top of page

Arama Sonucu

maviADA'ya DÖN

Boş arama ile 4493 sonuç bulundu

  • Butik Bir Ülke:Makedonya

    / Makedonya'da bir hafta-1 / Şimdilik Macaristan'ın başkenti Budapeşte'de yaşayan küçük oğlumuz Dr. Işık'ın daveti üzerne önceki yıl Macaristan'a, geçen yıl Sırbistan'a ailecek birer haftalık bir gezi yapmıştık. Bu yıl Balkan ülkelerinden hangisini görmek istediğimizi sordu ve orada bize kılavuzluk yapacağını söyledi. Oraları tanıyor sayılır, üstelik İngilizce ve Macarca'dan başka Sırpça da biliyor. Makedonya'yı tercih ettik. 28 Temmuz Cumartesi günü, bir aylık bir tatil için dört gün önce geldiğimiz Ayvalık Bizim Köy Tatil Sitesi'nden kalktık. Edremit Havaalanından İstanbul Sabiha Gökçen Havaalanına, oradan da Makedonya'nın başkenti Üsküp'e uçtuk. Pamuk ve kar yığınlarıını andıran bulutların üstünden ve yanından geçmek çok zevkliydi. Fotoğraf çekmek isterdim, ne yazık ki uçakta telefonlar kapalı oluyor İstanbul ile Üsküp arası bir saat on dakika çekiyor. Ülkelerimiz arasında da bir saat farkı var. Şimdiki gençler dijital âlemde çok marifetli. Ellerindeki akıllı bir telefonla oturdukları yerden her şeyi kolayca hallediyorlar. Oteller, bunların fiyatları, ülkelerin hatta kentlerin haritaları sokaklarına varıncaya kadar ellerinin altında. Işık'ın bizim için hazırladığı programa göre, bir gün ve gece Üsküp'te, iki gece Ohri'dde, bir gece Manastır'da kalıp farklı bir yoldan Üsküp'e dönecek burada iki gece daha kalacaktık. Böylece Balkanların ortasında ve denizle hiç bir kıyısı olayan Makedonya'nın ana yollarını izleyerek, doğası hakkında görüş edinecek, gecelediğimiz kentlerin ana meydanlarını ve caddeleriini adımlayacak, restoranlarında yemeklerini yiyecektik. “BİZ FAKİR BİR ÜLKEYİZ” Sırbistan, Kosova, Arnnavutluk, Yunanistan ve Bulgaristan'la çevrelenmiş Makedonya, Yugoslavya'nın dağılmasından sonra 1991'de yeniden bağımsızlığına kavuşmuş bir ülke. Biz Türkler, bu dağılmayı iyi karşılamadık. Galiba başlıca korkumuz bu ayrılmaların Türkiye'nin bir gün Yugoslavya gibi dağılmasına modellik edeceği idi. İki ülkenin şartları ve tarihi kuşkusuz çok farklı ama ben milletler nasıl isterlerse öyle yaşamaya hakları olduğunu düşünüyorum. İster federasyon kurarlar, isterlerse bağımsızlığı tercih ederler. Onların bileceği şey. Biz yaklaşık 780 bin kilomettrekare yüzülçömüne ve 81 milyon nüfusa sahip bir ülkede yaşadığımız için ölçülerimiz buna göre biçimlenmiş. Buna göre Makedonya hem yüzölçüsü hem nüfus bakımından minyattür bir ülke gibi. Düşünebiliyor musunuz kapladığı alan Türkiye'nin kırkta biri (25.713 kilometrekare), nüfusu ise Türkiye'nin otuzda biri kadar (2.100.000). Topraklarımızın zekâtını vermemiz gerekseydi, bu Makedonya kadar bir yer tutardı. İç Anadolu bölgesinde iki veya haydi haydi üç ili birleştiriniz Makedonya kadar oluyor. Havaalanından Yugoslavların Skopje dedikleri Üsküp kenti arası 25 km. Otobüsün hareketine bir saat olduğu için taksiyle gitmeyi tarcih ediyoruz. Fiyat 800 Yugoslav Denarı. Yogoslavya'nın milli parası Denar. Her yerde Yuro da geçiyor. Bir Türk Lirasına döviz bürolarında 11 Denar, diğer yerlerde 10 Denar veriyorlar. Dolayısıyla taksiye yaklaşık 80 Türk lirası ödemiş oluyoruz. Günler önceden Arnavutlarınn işlettiği, bizim için tutulmuş gösterişsiz bir otelin dört kişilik odasına yerleşiyoruz. Burası Üsküp'ün daha çok Müslüman Arnavutların ve Türklerin yaşadığı Eski Çarşı'da. Bit Pazarı'nın yakınında. Tuvaletine teharet musluğu bu nedenle konulmuş olmalı... Vardar Irmağı, Üsküp'ü ikiye bölmüş. Bu tarafında Müslümanlar, öte tarafında Makedonlar, baka bir ifadeyle Hıristiyanlar yaşıyor. Otele yerleştikten sonra yürüyerek zaten yakın olan kent merkezine yürüyoruz. 500.000 nüfusluk kentin kalbi burada atıyor. Eski Çarşı dışında yapılar bazı Avrupa kentlerinde olduğu gibi çok eski değil. 1963 yılındaki büyük depremde yıkılanların yerine sosyalist dönemin yapı tarzı olan toplu konutlar yapılmış. Irmağın hemen yanından geceleri ışıklandırılan çepeçevre kale duvarları yükseliyor. Vardar nehri üzerinde bir çok araç ve yaya köprüsü var. Bunların en ünlüsü Taş Köprü bir Osmanlı eseri. Eski Çarşı, bir veya iki katlı, küçük yapılardan oluşmuş işyerleriyle dolu. Bir çok sokaklara ayrılıyor. Hatıra eşya satanlar olduğu gibi, el sanatlarının yapıldığı dükkanlar, yiyecek içecek yerleri de var. Bit Pazarı denen bölüm ise biraz daha arkaik. Üstü kapalı bu pazarda meyve ve sebze dahil her şay satılıyor. Kabak, şeftali, patates, domates, üzüm, elma, biber fiyatlarına baktım, etiketlerinde 20-40 arası fiyatlar yazılı. Denar olarak. (Türk Lirasına vurunca 2-4 Lira arasında.) Makedonya, Türkiye'ye göre ucuz mu pahalı mı anlayamadım. Pahalı olarak gördüklerim için Işık, bunun Türk Lirasının Yuro karşısınnda değer kaybetmiş olmasından kaynaklandığını söylüyor. Taksilerinin bazısında taksimetre var, bir kısmında yok. 4 Lira'ya gittiğmiz yerler de oldu, 70-80 lira verdiğimiz mesafeler de. Bir lokantada üzerimizde oluşan bir yemek lekesini silmek için kolonyalı mendil istediğimizde garsondan önce yan masadan biri dedi ki “Biz yoksul bir ülkeyiz. Bunu parasız veremeyiz!” Bu lokantada yediğimiz dört kişilik yemek bira dahil 950 Denar tuttu. (Kişi başı 24 TL'ye geliyor.) Burada garsona yüzde 10 bahşiş de veriliyor. Ülkede dilenci görmek insanı üzüyor. Gerçi hemen her ülkede dilenciye rastlamak mümkün. Onlardan Küba'da, Çin'de, ABD'de, İngiltere'de, Türkiye'de de var.

  • Merve Çavdar

    ATANAMADIĞI ve İŞ BULAMADIĞI İÇİN CANINA KIYAN ÖĞRETMEN KIZIMIZ... -Merve Çavdar'ın 30 Kasım 2012'de facebook sayfasında paylaşımı- 1993 Doğumlu... Kimbilir ne zorluklarla ama ne umutlarla okudu üniversiteyi, öğretmen oldu. Atanamadı. İş bulamadı. 2018 Türkiye'sinde pırlanta gibi üniversite bitirmiş bir çocuk, bunaldığı dünyaya isyan bile edemeden ölüme koştu. Geriye çocukluğu, öğretmenlik hayalleri hatıra kaldı... *

  • Üvey Kardeş

    Bize geldiğinde dört yaşındaydı. Yaramaz mı yaramaz, haylaz mı haylaz, cin gibi bir çocuktu. Yaramazlık yapınca ailenin diğer fertlerinin aksine ona kızmaz sadece çok ayıp gibilerinden başımı sallardım, o kapkara badem gözlerini gözlerime diker köşeye sıkıştırılmış bir fare gibi boyuna posuna bakmadan ütüne atlayacakmış gibi durur bakardı. İçimi çeker kendi işime bakardım, o da ıslak kedi gibi gelir, yanıma oturur gözlerini benden ayırmaz, ben onunla konuşana kadar oradan ayrılmazdı. Kışla usulü terbiye görülen bizim eve alışmak durumunda kalan bu dördüncü çocuk, bütün kuralları yıkmak ve bizim evdeki usulü bozmak için yetiştirilmişti sanki. Asiydi, dikkat çekebilmek için yapamayacağı şey yoktu, dayak yemeye varacak kadar... Annesi, babasını çok küçük yaşta kaybeden oğlunu geç de olsa terbiye etmeye çalışırken, üvey babadan dayak yiyeceğine benden yesin mantığıyla olmalı dövmeye kalktığında, her seferinde yaralı bir hayvan yavrusu gibi yanıma kaçıp arkama saklanan bu üvey kardeşi korumak için dersimden kalkar, eve yeni gelen ve zor da olsa alışmaya çalıştığımız üvey annenin önünde dururdum. -Hayır, dayak yok -Lütfen karışma -Benim yanımda dövemezsiniz... -Kalbini kırarım bak şimdi -Dayak yok, kötü vuruyorsunuz, onun kemikleri kırılacağına benim kalbim kırılsın daha iyi. ......... Kedimiz köpeğimiz yoktu, ama evde hep beni takip eden bir ufaklık vardi artık. -Abla neden yağmur kırmızı yağmıyor? -Abla neden çikolata ağacı yok? -Abla neden.....? .... -Sus artık bak ders çalışıyorum! Okula başladığında çok sevinmiştim; evden çıkacak, kendisine ait, biraz koşup yorulacağı, kendini ifade edebileceği bir dünyası olacak diye düşünmüştüm. Yanılmışım... Yaramazlıkları, haylazlıkları aile tarihinde görülmemiş bir yaratıcılıkla sürerken derslerini de öğrenmiyordu. İlkokul birinci sınıf matematiğini öğretmek, onunla uğraşabilecek ve ailede en sabırlı bilinen bana düşmüştü. -Abla bu fasulyeler ne için? -Matematik öğreneceğiz, gel bak, sana toplama çıkarma öğreteceğim. -Peki! Gözleri pırıl pırıl parlıyor, onunla uğraşılmasından, onunla konuşulmasından, onunla kavga bile edilmesinden zevk alıyor. Doğuştan mı bu hissettiği ilgi açlığı, yoksa alkolik babasının genleri mi, O zaman bilemiyorum. -Bak işte burada on tane fasulye var, say bakalım Sayıyor hemen, çok zeki olduğunu hep biliyordum. -Bak şimdi iki tane alıyorum. -Neden abla? -Sen şimdi dinle tamam mı? -Tamam. -Buraya koyuyorum, kaç tane say bakalım? -Bir iki, iki tane... -Tamam şimdi buraya da fasulye koyuyorum, burada kaç fasulye var? Say bakalım. -Biiir, ikiii... iki tane var. -Aferin, şimdi bu iki fasulyeyi alıyorum ve bu iki fasulyenin yanına koyuyorum. tamam mı? -Neden? -Eee, toplama öğreneceğiz ya, ondan -Peki.. -Say bakalım kaç fasulyen var şimdi. -Bunların hepsi benim mi? -Neylerin? -Fasulyelerin... -Senin olsunlar tamam, ama bak şimdi burada... -Başka var mı? -Ne var mı? -Fasulye. -Bak canım, sen fasulye kısmını bırak, toplamaya bak. Bak iki tane burada, iki de yanına koydum, kac fasulye oldu? -Fasulyeleri nereden aldık? -Bak kızacağım ama, toplama öğretmeye çalışıyoruz burada değil mi? Niye aklın hep oyunda? -... -Bak iki burada, iki de yanına koydum, say bakalım kaç tane var? -Biir, ikiii, üüüüüç. -Evet? -Üç tane var Kapkara gözleri parlıyor, uzun siyah kirpiklerinin arasından bana bakıyor. yüzünde hınzır bir ifade. Ben onun orada dört fasulye olduğunu bildiğini biliyorum, o benim onu bildiğimi, biliyor mu bilmiyorum, ama pes etmiyorum. -Bir daha say. -Biiir, ikiiii, üüüüç, beşşşş. -Beş tane mi var orada şimdi? -... -Kaç tane var? -Beş! -Beş? -Evet... -Bir daha say! -Biir ikiiii üüüüçç! Üç tane var -Bir daha say! -Biir, ikiii, üççç, beşşş. Beş tane var.... ...Hayati boyunca hiç dört demedi...

