yemektir. Diğeri Nuh Tufanı sırasında seçilmiş insan ve hayvanların bindiği gemide yiyecek azalınca geride kalan malzemelerle yaptıkları yemek rivayetine atıfla Aşure hazırlanır ve dağıtılır. İslam peygamberi Muhammed'in Torunu Hz. Hüseyin ve yanındaki 72 kişinin öldürülmesi de 10 Muharrem 61 (680) gününe denk gelir. Bu nedenle o tarihten bu yana Alevi ve Şiilerce matem günüdür. Bu olay, Alevi ve Şiîler için hem dini hem de hüzünlü bir toplumsal hafıza oluşturur; matem süresince düğün ve eğlencelerden kaçınılır, mersiyeler okunur ve hayır işleri yapılır . Dini ve Kültürel Önemi Aşure Günü aynı zamanda orucun tutulduğu özel bir gündür. Hz Muhammed Aşure gününü oruç tutma bakımından önemle tavsiye etmiş ve bu orucun bir önceki veya bir sonraki günle birlikte tutulmasıyla Yahudilere muhalefet edilmesini bildirmiştir . Bu yıl için düşünürsek 24-25-26 Haziran'da oruç tutulması tavsiye edilir. Aşure orucu, geçmiş yılın günahlarının affedilmesine vesile olur ve hayır işlemek, ihtiyaç sahiplerine yardım etmek bu günün faziletli amelleri arasında sayılır Geleneksel olarak, Aşure günü tatlı yapılır ve paylaşılır. Tatlılarda buğday, nohut, fasulye, kuru üzüm, incir, kayısı, ceviz ve fındık gibi çeşitli bakliyat ve yemişler bir araya getirilir ve pişirilir Farklı malzemelerin tek bir kazanda birleşmesi, toplumdaki birlik, paylaşma ve bereketi simgeler Günümüzde Müslüman toplumda birbirine ikram ve komşuluk ilişkilerini güçlendirme ritüeli olarak uygulanır . Özellikle Anadolu’da, Nuh’un tufanda gemide bulunan malzemelerle yaptıkları yemek rivayetine atıfla Aşure hazırlanır ve dağıtılır . Alevî ve Şiî Gelenekleri Alevî ve Şiîlerde Muharrem ayında, özellikle Aşure günü, matem uygulanır. Alevîler, On iki İmamların acılarını anmak ve insanlık değerlerini hatırlamak için bu günü tutarlar Matem süresince canlılara eziyet edilmez, kurban kesilmez, bıçağa el sürülmez ve oruç tutulur. 12 gün süren orucun ardından 12 malzemeden yapılan Aşure hazırlanır ve toplulukla paylaşılır Bahreyn'de Muharrem matemi çerçevesinde SİNE VURAN ŞİİLER Özetle Aşure günü Muharrem ayının 10. günüdür ve hem Şii hem Sünni inançlarına göre kutsaldır Tarihî olaylarla ve dini rivayetlerle bağlantılıdır: Nuh Tufanı, Hz. Musa’nın Firavun’dan kurtuluşu, Hz. Hüseyin’in Kerbela’da şehit edilmesi gibi Oruç tutulur, dua edilir ve hayır işleri yapılır Aşure tatlısı yapılır ve paylaşılır; bu, birlik, paylaşma, bereket ve toplumsal dayanışma simgesidir Aşure Günü, hem manevi hem de toplumsal bir değer taşıyan, kültürel ve dini hafızayı canlı tutan özel bir gündür.

  • HAZİRAN AYDINLIĞI

    YAŞAR NURİ ÖZTÜRK * 10 yıl önce 22Haziran 2016'da Türk İslam Profesörü, gazeteci, yazar, avukat, siyasetçi, İstanbul Ünivrsitesi İlahiyat Fakültesi kurucu dekanı Yaşar Nuri Öztürk vefat etti. 22 Haziran 1945 yılında doğan Öztürk doğum gününde kansere yenik düştü. Time Dergisinin "20.Yüzyılın En Önemli Kişileri" listesinde kamuoyunca belirlenen yüz isim arasında ilk 10 arasına girmişti. AY AYDINLIĞI * Kuşku olmasın bir gemiyi suda yüzdüren kocaman tekne değildir salt, o geminin her bir çivisi, cıvatası, yelkeni, direği, kaptanı, tayfası kendine göre ama vazgeçilmez bir rol sahibidir. Bu ülkeyi de bugüne getiren her bir yurttaş ister Fatih Sultan Mehmet olsun, ister Ulubatlı Hasan mutlaka kendine göre anlamlı katkılarda bulunmuştur. Ne var ki onları bir ATATÜRK'le yanyana getirdiğimizde sadece bir kişi seçeceksek aralarından ATA'nın önde geleceğini çoğunluğumuz kabul ederiz. İşte kurguladığımız AY AYDINLIĞI etiketiyle seçtiğimiz odur. O ayda ölen, bize göre ülkemize, insanlığa türlü yönden katkısı olan en önemli kişisine farkındalık yaratmak için AYın AYDINI seçilecektir. Biz onu seçeriz de, siz ötekini... Hiç önemli değil; hepsi değerlidir. Bu seçimler de her ayın son haftasında yapılacaktır. İLK AY AYDINIMIZ PROF. DR YAŞAR NURİ ÖZTÜRK YAŞAR NURİ ÖZTÜRK * Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, (D: 5 Şubat 1951, Sürmene/Trabzon – Ö: 22 Haziran 2016, İstanbul) İlahiyatçı-Akademisyen-Yazar Yaşar Nuri Öztürk, akademik çalışmaları, yazıları ve televizyon programlarıyla Türkiye’de modern ve Kur’an merkezli İslam anlayışının yayılmasına önemli katkılarda bulunmuş bir düşünür olarak hatırlanmaktadır Yaşar Nuri Öztürk, Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli ilahiyatçılardan, hukukçularından, akademisyenlerinden ve düşünürlerinden biri olarak hem bilim dünyasında hem de halk arasında büyük bir yer edinmiştir. Onun hayatı, fikirleri ve eserleri, modern çağda dinin nasıl anlaşılması gerektiğine dair cesur ve yenilikçi bir bakış açısı sunar. KISACA Y. N. ÖZTÜRK Yaşam ve Eğitim Bayburtlu bir anne ve Trabzonlu bir babanın çocuğu olarak doğdu. Çoğu Çaykara'da bulunan Niyazoğlu sülalesindendir. İlk eğitimini babasından Kur'an okuyarak aldı ve dokuz yaşında hâfız oldu. İlk ve orta öğrenimini Bayburt’ta tamamladıktan sonra Trabzon İmam Hatip Lisesi’ni birincilikle bitirmiştir Ardından İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü ve İstanbul Üniversitesi’nde ilahiyat ve hukuk eğitimi almıştır Akademik Kariyer Öztürk, 12 yıl imamlık ve vaizlik yaptıktan sonra Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde “Kuşadalı İbrahim Halveti” konulu doktorasını tamamlamış ve 1986’da İslam tasavvufu alanında doçent olmuştur Fransa’daki Grenoble Üniversitesi’nde akademisyen olarak çalışmış, New York’ta misafir profesör olarak “İslâm Düşüncesi” dersleri vermiştir 1993 yılında İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin kurucu dekanı olarak atanmış ve 2002’ye kadar dekanlık yapmıştır Eserleri ve Dini Görüşleri Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an merkezli ve hurafelerden arındırılmış bir İslam anlayışını savunmuş, “Kur’an’daki İslam” adlı eseri Türkiye’de en çok satan din kitaplarından biri olmuştur Toplamda elliden fazla kitabı ve çok sayıda makalesi bulunmaktadır. Öztürk, Türkiye’de “Kur’an Müslümanlığı” anlayışının öncülerinden biri olarak tanınmıştır Siyasi Kariyer Öztürk, 3 Kasım 2002 seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi’nden İstanbul milletvekili seçilmiş, daha sonra CHP’den istifa ederek 16 Şubat 2005’te Halkın Yükselişi Partisi’ni kurmuştur 2009'da partinin genel başkanlık görevinden istifa etmiştir Ödüller ve Uluslararası Çalışmalar 1978 ve 1982 yıllarında Türkiye Millî Kültür Vakfı Ödülü’nü kazanmış, ABD, Avrupa, Orta Doğu, Balkanlar, Güney Kore ve Japonya’da İslam ve insan hakları temalı konferanslar vermiştir Ölümü Yaşar Nuri Öztürk, 22 Haziran 2016 tarihinde İstanbul’da vefat etmiştir. Ölümünden önce mide kisti nedeniyle tedavi görmüş ve kemoterapi sürecini kamuoyuyla paylaşmıştır Yaşar Nuri Öztürk’ün Kişisel ve Aile Kökeni Yaşar Nuri Öztürk, 5 Şubat 1951’de Trabzon’un Sürmene ilçesinde dünyaya geldi. Karadeniz’in kültürel zenginliği içinde büyümesi, onun hem manevi hem entelektüel gelişiminde belirleyici oldu. Ailesi, dini bilgiye değer veren bir yapıya sahipti; bu nedenle küçük yaşlardan itibaren Kur’an eğitimi aldı ve Arapça öğrenmeye başladı. Çocukluğunda başlayan bu ilmi merak, ilerleyen yıllarda onu Türkiye’nin en yetkin ilahiyatçılarından biri hâline getirdi. Akademik Kariyerinin Temel Aşamaları Trabzon’dan İstanbul’a Uzanan Eğitim Yolculuğu İlk ve orta öğrenimini Trabzon’da tamamlayan Öztürk, daha sonra İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne yerleşti. Burada klasik İslam bilimleri eğitimi alırken aynı zamanda modern felsefe ve hukuka yönelik ilgisi arttı. İlahiyat ve Felsefe Eğitimindeki Derinlik Eğitim hayatı boyunca İslam hukuku, kelam, felsefe ve tasavvuf üzerine yoğun çalışmalar yaptı. Yurt dışında çeşitli akademik programlara katılarak uluslararası düzeyde araştırmalar yürüttü. İslam Düşüncesine Getirdiği Yenilikçi Yaklaşımlar Kur’an Merkezli Modern Yaklaşım Öztürk’ün İslam anlayışında en belirgin nokta, “Kur’an’a dönüş” çağrısıdır. Ona göre İslam, hurafelerden arındırılmalı, dini pratikler doğrudan Kur’an’ın ışığında yeniden ele alınmalıdır. Uluslararası Çalışmalar ve Konferanslar Dünyanın birçok ülkesinde konferanslar veren Öztürk, özellikle modern çağda İslam’ın nasıl yorumlanması gerektiği konusunda geniş kitlelere hitap etti. Siyasi Hayatı Milletvekilliği Dönemi 2002 yılında İstanbul Milletvekili olarak TBMM’ye giren Öztürk, laiklik, demokrasi ve dini özgürlükler konusunda aktif çalışmalar yaptı. Siyasi kariyeri boyunca dini siyasete alet eden yaklaşımlara karşı net bir tavır sergiledi. Eserleri ve Bilime Katkıları En Bilinen Eserleri Yaşar Nuri Öztürk’ün en tanınan kitaplarından bazıları: Kur’an’daki İslam Allah ile Aldatmak Türkçe İbadet İslam’da Reform Kur’an-ı Kerim Meali (Türkiye’de en çok okunan meallerden biri) Bu eserler, hem akademik çevrede hem de halk arasında büyük yankı uyandırmıştır. Akademik Yayınları Ulusal ve uluslararası dergilerde yayımlanan çok sayıda makalesi, İslam düşüncesinin modern çağa uyarlanması konusunda önemli bir literatür oluşturur. Fikirleri ve En Çok Tartışılan Görüşleri Akılcılık Temelli Din Anlayışı Öztürk’e göre İslam’ın özü akıl, vicdan ve adalettir. Bu yaklaşımı, bazı çevrelerce desteklenirken bazıları tarafından eleştirilmiştir. Hurafelerle Mücadele Toplumda yer etmiş dini hurafelerle mücadele eden Öztürk, bu tavrıyla geniş bir kitleye ilham vermiştir. Medya Kariyeri ve Halk Nezdindeki Yeri Televizyon programlarında yaptığı açıklamalar, onu Türkiye’nin en çok konuşulan ilahiyatçılarından biri hâline getirdi. Net, cesur ve bilimsel üslubu sayesinde geniş kitlelerle bağ kurdu. Ödüller ve Yaşam Boyu Katkıları Çalışmaları nedeniyle birçok akademik ve kültürel ödüle layık görüldü. Hem Türkiye’de hem dünyada saygın bir akademik figür olarak kabul edilir. Ölümü ve Ardında Bıraktığı Miras 22 Haziran 2016’da hayatını kaybeden Yaşar Nuri Öztürk, geride onlarca eser, binlerce öğrenci ve geniş bir fikir mirası bıraktı. Bugün hâlâ konuşulan ve tartışılan görüşleri, onun düşünsel etkisinin kalıcılığını gösterir. YAŞAR NURİ ÖZTÜRK’ÜN ESERLERİ KUR’AN, TEFSİR VE DİNİ YORUM ESERLERİ Eser Yayımlanma Yılı Kur’an’daki İslam 1993 Kur’an-ı Kerim Meali 1995 Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Meali 1999 Kur’an’ın Temel Kavramları (2 Cilt) 1993 Kur’an Açısından Küresel Afetler (?) Kur’an Penceresinden Kurtuluş Savaşı’na Bir Bakış 1994 Kur’an Işığında İslâm 1993 Kur’an’dan Hayata Ölüm Ötesine (?) Kur’an’daki Namaz 1994 Kur’an’daki Zekât 1994 Kur’an’daki Oruç 1994 Kur’an’daki Hac 1994 Kur’an’a Yakınlaşmalar (?) Kur’an’ın Öğrettiği Dua (?) Kur’an’daki Dinin Temeli (?) Kur’an’da Şeytan ve Düşmanları (?) Kur’an’da Akılcılık (?) Kur’an’da İslam Hukuku (?) TEOLOJİ, FELSEFE, TASAVVUF, İNANÇ Eser Yayımlanma Yılı Tasavvufun Ruhu ve Tarikatlar 1992 Allah ile Aldatmak 2008 İslam’da Reform 1993 İslam’ın Yeniden Yorumlanması 1997 Batılılaşma ve Din 1989 Dinde Yeni Arayışlar 1996 Din ve İnsan (?) İnsanlığın Dirilişi 1995 İman ve İnsan (?) İslam’da Büyük Günahlar 1997 İslam Felsefesi ve Modern Çağ (?) İslam’ın Dirilişi 1994 İslam Nasıl Yükselir? (?) Akıl, Bilim ve Din (?) İslam’ın Temel Yapısı (?) HURAFE, ELEŞTİREL ESERLER Eser Yayımlanma Yılı Hurafeler ve Hakikat 1990 Din Maskesi Altında 1998 Din Adına Yalanlar (?) Dinin Kötüye Kullanılması (?) Emevi Dinciliğine Karşı Mücadelenin Öncüsü Ebu Zer 1992 İslam’da Yanlış Algılar (?) Dine Karşı Din (?) Din Oyunları (?) Halkın Diliyle Yaşar Nuri (dizi) (?) TARİH, TOPLUM, SİYASET Eser Yayımlanma Yılı Türkçe İbadet 1994 Mustafa Kemal ve Kur’an 1995 Atatürk’e Göre Türkçe İbadet (?) Laiklik ve İslam 2003 Laiklik Dine Aykırı Değildir (?) Türk Aydınının Dramı 1993 Cumhuriyet ve İslam 1994 21. Yüzyılda İslam 1994 Türkiye ve İslam 1992 Türkiye’nin Din Anlayışı (?) Demokrasi ve İslam 1996 Siyasal İslam’ın Çöküşü 2001 Çağdaş Dünyada İslam (?) Modernleşme ve Din (?) Ortadoğu’da Din ve Siyaset (?) MANEVİ GELİŞİM, AHLAK VE YAŞAM FELSEFESİ İnsan ve Allah İnsanın Özü İnsanın Kendini Keşfi Kainatın Ruhu Ahlak ve İnsan Aydınlık Bir Hayat Ruhun Derinlikleri Bilgelik ve Hakikat Sevgi, Ahlak ve Din BİLİMSEL VE AKADEMİK YAYINLAR İslam Hukukunun Temelleri Kelam İlmi ve Çağdaş Yorum İslam Felsefesi Dersleri İslam Tarihi Üzerine İncelemeler İslam ve Bilim İslam’ın Evrensel Mesajı Modern Çağda Tefsir Fıkıh ve Modern Zamanlar Türkiye’de Din Eğitimi İslam ve İnsan Hakları Yorum ve Hakikat Akademik Makaleler (çeşitli derlemeler) Uluslararası Konferans Bildirileri (çeşitli derlemeler) ÖZETLE Yaşar Nuri Öztürk kimdir? Modern İslam düşüncesine yön veren ilahiyatçı, akademisyen, hukukçu ve yazar. Kur’an’daki İslam, Allah ile Aldatmak, Türkçe İbadet en bilinen eserleridir. İslam hukuku, kelam, felsefe, modern tefsir alanlarında uzman kabul edilirdi. Evet, 2002–2007 yılları arasında milletvekilliği yapmıştır. Dinin hurafelerden arındırılması ve Kur’an merkezli bir İslam anlayışını benimserdi. Uzun süren kanser tedavisinin ardından vefat etmiştir. Sonuç Yaşar Nuri Öztürk’ün Gelecek Nesillere Bıraktığı Mesaj Yaşar Nuri Öztürk; ilmi cesareti, akılcı yaklaşımı ve Kur’an merkezli anlayışıyla Türkiye’nin en önemli düşünürlerinden biri olarak kabul edilir. Onun çalışmaları, modern dünyada dini anlamaya çalışan herkes için güçlü bir rehber niteliğindedir. Yaşamı, fikirleri ve eserleri, gelecek nesillere hem ilham hem de önemli bir kaynak oluşturmaya devam etmektedir.