  • Bademcik Ameliyatı

    On dört yaşımdaydım, artık zamanı geldi dediler, en çok da sürekli hastalanarak onlara çektirdiğim zulumü azaltmak için olmalı bademciklerimden kurtulmak için beni ameliyat ettirmeye karar verdiler. Okullar şubat tatiline girmişti, kötü, gri bir Ankara kışında otobüs ve dolmuşla elimde bir torba, üvey annemle Ankara Hastanesine gittik. Doktoru gördük, bana kalacağım odayı gösterdiler; tek kişilik bir oda... Babam öyle olsun demiş, sağ olsun. Doktor, "şimdi sen dinlen, ameliyat yarına" dedi. Üvey annem çocuklar evde yalnız diyerek beni bırakıp gitti. Günün geri kalan kısmında kitap okudum, gece lambasını açık bırakıp yattım; hastanenin sesleri açılıp kapanan kapıların sesleri giderek kesildi, uyumuşum. Sabah doktor geldiğinde pencereden dışarı bakıyordum. "Yok mu yanında kimse?" dedi. "yok, herkesin işi gücü var" dedim. Tamam o zaman "hadi gidelim dedi"; uzun koridorlardan geçip ameliyathane olması gereken yere vardık. "Seni uyutamam, yanında büyük yok, zaten de bu ameliyatta kimse uyutulmaz, onun için simdi sen sandalyeye otur" dedi. Oturdum; "Bademciklerine iğne yapacağım, onları uyuşturacağım ve alacağım, hiç acımayacak, tamam mı?" Başımı salladım, doktor şimdi düşünüyorum da otuz küsur yaşlarında olmalıydı, ama bana çok yaşlı görünüyordu o zaman tabii. Koskocaman adam, canın acımayacak diyorsa acımaz herhalde diye düşündüm. yanılmışım... Önüme oturdu, yandaki masadan büyük bir şırınga aldı ve iğne taktı. Gözüme koskocaman görünen o iğneyi bademciklerimin etrafına batırıp çıkardıkça gözlerimden sessizce gelen yaşları "Ne var bunda ağlanacak, koskocaman kızsın sen" diyerek gene kendisi sildi. "Bitti artık, bundan sonra acımayacak, tamam mı?" Bu sefer başımı sallamadım, yalan söylemişti ve ben ona olan inancımı yitirmiştim. "Şimdi bademciklerini alacağım, çok sürmez hemen biter, sen sessiz dur tamam mı?" Ağzıma giren makası görünce gözlerimi kapadım, annemi istiyorum dedim içimden; anne neredesin, keşke yanımda olsaydın şimdi, ama makas ağzıma girmişti bir kere, hiç acımasızca kesiyordu bir yerlerimi; kırt-kırt-kırt-kırt-kırt... Doktorun solukları kalbimin gümbürdeyen sesine karışıyor kulaklarıma doluyor, başımı döndürüyordu. kırt-kırt-kırt-kırt... Anne neredesin? "Tükür şimdi" doktor ellerimi tuttu, "Buz kesmişsin, bak şimdi seni yatağına götürüp yatıracağız, dinlenirsin, tamam mi?" Tamam değil,dedim içimden, beni kestin, sesini duydum, artık tamam değilim. Doktor beni odama yolladı, uzun koridorlardan geçip odama geldik. yattım. yatağın başında duran masanin üstündeki siyah klasik telefon öğlene doğru çaldı, babamdı. - Nasılsın kızım? - İyiyim baba... - İstediğin bir şey var mı? Biraz ilgi, biraz şefkat, tutulacak sıcak bir el demedim ona. - Hayır baba, teşekkür ederim. - Hadi yat uyu, iki güne kalmaz iyileşirsin. - Evet, teşekkür ederim... Ertesi günü çok kötü oldum, sanki olmayan bademciklerim gene şişmişti ve bu sefer artık sesim de çıkmıyordu, yataktan hiç kalkmadım, doktor geldi beni görmeye, "Kimse yok mu yanında, yalnız mısın?" Başımı salladım evet babında. "Hımmmm, sana mecmua getireyim mi, biraz eğlenirsin" Kalktı, gitti bir müddet sonra elinde bir sürü mecmuayla geri geldi. "Bak fotoroman da var, sever misin?" Başımı salladım. fotoromanı kim sevmezdi ki o zamanlar? "Al oku, ben de burada senin yanında oturayım, kitabımı okuyayım." O hastanede dört beş gün kalmış olmalıyım, babam ve annem telefonla hatırımı sordular birkaç kere, yanıma doktorla hemşireden baska kimse gelmedi. Aksam yemeğinden sonra yarim saat için bile olsa doktorum, bana getireceği gazeteleri mecmuaları nereden buluyorsa buluyor getiriyordu. O kitaplarını okurken ben mecmualarıma bakıyordum. Son gece, ertesi günü beni taburcu edeceğini söyledi. "Ama birisinin gelip seni götürmesi lazım, seni kendi başına bırakamam kapıya" gülüştük. "Üvey annem gelecek sanırım", dedim. "Eh nihayet" dedi. Ertesi sabah beni taburcu ederken tokalaştık, ona teşekkür ederken ameliyat için değil, ama sonrası için demedim. "Çok iyi doktorsunuz" dedim, "Bir gün ben de sizin gibi bir doktor olmayı isterim" Küçücük çocukmuşum gibi burnumu fiskeledi. "Daha iyilerini olacaksın sen" Gene yalan söylemişti, doktor olmayacaktım.

  • SÖZ VER

    Daha yeni başladığımız üniversitenin yurdundaki yataklarımızda yatarken kurşun yağmuruna tutulmamış zamanlarda, gözlerimizin hayatın gerçeklerine açılmadığı bir yerde, pc'nin, loptopun, internetin, ipod'in iphone'nun. ipad'in, feysbukun, tivittırin olmadığı, boş vakitlerimizde yasaklanmış veya yasaklanmamış kitaplar okuduğumuz, ama daha sonraları kitap okunduğu için apar topar toparlanıp karanlık yerlerde kaybolunduğu zamanlarda oda arkadaşı olmuştuk. Annesinin tek kızıydı, senenin sonuna doğru, hem ilerde başımıza gelecekleri anlar gibi olmuş, hem ona nasıl bakacağımızı öğrenmiştik. "yağmur yağıyor, şemsiyeni almayı unutma, öğlen yemeğe gittin mi, bugün hava çok soğuk sarı kazağını giy!" Çok zekiydi, spor yapıyordu, sigaradan nefret ederdi. ama bir gün aşık oldu ve aynı günden itibaren sigara en iyi arkadaşı oldu ve öyle de kaldı. Son görüşmemizden altı ay sonra tekrar aradığımda ilk cümlesi "Sen gittiğinden beri başıma neler geldi bir bilsen!" oldu. Göğüs kanseri olmuştu. "Üçüncü evredeymiş, dördüncü olsaydım kemoterapi yapmayacaklarmışmış" dedi gülerek. en sevdiği, her görüştüğümüzde gittiğimiz kahvede, yedi yüz yıllık çınarın altında anlattı her şeyi; karaciğerinde de tümörler vardı, belki tekrar kemoterapi olacaktı. Sigarasını çıkardı ve yaktı "biliyorum biliyorum, ama şimdi bırakamam" dedi ve güldü, "kemoterapi olurken içmedim ama, midem çok bulanıyordu". Soğuk ama güneşli bir kış günüydü. O sigara içebilsin diye dışarıda oturup titredik. yalnız yaşıyordu, hep evdeydi zaten. Ggel seni bir yere götüreyim, dedim, nereye gitmek istersin? Pierreloti dedi sevinçle. Oraya gidelim, hastalanmadan önce kardeşimle gittik, onun motosikletiyle, çok sevdim, dedi. Yol boyunca anlattı, doğma büyüme İstanbulluydu ama burayı yeni keşfetmişti, dünyanın en güzel yeriydi ona göre. Ben bayılacaktım, nasıl gidileceğini bilmiyordum, ama Haliç'in oralardaydı, rahat bulacaktık. En ön sırada masa bulamadık, ama beni hemen ısrarla parmaklıkların önüne götürdü; "bak bakalım dediğim kadar yok mu Pierreloti?" Saçları döküldüğü için taktığı kırmızı yün beresi ve elinde sigarası ile dururken fotoğrafını çektim, "Kızlarına gösterme fotoğrafımı, beni böyle hatırlasınlar istemem." dedi. Her zamanki gibi güzelsin dedim. gülüştük. "kaşlarım daha yeni döküldü, iki gün önce gelseydin hala kaşlarım vardı" Kaşlarına yetişemediğim için özür diledim, güldük gene beraber. Sigarasını söndürüp bir sigara daha yaktı. Annemin deyimi ile "içme şu zıkkımı" dedim. "boş ver" dedi, sustuk. Hiç gelmemiştim buraya, dedim. Çok duydum, hep gelmek istedim, ama hiç olmadı. Gözleri parladı. "sevdin mi" diye sordu. Çok sevdim çok. Bir dahaki gelişimde gene geliriz, dedim. Geliriz, dedi. Gözlerini karşıya dikti, "Dünyanın en güzel yeri olduğunu söylemiş miydim? Pierre Loti oturup kitap yazmış burada, hep yazarlar gelirmiş, çok entelektüel bir yermiş." İlk sırada bir masa boşaldı hemen ona geçtik. havanın kararmasına yakın kalktık. "yaza geliyor musun" diye sordu. "Belki" dedim. "Gel de gene buraya gelelim, çok sevdim ben burayı" Karşı tepelere baktım, sen olmazsan ben buraya bir daha dünyada gelmem diye düşündüm, Pierreloti isterse dünyanın en güzel yeri olsun. "Söz ver" dedim. "Bir daha geleceğiz" dedi ve güldü. "Kaşlarım da çıkmış olur o zamana kadar" "Söz ver" dedim. Bana sarıldı. "SÖZ" dedi.