  • Nasıl Yazar Olunur?

    Esra Odman İyier * Yazar olmak! Bu sıralar yazar olmak isteyen ve bu amaçla birçok Yaratıcı Yazarlık Atölyesi’ne katılan yazar adayıyla karşılaşıyoruz. Hepsinin amacı yazar olmak. Bazen kendi hikayelerini yazmak, bazen yaşadıkları ya da anlatılan hikayeleri kendi dilleriyle anlatmak bazen de gerçekten bir hikâyeye can vermek amacıyla katılıyorlar bu atölyelere. Sonunda, birkaç aylık çalışma, üç beş öykü yazıp hatta bunlardan bazılarını dijital ortamda yayınlattıktan sonra yazar olduklarına kanaat getirip “Oldu işte! Yazarım artık!” diyorlar. Yazar olmak! Yazmak, edebi metin yaratmak, yaratıcı olmak… Aslında bunların anlamı ne? Ya da bunlar ne zaman anlamlı bir hal alıyorlar? Bir insanın ne zaman yazar olduğuna dair kesin bir tarih vermek isterdim ama yazarlık, diploma alınan bir meslek olmadığı için bunu yapmak çok zor. Bir yazar olabilmenin ön koşulu insanın kendi içinde oluşuyor aslından. Dünyayı görme biçimin, bakış açın, sezilerin, dilin, üslubun seni yazar yapıyor ve bu öyle bir anda gerçekleşmiyor. Zaman içinde yavaş yavaş gelişen, kendini yenileyen hatta büyüten bir organizma misali yazarlık bedenini, beynini ve ruhunu ele geçiriyor. “Oldum!” deme şansın hiç olmuyor. Çünkü her seferinde kendini daha en başında, yola çıkmamış, acemi gibi görmeye başlıyorsun. Ne kadar çok ruhun yazarlığın içinde kaybolursa, beynin o kadar seni eleştirir hale geliyor. İş böyle olunca sürekli çalışıyor, sürekli yazıyor ve okuyorsun. Yani yazar olmak belki de bir ömür alıyor. Yazar olmak isteyenlerin çoğu, önce nasıl yazmaları gerektiğini sorar. Oysa daha önemli bir soru vardır: Nasıl okumalı? Çünkü iyi yazının yolu, iyi bir okur olmaktan geçer. Sadece çok kitap okumak da yeterli değildir; okunan metinlerin nasıl kurulduğunu, karakterlerin neden inandırıcı olduğunu, bir cümlenin neden etkileyici geldiğini sorgulayarak okumak gerekir. Bir yazarın ilk öğretmeni başka yazarlardır. Yazarlık, ilhamın gelip kapıyı çalmasını beklemek değildir. Aksine, ilhamın gelebileceği masanın başında sabırla oturmaktır. Günlük hayatın sıradan ayrıntılarını fark etmek, insanların yüzlerindeki ifadeleri, sokaktaki konuşmaları, sessizlikleri ve küçük kırgınlıkları görmek de yazarlığın bir parçasıdır. Çünkü hikâyeler çoğu zaman büyük olaylardan değil, dikkatle bakılmış küçük anlardan doğar. Birçok insan yazarlığı yetenekle açıklar. Oysa yetenek, uzun bir yolculuğun yalnızca başlangıcıdır. Disiplin, merak ve vazgeçmemek en az yetenek kadar önemlidir. İlk yazılan metinlerin kusurlu olması doğaldır. Hatta çoğu yazar, yayımlanmış eserlerine dönüp baktığında keşke bazı yerleri farklı yazsaydım diye düşünür. Çünkü yazarlık, mükemmel olma sanatı değil, sürekli öğrenme sanatıdır. Ayrıca yazar olmak, sadece yazmakla ilgili değildir. İnsanları anlamaya çalışmak, acıyı, sevinci, yalnızlığı, aşkı, nefreti, umudu ve kaybetmeyi tanımak da gerekir. Hayatın kendisi, hiçbir yaratıcı yazarlık atölyesinin öğretemeyeceği kadar büyük bir öğretmendir. Bu nedenle bazı cümleler sadece kalemle değil, yaşanmışlıklarla yazılır. Belki de “Nasıl yazar olunur?” sorusunun tek bir cevabı yoktur. Ama şu söylenebilir: Yazmak isteyen kişi önce okumayı, sonra gözlemlemeyi, ardından da sabırla yeniden yazmayı öğrenmelidir. Çünkü yazarlar doğmaz; kelimelerle, zamanla ve hayatla birlikte yavaş yavaş oluşurlar. Ve belki de insan, kendine “Ben yazar oldum!” dediği gün değil, yazmadan duramadığını fark ettiği gün gerçekten yazar olmaya başlar. İstanbul 1969 doğumludur. ODTÜ istatistik ve adalet meslek yüksek okulunu bitirmiştir. 2003 yılından beri öykü yazmaktadır. maviADA başta olmak üzere birçok dergide ve internet sitesinde öykü ve denemeleri yayımlanmıştır. 2012-2014 yılları arasında maviADA Dergisi yayın kurulunda yer aldı. Ödülleri de olan yazar Balıkesir'de yaşamaktadır.

  • TİRİLYE'de UMUDAYAZ COŞKUSU

    ULUSLARARASI MUDANYA YAZARLIK BULUŞMASI (UMUDAYAZ) BAŞLADI MUDANYA – TİRİLYE * Zeki BAŞTÜRK * Sanatın, edebiyatın ve kültürel paylaşımın buluşma noktası olan Uluslararası Mudanya Yazarlık Buluşması (UMUDAYAZ 2026), bugün Trilye Kültür Merkezi'nde düzenlenen törenle kapılarını açtı. FESTİVALİN MİMARLARI BİR ARADA: Hasan ERKEK, S.S.ÇANDAR, Muhsine ARDA Türkiye'nin farklı kentlerinden ve çeşitli ülkelerden gelen yazarlar, şairler, çevirmenler, senaryo yazarları ve oyun yazarlarının katıldığı etkinlik, edebiyat dünyasının önemli isimlerini Mudanya'da bir araya getirdi. "Her Şeye Rağmen Sanat Üretmeye ve Paylaşmaya Devam Ediyoruz" sloganıyla gerçekleştirilen buluşma, sanatın birleştirici gücünü bir kez daha ortaya koydu. Festivalin açılış konuşmasını yapan Genel Sanat Yönetmeni Prof. Dr. Hasan Erkek, sanatın ve edebiyatın toplumların gelişimindeki önemine dikkat çekerek, yazarlığın yalnızca bireysel bir üretim değil, aynı zamanda kültürel bir paylaşım ve dayanışma alanı olduğunu vurguladı. Açılış töreni, Prof. Dr. Hasan Erkek'in konuşmasının ardından Grup Nehir'in seslendirdiği şarkılarla devam etti. Katılımcılar müzik dinletisi eşliğinde bir araya gelerek tanışma ve görüş alışverişinde bulunma fırsatı buldu. ZEKİ BAŞTÜRK ve ETKİNLİKTEN BİR GRUP 24-29 Haziran tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan UMUDAYAZ kapsamında panel, söyleşi, atölye çalışmaları ve çeşitli kültürel etkinliklerin düzenlenmesi planlanıyor. Festival boyunca edebiyatın farklı alanlarında üretim yapan sanatçılar, deneyimlerini paylaşacak ve okurlarla buluşacak. Mudanya Belediyesi'nin katkılarıyla gerçekleştirilen etkinlik, yerli ve yabancı edebiyatçıları aynı çatı altında buluşturarak uluslararası kültürel diyaloğa önemli katkılar sunmayı hedefliyor. UMUDAYAZ 2026, önümüzdeki günlerde gerçekleştirilecek etkinliklerle edebiyatseverlere zengin bir program sunmaya devam edecek. Muhsine Arda( en başta) ve bir grup İzleyici