  • Akvaryumda Yaşamak

    Mühendislik fakültesinde kız olmak akvaryumda yasamaya benzeyen bir durum. Siz daha kantine varmadan oraya gideceğiniz haberi gidebilir kantine, o kadar ki bu durum iş hayatında da devam eder. Staj yapacağım kasabaya vardığımda öğlen olmuştu. Kamp kasaba dışındaydı ama kasabanın en büyük oteli, kampın ofisi, işçilerin kaldığı yatakhane, yemekhane ve misafirhane olacak şekilde komple kiralanmıştı. Kamp müdürü bana misafirhaneyi gösterdi ve Ahmet'le tanıştırdı. Ahmet misafirhaneye bakacak, bana yemekhanede pişen yemeklerden getirecek, çay servisi yapacaktı. Bavulumu kalacağım odaya koyup en üst katta olan misafirhanenin penceresinden dışarı baktım uzun süre. Caddenin hemen ötesinde görünen altın sarısı buğday tarlaları sonsuza uzanıyor gibiydi. Yapacak çok şey yoktu, kasabaya doğru yürüyüp bir kitapçı bulmaya karar verdim. Misafirhanenin kapısını kitlerken Ahmet peydahlandı. "Nereye abla?" "Biraz yürüyeceğim" "Bu saatte mi?" “Ne var saatte?" "Neredeyse gece olacak" Güldüm; "Merak etme, hemen olmaz, günler uzun, saat daha beş" "Ama ya kaybolursan?" Ona uzun yolları aşıp geldiğimi söylemedim. "Kaybolmam, merak etme" "Nereye gidecen?" "Gezeceğim" "Ama….." "Ahmet, gelince seni çağıracağım, yemeğimi getirirsin bir zahmet" "Tabii abla, seninle geleyim?" "Hayır olmaz, ben kendim gideceğim" ... Merdivenleri inerken arkamdan geliyor, hala gitmemem için adeta yalvarıyordu. Bir anda benim mesuliyetim onun ince omuzlarına binmişti ve bu mesuliyetin atında adeta eziliyordu. Kitapçıyı bulmam kolay oldu, mümkün olduğu kadar çok zaman geçirdim orada, canım otele, kasvetli misafirhaneye gitmek istemiyordu. Kamp müdürü beni evine yemeğe davet etmişti eşiyle beraber ama gitmek istememiştim. Hemen içli dışlı olmak istemiyordum kimseyle. Zaten staj olayı zor olacaktı, petrol aranan bir kulede geçirecektik günlerimizi. Kitapçıdan elimdeki kitaplarla çıktığımda babamın çatık kaşlarını hatırladım, "İlla da Allah’ın bile unuttuğu yerlere gideceksin değil mi staj için, şurada dibimizde yapsan olmazdı, değil mi?" Geldiğim yoldan geri döndüm. Otel göründüğünde neredeyse hava kararıyordu, işçiler ofisin bir kat üstünde olan yemekhanedeydiler. Merdivenleri çabucak çıkıp misafirhaneye girdim. Bir masa dört sandalye, bir sofa, işte sana salon. Bir yatak, bir gece lambası, masası, bir dolap işte sana yatak odası. Misafirhaneye televizyon alınmamış, laptop, cep telefonu, ipod, ipad yok, daha icat bile edilmemiş. Kapı çalınıyor, açıyorum, Ahmet elinde tepsi içeri giriyor, "Kim o diye sor, önce abla, herkese kapıyı açma" diyor. Ses çıkarmıyorum. "Yemekleri beğenmezsen ahçı sana başka şeyler yapacak" diyor. Ne istiyorsa söylesin" dedi. "Teşekkür et benim için, herkesin yediğini yerim ben, sorun değil" "Kitapçıya gitmişsin?" "Efendim?" "Oradan kuru yemişçiye uğramışsın, fıstık almışsın" ... "Ama kitapçıda çok kalmışsın" "Ne demek bu Ahmet?' diyorum. Kulaklarıma İnanamıyorum, "Beni takip mi ettin?" "Hayır ben etmedim" diyor hemen. "Kim etti?" "Şey dediler, aşağıdakiler, şey, işte daha yeni geldi, kaybolur filan, yalnız bir kız, şey olur, demezler mi bir sahip çıkamadınız diye sonra..." "Eee ?" "Dediler ki şey…" Benim bakışlarımın altında eziliyor. "Şey, arkana birini takalım, kaybolursan sana yolu göstersin, eğer birisi rahatsız ederse seni korusun diye.." "Kimin akli bu, mühendis mi söyledi size böyle yapın diye?" "Yok haşa değil, vallahi değil, söyler mi öyle şey, olmaz" Ezilip büzülüyor, söylediğine bin pişman, ama söylemiş bulundu bir kere. İki ay kaldım o kasabada, o staj döneminde. Her hareketim, "Abla gece gidiyorsun kampa ama, hava soğuyacakmış, ceketini unutma.” dediler. Yediğim içtiğim için, "Abla fasulye iyi olmamış yemesin” dediler. "Abla yememişsin, hasta olacaksın diyor ahçı" diye, yemediğim, içmediğim zamanlar herkese dert oldu. Evlerinden, ailelerinden çocuklarından uzaktaydılar ve kendilerine dert edecek bir şey, çocuklarını kardeşlerini hatırlatacak birini bulmuşlardı, böylece bütün kamp beni evlat edinmişti ve ben o yaz kendimi hep işte öyle bir akvaryumda yaşıyormuşum gibi hissettim. Bana okulumu, sınıf arkadaşlarımı aratmamışlardı sağ olsunlar.

  • 50 Yıl Sonra DOĞU PERİNCEK İle...

    29/05/2017 1967-68 Yıllarında Fikir Kulüpleri Federasyonu başkanı iken tanışlığımız oldu.Ama ben Ertuğrul Kürkçü'yü desteklediğimden aramızda mesafe vardı. Mamak Askeri cezaevinde mapus yatarken Perincek taraftarlarının bir doçenti koğuşta dövmeleri üzerine bu klikten iyice soğudum. Dövme gerekçeleri ise NİÇİN SİYASİ SAVUNMA YAPMADIYDI. Çince kelimeler dilimize hep, çin çan çen olarak geçmiştir. Çin Komünist Lideri Mao'nun adı da Mao Çe Tung olarak yazılıp okundu. Klikleşmeler o boyuta vardıydı ki o yıllarda, Mao Ze Dung ettiler adını. Perincek grubu ise Mao Tse Tung olarak kullanmaya başladı. Dünyayı değiştirme iddiasında olan ve halklara özgürlük, refah vadeden bir gençlik Ze Dung-Tse Tung tartışmasında boğuluyordu. Perincek grubu halk devriminin köylüler aracılığı ile olacağını savunuyordu ki bu diyalektiğe de sosyalist materyalizme de aykırıydı. Köylü-Tarım toplumu ancak burjuva ya da sanayi devrimine geçebilirdi. Sonra da sosyalizme... Kitap öyle diyordu. Perincek zikzaklı siyasi gelişimini sürdürdü. TİKKO-AYDINLIK-2000 Bin'e doğru gibi örgüt ve dergiler gazeteler çıkardı. Sonra da VATAN Partisini kurdu. Elle tutulur tek icraatı Avrupa'da Ermeni Soykırım iddialarına karşı verdiği mücadele oldu. Yenilenen il genel meclisi seçimleri nedeniyle Iğdır'a geldi. Akşam Anatolia'da iftar yemeği verdiğinde davetli olduğum için gittim. Hem de biraz erken... Perincek salona girdiğinde ayağa kalkıp yanına gittim. Ben kendisini televizyon ve gazetelerden tanıyorum ama onun benim yüzümü hatırlamasına imkan yok. Aradan tam 50 yıl geçmiş. Bu nedenle Gazi Grubundan Akay Aktaş diye kendimi takdim ettim. Gruptan ve iddianamelerden adımı bilir. Hatırladı. Kucaklaştık. Masaya da birlikte oturduk. İl Başkanı ve hamfendileri ile birlikte. Eski günleri yad ettik. Ben Gazi Grubunun hapisane fotoğrafını kendisine gösterdim. Zeki Saruhan, Ayhan Saruhan ve Öner Yağcı'yı tanıdı hemen O arada iki değerli ve dehşetli gazeteci Perincek'e gelip anket yaptıklarını, 5800 kişi ile görüştüklerini, Vatan Partisi'nin Iğdır'da bu seçimde %37 oy alacaklarını tespit ettiklerini söylediler. (Bu dehşetli arkadaşların anketin-standart dağılımın, çapraz veri almanın,çan eğrisini, çelici ve gerçek soru sormanın tekniklerini bilmediklerini de anti parantez belirtelim) Bu ise asgari 35 bin oy alacaklar demektir.Ben bunun çok abartılı bir rakam olduğunu söyledim ama gerek il başkanı ve gerekse Perincek inandılar. Yani 50 yıl geçmesine rağmen Perincek hala hayalci, hala bulutlar üzerinde. Seçim günü akşamı yüzde 37 mi yüzde 2 mi 1 mi alacaklarını göreceğiz. Ertesi gün Şeref Artan'taş'ın taziye çadırına geldi. Halk büyük bir ilgi ve hürmet gösterdi. Ben de yanına gittim. Çadırdan ayrıldığında ise arabasına kadar eşlik ettim. Ne de olsa bir geçmişimiz var. Ve fakat BATI CEPHESİNDE DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK. * maviADA NOTU: 4 Haziran 2017'de yapılan bu seçimde İl genelinde AK Parti'ye 23 bin 937, HDP'ye 20 bin 49, MHP'ye 8 bin 154, CHP'ye bin 957, Vatan Partisine bin 449, Saadet Partisine ise 852 oy verildi.

  • Aşk Bir Cam Kırığı

    -Genç Kanatlar - Aşk cam kırığına benzer Yüreğini parçalar Keser kanatır geçer Paramparça olursun Dağılır gidersin Toplanırsın ama yıllar sürer Kendine gelmen Cam kırıklarını Yapıştırmaya çalışırsın Yapıştırırsın bir daha Eskisi gibi olmazsın Yaralar yaralar İçinde kanar durur Tekrar aşık olmak İstersin kalbine çok zor gelir Tekrar yara almaktan korkar Çok büyük derinden yaralar Almıştır çünki Yinede vazgeçmez akıllanmaz Tekrar aşık olur tekrar tekrar Herşeyi göze alarak Aşk bir delilik bir çılgınlıktır Oysa vazgeçemediğin......