  • Kazım KOYUNCU

    Aramızdan Ayrılışının Yıldönümünde Kâzım Koyuncu (7 Kasım 1971, Hopa, Artvin - 25 Haziran 2005, İstanbul), Doğu Karadeniz ve Laz müziğini rock müziği ile sentezleyerek kendi tarzını oluşturan Laz kökenli Türk müzisyen, söz yazarı, oyuncu ve aktivisttir. Çok küçük yaşlarda müzikle tanışmıştır. 1980'li yılların sonunda İstanbul'a taşınmıştır. İlk olarak amatör rock müzik yapmaya başladı. 1990'lı yılların başında arkadaşları ile çeşitli yerlerde küçük çaplı konserler vermeye başladı. 1994 yılında Laz müziğini rock müziği ile birleştirerek kendi tarzını yarattı. Aynı yıl arkadaşları ile birlikte Zuğaşi Berepe adında bir grup kurma kararı aldı. 1995 yılında grup Va Mişkunan adlı ilk albümlerini yayımladı. İlk defa duyulan bir tarz olduğu için albüm olumlu tepkiler aldı. 1998 yılında ikinci albümleri İgzas'ı çıkardılar. Albüm ilk albüme göre daha çok ses getirdi. Bu albümden sonra grup dağıldı. 2000'li yılların başında Kâzım Koyuncu askere gitti. Askerden geldikten sonra ilk solo albümünün çalışmalarına başladı. 2001 yılında, Viya! adlı ilk solo albümünü yayımladı. 2002 yılında Gökhan Birben ile birlikte Gülbeyaz adlı televizyon dizisinin müziklerini yapmaya başladı. Aynı zamanda dizinin bazı bölümlerinde oynadı. Dizi müzikleri büyük ilgi gördü. Daha sonra Kâzım Koyuncu, Türkiye çapında tanınmaya başladı. Konserleri büyük kitlelerce izlendi. 2003 yılında ikinci solo albümünün kayıtlarına başladı. 2004 yılında Hayde adlı ikinci albümünü çıkardı. İkinci albüm ilkine göre büyük bir satış rakamına ulaştı. Yılın en çok satan albümlerinden birisi oldu. 2004 yılının sonunda kanser olduğu haberini aldı. Haberi alan ailesi ve sevenleri çok üzüldü. Doktorlar kendisini çok fazla yormamasını söylese de Kâzım Koyuncu konserler vermeye devam etti. 2005 yılında son konserini Karadeniz Teknik Üniversitesinde verdi. 25 Haziran 2005’te, testis kanserinin akciğerlerine yayılması sonucunda Şişli'de 33 yaşında öldü. Hayatı Kâzım Koyuncu, 7 Kasım 1971 tarihinde Artvin'in Hopa ilçesinde dünyaya geldi. Çocukluğunda "Kemençeci Yaşar" olarak tanınan Yaşar Turna'nın türkülerini çok dinlediğini her zaman dile getirirdi. Kazım Koyuncu çocukluk günlerini anlatırken "Kitap okuyan babamdan kaynaklı olarak diğer çocuklardan farklı oldum" diyerek babasının farklılığın kendisine nasıl yansıdığının altını çizer. Hopa'da bakkallık ve berberlik yaparak ailesinin geçimini sağlayan babası Cavit Koyuncu, 1960'lı yıllarda Türkiye İşçi Partisi'nin kuruluş dönemlerinde partililerle tanışmış, dükkânı öğrencilerin kitap-gazete okuma yeri hâline gelmişti. Kâzım Koyuncu'nun dört erkek ve bir kız olmak üzere beş kardeşi vardı. Babası, 12 Eylül Darbesi'nde Erzurum'da 6 ay hapis yattığı sıralarda Kâzım Koyuncu 10 yaşındaydı ve ailesi annesi Hüsniye Koyuncu'nun gayretleriyle ayakta kaldı. Babasının aldığı mandolin ve amcasının Almanya'dan getirdiği gitar, Kâzım Koyuncu'nun müzik yaşamının ilk adımlarına neden olur. 17 yaşında köyünden çıkar ve 1989 yılında İstanbul Üniversitesi'nde Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne girer. 1993 yılında aldığı bir kararla okulu bırakır ve sadece müzik yapmaya karar verir. Bu dönemi Kâzım Koyuncu "Zor dönemler, o okulu bitirip kaymakam falan olacaksın ya da kendi istediğin işi yapacaksın. Ama hep soru işaretleri olacak, sonu nereye varacak? Bu tercihlerden soru işaretli olanını tercih ettim" sözlerini dile getirerek ifade etmiştir. 1990 yılında Çağdaş Sanat Atölyesi’nin etkinliklerinde yer aldı. Çağdaş Oyuncular'ın sahneye koyduğu "Faşizmin Korku ve Sefaleti" adlı oyunun müziklerini yaptı. 1991 yılında Ali Elver ile birlikte kurduğu ve müziğe başladığını söylediği "Grup Dinmeyen" dönemini de yine bir röportajında: "Özgün ve protest müzik denen tarzda müzik yapmayı amaç edinen bir grup kurduk ama kısa zamanda elektrogitarı sokmaya başladık. Dağıldık, toplandık falan çok uzun sürdü." diyerek dile getirdi. Grup Dinmeyen, 1996 yılında Sisler Bulvarı adlı tek albümlerini çıkarıp dağıldıktan sonra, Kâzım Koyuncu 1993 yılında Mehmedali Barış Beşli ile birlikte Zuğaşi Berepe (Denizin Çocukları) isimli yeni bir grup kurdu. Zuğaşi Berepe, Kâzım Koyuncu'nun müzik yaşamında olduğu kadar Lazca söyleyen bir rock grubu olarak da Türkiye'de önemli bir adımdır. Aslında, Kâzım Koyuncu bir gösteride gözaltına alındığında Emniyette polisin ağzından laf almak için Lazca konuşmasıyla "Lazlığının" farkına vardığı hikâyesini birçok sohbetinde dile getirmişti. 1995 yılında grup ilk albümü Va Mişkunan'nı yayınladı. Üç yıl sonra ikinci albümleri İgzas'ı yayınladılar. 1998 yılında ikinci albümlerini yayınladıktan sonra grup dağıldı. 2000'li yılların başında Kâzım Koyuncu askere gitti ve uzun olan saçlarına veda etti. Askerden döndükten sonra 2001 yılında ilk solo albümü Viya!'nın kayıtlarına başladı. Albüm çok ses getirmedi, fakat Kâzım Koyuncu için büyük bir deneyim oldu. İlk albümdeki şarkılar daha sonra klasikleşti. 2002 yılında Gülbeyaz adlı Karadeniz dizisinin müziklerini yapması için teklif aldı. Teklifi kabul etti ve Gökhan Birben ile birlikte dizinin müziklerini yaptılar. Dizinin müziklerini yaptığı sırada dizinin bazı bölümlerinde yer aldı. Reyting rekorları kıran dizinin müzikleri çok beğenildi ve Kâzım Koyuncu tüm Türkiye'de bir anda tanındı. Dizi bittikten sonra konserler yoğunlaştı. 2003 yılında ikinci albümün kayıtlarına başladı. 2004 yılında ise ikinci solo albümü Hayde'yi yayımladı. Albüm satış rekorları kırdı. Yurt dışında da konserler vermeye başladı. Sürekli şiddetli öksürükleri başlamıştı. 2004 yılının sonunda arkadaşlarının isteği üzerine hastaneye gitti ve kanser olduğunu öğrendi. Ailesi ve sevenleri büyük üzüntü içine girmişti. Doktorlar kendisini fazla yormamasını söylese de konserler vermeye devam etti. 2005 yılının yaz ayında öldü. Öldükten bir yıl sonra anısına Dünyada Bir Yerdeyim adlı albüm yayımlanmıştır.[3] Kâzım Koyuncu bir röportajında "Ben bir müzisyenim, ondan sonra biraz Karadenizliyim, ama hepsinin ötesinde ben bir devrimciyim. Ve gerçekten doğru bildiğim bir şeyi en azından çok zorlanırsam ortaya koymaktan çekinmem" demiştir. Müzik kariyeri İlk Yıllar ve Zuğaşi Berepe Babasının aldığı mandolin ve amcasının Almanya'dan getirdiği gitar, Kâzım Koyuncu'nun müzik yaşamının ilk adımlarına neden olur. 1992'de henüz 20 yaşındayken Ali Elver ile "Dinmeyen" adlı özgün müzik grubunu kurmuş ve profesyonel müzik hayatı başlamıştır. Zamanla Lazca müzik yapmak için bu gruptan ayrılmışsa da rock'tan kopamamış ve geleneksel Laz halk müziğini rock tabanlı yorumlamaya başlamıştır. 1993'te okulu bırakmış ve sadece müzik yapmaya başlamıştır. Aynı yıl Mehmedali Barış Beşli ile birlikte Zuğaşi Berepe adlı rock müzik grubunu kurmuştur. Lazca rock yapma iddiası ile yola çıkan ve 1995 yılında Va Mişkunan adlı ilk albümlerini yayımladılar. Albüm pek ses getirmese de büyük ilgi gördü. İlk albümden üç yıl sonra 1998'de İgzas adlı ikinci albümlerini yaparak bu iddialarını da gerçekleştiren grup, albümü sınırlı sayıda yalnızca 130 adet bastı. Daha sonra "Bruxel Live" adlı bir konser albümünü çıkardıktan sonra grup 1999 yılında dağılmıştır. Solo Kariyer Kâzım Koyuncu, grup dağıldıktan sonra tek başına müziğe devam etmiş ve Salkım Söğüt adlı projelerin ikincisinde 3 şarkıyla yer almıştı. 2000 yılında Beyoğlu Metropol Müzik’in çıkardığı Salkım Söğüt dizisinin ikincisinde daha sonraları kendisiyle neredeyse özdeşleşen Megrelce "Didou Nana" şarkısını, Lazca çok sevilen bir türkü olan "Golas Empua Yulun" ile "Dağlarda Kar Sesi Var" türküsü ile yer aldı. Salkım Söğüt 4'te ise Kâzım'ın seslendirdiği en güzel şarkılardan olan ve Viya albümünde de yer alan "Ou Nana" şarkısında İlkay Akkaya ile düet yaptı. Kâzım Koyuncu müzik yaşamına tek başına devam etmek istediği zorlu döneminde kendi deyişiyle daha Karadenizli bir çalışmaya yöneldi. 2001 yılında Viya! adlı ilk solo albümünü çıkarmıştır. Albümdeki şarkılar birer klasik olmuştur. Albüm çok ses getirmese de ilgi görmüştür. Albüm, Kâzım'ın gelecekteki müziğinin şekillendiği, habercisi olduğu bir albüm olarak düşünülebilir. Albüm, Kâzım için gelecekte yapması gerekenler için bir işaret olmuştur. Kâzım Koyuncu, aslında bir geçiş çalışması oldu, diye nitelediği Viya! albümünü Lazca, Gürcüce ve Hemşince anonim şarkılar ve Laz sanatçı Hasan Xelimişi'nin eserlerini söyledi. Viya! albümüyle Karadenizlilerle tam bir bağ kuramasa da üniversite öğrencileri ve muhalif kesimlerle buluşur. 