  • ULUSLARARASI DAYANIŞMA ve KÜBA

    21 Yüzyılın ilk çeyreğinde arka arkaya yaşadığımız salgınlar, nasıl bir toplumsal düzende yaşadığımızı, yaşantılarımızı da doğrudan dâhil ederek bizi analiz etmeye ve sorgulamaya itiyor. Salgından dolayı gezegenimizin her bölgesinde insanlık adeta şok halinde, korku duvarlarıyla kuşatılmış durumda. Bu korku duvarını ve kuşatmayı aşabilecek miyiz? Evetse, nasıl? Ne zaman? Sorularının yanıtını hep beraber merak ediyoruz. Sürece dâhil olan ‘merak etme’ edimi zihnimizi açıyor. Zihnimiz açıldıkça da yaşanılanların neden-sonuçları bizi içine çekiyor. Ve şu soru ister istemez birçoğumuzun aklından geçiyor: Bu zamanda dünyanın hangi ülkesinde en güvende olabilirim? Yanıtlar bizi Karayipler’in cıvıl cıvıl insanları ve renkli sokakları ile göze çarpan ülkesine götürüyor. Bu gurur verici ülkenin adı Küba. Yanıt niçin Küba? Bu yazının konusu da bunu açığa çıkarmaya hizmet etmek olacaktır. Güvende Olmak Güvende olma, insanı mutlu eden olguların başında gelir şüphesiz ki. Peki, mutluluk nedir? Soruya çok farklı perspektiflerden yanıtlar verilebilir. Antik Çağ’da mutluluk (Eudomania) konusu üzerinde en çok duran filozof Aristoteles olmuştur. O, mutluluğu “erdemli olmak” ekseninde açıklamıştır. Erdemli olmayı da akıl ve mantık yolundan giderek, yapıp-edilenlerde “ölçülü olmak” şeklinde açıklamıştır. “Bu öğretisi de bilinen “Altın Orta” öğretisidir.” Altın Orta, davranışlarımızın objektif olarak ‘iyi’ diye kabul edilen pratiğidir. İyi, insanın her koşulda vicdan, adalet ve onura bağlı yapıp ettikleridir. Bu sıralar ‘İyi’yi toplumlaştırmamızın elzem olduğu bir dönemi yaşamaktayız. Kaygı ve korkulardan arınmak zorundayız. Bunu başarabilme iradesini ise çoğulcu bir dayanışma ile gösterebiliriz. Bu yola da bilim, emek ve demokrasi etrafında kenetlenerek erişebileceğizdir. Bugün, Covid19 virüsünün sebep olduğu pandemiden dolayı insanlık olarak olağandışı bir ortamda yaşıyoruz. Her yaş grubundan insanlar salgın tehdidi altında. Çalışma zorunluluğu içinde olmayan herkes ev ve benzeri mekânlarda yaklaşık iki aydır izole olmuş şekilde yaşıyoruz. Bu izole yaşama zorunluluğunun da ne kadar süreceği henüz kestirilemiyor. Salgının seyri ile ilgili Dünya Sağlık Örgütü’nün yaptığı açıklamalarla yerel açıklamalar birbirini tam tutmasa da ciddi bir insan kaybının olduğu konusunda görüş birliğine varılıyor. Bu kayıpların yoğunluğunun ve azlığının ilgili ülkelerin sağlık sistemleriyle doğrudan ilgili olduğu gerçeği de gizlenemez biçimde ortada durmaktadır. Sağlığa ayrılan bütçelerin normal koşullarda bile ihtiyacı karşılayamadığı, sağlık hizmetlerinin özelleştirildiği, ayrımcı sağlık hizmetleri ve sağlık hizmetine erişimde eşitliğin olmadığı gibi sağlık hakkı sorunuyla dolu bir dünyada yaşıyoruz. Kapitalist imparatorluğun merkezi Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere tüm kapitalist ülkelerde başta sağlık güvencesi olmak üzere tüm hak alanlarında yoksunluk diz boyudur. Sağlığı ücretsiz sunulan bir temel hak olmaktan çıkarıp, metalaştıran kapitalist sistemde belli azınlık dışında tam güvende olma yok düzeyindedir. Küba’da ise milli gelirden eğitim ve sağlığa ayrılan pay en yüksek paydır. Sağlık hizmetleri, ayrımsız ve eşit biçimde her yurttaşın erişimine açıktır. Küba’da Sağlık Hizmetleri Küba’da Amerika yanlısı Batista diktatörlüğünün 1 Ocak 1959 yılında yıkılmasının ardından en öncelikli konuların başında sağlık sistemini kamusal bir anlayışla yeniden yapılandırma olmuştur. Küba’da sağlık sisteminin inşasını, devrimin önderlerinden Ernesto Che Guevara şu sözünün gereğinde yapılandırılmıştır: ”Sıradan bir insanın hayatı dünyanın en zengin adamının bütün mülkiyetinden milyon kez daha değerlidir”. Yeni Küba, yeni bir toplumsal düzeni kurmak için devrimini yapmıştı. Yeni toplumsal düzende toplumun mutluluğu, güvenliği ve sosyal güvencesinin en iyi yerde olması ana hedefti. Bu hedefe ulaşmak için başta eğitim, sağlık olmak üzere koşullar elverdiğince barınma, çevre ve alt yapı sorunlarının çözümü için ciddi çalışmalar yapıldı. Bu alanlarda çok da yol kat edildi. Tüm bunlar kamusal üretime dayalı bir ekonomik modelle gerçekleştirildi. Sağlık sistemi, koruyucu sağlık hizmetleri esas alınarak oluşturuldu. Bugün Küba’da eğitimden sonra halk bütçesinden en büyük pay sağlık yatırımlarına ayrılmaktadır. Eğitime genel halk bütçesinden %18, sağlığa da %10 pay ayrılmaktadır. Sağlık hizmetleri tüm yurttaşlar için erişimi çok kolay, nitelikli ve parasızdır. Küba’da halk sağlığındaki başarılara şöyle bir göz attığımızda sağlık yatırım ve hizmetlerinin en yüksek gelirli ülkeler seviyesinde olduğunu görmekteyiz. Sağlık sisteminin niteliği ve başarısı koruyucu tıp uygulamalarında ve çocuk ölümleri hızının belirlenmesinde daha çok kendini gösterir. Sağlık hizmetinin kamusal bir sorumlulukla en üst seviyede veriliyor olması bakımından, bu anlamda dünyanın en iyisi olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. Aşağıdaki tablo bu durumu özet olarak tanımlamaktadır: “Aşılama ve çevre sağlığı hizmetlerinin başarılarına bağlı olarak Küba’da; çocuk felci (1963’ten beri), sıtma (1967’den beri), difteri (1971’den beri), kızamık (1993’ten beri), verem sonrası gelişen menenjit ve yeni doğan tetanozu (1970’lerin başından beri), kızamıkçık (2005’ten beri), boğmaca (1995’ten beri), kabakulak (2010’dan beri) hastalıkları artık görülmemektedir. Aynı durum iki önemli komplikasyon, kabakulak menenjiti ve konjenital kızamıkçık sendromu, için de geçerlidir (PAHO, 2001; Küba Sağlık Bakanlığı, 2016, ss. 95-96). Küba, çocuk felci (1962) ve kızamık (1996) hastalıklarını ortadan kaldıran ilk ülkedir. Amerika kıtasında en düşük AIDS hızı ve en etkili Dang humması kontrol programı Küba’dadır. Dünyada hipertansiyon tedavi ve kontrolünün en yüksek olduğu ülkedir. İlk insan polisakkarid aşısı da Küba’da üretilmiştir (Cooper ve ark.,2006). Küba anneden bebeğine HIV ve Sifilis geçişini önleyen ilk ülkedir. Bu bakımdan Dünya Sağlık Örgütü’nden 30 Ocak 2015 tarihinde sertifika almıştır. Küba’nın bu konudaki başarısı da kendi geliştirmiş bulunduğu tarama testleriyle bütün gebeleri taramadan geçirmesiyle ilişkilidir. Tarama sonucunda virüs taşıdığı saptanan gebeler parasız antiviral tedaviye alınmakta ve doğumu da sezaryenle gerçekleştirilmektedir. Kullanılan ilaçlar da yine Küba tarafından üretilmektedir. (WHO, 2016). Bunların dışında Küba’nın halk sağlığındaki başarılı durumunu göstermek bakımından pek çok başka veri de kullanılabilir. Ancak bu konuda esas gösterge bebek ölüm hızıdır (BÖH). Zira BÖH bir ülkenin halk sağlığı düzeyini değerlendirmek bakımından en uygun ve en çok kullanılan göstergedir. Küba’nın 2017 yılı sonu BÖH binde 4 düzeyindedir ve Küba’nın BÖH kendisinden 10 kat daha yüksek kişi başı ulusal gelire sahip merkez kapitalist ülkelerin BÖH kadardır. Ülkelerin sağlıktaki başarısını değerlendirmek için BÖH’ün kullanıldığı başka bir kriter vardır: BÖH performansı (Belek, 2017). BÖH performansı ülkenin sağlıktaki performansı olarak bilinir. Performans ülkenin, BÖH bakımından dünya ülkeleri arasındaki sıralama yeriyle, kişi başı ulusal gelir bakımından sıralama yeri arasındaki farka göre hesaplanır. Ülkenin gelirdeki sırasının BÖH’deki sırasının altında olması performansının pozitif olduğunu gösterir. Pozitif performans ülkenin gelirinin düşük olmasına rağmen, sağlıkta daha başarılı bir sırada yer aldığını kanıtlar. Küba BÖH açısından 2016 yılı için dünya ülkeleri arasında 29. sırada iken, gelirde 52. sıradadır. Aradaki 23 puanlık fark Küba’nın sağlıktaki pozitif performans puanıdır. Küba bu bakımdan sağlıkta en başarılı ülkedir. Buna karşılık örneğin Türkiye’nin BÖH performans puanı –(eksi)19 ve ABD’ninki de -(eksi)34’tür (UNICEF, 2017, ss. 100-102’deki verilerden hesaplandı”(2019, Küba Sağlıkta Neden Ve Nasıl Başarılı Oldu?) Küba, ağır ABD ambargosuna rağmen günümüzde yüksek gelirli ülkelerle biyoteknoloji ve genetik alanında da yarışabilmektedir. “Bugün Batı Havana Bilim Bölgesi olarak bilinen alanda gelişkin bir teknoloji kompleksi yaratılmıştır. Burada 50 kadar araştırma merkezinde 7000’i bilim insanı olmak üzere toplam 12 bin kişi çalışmaktadır. Biyoteknoloji sektöründe toplam 32 işletme, 78 üretim kurumu ve 22 bin çalışan vardır. Sektörün en önemli araştırma kurumu Biocubafarma şimdiye kadar 1099 ürün üretmiştir. Bunların %65’i ülkenin temel ilaç olarak kabul ettiği sınıftadır. 37 biyoteknoloji ürününü ihraç etmektedir. Merkez şimdiye kadar 12 aşı, 40’tan fazla biyofarmakolojik ürün ve 30’dan fazla hastalığın erken tanısında kullanılan tıbbi ürün üretmektedir (Saenz ve ark. 2011; Diaz, 2015). Bugün biyoteknoloji ürünleri Küba’nın en önemli ikinci ihracat kalemini oluşturmaktadır. Bunlar arasında kolesterol düşürücü bir ilaç olan policosanol, viral enfeksiyonların tedavisinde kullanılan interferon, meningokok B aşısı, AIDS tedavisinde kullanılan değişik jenerik ilaçlar, diyabetik ayak tedavisinde kullanılan Heberprot-B, akciğer kanseri tedavisinde kullanılan CIMAvax-EFG gibi ilaçlar en bilinenleridir (Diaz, 2015). (2019,Küba Sağlıkta Neden Ve Nasıl Başarılı Oldu?) Küba, Asker Değil Doktor Gönderiyor Diktatörlüğe ve emperyalizme karşı savaş vermiş ve muzaffer olmuş Küba her zaman mazlum halkların, mağdur insanlığın yanında olmayı vazgeçilmez devrimci bir ilke saymaktadır. Küba’nın diğer dünya halklarıyla dayanışması askeri değil insani dayanışma olmaktadır. Daha ziyade de Fidel Castro’nun dediği gibi: “Küba doktor gönderir!” On binlerce Kübalı doktor en uzak ve en elverişsiz yerlerde enternasyonalist hizmetler sağladı. Bir keresinde dünyanın karanlık köşelerinde ‘önleyici’ veya sürpriz saldırılar yapmadığımızı ve asla yapmayacağımızı söyledim; bunun yerine ülkemiz dünyanın en karanlık köşelerine ihtiyaç olan doktorları gönderebiliyor. Doktorlar, bombalar değil. Doktorlar, akıllı silahlar değil. ”(2020, Fidel’in Sözlerini Hatırlamak: Ülkemiz diğer insanlara bomba atmıyor, doktor gönderiyor.) Aralık 2019 tarihinde ilk kez Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve dünya geneline yayılan Covid 19 salgınında Avrupa Birliği’nin orta yerinde, İtalya’da salgının etkisi çok ağır oldu. İtalya’nın kendi sağlık hizmetleri salgınla mücadelede yeterli olmadı. Tüm kapitalist ülkeler Çin’den sonra İtalya’da yaşanan trajediyi seyretmekle yetinirken Küba Cumhuriyeti Mart ve Nisan aylarında iki ayrı grup halinde çoğunluğu doktor olmak üzere 58 sağlık görevlisini İtalya’ya gönderdi. “68 yaşındaki yoğun bakım uzmanı Dr. Leonardo Fernandez, “Hepimiz korkuyoruz ama yapmamız gereken devrimci bir görev var” dedi.” Bu enternasyonalist dayanışma başta İtalyan halkı olmak üzere dünyanın dört bir yanında takdirle karşılandı. ABD’nin 70 yıldır Küba’ya uyguladığı ekonomik ambargo ve baskılar Küba’nın gelişimini durduramadı. Küba, her alanda sadece kendisine yetecek bir ülke olmadı; aynı zamanda dünyanın en uzak köşesindeki insanların yaralarına merhem olma gücüne erişti. ‘Başka bir dünyanın mümkün’ olabileceğine olan inancını yeşertti. Küba, farklı tarihlerde dünyanın farklı yerlerindeki afetlerde, salgınlarda insanların çığlığına hep ilk koşan ülke oldu. Küba’nın başka ülkelerdeki dikkat çeken bazı dayanışma eylemlerine göz atmakta fayda var: “1960’da 5.000 kişinin ölümüne neden olan Şili depremine sağlık ekipleriyle, 1970’de 60.000 kişinin canını alan Peru depremine sağlık ekipleriyle, altı hastane ve 106.000 torba kanla, 1972’de 5.000 kişinin ölümüne yol açan Nikaragua depremine sağlık ekipleri, ilaç ve yiyecekle, 1998’deki Haiti kasırgasına sağlık ekipleriyle, 1999’da Venezuela’da 9.000 ölümüne neden olan sel ve toprak kaymasına sağlık ekipleriyle, 2000 yılında El Salvador’da 10.000 kişiyi etkileyen sarı humma salgınına sağlık ekipleri ve tıbbi cihazlarla yardıma koştu. 1999’da Çernobil felaketine maruz kalan 17.733 çocuğun tedavisini 2004’e kadar Küba’da gerçekleştirdi. 2005’de Sri Lanka’yı vuran tsunamide ve yine aynı yıl yaşanan Pakistan depreminde de Kübalı sağlıkçılar vardı. 2008’de 134 kişilik Kübalı bir sağlıkçı ekibi o zamana dek 600 kişinin hayatını almış olan kolera salgınıyla mücadele için Zimbabve’ye ulaştı. Küba 2014 Ekim ayında 300 kişilik bir ekibi Gine’de başlayıp bütün Sahra Altı Afrika’ya yayılan Ebola salgınıyla mücadele için bölgeye gönderdi. Ekip orada Nisan 2015’e kadar görev yaptı”.(2020, Nerede bir afet varsa Kübalı sağlıkçılar orada) Sonuç Tüm kamusal faaliyetlerin insan, emek ve doğanın yarına örgütlü bir üretim yapması sadece bölgesel bir praksis ve bölgesel bir yarar olmuyor. Koşullar oluştuğunda gezegenimizin tüm coğrafyalarında umut olabiliyor. Rant, rekabet ve tüketim ekonomileri insanlığa onurlu bir yaşam adına esasta hiçbir şey vermiyor. Aksine aç gözlülüğü ile ekolojik sistemin tümden alt üst olmasına yönelik tehdit oluşturuyor: Biyoçeşitliliği yok ediyor; havayı, suyu, toprağı kirletiyor. İnsanı bırakın ötekine, kendine, emeğine yabancılaştırıp düşmanlaştırıyor. İnsanlığı üretme anlamında tüm yapıp ettiklerine rağmen mutsuz eden, can çekişen düzenler vazgeçilmezimiz değildir. Başka bir toplumsal düzen ve yaşanacak bir dünyanın gerçekleşeceğinin izlerini “Doktor Che’nin yolundayız!” diyen üretken ve özgür gençliğin sesinde, insanlığın vicdan ve onurunda görmek mümkündür. Kaynakça 1-Belek,İlker, 2019, “Küba Sağlıkta Neden Ve Nasıl Başarılı Oldu?”, bilimveaydinlanma.org/kubanin-saglikta-neden-ve-nasil-basarli-oldu/ 2- Belek, İlker, 2020, “Nerede bir afet varsa Kübalı sağlıkçılar orada, haber.sol.org.tr/dunya/nerede-bir-afet-varsa-kubali-saglikcilar-orada-283426 3- Fidel’in Sözlerini Hatırlamak, 2020, “ Ülkemiz diğer insanlara bomba atmıyor, doktor gönderiyor.” , www.kubadostluk.org/fidelin-sozlerini-hatirlamak-ulkemiz-diger-insanlara-bomba-atmiyor-doktor-gonderiyor/ 4-Salihoğlu, Efe,2018, “Eudaimonia: Aristoteles’e Göre Kişisel Mutluluk” , medium.com/t%C3%BCrkiye/eudaimonia- * DERLEME: Yusuf AKSOY