2002 yılında Kanal D'de yayımlanacak olan Gülbeyaz adlı Karadeniz dizisinin müziklerini yapmak için teklif alır. Yönetmen Özer Kızıltan ile dostluğu ve bir Karadeniz dizisine doğru katkılarda bulunabileceğini düşünerek teklifi kabul ettikten sonra, dizinin müziklerini çoğu kendi olmakla beraber Gökhan Birben ile birlikte yapar. Dizi bir anda popüler olunca müzikleri de büyük bir ilgi görür. Kâzım Koyuncu, dizinin bazı bölümlerinde oyuncu olarak görev almıştır ve dizinin yayımlandığı sırada tüm ülke çapında bir anda popüler olmuştur. Daha sonra Kemal Sahir Gürel ile birlikte Sultan Makamı adlı dizinin müziklerini hazırlamıştır. Bu sıralarda konserleri büyük ilgi görmüştür ve kalabalıklaşmıştır. Yurt dışında da konserler veren sanatçı, 2003 yılında ikinci solo albümünün çalışmalarına başlar. Türkçe türkülerin yanı sıra Lazca, Gürcüce, Hemşince, Megrelce şarkılarla Karadeniz’in tüm kültür ve renklerini yansıtmaya çalıştı. Tulum, kemençe, kaval gibi otantik çalgıların yanı sıra bas, elektrogitar, davul ve bilgisayar destekli seslerle müziğine tam da anlattığı gibi hem otantik hem modern ögeler kattı. Gülbeyaz dizisinin başrol oyuncusu Şevval Sam bu albümde "Ben Seni Sevduğumi" türküsünü seslendirirken Kâzım Koyuncu ile birlikte de "Gelevera Deresi" türküsüne düet yapmıştı. 2004 yılının Mart ayında yayımlanan albüm büyük ilgi görür. Yılın en çok satan albümlerinden biri olmasının yanı sıra en çok konuşulan albümlerinden birisi de olur. Albümden sonra konserler vermeye başlamıştır. Hayde, Kâzım Koyuncu'yu Karadenizlilerle daha sıkı buluşturan bir albüm oldu. Müthiş bir tempoyla hem Karadeniz kentlerinde, hem Türkiye'nin her bölgesinde hem de yurt dışında konserden konsere koştu. Kâzım Koyuncu, eski grubu Zuğaşi Berepe'den bu yana çalıştığı arkadaşları, yeni katılanları önemsiyor, çalışmalarında hep "arkadaşlarım" diyerek ekibine verdiği önemi de belli ediyordu. Metin Kalaç, Cafer İşleyen, Murat Dilek, Gürsoy Tanç ve sonradan aralarına katılan kemençe sanatçısı Selim Bölükbaşı, geri vokallerinin yanı sıra ve horonlarıyla izleyiciyi coşturan Harun Topaloğlu, tulumcular Metin Turan ve İsmail Avcı, Kâzım ile birlikte o müthiş sahne performanslarını yaratıyorlardı. Hayde, piyasa koşullarının alışılmış yöntemlerini kullanmamasına ve sektörün krizine karşın satış rakamlarıyla müzik dünyasını şaşırtırken geniş dinleyici kitlesi konserlerini dolduruyordu. Karadeniz müziğinin güçlü temsilcilerinden Fuat Saka, Volkan Konak ve Bayar Şahin ile birlikte düzenledikleri, büyük ilgi gören Hey Gidi Karadeniz konserler dizisinin de öncülüğünü yapmıştır. Ölümünden sonra 16 şarkının 4 tanesi konser kaydı, 4 tanesi (Dünyada Bir Yerde, Yalnızlığı Anla, Hoşçakal, Yine Burada) demo kayıt, geri kalanı ise farklı albümlerde (Gitarın Asi Çocukları (Anılar Düştü Peşime), Grup Patika/Aşk Beni Büyütmedi (Ayrılık Şarkısı), Seyduna (Hayat), Tuncay Akdoğan/Bir Nehir ki Ömrüm (Darbedar), Dinmeyen/Sisler Bulvarı (Askıda Yaşamak), dizi müziği (Le le le) yer alan Dünyada Bir Yerdeyim albümü Halkevleri tarafından 18 Aralık 2006 tarihinde çıkartılmıştır. Bu albümün geliriyle Kazım Koyuncu Kültür Merkezi çalışmalarına başlamış ve hâlen çeşitli atölye çalışmalarıyla katılımcılarına ücretsiz eğitimler vermeye devam etmektedir. 2008 yılında Kâzım Koyuncu'nun hayat hikâyesinin yanı sıra bir kısmı hiçbir yerde yayımlanmamış görüntülerle anlatan, yönetmenliğini Ümit Kıvanç'ın yaptığı "Şarkılarla Geçtim Aranızdan" belgeseli 3 DVD hâlinde yayımlanmıştır. Kişiliği Müzikte ve normal yaşantısında değişimci bir kişiliğe sahipti. Kendisini devrimci olarak tanımlıyordu. Kâzım Koyuncu, çevre sorunlarına duyarlı olmuştur. Karadeniz Sahil Yolu inşaatına karşı Rize ilinin Fındıklı ilçesinde düzenlenen eylemlere destekte bulunmuştur. “ "Bu arada; hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkişotlar'a, ateş hırsızlarına, Ernesto "Çe" Guevara'ya, yollara-yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya." „ Kanser hastalığı ve ölümü 2004 yılının Aralık ayında Kâzım Koyuncu'ya testis kanseri teşhisi konuldu ve kısa bir süre sonra tüm dostları, dinleyicileri kötü haberi aldı. Kâzım Koyuncu, hastalığıyla büyük bir mücadeleye girerken etrafındaki sevgi çemberiyle bu zor zamanların geçeceğine inanıyordu. Kanserin yarattığı zorluğa rağmen müziğinden vazgeçmedi ve kemoterapi tedavisi sırasında 4 Şubat 2005 tarihinde İstanbul, Taksim'deki Yeni Melek Gösteri Merkezi’nde izleyicileriyle kucaklaştı, sevenlerine bir konser daha verdi. İçinde bulunduğu durum için “ha kanser ha konser” diyerek esprili bir dil de kullandığı söylenir. Gördüğü ilaç tedavisinden çok sevdiği saçlarının tamamen dökülmesini beklemeden kendisi kestirmiş ve grubundaki bütün dostları da aynı şekilde saçlarını kestirmiştir. Bu konserde gruba nefesli sazlarıyla müzisyen dostu Kemal Sahir Gürel de katılmıştı. 23 Nisan 2005 günü Trabzon Dernekler Birliği'nin İstanbul Ticaret Odası'nda düzenlediği "Çernobil'in etkileri ve Hasta Hakları" panelinde yaşam, hastalık, bilimi sorguladığı acı ve isyanı bir arada hissettiren bir konuşma yaptı. Konuşmasında yerleşik düzenin kuralları dışında kalmasına karşın nasıl böyle bir geniş izleyici kitlesini edindiğini açıkça gösteriyordu. Kâzım Koyuncu, 30 Nisan 2005 tarihinde Trabzon Gazeteciler Cemiyetinin ödülünü almak için Trabzon'a gittiğinde hastalığı ilerlemişti ve ağrılarına karşın ayaktaydı. Son kez Karadeniz Teknik Üniversitesinde gençlerle bir kez daha buluştu ve çok sevdiği gibi horonlar tepildi, bir ağızdan şarkılar söylendi. 25 Haziran 2005 günü tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdiğinde gerçekten de bir yürüyüş başlatmıştı. Kâzım Koyuncu'yu İstanbul'dan uğurlamak üzere Harbiye Açıkhava Tiyatrosu'nda bir tören düzenlenmiş ve çok kısa sürede duyurusu da yapılamamıştı ama 26 Haziran 2005 günü binlerce kişi gözyaşları içerisinde gelmişti. Genç yaşlı, iş insanı, işçi, öğrenci, sanatçı, toplumun tüm kesimlerinden gelip Harbiye Açıkhava Tiyatrosu'nu dolduranları acılarını isyana dönüştürmüş Çernobil kazasından sonra kayıtsız kalan devlet, hükûmet yetkililerinin tutumlarını sorgulamıştı. Binlerce kişi Kâzım Koyuncu'yu taşıyan aracın arkasından Taksim'e kadar yürüdü, sloganlarını kesmedi. Aynı akşam Trabzon Havaalanında olan Karadenizliler doğduğu Hopa'ya doğru arkasından büyük bir konvoy oluşturdular. Yağmur altında Trabzon'un, Rize'nin ilçelerinden geçerken otoban kenarlarından, balkonlardan, pencerelerden isyankâr çocuklarına el salladılar bağırlarına bastılar. Kâzım, 27 Haziran 2005 günü artık adı Sugören olarak değiştirilen 2–3 km uzaklıktaki K’ise'deki evinden binlerce seveni tarafından alınıp tulum sesleri arasında Hopa Meydanı'na getirildi. Ailesi, grup arkadaşları, sanatçı dostları, sevenleri, nişanlısı Gönül Bozoğlu duygularını Hopalılarla ve Türkiye'nin dört bir yanından gelenlerle paylaştılar. Kâzım’ı doğduğu Pançol'a doğru giderken arkasında binlerce kişi vardı. 27 Haziran 2005'te, doğduğu köy olan Pançol'da fındık ağaçlarının çevrelediği köy mezarlığında defnedilmiştir. Hatırası 20 Eylül 2007'de, Kadıköy, İstanbul'da Kâzım Koyuncu Kültür Merkezi Derneği kuruldu. İlerleyen yıllarda da Atakum, Samsun merkezli Samsun Kâzım Koyuncu Gençlik Kültür Merkezi faaliyete geçti. 2019 Türkiye yerel seçimleri öncesi dönemin AKP'li Fındıklı Belediyesi'nce inşa edilen Millet Kıraathanesinin adı, belediye CHP'ye geçtikten sonra Temmuz 2019'da yapılan Belediye Meclisi toplantısında ″Kazım Koyuncu Kültür ve Sanat Evi″ (Aynı toplantıda Millet Bahçesinin yeni adı ″100. Yıl Atatürk Parkı″ oldu) olarak değiştirildi. Bu değişiklik Kaymakamlık tarafından “kamu yararı görmediği” gerekçesiyle reddedilince konu yargıya taşınmıştır. Yargının "Atatürk" ve "Kazım Koyuncu" isimlerinin ayrı incelenmesi gerektiğini bildirmesi üzerine Ağustos 2019 Meclis toplantısında ayrı ayrı oylama yapılmış ve 8 CHP üyesinin kabulü, 3 AKP üyesinin reddiyle değişiklikler hayata geçirilmiştir. Bu da İçişleri Bakanlığı 27 Kasım 2020'de parkın ve sanat evinin tabelası değiştirilirken harcanan 7 bin 864 TL ile 'kamuyu zarara uğratma' gerekçesiyle Belediye Başkanı Ercüment Çervatoğlu ve 7 CHP'li meclis üyesi hakkında soruşturma başlatmasına neden olmuştur.[10] Çervatoğlu soruşturma izninin iptali istemiyle Danıştay'a dava açmış, Danıştay 1. Dairesi 9 Nisan 2021'de verdiği kararla ilgili izni iptal etmiştir.[11] Böylece Rize'nin Fındıklı ilçesindeki Kazım Koyuncu Kültür ve Sanat Evinin varlığı tescillenmiştir. Hakkında yapılmış belgeseller Cine5, Portreler Kâzım Koyuncu belgeseli. Yayın tarihi: 25 Haziran 2012 CNN Türk, 5n1k Kâzım Koyuncu belgeseli. Yayın tarihi: 5 Aralık 2012 Şarkılarla Geçtim Aranızdan * DERLEME: Aycan AYTORE İNTERNET 25.06.2020