  • Mutlu Aşk Yoktur

    -ARAGON / GÜNAYDIN EZGİLERİ- İnsan her şeyi elinde tutamaz hiçbir zaman Ne gücünü ne güçsüzlüğünü ne de yüreğini Ve açtım derken kollarını bir haç olur gölgesi Ve sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi Hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an Mutlu aşk yoktur Hayatı bu silahsız askerlere benzer Bir başka kader için giyinip kuşanan Ne yarar var onlara sabah erken kalkmaktan Onlar ki akşamları aylak kararsız insan Söyle bunları hayatım ve bunca gözyaşı yeter Mutlu aşk yoktur Güzel aşkım, tatlı aşkım, kanayan yaram benim İçimde taşırım seni yaralı bir kuş gibi Ve onlar bilmeden izler geçiyorken bizleri Ardımdan tekrarlayıp ördüğüm sözcükleri Ve hemen can verdiler iri gözlerin için Mutlu aşk yoktur Vakit çok geç artık hayatı öğrenmeye Yüreklerimiz birlikte ağlasın sabaha dek En küçük şarkı için nice mutsuzluk gerek Bir ürperişi nice pişmanlıkla ödemek Nice hıçkırık gerek bir gitar ezgisine Mutlu aşk yoktur Bir tek aşk yoktur acıya gark etmesin Bir tek aşk yoktur kalpte açmasın yara Bir tek aşk yoktur iz bırakmasın insanda Ve senden daha fazla değil vatan aşkı da Bir tek aşk yok yaşayan, gözyaşı dökmeksizin Mutlu aşk yoktur ama Böyledir ikimizin aşkı da Louis Aragon Siyasal eylemci ve komünizm yanlısı romancı, şair ve deneme yazarı Louis Aragon 3 Ekim 1897 de Paris de doğar. Önceleri Dadaizm akımının öncüleri arasında sayılan şair, sonradan Bréton, Soupaux ile birlikte 20. Yüzyılın en önemli şiir akımı olan Sürrealizm’in kurucularından biri olur. Edebiyatın hemen her türünde yazan ve Fransız ozanlarının en önemlilerinden biri diye bilinen Aragon’un altmış bir eseri yayımlanır. Louis Aragon, 1928 yılında geri kalan yaşamı boyunca hep onun için şiirler yazacağı Elsa Triolet ile tanışır. Birbirlerine aşık olurlar, özellikle Aragon Elsa’nın gözlerine vurulur. 1939 yılında evlenen bu iki güzel insan, Fransız yurt severlerinin Nazilere karşı İkinci Dünya Savaşı boyunca yapmış olduğu direniş hareketi sırasında, Fransa’nın güneyinde kimliklerini gizleyerek etkin bir şekilde mücadeleye katılırlar. 16 Haziran 1970 günü Elsa, Aragon’un dediği gibi, o yağmur renkli gözlerini bir daha açmamak üzere kapatarak yaşama veda eder. Yüreği bu büyük ayrılık acısıyla yanan Aragon, eşi ve yoldaşı Elsa’sına şu dizelerle seslenir: “ Nerdesin gecemin zevki Yok oluveren kaçağım Sultanım eğrelti saçlım Ey gözleri yağmur rengi” Elsa’ya özlemi her geçen gün artan Aragon bir gün ona ait hatıralar bulabilmek için çekmeceleri karıştırırken bir mektup bulur. O mektupta Elsa’nın birlikte olduğu ve olmayı düşündüğü kalabalık bir sevgililer listesini görünce tüm dünyası yıkılır ve anlar ki dünyada MUTLU AŞK YOKTUR… Elsa’nın belki de bir nemfomani hastası olduğunu gösteren notunda şunlar yazmaktadır: “Herkes beni sevsin…Bütün erkekler bana hayran olsun istiyorum…” * DERLEME: Bengi Su Akarca & Günaydın Ezgileri

  • Koyluleri Oldurmeli mi?

    Şair Şükrü Erbaş’ın 1980’lerde yazdığı “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz” şiirini hatırlayanınız vardır. Erbaş, köylülerin yaşam koşullarından kaynaklanan olumsuz davranışlarını tek tek saymıştı. Bunların çoğunda haksız da sayılmazdı. Şiirden bazı dizeler şöyledir. “Değişen bir dünyaya karşı/ kerpiç duvarlar gibi katı/ kayıtsızca direnerek yaşarlar./ aptal, kaba ve kurnazdırlar/ inanarak ve kolayca yalan söylerler./ paraları olsa da/ yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır./ köylüleri niçin öldürmeliyiz?/ çünkü onlar karılarını döverler/ karşılığı olmadan kimseye yardım etmezler./ adım başı pınar olsa da köylerinde/ temiz giyinmez ve her zaman/ bir karış sakalla gezerler. köylüleri niçin öldürmeliyiz? /çünkü onlar yanlış partilere oy verirler/ devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar./ enflasyon denince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler./ aldanmak korkusu içinde/ sürekli birbirlerini aldatırlar.” Bir de Kuvayı Milliye Destanı’nın girişinde Nazım Hikmet’in “Türk Köylüsü” şiirini hatırlayalım. Onlar ki toprakta karınca/ suda balık/havada kuş kadar/ çokturlar. /Korkak/ cesur/ cahil/ hakim/ ve çocukturlar/ ve kahreden/ yaratan ki onlardır./ destanımızda yalnız onların maceraları vardır/…sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı/ Bir şafak vakti değişmiş olur./ Bir şafak vakti karanlığın kenarından/ Onlar ki ağır ellerini toprağa basıp/ Doğruldukları zaman… KÖYLÜYE ŞÜKRAN BORCUMUZ Bundan yüz yıl önce nüfusumuzun yüzde doksanı köylü idi ve şehirlilerin karnını onlar doyururdu. Bu devletin köylüye ödemesi gereken büyük bir şükran borcu vardır. Daha önceki yüz yıllardan beri milletin en fedakâr kesimi köylülerdi. Bitip tükenmeyen savaşlarda hep onların kanı aktı. Hazinenin büyük kısmı onlardan alınan vergilerden oluşurdu. Osmanlılar, köylülere sürü anlamında “reaya” derlerdi. Buna karşılık her şeyden yoksun bırakılan da köylülerdi. Ağır vergiler, eşkıya saldırıları, hastalıklar ve kıtlıklar, köylüleri canlarından bezdirir, köyler boşalır, köylü nüfus yer değiştirmek zorunda kalırdı. Özellikle Alevi köylüleri devlet zulmünden kurtulmak için köylerini uzaktan görülemeyecek ve yol üstü olmayan yerlere kurarlardı. Selçuklu ve Osmanlı tarihi köylü isyanlarıyla doludur. Kentlerde oturanlar az çok eğitim imkânına kavuştuğu halde köylüler cahil büyürlerdi. Köy işlerini erkekler babalarından, kızlar ise analarından öğrenirlerdi. Bu işler dışında cahillik denizinde yüzerlerdi. KÖYLÜLERİN KIYMETE BİNMESİ Toplumlar millet olmaya başladıklarında yöneticiler ve aydınlar tarafından köylülerin önemi anlaşılmaya başlandı. Çünkü milletin kökeni ve asıl değerleri de köylerdeydi ve köylüler tarafından korunuyordu. Millî dil ve milli kültürü köylüler yaşatmıştır. Gene de Cumhuriyetin köycülüğü romantik bir söylev köycülüğüdür. Onların milletin efendisi sayılması kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdu. Ne zamanki demokrasi adı verilen serbest seçimlere geçildi. Köylüler kıymete bindiler. Hem bu durum, hem de kapitalizmin gelişmesi köylülerin kaderini değiştirdi. Köylüler, yorganlarını sırtlayarak kentlerin yolunu tuttular, Gecekondu mahalleleri oluşturdular. Kentin ayak işlerini görmeye başladılar. Geride kalanlara da devlet yol, okul, su, elektrik gibi hizmetler götürmeye başladı. Köylerdeki nüfus günümüzde oldukça azaldıysa da kentlere göçenlerin alışkanlıklarını önemli ölçüde koruması nedeniyle Türkiye’yi hâlâ bir köylü ülkesi saymak mümkündür. Hemen herkesin köyle bir bağlantısı vardır. Hem köydeki nüfus azalması, hem de üretimin geniş çaplı yapılır hale gelmesi nedeniyle küçük aile işletmeleri artık Türkiye nüfusunu doyurmuyor. Çoğu köylü, ekmeğini, ununu, etini, sebzesini satın alıyor. Eğer satın alacak bir gelire sahipse her köylü ailenin tavuk beslemesini, kabak yetiştirmesini beklemek gerekmez. Türkiye’nin kalkınmasını küçük köy işletmelerinin yapacağı tarıma bağlamak yanlıştır. Bu artık bütün dünyada uzmanlaşmış ve verim alan büyük işletmeler tarafından yapılıyor. Devlet tarafından çeşitli destekler almalarına rağmen köylüler gene de nüfusun en geri kesimini oluşturuyor. Kentlerdeki yaşamı kolaylaştıran koşulların çoğu köylerde yoktur. Onlar da bu koşullardan yararlanmak için kentlerde iş tutma arayışına devam ediyorlar. Köylerimiz kışın ıssızlaşmakta, ancak yazın şenlenmektedir. Orta vadede, köylerimiz birer büyük üretim çiftlikleri ve eski yaylalar gibi yazın oturulacak yerler haline gelecek gibi görünüyor. Eskiden yaygın olan ağalığın artık köylerde bir hükmü kalmamıştır. Fakat köy nüfusu günümüzde de yoksul, orta, zengin olmak üzere üç sınıfı barındırıyor. Evlenmelerde hâlâ bu sınıfsal durum gözetilir. Kentlerden köylere gelin gitmez. Köyde akrabalık ilişkileri ön planda gelirse de mülkiyetin bölüşülmesinden çıkan anlaşmazlık nedeniyle birbiriyle dargın çok kardeş vardır. GERİCİLİĞİN MERKEZİ KÖYLER DEĞİLDİR Köylüler, nüfusun en dindar kesimini oluştururlarsa da toprakla uğraştıklarından ve doğa ile haşırneşir olduklarından yaşantıları laiktir. Gericilik yatağı köyler değil kasabalar ve büyük kentlerdir. Çok partili hayata geçtiğimizden beri köylülerin genellikle muhafazakâr partileri desteklemelerinin nedeni, bu iktidar dönemlerinde geçim düzeylerinin yükselmiş olmasıdır. Onların temel istekleri, ürünlerinin para etmesi, kendilerine kentlerde iş imkânlarının yaratılması ve köylerine yapılacak yol, su, okul, sağlık, elektrik gibi hizmettir. Köylüler, gazete, kitap okumazlar. Opera ve baleye gidemezler. Erkenden yatar, erkenden kalkarlar. Hükümet adamı ve şehirliler karşısında çekingendirler. Şehirden gelen bir kişi her köylü evinde konuk edilebilir fakat hiçbir köylü eğer akrabası değilse kentte misafir edilmez. Fakir Baykurt’un bu konuyu işleyen güzel bir öyküsü vardır. Köylüler, otel parası vermemek için şehirlerarasında gece yolculuk yaparlar, lokantaya gitmemek için yanlarında azık bulundururlar. Bu alışkanlıklar zaman içinde kaybolacaktır. Köylüler turistik gezilere katılmazlar, ancak askerlik, öğrenim görmek, tedavi olmak ve çalışmak için köyden ayrılırlar. Köylerimiz artık kentlerin birer eklentisi haline geldi. Şehirdeki görgü köylere de çıkıyor. Köylüler, evlerini yenilemekte, içine alafranga tuvalet koymakta, altlarına araba çekmekte ve şehir usulü düğünler yapmaktadır. Köylülerin büyük kentlerde diğer bölgelerden gelenlerle evlenmelerinin çoğalması nedeniyle bütün Türkiye birbiriyle akraba olma yolundadır. Köylülük bizim aslımızdır. Köysüz olmaz. Onları yöneten devleti ve şehirlileri suçlamak yerine köylüleri suçlamak yanlıştır. Köylülüğün hızla değiştiğini görelim ve bu değişim karşısında ah vah etmeyelim. (5 Temmuz 2018) Fotoğraf: "Nasırlı ellerini toprağa basıp doğruldukları zaman" 28 Temmuz 1967. Beyceli köylüleri yürüyüş molasında.

  • Değerli Kardeşim,

    mektup / 25 Eylül 1953 İstanbul Değerli kardeşim, Bizi bir kere sevindirdiniz. Sonra görünmediniz.Eşin ve çocuğun senin kadar iyi. Saadetiniz beni ne kadar sevindirdi bir bil seniz. Hep böyle neşeli, canlı ve sıhhatli olun. Siyaset iflas ettikten sonra, tekrar o temiz ve ebedî sanat ve fikir dünyasına döndüm. Türk Dili boyunda, 52 sahifelik bir sanat, edebiyat ve fikir dergisi çıkarıyoruz. İdeoloji yapılmayacak. Yarısı garbın en yeni ve değerli şiir ve deneme ve hikâyelerine ayrılacak, idaresi Cahid Okurer ile benim üzerimde olacak. Sermâye, bâyi hepsi hazır. Ayrıca Varlık gibi bir kitap serisi de yapacağız. İlk sayı Kasım'da çıkıyor. Senden şiir ve yazı istiyoruz. Derginin adı İstanbul olacak. Güzelliği, hürriyeti, gerçeği müdafaa edeceğiz. Sola kayan gençliği ortaya çekmek istiyoruz. Hiç bir parti veya zümre ile ilâ kamız olmayacak. Polemik yapmayacağız. Tenkid insaflı ve temiz olacak, öğretmenleri, uyanık talebeleri, yazan ve okuyan gençliği okuyucu yapmak istiyoruz. Senin son yıllardaki yazıların hoşuma gidiyor. Başkaları da beğeniyor. Başka yerleri bırakarak İstanbul'u kendi dergin sayabilirsin. Bize dergilerde değerli bulduğun, solcu olmayan gençlerin isimlerini yaz. Onlardan da şiir, hikâye alacağız. Bizim de bir  nesil, bir grub yapmamız lâzım. Yetişecek, öne sürülecek, desteklenecek gençlerin yazıları üzerinde tenkidler yazarsan çok iyi olur. İlk sayıda bir yazının bulunmasını istiyorum. Hemen gönder. Hacim iki sayfayı geçmesin. Hanıma hörmetler eder, senin ve küçüğün gözlerinden öperim. Behice de çok selâm eder. Mehmet Kaplan TÜRK EDEBİYATI DERGİSİ, SAYI:275,