  • Trilye Festivali Başladı

    Zeki BAŞTÜRK * Heyecanla Beklenen Trilye Uluslararası Edebiyat Festivali Başladı. 24-29 Haziran arası gerçekleşecek etkinlik için start verildi. Bursa'dan saat 14:00'de kalkan otobüsle yerel konuklar Trilye'ye ulaştılar. Saat 16:00'da programda olan atölye çalışması yapıldı. Söylendiğine göre Bursa Trilye arası ulaşım sorunu da çözüldü. Tahsis edilen bir otobüs saat 09:00'da Bursa Acemler Metro İstasyonunun karşısından Trilye'ye gidecek olanları alacak ve gece 22:30'da tekrar geri getirecek. Otobüs resimde yer alıyor. İlgili olanların plakayı kaydetmelerinde yarar var. Söz konusu saatler dışında gitmek ya da ayrılmak isteyenler kendi olanaklarıyla bunu yapmaları gerekecek. Trilye, Mudanya, Bursa arası ulaşım kolay.

  • Sihirli Bir Sanatçı; Volkan Konak

    Turhan EYÜBOĞLU * Kim ne derse desin sihirli güçleri vardı Volkan’ın! Tarih 31 Mart 2025 Pazartesi… Türkiye’ye kasvet çöktü! Neşelenmesi de kederlenmesi de bir bahaneye bakan Karadeniz'i sarıp sarmalamış çaresizlik! Bir efkarlandı mı insanlarını daraltan, yüreklerini sıkıştıran kent ne yazık ki ülke çapında olan rengini yitirdi. Bugün Trabzon'un yeri ve göğü, denizi ve dört bir yanı grinin tonlarından ibaret! Eksilmenin kahrına gebe! Bugün, Karadeniz müziğinin can damarları kesildi. Binlerce notanın sahibi artık bu dünyayı terk ediyordu. Notalar neden bulunamadıklarını, neden karanlığın içinde kaldıklarını hiçbir zaman öğrenemeyeceklerdi. Hayal boşluğunun içinde gezip duracaklar, ancak müziğe bir türlü ulaşamayacaklardı. Çünkü Volkan Konak arkasındaki nota pelerinini bir şövalye edasıyla toplayarak gökkuşağının renklerine katıldı. Kim ne derse desin sihirli güçleri vardı Volkan’ın! Memleket hasreti içindeysen, bir yakının ölmüşse, sevdiğinden ayrılmış veya çok yakının zor durumdaysa dinleyemezdin Volkan’ı; çünkü ortak olurdu acına! Memleket hasreti yüklerdi dinleyenin kalbine! Hemen bir şey yapmak için kendini bir çaba içinde bulurdu. Dinleyemeyeceğim dediğin şarkıyı yüzlerce kez dinlerken bulurdun kendini! Volkan şarkılarıyla girerdi insanların kalbine. Bütün hasretini, acını, sevincini yaşarken yanında olurdu insanların. Bir de bakmışsın ki memleketinde, sevdiğinin mezarının başında veya sevdiğin her neyse onun yanında bulurdun kendini. Onun şarkıları muhakkak her insanın bir anını canlandırır, bir espirisi dudaklarında bir gülümseme bırakırdı. Kim ne derse desin sihirli güçleri vardı Volkan’ın! Onu izlerken istersin ki ekrandan çıksın bize gelsin, evde ne varsa koyalım masaya. Arkadaşlarımı, komşularımı çağırayım oraya. Burda yapalım programı; karşılıklı söyleyelim, içelim, gülelim, doya doya omuzlarımızda ağlayalım. Sevdiklerimizle olalım, kaybettiklerimizi analım, sevmediklerimize ağız dolu sayalım. Ekranda da seyretsen yanında gibi hissederdin Volkan’ı. Her televizyon programında şarkıyı söylerken "Tüm Türkiye!" dediğinde tüm Türkiye’nin ona eşlik ettiğini biliyorum, buna eminim. Ama ben şunu iddia ediyorum: Şarkıyı seyirciye eşlik ettirmede yedi kıtada, bir dudakda olsa onu şarkıya eşlik ettirdiğine hiç şüphem yok! Kim ne derse desin sihirli güçleri vardı Volkan’ın! İnsanları, görmediği Karadeniz'e aşık ettirir, memleket hasreti çektirirdi. Öyle duygulu okur ki okuduğu şarkıları, türküleri anılar gelirdi gözünün önüne. Dokunursan kaybolur diye olduğun yerde donakalırdın. O hayalin içinde var olduğunu sanırdın. Boğazına bir yumruk Karadeniz heyelanı gibi akıp gelip yerleşir. Birden ne yapacağını şaşırırsın. Yutkunamazsın, yutkunsan geçmez. Hayalin içinde kalırsın. Bir anda gözyaşın gözün ucundan bir damla olarak doğar, sonra arkasında bir yol bırakarak şakağa doğru yuvarlanır, sonra bir dağın tepesinden aşağıya akarcasına, yanağına doğru hızlanır. İşte bu zaman içinde sen neyi hayal etmişsen onunla geçirdiğin hayatı tekrarlarsın. Bir mucize gibi bu kısacık süreye bir yaşamı sığdırırsın. Anlamadan istem dışı yutkunur, boğazına yerleşen yumruktan kurtulursun. Kim ne desin sihirli güçleri vardı Volkan’ın! Ailede en yaşlısını bile programın başlangıcından sonuna kadar sandalyede gıkı çıkmadan oturttururdu. Hayranları kendisini seyredebilmeleri için 600 km günü birlik seyahat yapardı. Volkan ilk çıktığında kim bu dediklerini hatırlıyorum. İnsanlar onu bir şarkıcı olarak değerlendirmeye çalışıyordu içindeki Volkan’ı görmeden. Fatih Erkoç’la Yankılar programında izleyenler kim bu diyenlere büyük bir cevap olmuştu. Karadeniz yöresi ve kültürü ile hiç alakası olmayan insanları kendi türkülerini dinletebilmiş ve söyletebilmiştir. Sadece söyleyecek şarkısı olmadığını bir konuşmasında "Çevredeki insanlar böyle acı içinde, böyle mutsuz yaşarken mutlu olmayı bencillik olarak görüyorum." dediğinde insanlar söyleyecek sözü olduğunu da öğrendiler. Tanrı’dan isteği olan “sahnede ölmeyi” Tanrı’nın kabul etmesiyle hızlı başladığı hayatına hızlı bir şekilde sahneden ayrılarak son verdi. Seninle gurur duyuyorum Şövalyem; mekanın cennet olsun.

  • YAZAR ve ÜTOPYA

    Asiye ARSLAN * Şenol Yazıcı'nın Gufo Yayınlarından Mayıs 2026'da yayınlanan YAZAR ve ÜTOPYA, yazarın ideolojilerin sözcüsü değil, insanlığın vicdanı olması gerektiğini vurguluyor. Yazar ve Ütopya, edebiyatın toplumsal ve felsefi işlevini tartışan kapsamlı bir incelemedir. KİTAP, kimsenin o denli özgür olmadığını, sıra insanın ideolojilere mecburiyetini, yazarın ise dil aracılığıyla toplumsal düzeni sorgulama, ütopyalar kurma ve insanı özgürleştirme dolaysıyla ideolojilere karşı ütopyalar üretme ihtiyacını ele alır. Bir yandan insanın ideolojilere mahkûmiyetini hissettirmeye çalışırken yine bir yazarın ancak ideolojilerden arındığında özgürleşebileceğini, yetkinleşebileceğini iddia eder. Marksist, materyalist ve estetik perspektiflerin karşılaştırmalı analiziyle yazarın bağımsız konumunu ortaya koyar. Şenol Yazıcı, YAZAR ve ÜTOPYA'da ezberbozan cesur savlarda bulunur: "Hiçbir ideoloji devrimci kalamaz, çünkü kurulu düzeni, yani egemen gücü savunmak zorundadır. Bu da onu akarlıktan donmuşluğa taşır. Oysa ÜTOPYA mazlumun düş gücü, yazarın ütopik kurtuluş reçeteleri ve insanlığın ortak vicdanıdır; yazar da doğal olarak insanlığın yanında yer almalıdır," Yazar ve Ütopya'nın yeni eklerle genişletilmiş II. Baskısı, yazarın rolünü yeniden düşünmek isteyen okura, edebiyatın ideolojilerden bağımsız bir özgürleşme alanı sunduğunu hatırlatıyor. BİR KİTAP BUNU YAPABİLİYORSA DEĞERLİDİR “Bahar geliyor, gelmesine izniniz var mı?” sorusu tek başına bu kitabı ve insanlık çağı kadar eski o paradoksu anlatmaya yeter. Ne kadar iddia etseniz de o kapıdan öteki kapıya geçmek ya da bir mevsimi yaşamak isterseniz ya da aklınızdan geçen en çarpıcı cümleyi söylemek için izin alıyorsanız özgür olduğunuz tartışmalıdır artık. Bu kez başka bir şarkı tutturursunuz; uygar insan kırmızı da geçmez gibi... Ona tanrı da diyebilirsiniz; her durumda sizden büyük başka bir şey vardır kuralları koyan. Ya da ideoloji... Ne yaman çelişkidir o: Özgürlük mü yoksa ideoloji mi? Demokrasi var olan rejimlerin en iyisidir, demiş bir bilge, en iyi rejimdir dememiş. Öyle ya çoğunluğun hakimiyeti olan demokrasi kendiliğinden karşıtlarını, zıtlıklarını üretecek ve en çok oy için çırpınan ya da her yolu deneyen azınlıklardan biri çoğunluk oyunu aldığında da iktidar olacaktır. Bu da o toplumun bir bireyi olarak, ne olursanız olun, ister bir Diyojen, ister Karun, isterse dar gelirli bir emekli, sizi azınlıklardan bir birey yapar ve farkında bile olmadan çoğunluk olmak için mücadele etmek zorunda bırakır. Bunu yaptığınızda da ne kadar tarafsız kalmaya uğraşsanız da siz artık bir ideolojinin tutsağı oldunuz demektir. Türkçesi; siz bir ideolojiye mecbursunuz. …ve ideolojiler ağzı güzel laf yapan yazarları o kadar sever ki? ŞENOL YAZICI bu kitapta yazarın, ideoloji seçmeye zorlanmasını, egemen ideolojinin baskılarını, sanat ve sanatçının çağlar üzeri çatışmalarını aktarıyor. Bunu da işlek bir dille ilginç metaforlarla yerine getiriyor. Kitabın sonunda yazarın başında savunduğu ideolojiyi siz de savunur oluyorsunuz: Her ne olursa olsun yazar, İNSANLIĞIN yanında olmalı, diyorsunuz. Bunu başaran bir kitap değerli olmaz mı? YAZAR ve ÜTOPYA uzun süre konuşulacak bir kitap olacak. Didaktiktik bir konu olmasına karşın rahat ve eğlenceli bir okuma sunan, aynı zamanda bu yönlü bir kaynak olacak birikimler saklayan YAZAR ve ÜTAPYA, alanın boşluğunu doldurmaya aday gibi duruyor. KİTAPLA İLGİLİ DAHA FAZLA BİLGİ EDİNMEK İÇİN RESME TIKLA

  • TRİLYE'de BAYRAM VAR: Uluslararası Mudanya Yazarlık Yaz Festivali Programı

    * Festivalin Sanat Yönetmenliğini Prof. Dr. Hasan Erkek, Yapım Yönetmenliğini Mehmet Çandar yürütüyor. UMUDAYAZ 2026’nın Yönetim Kurulunda ise Prof. Dr. Hasan Erkek’in yanısıra, Muhsine Arda, Mehmet Çandar ve Seden Soyer Çandar yer alıyor. Bursa Pupa Sanat Merkezinin yazar, yönetmen ve çevirmen üyeleri, ayrıca Bursa yazar ve sanatçıları buluşmayı eşgüdüm içinde ve gönüllü olarak gerçekleştiriyorlar. UMUDAYAZ 2026, Mudanya Belediyesinin mekanlarında ve katkılarıyla hayata geçiyor. Daha önceki deneylerimizden biliyoruz bu organizasyonlar büyük bir imece, çoklu akıl ister. Emek verenleri kutluyoruz. Bu arada Bursalı yazar ve sanatçıların gönüllü katılımını sağlamak için aylarca bitmez bir enerjiyle birebir görüşmelerle emek veren Muhsine ARDA'yı bu arada takdirle anmak gerekir. UMUDAYAZ'ın başarılı olması, süreklilik taşır hale gelmesi gönülden arzumuzdur. Alkışlıyoruz. maviADA DERGİSİ UMUDAYAZ 2026 Uluslararası Mudanya Yazarlık Yaz Festivali Programı “Her Şeye Rağmen Sanat Üretmeye ve Paylaşmaya Devam ediyoruz” Mudanya / Trilye 24 Haziran 16.00-17.00 Yurt dışından gelecek konukların Sabiha Gökçen Havaalanından alınışı 16.00-17.30 Oyun Atölyesi / Prof. Dr. Hasan Erkek* (11 yaş ve üzeri 15 kişi için, ücretsiz, kayıt gerekli) Taş Mektep Akademi 19.00-20.30 Yemek 21.00-22.30 Festival Açılışı (Grup Nehir’le) Konuşmalar ve konukların tanıtımı Tirilye Kültür Merkezi 25 Haziran 07.30-09.30 Kahvaltı 11.00-12.30 Şiir Atölyesi / Prof. Dr. Yusuf Alper* (11 yaş ve üzeri 15 kişi için, ücretsiz, kayıt gerekli) Taş Mektep Akademi 11.00-12.30 Okuma: Aralarından Müzik Geçen Öyküler Ayşen Işık, Defne Çizakça, Muhsine Arda (Oturum Başkanı), Orhan Aydın, Süreyya Aydınhan, Şifanur Özçelik Şirin, Zeki Baştürk, Zeynep Aliye Tirilye Kültür Merkezi 12.30-14.00 Yemek 14.30-Sergi Açılışı: Şiirden Desene İmgeler (Prof. Zeliha Akçağolu) Şiir Saati (şairlerin, resimleri yapılmış şiirleri okumaları) Ali Al Shalah, Arzu Parlatan, Azam Abidov, Betül Tarıman, Biba İsmail, Cenk Gündoğdu, Duran Saper, Durmuş Taşdemir, Elif Burcu Özkan, Esra Özlem Dökmen, Fatima Chbibane, Gülbiye Öztürk, Güneş Aynur Mete, Halide Yıldırım, Hanen Marouani, Hatice Türkmen Yurtseven, Hasan Erkek, Irène Santori, Leyla Şeker, Muhsine Arda, Rahmi Emeç, Süreyya Akçay, Şaban Akbaba, Şaziye Çelikler, Ömer Ekinci, Özcan Erdoğan, Yusuf Alper, Yüksel Akyüz, Yusuf Yağdıran, Zehra Betül Yazıcı, Zarife Biliz Tirilye Kültür Merkezi 16.30-17.00 Kahve ve imza molası 17.00-18.30 Panel: Çocuk ve Gençlik Yazarlığı Arzu Parlatan, Hasan Erkek (Oturum Başkanı), Seden Soyer Çandar, Nihal Aksoy, Pelin Yılmaz, Şaban Akbaba, Zarife Biliz. Tirilye Kültür Merkezi 19.00-20.30 Yemek 21.00-22.30 Şiir Akşamı Tirilye Kültür Merkezi Şiir Okuma: Ali Al Shalah, Arzu Parlatan, Azam Abidov, Betül Tarıman, Biba İsmail, Cenk Gündoğdu, Duran Saper, Durmuş Taşdemir, Elif Burcu Özkan, Esra Özlem Dökmen, Fatima Chbibane, Gülbiye Öztürk, Güneş Aynur Mete, Halide Yıldırım, Hanen Marouani, Hatice Türkmen Yurtseven 26 Haziran 07.30-09.30 Kahvaltı 11.00-12.30 Öykü Atölyesi / Şaban Akbaba* (11 yaş ve üzeri 15 kişi için, ücretsiz, kayıt gerekli) Taş Mektep Akademi 11.00-12.30 Okuma Tiyatrosu: Bal Arısı Sevgi (Çocuk Oyunu) Yazan: Arzu Parlatan Tirilye Kültür Merkezi 12.30-14.00 Yemek 14.00-15.30 Panel: Yazarlık ve Çevirmenlik Dr. Diana Luque, Dr. Elif Burcu Özkan, Muhsine Arda (Oturum Başkanı), Dr. Timour Muhidine, Irène Santori, Sara Zellou, Dr. Simeon Stampoulou Tirilye Kültür Merkezi 15.30-16.00 Kahve ve İmza Molası 16.00 Projeksiyon: Videoşiir ((videopoèmes) seansı Tuğçe Dervişoğlu Hugo Dervişoğlu Taş Mektep Akademi 17.00-19.00 Gezi: Tekne Turu 19.00-21.00 Yemek 21.00-22.30 Tiyatro Oyunu: Cumhuriyet Destanı Yazan:Hasan Erkek Yöneten: Talip Aydemir Yapım: PupaSanat Tirilye Kültür Merkezi 27 Haziran 07.30-09.30 Kahvaltı 11.00-12.30 Roman Atölyesi / Besnik Mustafaj* (11 yaş ve üzeri 15 kişi için, ücretsiz, kayıt gerekli, Türkçe çeviri var) Taş Mektep Akademi 11.00 Okuma Tiyatrosu: Pürüzsüz (yetişkin oyunu) Yazan: Bahar Özyörük Tirilye Kültür Merkezi 12.30-14.00 Öğle Yemeği 14.30- Sergi Açılışı: Hasan Erkek Şiirlerinin Resimleri Taş Mektep Akademi 14.30-16.30 Panel: Yazarlar ve Yayıncılar Cenk Gündoğdu (Sahne Yayınları), Dr. Diana Luque (Antigona Yayınevi), Prof. Dr. Hasan Erkek (Oturum Başkanı), Irène Santori (Nino Aragno Yayınevi) Özcan Erdoğan (İkaros Yayınları, Karşı Yayınları), Dr. Timour Muhidine (Actes Sud), Zarife Biliz Tirilye Kültür Merkezi 16.30-17.00 Kahve ve İmza Molası 17.00-19.00 Şiir Saati Hasan Erkek, Irène Santori, Leyla Şeker, Muhsine Arda, Ömer Ekinci, Özcan Erdoğan, Rahmi Emeç, Süreyya Akçay, Şaban Akbaba, Şaziye Çelikler, Yusuf Alper, Yusuf Yağdıran, Yüksel Akyüz, Zehra Betül Yazıcı, Zarife Biliz. Taş Mektep Akademi Avlusu 19.00-20.30 Yemek 21.00-22.30 Şiirli Müzik Akşamı (Türkülerle Şiirler): Zeynep Sezer Yıldırım Ali Al Shalah, Arzu Parlatan, Azam Abidov, Betül Tarıman, Biba İsmail, Cenk Gündoğdu, Duran Saper, Durmuş Taşdemir, Elif Burcu Özkan, Esra Özlem Dökmen, Fatima Chbibane, Gülbiye Öztürk, Güneş Aynur Mete, Halide Yıldırım, Hanen Marouani, Hatice Türkmen Yurtseven Taş Mektep Akademi Avlusu 28 Haziran 07.30-09.30 Kahvaltı Gezi: 00.90.00-12.00 Yabancı konuklar için Bursa gezisi 11.00-12.30 Masal Atölyesi / Pelin Yılmaz* (11 yaş ve üzeri 15 kişi için, ücretsiz, kayıt gerekli) Taş Mektep Akademi 12.30-14.00 Yemek 14.00-15.30 Panel: Tiyatro Yazarları ve Uygulayıcıları Bahar Özyörük, Cenk Gündoğdu, Prof. Drita Bengolli, Gürol Tombul, Prof. Dr. Hasan Erkek (Oturum Başkanı), Mehmet Çandar, Talip Aydemir Tirilye Kültür Merkezi 15.30-16.00 Kahve ve İmza Molası 16.00-17.00 Okuma: Romandan Işıklı Sayfalar Besnik Mustafaj, Fahriye Güney, Mecbure İnal, Muhsine Arda (Muhsine Arda), Necmi Gürsakal, Talip Aydemir, Timour Muhidine Tirilye Kültür Merkezi 17.30-19.00 Panel: Yazarlık ve Medya Besnik Mustafaj, Binay Kazan, Cemal Kırgız, Gürol Tonbul, Fatima Chbibane, Ferit Bilge Gültekin, Yavuz Pak, Zeki Baştürk (Oturum Başkanı) Tirilye Kültür Merkezi 19.30-20.30 Yemek 21.00-22.30 Şiirli Müzik Akşamı (Grup Simya, Bestelenmiş Şiirlerin Şarkıları) Şiir Okuma: Hasan Erkek, Irène Santori, Leyla Şeker, Muhsine Arda, Ömer Ekinci, Özcan Erdoğan, Rahmi Emeç, Süreyya Akçay, Şaban Akbaba, Şaziye Çelikler, Yusuf Alper, Yusuf Yağdıran, Yüksel Akyüz, Zehra Betül Yazıcı, Zarife Biliz. Tirilye Sahili 29 Haziran 07.00.00-8.00 Kahvaltı 08.00 Sabiha Gökçen Havaalanına Hareket Genel Sanat Yönetmeni : Prof. Dr. Hasan Erkek Yapım Yönetmeni :Mehmet Çandar Yönetim Kurulu Üyeleri :Hasan Erkek, Mehmet Çandar, Muhsine Arda, Seden Soyer Çandar. *Ücretsiz yazarlık atölyelerine katılmak isteyenler, bu telefon numarasını arayıp ücretsiz kayıt yaptırabilirler. 11 yaş ve üzeri herkese açık olan atölyelerden, birden fazlasına kayıt yaptırmak mümkündür. Kayıt İçin Tel: 05071661600