  • TÜRKÇE

    ELEŞTİRİ / 12 Eylül'den sonra, Atatürk'ün bizzat kendi parasıyla kurdurduğu Türk Dil Kurumu kapatıldı. Ya­salar çiğnenerek hem de. Türk Dil Kurumu'nun yönetimi, dil devrimine karşı olanlara teslim edildi. Bu­gün de bu durum sürmektedir. Böylece güzelim Türkçemizin yuvasına yabancı dillerin yumurtaları konuldu. Türkçe bilim dili değildir gibi saçma sapan tartışmalar başladı. Ve dilimizdeki aşırı-kirlenme, o günden bu güne bir çığ gibi büyümektedir. Bizler konukseveriz ama yurdumuza, evimize gelen İngilizce, benim dilimi susturuyor, onu kova-maya çalışıyorsa, bütün satış yerlerinin, meydanların, otellerin, büyük binaların, işhanlarının, özel tele­vizyonların, magazin dergilerinin adlarından benim güzelim Türkçem kovuluyorsa, bütün gücümüzle buna karşı çıkmamız gerekiyor. Yurduma gelen konuk elimizi dostça tutuyorsa, dilimize saygı gösteri­yorsa, onu her zaman hoş karşılarız. Ama elimizi tutmuyor da, parmaklarımızı sıkarak kırmaya çalışı­yorsa o el dost eli değildir. Unutmayalım, diller ulusların gece gündüz yanan kandilleridir. Ülkeme gelenler benim kandilleri­mi, sokak lambalarımı söndürüyorlarsa, benim anamdan atalarımdan öğrendiğim güzelim Türkçeme bir çeşit 'Soykırım' uyguluyorlarsa, onlara karşı savaşım vermemiz gerekmektedir. Dilimizi toprağımızı korur gibi korumalıyız. Çocuklarımıza bırakabileceğimiz en büyük servet, zengin, temiz bir Türkçe olmalıdır. Ceyhun Atuf Kansu, bugünleri görmüş, ta 1966 yılında yazdığı bir şiirde şöyle diyor: "Haraç Me­zat / Yaylalarımdan yarın oksijenimi satarsanız / Ve korkuyorum alfabemdeki ulusal besini / Türküleri­mi sevincimin gezeneğini, / Ağlamak hakkımı bile ağıtlardan, / Bağımsızlık yelinin yolunu keserseniz/ Bir gün onurumun altın madenini verirseniz / Dağlarımı da satarak eloğluna, / Alın gidin o gün, hayrını görün demokrasinin" İmece Dergisi, sayı:65, Eylül 1966. Osmanlılarda ve günümüzde kimi edebiyatçılar, birtakım söz oyunları ile sözü gerçek yaşamdan koparmaya çalıştılar. İçinde tane olmayan harmanı savurmaya benzer bu. Oysa bugün dünya çığırın­dan çıkmıştır. Ülkemiz ve dünya insanlığı ABD emperyalizmi ile AB emperyalizminin ağır kuşatması altındadır. Ülkemizin çok büyük sorunları vardır. Çok büyük haksızlıklar ve kötülükler vardır. Biz yazar­lar bütün bunları, yalnızca biçim ve sözcük oyunlarıyla, moda anlayışlarıyla halkımıza nasıl anlataca­ğız? Sözcüklerin anlamını ve kan grubunu değiştirenleyiz. Söz sanatını 'Salt anlatımdır' diyerek, onu özünden kopararak ölü sözcükler yığınına dönüştüre­nleyiz. Kulağa hoş gelen, sık bir sözcük örgüsüyle ama özünde hiçbir şey olmayan şiirler, öyküler, romanlar yazılıyor günümüzde. Buna plastik anlatım ya da slikonlu anlatım da diyebiliriz. İçi boşaltılmış sözcüklerle kulağa hoş gelen ses dizimleriyle kalıcı bir sanat yapılamaz Son yirmi beş yıldan beri dilimiz yüzsüzleştirilmeye başlandı. Dilimiz adeta hadım ediliyor. Günü­müzde 'alıcıları hep batı'yı, batı dillerini çeken bir çeşit sömürge vatandaşı kimliğindeki kişiler, konuş­maları ile yazıları arasına İngilizce sözcükleri serpiştirmeden kendini alıkoyamıyorlar. Bu kişiler etkili yerlerde oldukları için, toplumumuza çok kötü örnek olmaktadırlar. Son yıllarda dilimize o kadar ya­bancı sözcük girdi ki sıradan bir kentin ana sokaklarındaki satış yerlerinin adlarına baktığımız zaman bunu kolayca anlayabiliriz. Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün 1926 yılında, 825 sayılı madde ile sınırladığı TÜRKÇE SATIŞ YERLERİNİN ADLARI ile ilgili yasa, Turgut Özal zamanında kanun hükmünde bir kararname ile orta­dan kaldırıldı. O günden sonra da dilimiz yabancı sözcüklerin saldırısına uğradı. Sonuç olarak bir fut­bol takımının oyuncu kadrosuna dönüştü dilimiz. Sahaya çıkan on bir kişinin yarısı yabancı futbolcu­lardan oluşuyor çünkü. Dilimiz, kendi kültürlerinden, kendi coğrafyalarından utanan, ona sırt çevirenle­rin alkışlandığı, parlatıldığı bir döneme girmiştir. Türkilizce melez bir dil oluşmuştur. Bu dille sanat ya­pılabilir mi? Seyrani'nin ünlü deyişiyle "Eğri okla doğru nişan vurulabilir mi?" Dilini yozlaştıranların önce kendilerini yozlaştırdıklarını burada apaçık söylemeliyim. Yazılı ve görsel basında Türkçe harfleri kendi ses uyumlarıyla değil, İngilizce ses uyumuyla okuyup söyleyerek, örneğin: "Er aş negatif kan aranıyor" diye duyuru yapıyorlar. Duyuru sözcüğüne "anons", gen sözcü­ğüne "junior" diyorlar. Yıldız sözcüğüne "star", cankurtaran sözcüğüne "ambulans" diyorlar. Film gös­terime girdi demek varken, "vizyona girdi" diyorlar. Dünya sözcüğü, "world"la yer değiştirdi. Hoşça kal sözcüğü "bye bye" oldu. Halkımız gökyüzüne sema değil, gökyüzü diyor. Aynı anlama gelen bir tele­vizyon kanalının adı "sky". Yaşam demek varken "life", haber demek varken "haber portalı", yüksek, verimli çalışma demek varken "performans" diyorlar. Kendi ana dillerini ayaklar altına almak için adeta çıldırıyorlar. Bu bir aşağılık duygusunun, yabancı diller karşısında kendi ana dilini küçük görmenin göstergesi değilse nedir? Tanıtıma "demo", sunucuya "spiker", gösteriye "show", gösteri yapana "showmen", radyo sunu­cusuna "diskjokey", hanımefendiye "fırstlady", bakkala "market", torbaya "poşet", mağazaya "süper, gros market", ucuzluğa "damping", duyuru tahtasına "bilbord", sayı tablosunun adına "skorbord" diyor­lar. Bilgi vermeye, bilgilendirmeye "brifing", bildiri sunmaya "deklarasyon", uğraşa "hoby", kentlerin girişine güzelim "Hoş geldiniz" yazmak varken "welcome", kent çıkışına yine İngilizce "goodbye", ko­rumaya "bodygard", sanat ve meslek ustalarına "duayen", saygın kişiye "prestij sahibi", alanlara, mey­danlara "platform", merkezlere "center", büyüğe "mega", küçüğe "mikro", sonuca "final", özleme "nos­talji", iş hanlarına "plaza", sergiye "galeri, center room, show room", ana kentlere "mega kent", yolüstü aşevlerine "fast food", yemek çeşitlerine "menü", ödemeye ise "adisyon" diyorlar. Sözlerimi ünlü şairlerimizden Cemal Süreya'nın bir sözü ile bitiriyorum. "Türkçeden bir kıl kopar; içinde güneşler, dünyalar, ırmaklar vardır. Ama Türkçeden koparacaksın..." Osman Şahin Türk Dili Dergisi sayı 115, Temmuz-Ağustos 2006

  • BELGELİKTEN: "DAĞLARCA  ŞAİR!"

    Dağlarca’nın ölümünü 15 Ekim 2008 çarşamba akşamı önce TRT 1 televizyonunun teleteksinden öğrendim. Daha sonra çeşitli televizyonların akşam haberlerinde de dinledim ölüm haberini. Dağlarca’nın ölümünden iki gün sonra Radikal (17 Ekim 2008) gazetesinin kitap ekinde gördüğüm bir yayınevinin ilanları, günlerdir şiirleriyle ve anılarıyla birlikte olduğum, zihnimde yaşattığım Dağlarca’nın Türkçe tutkusu üzerinde yoğunlaşmama yol açtı. Söz konusu yayınevinin (İletişim Yayınları) ilanlarında Hasan Ali Toptaş’ın ve Gürsel Korat’ın kitapları “Çağdaş Türkçe Edebiyat” diye sunuluyordu. Bu ibare bir dizinin genel adı mı, önceleri de kullanılıyor muydu, henüz bilmiyorum. Çağdaş olan “Türkçe” mi yoksa “edebiyat” mı, bu da ayrı bir konu. Beni ilgilendiren başka bir şeydi; kendi kendime sorduğum “Bu ibareyi Dağlarca görseydi nasıl değerlendirirdi?” sorusuydu. Belki olumlu karşılar, belki de hiç akla gelmedik bir şekilde eleştirirdi. Bunu da bilemiyorum ve Dağlarca artık hayatta olmadığına göre kendisine sorup öğrenmem de artık olanaksız. Şu olasılık da aklıma gelmedi değil: Dağlarca hastalığına ve ilerlemiş yaşına karşılık edebiyatımızı yakından izleyen biri olarak bu ibareyi (eğer daha önce de yayımlanmışsa) kesinlikle görmüş ve değerlendirmiştir. Şimdilik bunu da bilmiyorum. Bildiğim bir şey var ama; bu da, her karşılaşmamızda, her konuşmamızda şiir sanatının bir başka özelliğini önüme seriveren, Türkçenin bir hazine arayıcısı merakıyla bir bir arayıp ortaya çıkardığı sırlarını paylaşmaktan kaçınmayan bir şiir ustasının tadına doyulmaz söyleşilerinden yoksun kaldığımdır. Her şair dile ve şiire tutkundur ama Dağlarca daha da tutkundu. Her şair her şeyden önce şiiri düşünür ama Dağlarca daha da düşünürdü. Fransız şair Aragon “Nedir beni kemiren içimdeki bu ifrit, bu yara” demişti, Dağlarca da sonunda “İçimdeki şiir hayvanı” dememiş miydi Dağlarca için şiir bir yaşama biçimiydi. Her şeyde ve her yerde şiir vardı onun için. Şiir kitaplarını şöyle bir karıştırın; en olmadık durumları şiir kıldığını görürüsünüz. Az çok yakından tanıdığım için şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Hasta yatağında bile şiirle yaşamıştır. Belki de bedeni yavaş yavaş çökerken şiir tutkusuyla karşı koymuştur hastalığına. Bilinci belki bulanıklaşmıştır ama “şiir bilinci” asla. Dağlarca bir Türk şairi olduğu kadar bir dünya şairiydi de. Belki alışıldık bir söz olacak ama Dağlarca yerelden evrensele, tekilden çoğula ustaca açılmayı başarmış bir şairdi. Kimse gocunmasın, yanlış anlaşılmasını da istemiyorum ama Dağlarca işte bu noktada Nobel’e değer bir şairdi demek geliyor içimden. Çocuklara sık sık sorulur “Anneni ne kadar seviyorsun?” ya da “Babanı ne kadar seviyorsun?” diye. Çocuklar bu soruya “Dağlar kadar, denizler kadar, gökyüzü kadar!” diye karşılık verirler çoğunlukla. Bu “dağlarca, denizlerce gökyüzünce” demektir bir bakıma. Dağlarca da “dağlarca, denizlerce, gökyüzünce” bir şairdi. Daha doğrusu Dağlarca “dağlarca şair”di. Şöyle de diyebiliriz: Dağlarca, şair sıradağlarının en yüksek tepelerinden biriydi. Dağlarca’yı yitirdiğimiz günlerde kalemimin ucuna geliverenler işte bunlar… (Ekim, 2008)