  • UMUDAYAZ 2026

    Muhsine ARDA * Uluslararası Mudanya Yazarlık Yaz Buluşması 13 Ülkeden 100 Dolayında Katılımcıyla Mudanya’da (Tirilye) Gerçekleştirilecek * “Her Şeye Rağmen Sanat Üretmeye ve Paylaşmaya Devam Ediyoruz” Mudanya Belediyesinin desteğiyle, Dramatist / Avrupa Yazarlık Akademisi’nin ve Pupa Sanat Merkezi’nin öncülüğünde, Mudanya’da uluslararası düzeyde özgün bir yazarlık buluşması gerçekleştiriliyor. 24-29 Haziran 2026 tarihinde gerçekleşecek buluşmada, 13 ülkeden (Fransa, İspanya, İtalya, Yunanistan, Kosova, Arnavutluk, Kuzey Makedonya, Özbekistan, Irak, Tunus, Fas, Hollanda ve Türkiye) 100’ün üzerinde katılımcı karşılaşmış olacak. Buluşma, yazarlarla/şairlerle, çevirmenleri, yayıncıları, yapımcıları, uygulamacıları, ressamları, müzisyenleri ve medya temsilcilerini bir araya getirmeyi amaçlıyor. Buluşmanın bir amacı da, deneyimli yazarlarla genç yazarları buluşturarak ilham vermek, deneyim paylaşımı için ortam oluşturarak yazarlık eğitimini pekiştirmek ve niteliğini arttırmaya katkıda bulunmaktır. Ulusal ve uluslararası düzeyde sanatsal iletişim ve iş birliği olanakları yaratmak da buluşmanın amaçları arasında. UMUDAYAZ 2026, bir yandan Bursa’da yaşayan yazarlarla, Bursa dışından gelen yazarları ortak etkinliklerde bir araya getirirken, öte yandan genç yazarlarla deneyimli yazarların iletişimini başlatıp geliştirerek paylaşımda bulunmalarına katkıda bulunacaktır. Buluşma; resim, müzik, sinema gibi yan disiplinlerle yazarlığa daha çok etkileşimde bulunmasına olanak yaratacaktır. Şiir ve öyküler üzerine resim ve fotoğraf sergileri, video şiirler ve çeşitli atölyelerle zenginleştirilecektir. Buluşma sanatsal/bilimsel karşılaşmalar, yazarlık ürünlerinin (okuma tiyatroları, tiyatro gösterileri, konserler) sunumlarıyla zenginleştirilecektir. Buluşmaya, 30’un üzerinde şair, 10’un üzerinde öykü yazarı, 10’un üzerinde roman yazarı ve 10’un üzerinde tiyatro oyunu yazar katılacaktır. Yönetmenler, oyuncular, dramaturglarla adı geçen festival daha da zenginleşmiş olacaktır. Grup Nehir, Grup Simya ve Zeynep Sezer Yıldırım, edebiyatla ilişkili müzikleriyle festivale katkıda bulunacaktır. Bunların yanı sıra beş gün boyunca genç yazarlara ve şairlere yönelik olarak ücretsiz atölye çalışmaları gerçekleştirilecektir. Buluşmanın yol gösterici cümlesi ise, “Her Şeye Rağmen Sanat Üretmeye ve Paylaşmaya Devam Ediyoruz” olarak seçildi. 24-29 Haziran 2026’da Tirilye’de halka açık olarak gerçekleşecek UMUDAYAZ 2026, Mudanya Belediyesinin desteğiyle gerçekleştirilecektir. Festivalin Sanat Yönetmenliğini Prof. Dr. Hasan Erkek, Yapım Yönetmenliğini Mehmet Çandar yürütüyor. UMUDAYAZ 2026’nın Yönetim Kurulunda ise Prof. Dr. Hasan Erkek’in yanısıra, Muhsine Arda, Mehmet Çandar ve Seden Soyer Çandar yer alıyor. Bursa Pupa Sanat Merkezinin yazar, yönetmen ve çevirmen üyeleri buluşmayı eşgüdüm içinde ve gönüllü olarak gerçekleştiriyor. UMUDAYAZ 2026, Mudanya Belediyesinin mekanlarında ve katkılarıyla hayata geçiyor. 24 Haziran 2026’da, saat 21.00’de başlayacak * GÖNDEREN: Muhsine ARDA

  • Bir Sigara İçelim Babam!

    ÇAĞLA BAŞTÜRK * -Ayrılıklar karşısında metanetine hayran olduğum Ceren Molla’ya ...- Kalabalık kentlerde yalnızlığa mahkûmdur insanlar. Şairin de dediği gibi: “kimselerin vakti yoktur durup ince şeyleri anlamaya”. Sessiz bir kabulleniş hakimdir her şeye. Kimin işine yaramış ki isyan etmek. Susmak en iyisidir belki de... Ilık bir bahar sabahı salına salına yürüyordu Ankara sokaklarında. Gök mavisi gözlerini yeni bir güne başlamanın yorgunluğu ve isteksizliğiyle açtı. Giyinip evden çıktı. Sokaklar hep bir yerlere yetişmeye çalışan insanlarla doluydu. Onlar gibi, Orhan Veli’nin bizim için her sabah hiç üşenmeden boyadığı o uçsuz bucaksız gökyüzünü fark etmeden yola koyuldu. Zaman akıp gidiyordu. O da bu akıp giden zamanın bir tutsağıydı. Ta ki aynı günün öğleden sonrasında çok uzaklardan gelen bir rüzgar penceresinden girip yüzüne çarpıncaya dek... İçinde nedenini bir türlü anlayamadığı bir sevinç doğdu. Çok bildik, sıcacık bir duyguydu bu ama bir türlü anlamlandıramıyordu işte. Masanın üzerindeki defter gözüne çarptı. Eli deftere uzandı. Kalemin kâğıtla dayanılmaz buluşmasına bıraktı kendini: “Aylardan eylüldü. Eylülün 26’sı. Günlerdense Cuma. Yaşamımın en son, en güzel günlerinden biri… Ilık rüzgarlar esiyordu kentimin üzerinden. İçim kıpır kıpırdı. Bastıramadığım bu mutluluk dalgası tüm benliğimi sarmıştı. Güneş bugün daha mı başka parlıyordu? Ya gökyüzü daha da mı maviydi? Bugüne dek kuşların bu kadar güzel cıvıldadığını hiç fark etmiş miydim? Bilmem. Aşıktım. Ve aşık olduğum adamla evleniyordum. Dünyanın nasıl döndüğü umurumda bile değildi. Yalanlar, aldatmacalar öyle uzaktı ki bana. Bembeyaz bir gelinliğin içinde kanatlanmış uçuyordum adeta. Ayaklarım bir türlü yere basmıyordu. Tüm dünyayı; herkesi, her şeyi tüm kalbimle kucaklamak istiyordum. Âmâ göremediğim bir şey vardı... Benden birkaç adım uzakta uğruna tüm yaşamımı feda edebileceğim zayıf bir bedende bir çift mavi göz benim için gözyaşı döküyordu...”Durdu. Derin mavi gözleri donuklaştı. Kendini toparlayıp yeniden yazmaya koyuldu: “Günler, haftalar, aylar dayanılmaz bir hızla geçip gidiyordu. Kış, sonbaharın yerini alıyordu ağır ağır. Yaşamımız biraz daha zorlaşmıştı. İşten ayrılmıştı. Para sorunlarımız oluyordu ama ne fark ederdi ki, o yanımda olunca her zorluğa katlanma gücünü bulurdum kendimde. Yeter ki başımı çevirip baktığımda onun bakışlarıyla karşılaşabileyim. Yeter ki o ‘canım’ desin bana. Yeter ki sevsin beni...”Yüreğinden sıcacık bir şey aktı. Ne de çok seviyordu onu. Sözcükler ne de zor ifade edebiliyordu duygularını. Ne zor şeydi bu denli çok sevmek ve ne zor şeydi bu denli çok severken ayrılmak. İçi sızlıyordu: “İçim sızlıyordu o ocak akşamı. Kararını vermişti. Amerika’ya gidiyordu. Bana sormamıştı bile. Bencilce düşünmüş ve en iyisinin bu olduğuna kanaat getirmişti. Gerçekten en iyisi bu muydu? Kaçmak mıydı iyi olan? Beni dinlemedi hiç. Hoş, içimdeki sevgiyi ben ona anlattım mı? ‘Gitme, kal yanımda’ diyebildim mi? Onu öyle seviyordum ki, parmaklarımın arasından akıp giden sular gibi onun da kayıp gitmesine izin veremezdim. Ama verdim işte. Ve gitti... Uzağa. Çok uzağa. Kilometrelerce uzağa... Aşılması güç bir okyanus girdi aramıza... Aylardan şubattı. İçim özlemlerle doluyordu. Tüm sevdiklerimden uzakta yapayalnızdım yine. Bomboş gözlerle bakıyordum çevreme. Telefon acı bir haykırışla çaldı. Hani insanın içine tanımsız bir sızı saplanır ya kimi zaman telefonun sesiyle. İşte, öyle sızladı içim. Titreyen ellerimle açtım telefonu. - Efendim? - Ceren? Kızım? Arayan annemdi. Sesi buz gibiydi. Belki de söyleyecekleri sıkıyordu yüreğini. Bir türlü söyleyemiyordu. - Kızım, nasılsın? - İyiyim annecim, sen? - Ben pek iyi değilim kızım. - Neden anne kötü bir şey mi oldu? - Öyle kızım. Babanı bu sabah ameliyata aldılar. Ellerim ve yüzümdeki tüm kan çekilmişti adeta. Avuçlarım soğuk soğuk terliyordu. Dayanamadım sordum: - Ee? - Kızım, baban! durdu sesi titremişti. Duyulur duyulmaz bir sesle “kansermiş ” dedi. Sanki o an dünya daha da hızlı dönmeye başladı. Algılamakta güçlük çekiyordum. Sesler, insanlar uzaklaşıyordu gittikçe. Her şey bir uğultu halini almıştı. Yanlış anlamış olabilirdim. Belki de yanlış teşhisti. Bu yalnızca filmlerde mi olurdu? Kendimi neden bir an sonra toparladım; - Tamam anne, işten izin alıp akşam Bursa’ya geliyorum. Her şey nasıl bu kadar kötü olabilirdi? Her şey nasıl da bir anda dayanılmaz bir kâbus olabilirdi? Oysa ne kadar da mutluydum birkaç ay önce! Uzansam güneşi yakalayabilirdim. Ya şimdi yolumu aydınlatacak bir ay ışığım bile yok... Nefes almak neden bu kadar güç? Neden bitmez tükenmez gün ve geceler bu denli ağır bir yük üzerimde? Eve gelince onu aradım. Ah, o sevdiğim! Onun sesini duymak,gecenin zifiri karanlığı içinde gün ışığı gibiydi...Nasıl da sevgi doluyordum o var olunca. O gece yola çıktım. Hiç durmadan ağlıyor, tüm bunların neden benim başıma geldiğini sorguluyordum: Babam. Canım babam benim. O güzel mavi gözlerine ömrümü verebileceğim babam. Neden sen? Neden dünya üzerinde bu kadar kötü insan varken, neden sen? Neyin cezası bu? Ve neden bu kadar ağır olmak zorunda? Allah’ım neden? Hastanede onun o zayıf bedenini görünce bir kez daha tarifsiz acılarla sızladı yüreğim. Nasıl olurdu da o böyle olabilirdi? Canım babam! Babam benim! Öyle çok seviyorum ki seni! N’olur gitme babam! Sen de gitme!”Yüzündeki çizgiler derinleşti. Mavi gözleri yaşlarla doldu. Boğazında düğümlenen hıçkırıklardan kurtulamıyordu bir türlü. Kısacık kestirdiği sarı saçlarıyla bilinçsizce oynuyor, bir çıkış yolu arıyordu. Bir sigara yaktı. Derin bir nefes çekti, kendini öldürmek ister gibi... Kalemi yeniden aldı eline, yazmaya başladı: “O karanlık günlerde yanıbaşımda bir ses duydum. Onun sesiydi bu! Döndüm. Sımsıkı sarıldım. ‘Canıım!’ dedi. Ah canım! İçimi kapkara yapan duygulardan sıyrılıp ılık ve aydınlık günlere açmıştım kapılarımı bu sözle. Nasıl bir rahatlamaydı bu? Bilmiyorum. Ama o vardı ya şimdi. Yeterdi bana. Ne var ki çok sürmedi bu güzel düş. Hemencecik karabasanlara dönüştü. Artık nefes almak daha da güçtü, içimi yakan bir şeyler vardı. Ne kadar gözyaşı dökersem dökeyim dinmiyor, aksine alevleniyordu. Daha kötüsü olabilir miydi? Oluyormuş meğer... O,sevdiğim, canım, her şeyim... Gitti. Yine. Uçsuz bucaksız görünen bu gökyüzünün altında beni yapayalnız bırakarak… Gitti... Uzağa. Çok uzağa... Kilometrelerce uzağa. Aşılması güç bir okyanus girdi aramıza... Zaman, elindekileri yitirmeye başlayınca anlaşılmaz bir hızla geçer... Durdurmak istersin. Ama kim başarmış ki sen başarabilesin... Akışını durduramadığım sular gibi geçip gitti zaman. Yaz, bende mevsimlerin en güzeli, kapımı çaldı. İçimi ısıtan ılık bir temmuz sabahı okyanusu aştım...İçim kıpır kıpırdı.Aylardan sonra ilk kez onu görecektim.Her şeyi unutmuş yalnızca bu güzel heyecana kaptırmıştım kendimi.Onu görünce,nedense,her şey bambaşka oluyordu gözümde.Varlığı varlığımdı,yokluğu yokluğum... Mutluyken de çabucak geçermiş zaman. Hep o anda kalalım istermişsin de kalamazmışsın. Mutluluğu bulup ve yitirmek, hiç bulamamaktan daha çok acıtırmış ya insanın içini. Galiba benim kaderim de bu: Acı çekmek! Babamın hastalığı gün geçtikçe ağırlaştı. Onu kaybedecektim ve buna bir türlü engel olamıyordum. Onun o mavi gözlerini bir kez daha görememek düşüncesi aklımı başımdan alıyordu. Artık daha sık gider olmuştum eve.Takvim yaprakları hiç durmadan ilerliyor;babam yaşamımdan engel olamadığım bir hız ve acıyla kayıp gidiyordu.Bir bayram sabahıydı. Birlikte yaşadığımız son bayramın sabahı... Çok zayıflamıştı, incecik bedeni yatağın içinde kaybolup gidiyordu. Artık yerinden de kalkmıyordu pek. Ona: - Babaaam!, dedim, içimde bir türlü durulmayan denizler dalgalandı. Ben sana babam deyince sen bana ne diyordun? Yorgun ve kısık sesiyle: - Yavruuum!,dedi.Tüm gücünü bu sözü söylemeye harcadığı nasıl da açıktı. - Babam! - Yavrum! Gitme babam! N’ olur gitme babam! N’ olur sen de gitme babam! Bırakma beni babam! “Baba demek iki a iki b demek değil ki” diyordu ya şair... Nasıl olsun babam! Sen beni bırakıp gidersen... Aylardan aralıktı. Aralığın 10’u… Günlerdense Cuma. Eve gidiyordum. İçimi daha da çok sıkıyordu acılar bu gece. Evi aramıştım. Annem, babamın bugün daha da kötü olduğunu söyledi. Korkuyordum. Onu kaybetmekten daha da çok korkuyordum. Soğuk ve karanlık gecede Bursa terminaline vardığımda amcamın oğullarının beni karşılamaya geldiklerini gördüm. Aman Allah’ım, yoksa? Babaaaam!!! Gitme babam!Beni bırakma babam!Sensizliği sığdıramıyorum aklıma. Gitme babam! Ama gitti. O incecik bedenini toprağın altına koymak... Babamı toprağın altına koyamazlar benim!Ama koydular. Ve şimdi de benden onsuzluğa alışmamı bekliyorlar.Nasıl alışılır ki?”Mavi gözleri yaşlarla parlıyordu. Öyle çok özlüyordu ki onu... Nasıl alışılırdı, o incecik, sarı saçlı mavi gözlü devin yokluğuna? Nasıl alışılırdı, onun sesini duymamaya? “Zaman”diyorlardı, “Zaman her şeyin ilacıdır.” Öyle miydi? Bilmiyordu: “Yapayalnızım, işte şimdi. Yapayalnızım. Hiç kimsem yok. O da yok. O çok sevdiğim... Gelmedi okyanusun ötesinden... En kötüsü nedir? Ölüm mü ihanet mi? Ya da her ikisinin birden olması mı? Babam öldü. O,o çok sevdiğim yerime başka kadınları koydu. Nasıl yaptı bunu? Bilmiyorum ki; ben hiç yalan söylemedim ona... Duvarımdaki Can Yücel portresine bakıyorum. Ve onun sözleriyle konuşuyorum: ‘Yalnızlığım benim çoğul türkülerim Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi’ Susuyorum. Benim sana en çok ihtiyacım olan zamanda sen yoksun. Gel hadi, bir sigara içelim babam! Kimin işine yaramış ki isyan etmek. Susmak en iyisidir belki de...” Defteri usulca kapattı. Arkasına yaslandı. Gözyaşları yanıyordu yanaklarında. Aylardır mavi gözlerinin derinlerine dek işlemişti bu keder. Ağlamak istiyordu incecik bedeni sarsıla sarsıla. Ama yapamadı. Yerinden kalktı. Dışarı çıktı. Gülümseyen bir akşam güneşi gökyüzünü kızıla boyamakla meşguldü. Yaşamın her rengi vardı gökte. Karanlık ve aydınlık hep bir yerde buluşuyordu. Gülümsedi, yüreğiyle; yalnız dudaklarıyla değil... Bakışlarını indirdi, tam bu sırada ışıl ışıl iki gözle buluştu gözleri... ÇAĞLA BAŞTÜRK 2 Mart 2006, Ekleyen Yusuf Yağdıran

  • BİR MAVİ SERENCAM

    NURTEN B. AKSOY * 2026 yılı da daha öncekiler gibi ekonomik, sosyal ve siyasal sıkıntılarla başlamış, gelecekle ilgili çok da umudumuz kalmamıştı. Ama baharın gelişiyle doğa nasıl canlanıp filizlerini veriyorsa maviADAlılar da deyim yerindeyse damarlarına yürüyen can suyuyla canlanıp meyveye durdu. BAHAR maviADA'ya bereketli geldi. Benim ilk kitabım Kapıldım Gidiyorum, bir süre aramızda olamayacak Niyazi Uyar'ın bir ve ŞENOL YAZICI'nın da dört yeni kitabı; Bir Mavi Serencam, Uçun Kuşlar Uçun, Yazar ve Ütopya ile Mavi Yazılar Atlası edebiyat dünyasına merhaba dedi. Satın aldığım kitaplar geldiğinde ilk okuduğum kitap on iki yıldır içinde olduğum maviADA'nın, bir anlamda yaşam öyküsü olan BİR MAVİ SERENCAM. İlk kitap olarak onu seçişimin altında biraz da benim de anılarım olduğunu hissetmem var. Kitap daha elinize aldığınızda mavi kapağıyla göz dolduruyor. Gufo yayınlarından çıkan ve 240 sayfa olan kitabın satış sitelerinde tanıtımı ise şöyle yapılmış; "Bir Mavi Serencam bireysel deneyimden yola çıkarak Türkiye’de edebiyat ve dergicilik dünyasının yapısal sorunlarını tartışan, samimi bir metin ve edebiyat sosyolojisi için değerli bir tanıklık sunuyor. Bir yazarın kendi yolculuğunu anlatırken Türkiye’de dergiciliğin ve edebiyat çevrelerinin perde arkasını da aralıyor. Şenol Yazıcı, 'kral çıplak' demekten çekinmiyor, dergiciliğin kutsal bir iş değil; emek, sabır ve biraz da esnaflıkla yürüyen bir uğraş olduğunu hatırlatıyor." 2002 yılında kimse-SİZ ile başlayan serencam maviADA ile yirmi beş yıldır serüvenine devam ediyor. Bu süreçte pek çok yazara âdeta bir okul olan derginin misyonu hâlâ devam ediyor. Şenol Yazıcı kitabında dergiciliğin zor yanlarını anlatırken, bu serencamdaki yol arkadaşlarını hiç unutmamış ve bir vefa örneği olarak hemen hepsini anmış ve onlara kitabında yer vermiş. Kitabı büyük bir zevkle okudum, şimdi sırada diğerleri var.

  • ilhan Selçuk

    -Güncelliğini yitirmeyen; İlhan Selçuk’un 9 Ekim 1967 tarihli köşe yazısını sizinle paylaşıyoruz.- Gidinin Satılmış'ı!. * Vatandaş Mehmet askerden izinli gelmiş köyüne. Anasının babasının elini öptükten sonra kahveye varmış. Kahvedekiler Mehmet’i görünce çok sevinmişler. Birer birer elini sıkmışlar: -Hoş geldin… demişler. -Hoş bulduk… demiş Mehmet. Mehmet’i buyur etmişler başköşeye: -Sigara? -Eyvallah, demiş Mehmet -Kahve nasıl olsun? -Orta şekerli… Kahveci bir orta şekerli yapmış. Sigarasını yakmış Mehmet. -Eee anlat bakalım, ne var ne yok? -İyilik sağlık. -Askerlik nasıl geçiyor? -Hamdolsun bir şikayetim yok… -Kumandan iyi mi? -İyidir. -Seni sağlıklı gördük maşallah… -Allaha şükür. Sıra gelmiş Mehmet’e: -Siz de ne var ne yok? Raporu vermiş köylüler: -Bu yıl havalar iyi gitmedi, mahsul kötü. - Allah beterinden saklasın. -Hüseyin Ağa’nın koyunları hastalık kaptı, tümü öldü. -Sağlık olsun. -Akbaşların büyük nine sizlere ömür. -Başımız sağ olsun. -Sarı Ahmet’in gelini ikiz doğurdu ama bebeler yaşamadı. -Ömür Allahın emri… -Sadık Ağanın çobanını kurt parçaladı. -Ne denir, alın yazısı. -Gidinin Satılmışı köye imam oldu. O ana dek sakin sakin haberleri dinleyen Mehmet yerinden öyle bir sıçramış ki, başı tavana vurayazmış. -Neee gidinin Satılmışı köye imam mı oldu? -Evet.. -Hırsız Satılmış köye imam mı oldu? -Evet.. -Uğursuz Satılmış köye imam mı oldu? -Evet.. -Sahtekar Satılmış köye imam mı oldu? -Evet.. -Kim yaptı o alçağı imam? -Biz yaptık. -Neden? -Köylü baktı ki cemaat camiye toplandığı zaman Satılmış'ın yapmadığı hırsızlık, uğursuzluk, rezillik yok…Cemaat camide iken ayakkabıları çalmasın, göz önünde bulunsun diye bu aklı bulduk. Hem de belki imam olunca haya eder de hırsızlığından vazgeçer diye düşündük. -Şimdi nasılsınız? -İyiyiz: Rezil Satılmış minbere çıkıp vaaz veriyor bize…Namustan, ahlaktan, vatanseverlikten, insanlıktan nutuk çekiyor. Gidinin rezili göz önünde bulunduğu için biz vaaz dinlerken ayakkabılarımızı çalamıyor. *** Vatandaş Mehmet iznini bitirip birliğine dönmüş. Gel zaman git zaman askerliğini bitirmiş; terhis olup düşmüş gene köyüne… Kahveye varınca, hoş- beşten sonra sormuş köylüye: -Satılmış hala imam mı? -İmam.. -Rahat mısınız? Köylüler hep bir ağızdan ah çekmişler: -Gidinin rezili gene yolunu buldu. Kendisi çalamıyor artık; ama minbere çıkıp ahlak, namus üstüne bize vaaz verirken, kardeşleri çalıyor sonra da üleşiyorlar. İLHAN SELÇUK * İLHAN SELÇUK (11 Mart 1925, Aydın - 21 Haziran 2010, İstanbul), Türk gazeteci ve yazar. Düzenli gazetecilik kariyerine 1961'de Akşam'da başladı; aynı yıl Tanin'e oradan Vatan'a geçti; ertesi yıl Nadir Nadi'nin çağrısı üzerine Cumhuriyet gazetesinde yazmaya başladı. 1991 yılından ölümüne kadar Cumhuriyet'in başyazarlığını yaptı. İlhan Selçuk, 12 Mart Muhtırası'ndan sonra "9 Mart Cuntası" içerisinde yer almak savıyla tutuklandı ve Ziverbey Köşkü'nde işkence gördü. 21 Mart 2008 tarihinde saat sabah 04:30 sıralarında Ergenekon operasyonu kapsamında gözaltına alındı ve iki gün sorgulandıktan sonra tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. 21 Haziran 2010 tarihinde ölen yazar, Hacıbektaş ilçesindeki "Yıldızlar Mezarlığı"na defnedildi. Yaşamı Babası Mehmet Kasım Selçuk, annesi Hikmet Selçuk'tur. Asker olan babasının görevi sebebiyle çocukluğunda Türkiye'nin birçok değişik yerinde bulundu. Karikatürist Turhan Selçuk'un ve Mengü Ertel'in eşi Ülfet Ertel'in kardeşidir. En büyük abileri Orhan ise, Harp Okulunda okurken ölmüştür. İlhan Selçuk, 1950'de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Bir süre serbest avukat olarak çalıştıktan sonra, önce yayıncılığa sonra da gazeteciliğe yöneldi. Kardeşi Turhan Selçuk'la birlikte 41 Buçuk (1952) ve Dolmuş (1956), Aziz Nesin ve Turhan Selçuk'la birlikte Karikatür (1958) adlı mizah dergilerini çıkardı. Karikatür dergisi, sonradan Semih Balcıoğlu'nun Taş adlı mizah dergisiyle birleşerek Taş-Karikatür adını aldı. İlk yazıları 1952 yılında 41 Buçuk dergisinde çıkan Selçuk, 1961'den itibaren gazeteciliğe başlayarak Yeni İstanbul, Akşam, Tanin ve Vatan gazetelerinde fıkra yazarlığı yaptı. 1963'te girdiği Cumhuriyet'teki "Pencere" adlı köşesindeki yazılarını ölümüne kadar sürdürdü. 12 Mart Dönemi İlhan Selçuk 12 Mart Muhtırası'ndan sonra, 9 Mart 1971 darbe teşebbüsüne katılan Millî Demokratik Devrimcilerden olduğu gerekçesiyle gözaltına alındı. 12 Mart 1971 muhtırasına giden süreçte Doğan Avcıoğlu'nun çıkardığı Devrim gazetesi etrafında toplanan ve içlerinde 27 Mayıs Darbesini yapan Millî Birlik Komitesi'nin gerçek lideri Emekli Korgeneral Cemal Madanoğlu'nun da bulunduğu öne sürülen "Millî Demokratik Devrimciler", o dönemin siyasi partilerinin demokrasi anlayışının bir oyalamaca olduğunu ileri sürerek ulusçu-devrimci yöntem olarak ifade edilen ilkeler doğrultusunda parlamento dışı muhalefeti savunuyorlardı.Devrim gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Hasan Cemal, çok sonraları anılarını anlattığı Cumhuriyet'i Çok Sevmiştim adlı kitabında o zamanki maksatlarının "ulusalcı" subayları ikna ederek onlarla birlikte 1917'de Rusya'da yapılmış olan Ekim Devrimi gibi askeri darbeye benzeyen bir "Millî Demokratik Devrim" yapmak olduğunu yazdı. 1971'de Oktay Kurtböke ile beraber sıkıyönetim mahkemesinde yargılandı. Selçuk, 12 Mart döneminde "Ziverbey Köşkü"nde yaşadığı sorgulama günleri üzerine açıklamalar yapmayı düşünmediğini belirtse de 1987 yılında burada yaşadıklarından yola çıkarak "Köşk"ün adını taşıyan bir kitap yazdı. Kitapla birlikte Ziverbey Köşkü’nün işkence iddiaları ilk defa anlatılmış oldu. Selçuk, Köşk’teki işkence iddiasını ifadesinin içine akrostiş yöntemiyle gizlice yerleştirmişti, yazdığı her cümlenin sondan ikinci kelimesinin baş harfi yukarıdan aşağı sıralandığında "işkence altındayım" cümlesi çıkıyordu. Yazar, Ziverbey Köşkündeki "ilişki ağı" konusundaki bir soruyu şöyle yanıtlamıştır: "Erenköy Köşkü Cevdet Sunay-Memduh Tağmaç-Faik Türün cuntasının işkence merkeziydi. 12 Mart yapısı içinde özel bir yeri vardı. Çünkü 1. Ordu'nun bulunduğu İstanbul bölgesinde Faik Türün, kendi yetkilerini kullanarak özel operasyonlar yaptırabiliyordu. Basın da İstanbul'da olduğuna göre, burada yaşandı birçok şey. İnsanlar tutuklanmaya, gözaltına alınmaya, kovuşturulmaya başlandı, davalar birbirini izledi. Bu karmaşa içinde aydınlık olan şudur: 12 Mart döneminde Erenköy'de, Ziverbey'de Zihni Paşa Köşkü diye anılan (ya da Ziverbey Köşkü) yerde Faik Türün ve (1991 yılında bir Dev-Sol militanı tarafından öldürülecek olan) Memduh Ünlütürk buyruğunda bir işkence merkezi kurulmuştur. Bu işkence merkezinde de birçok aydın tezgâhtan geçirilmiştir." Selçuk, kitapta yaşadığı işkenceyi şöyle anlatıyordu: “Gözlerim bağlı olduğundan hiçbir şey görmüyordum. Birileri beni yere yatırmışlar, çoraplarımı çıkarmışlardı. Ayak bileklerime bir alet geçirilmişti. Bir manivelanın ya da vidanın sıkıştırıldığını duyumsuyordum. Öyle bir an geldi ki, bacaklarımı kıpırdatamaz oldum. Bir yağ mı sıvı mı sürüyorlardı tabanlarıma sonra sopa inip kalkmaya başladı. Kendimi acıya katlanabilir sanırdım (...) ancak falakanın verdiği acı hiçbir acıyla kıyaslanamaz (...) Taa kemiklerine işleyen bir acı duyuyor insan. Başlangıçta bağırmamak için kendimi tutuyor, dişlerimi sıkıyordum. Ama sonra kendimi bıraktım; çünkü ne kadar çabalarsan çabala sesine gem vuramıyorsun. Önce hırıltı başlıyor, ardından feryada dönüşüyor, hayvanlaşıyorsun. Olayın bir de ruhsal yanı var ki, bedensel acının üstüne biniyor. Kendini aşağılanmış olarak görüyorsun..." Sonraki yıllar 1991 yılında, Nadir Nadi'nin ölümünden sonra Cumhuriyet'in yayın politikası nedeniyle başlayan tartışmalar sonucunda bir grup yazar ve çalışanla beraber gazeteden ayrıldı. Ancak Nisan 1992'de yeni bir yayın kurulu oluşturulmasıyla gazeteye döndü ve ölümüne kadar sürdüreceği başyazarlık görevine başladı. Türkiye İnsan Hakları Kurumu Vakfı (TİHAK) kurucu üyesidir. 1997 Sertel Demokrasi Ödülü'ne layık görülmüştür. İlhan Selçuk, 21 Mart 2008 günü saat sabah 04:30'da Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alındı. Selçuk'la birlikte gözaltına alınanlar arasında İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu, Ulusal Kanal Genel Yayın Yönetmeni Ferit İlsever, Aydınlık Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Serhan Bolluk ve gazeteci Adnan Akfırat da bulunmaktaydı. İlhan Selçuk, 22 Mart'ı 23 Mart 2008'e bağlayan gece, saat 01:30'da serbest bırakılmıştır. 14 Ağustos 2009 günü, rahatsızlanarak Vehbi Koç Amerikan Hastanesi3 Yoğun Bakım ünitesinde tedavi altına alınmış ve beyin damar tıkanıklığına bağlı olarak kısmi felç geçirdiği saptanmıştır. 10 gün yoğun bakım ünitesinde tedavi gören Selçuk, 24 Ağustos 2009 günü yoğun bakımdan çıkmıştır. 21 Haziran 2010 günü çoklu organ yetmezliği nedeniyle İstanbul'da öldü. Vasiyeti üzerine Nevşehir'in Hacıbektaş İlçesi'nde ağabeyi Turhan Selçuk'un yanı başında toprağa verildi. Eserleri Uzak Komşu Rusya'dan Gezi Notları (1967) - Gezi notları Mustafa Kemal'in Saati (1969) - Belgesel yazılar Yüzbaşı Selahattin'in Romanı (2 cilt, 1973/1975) - Roman Güzel Amerikalı (1976) - Gezi notları Sovyetler, İran, Amerika İzlenimleri (1976) - Gezi notları Yeni Krallar, Yeni Soytarılar (1976) - Belgesel yazılar Atatürkçülüğün Alfabesi Ağlamak ve Gülmek (1982) - Belgesel yazılar Düşünüyorum Öyleyse Vurun (1984) - Belgesel yazılar Görülmüştür (1986) - Belgesel yazılar Ziverbey Köşkü (1987) - 12 Mart dönemi tutukluluğu anıları Japon Gülü (1988) - Deneme Enel Hakk'ın Hakkı - Cumhuriyet gazetesinde çıkmış, Alevi-Sünni konularında yazılmış çarpıcı yazıları içermektedir. Bazı Bektaşi Fıkraları ile okuyucu eğlenerek bilgilendiriliyor. İskele Sancak Sol - Sağ - Şeriat (1996)

bottom of page