  • BELGELİKTEN “KAYIP ŞAİRLER”

    Eskilerin deyişiyle “Hâfıza-i beşer nisyan ile malûldür” sözünü doğrulayan en iyi örneklerinden biri edebiyat dünyasıdır dersek yalan olmaz. Öldükten sonra unutulanlar bir yana daha ölmeden unutulan şair ya da yazarlar çoktur edebiyat dünyasında. Unutuşun ya da unutuluşun nedenleri haklı/haksız ya da ne olursa olsun aslında burada bir vefasızlıktan söz edilebilir. Ancak bu unutulmuş şair ya da yazarların zamanla gündeme geldiği de olur. Vefa duygusuyla pek çok şair ya da yazarı gündeme getiren edebiyatçılarımız arasında Behçet Necatigil ve Selim İleri hemen aklıma gelenlerden. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları da unutulanları, daha doğrusu kaybolup gitmiş olanları hatırlatmak amacıyla bir girişim yaparak yeni bir kitap dizisinin ilk kitaplarını yayımladı. “Kayıp Şairler” başlığını taşıyan dizinin sorumlusu Rûken Kızıler genç bir editör olmasına karşılık edebiyat bilgisi ve edebiyat ortamlarına yakınlığı nedeniyle nasıl bir yol izlemesi gerektiğinin bilincinde olan bir editör. Dizinin danışmanı şair ve edebiyat araştırmacısı Ahmet Oktay ise yılların birikimine sahip bir edebiyat adamı. “Şiir Arkeoloğu” diye tanıtılan Hüseyin Hüsün ise, adı üstünde, “kayıp şairler”i bulup çıkartarak diziye katkıda bulunuyor. Kitapların sunumu ise, eski deyimiyle “ismiyle müsemma”; “Kayıp Şairler” özlemsel (nostaljik) ve güzel bir tasarımla kitaplaştırılmış. Kitapların dış ve iç görünüşü sahafta bulunup alınmış bir kitabı çağrıştırıyor. Her kitabın ilk baskısının kapağı yeni baskının kapak arkasında yer alıyor. Tasarım konusunda görsel yönetmen Birol Bayram’ın adını anmak gerekir sanıyorum. Kızıler’le yaptığımız söyleşilerden anlaşıldığına göre “Kayıp Şairler” dizisi için öngörülen şairlerin sayısı şimdiden oldukça kabarık. Dileğimiz, uzun soluklu olması gereken bu dizinin okur tarafından destek görmesi ve yayınevinin kültürümüze, edebiyat dünyamıza büyük katkı sağlayacağı kesin olan bu diziyi her şeye karşın sürdürmesidir. Ayrıca böyle bir dizinin şiir ve edebiyat ortamımıza da bir hareketlilik getireceğine inanıyorum. “Kayıp Şairler” dizisinin ilk ürünleri Halim Şefik’in Otopsi adlı kitabı. Otopsi, şairin tek kitabı ve şair kitabını 1978’de kendi olanaklarıyla yayımlamış. (Kitaplığıma bakıyorum; Halim Şefik bana kitabını “Ozan Eray Canberk’e sevgilerimle..” diye 30 Haziran 1978’de imzalamış.) Halim Şefik’i 1960’lı yıllarda Şükran Kurdakul’un Bâbıâli’deki Ataç Yayınevi’nde tanıdım. Yayınevlerinden kitap alıp askılı koca çantasına dolduruyor gezgin kitap satıcılığı yapıyordu. Bir bakıma kitabı okurun ayağına götürmek gibi ilginç ve pek rastlanmadık bir işti yaptığı. Doğrusu kendisi de, yaptığı iş de bana biraz garip gelmişti. İlk izlenimim aykırı ve delişmen bir kişilik sahibi olduğuydu. Zamanla şair yanını, bir dönem Orhan Veli ile arkadaşlık ettiğini öğrenince iyice şaşırmıştım. Aynı semtte oturduğumuz için sonraları kendisiyle zaman zaman karşılaşırdık. Edebiyat dünyamızın bir döneminin canlı tanığı olan Halim Şefik’le ahbaplığımızın selamlaşmaktan öteye geçmemiş olmasına şimdi hayıflanıyorum. Halim Şefik 10 Haziran 1990’da sonsuzluğa göçtüğünde 77 yaşındaymış. Tek şiir kitabıyla edebiyatçı sözlüklerinde yer alan ender şairlerden biriydi. (2009)

  • İslami Burjuva Olur mu?

    Hürriyet’ten gazeteci Ahmet Hakan bir yazısında İslami Burjuva, AK Parti ve Reis’i destekliyor demeye getirdi. Bu gazeteciyi seviyorum, bilgisinin derinliğini göstermeden, tartışmaya da yer bırakmadan en yüksek makamdan bir özetle, olmazı olur gösteriyor. BURJUVA nedir bilmiyor mu Ahmet HAKAN? Ya da İslami kökleri olduğunu sezdiğim bu gazeteci İslamiyeti farklı bir ekolden yeniden keşfetmemişse İslamiyete Burjuvayı nasıl uyduruyor? Bizden başka burjuvası olan müslüman bir ülke var mıdır? Yoksa peygamberimizin "Rızkın onda dokuzu ticarettedir" gibi hadislerine bakarak mı ? Yok dikkatle izleyip bu tarza çalışmalıyım. İslamiyet'in Burjuvası mı varmış? Ya da istesek olur muymuş? Geleneksel İslami kesimin tıpkı sol gibi her türlü yozlaşmaya sıfat yaptığı Burjuva nasıl bir şey ki böyle, ha deyince türedi iki zenginle Burjuva oluvermiş. Burjuva üstteki elitleri, alttaki işçileri dışarıda tuttuğunuzda haritadaki yoğunluğu kapsayan bir sınıf her şeyden önce, üç beş nokta değil... Keşke olsa... Ne var ki yerel siyasetleri de kafakola alıp her mahallede acil zengin yaratma planlarıyla, kentleri talan eden lümpenler değil, gerçek anlamda BURJUVALAR oldurabilse... Sol da böyleydi; hem her yerde devrimin karşısında en büyük engel, hem de erişilemeyen ciğerdi BURJUVA... Çünkü proleteryanın en büyük derdi oydu; burjuvanın yerini almak, üretim araçlarını eline geçirmek. Oysa solun bu söylemi geliştirdiği dönemde ülkemizde bir burjuva sınıfı yoktu ortada. O da hedef bulamadığında çağdaşlaşmaya en büyük katkıları yapan KOÇ ya da SABANCI ailesinde örneğini somutlar, toplu ateşe tutardı. Burjuva; köylü, işçi ya da soylu sınıfına dahil olmayıp, sosyal statüsünü ve gücünü, eğitiminden, işveren konumundan ve zenginliğinden alan kentli kişi, diye basitçe tanımlanabilir. Bu kavram Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından yazılan Komünist Manifesto'da, feodaliteyle arasında yüzyıllar süren savaştan galip çıkan 1789 İHTİLALİ ve SANAYİ DEVRİMİ ile güçlenen, işçi sınıfının en büyük düşmanı "kapitalist orta sınıf" anlamında kullanılmıştır. Zaman zaman eleştirel olarak "materyalist, sistem yanlısı ve ya basmakalıp uygulamalara sadık" anlamında da kullanılır. İşçi sınıfı düşmanlığı rasyonel bir tanımlama değil, işçi sınıfının düşlerini süsleyen, topluma hakim olma araçlarından en önemlisi "üretim araçlarına" burjuvanın sahip olmasından kaynaklanan bakış açısının doğal getirisi, oldurulmuş düşsel bir objedir. Basitlersek sizin, içinde 10 kişinin çalıştığı bir fabrikanız var, diye işçinin düşmanı sayıldığınız bir dönemin ürünüdür. Kaynana denildiğinde ilk akla gelen gibi... Bu karmaşık ve başlangıcı insanlık tarihi kadar eski sınıfı kısaca özetlersek herhalde şöyle olacaktır. Orta çağda kentler bir kale içindeydi, burçların dışında da köylüler yaşardı. Gelişen şehirlerde yaşayan kentliler yönetimde söz hakkı sahibi olmak isteyince aristokratlarla çatışma başladı. Ardından gelen sanayi devrimi kentsoylunun gücünü artırdı. 1789 Fransız ihtilali de netleştiren darbeydi, jakobenler, soylular ve aristokratları yönetimden dışladı. Burjuvanın ve liberalizmin oldurduğu demokratikleşme, özgürlük, halk egemenliği gibi kimi formüller her toplumun ideali haline gelmiştir. Kökeni artan sermayeydi. Başlangıcı neydi, nasıldı ayrı bir konu, ama denilebilir ki dönemin yaygın ekonomi kaynağı yağmacılıktı. Nasıl ki Osmanlı'nın güçlü zamanları cihat felsefesiyle örtülü yağmayla mümkün olmuştu, dönem de hemen her ulusta artı değer böyle sağlanıyordu. Örneğin keşfedilen Amerika'nın yağmalanan altınları, ardından İspanyol gemilerini basarak yağmacıları yağmalayanların taşıdıkları, Hindistan'da Fransızları yenerek Hint-Moğol hazinesini ülkelerine taşıyan İngilizlerin getirdikleri sanayi devrimini hazırlarken, o fabrikalara sahip BURJUVAYI da palazlandıracaktı. Fabrikalar kurarak ürettiği malı pazarlayan kentsoylu, yağmacı savaşları, petrol konusu hariç, azaltacak, gitgide çok güçlü hale gelen burjuvada kaçınılmaz olarak bölünecek, ana sermayeyi elinde bulunduranlar Burjuva, ortahallilerse küçük burjuva diye adlandırılacaktı. Sonraki yüzyıllar, onun elinde bulundurduğu güce ortak olmak isteyen İşçi köylülerle öteki adıyla proletaryayla kanlı mücadelesine tanık olacaktı. Günümüzde de yerini KAPİTALİSTe bırakmıştır. Herkes mi böyle bakmış... Daha neler, kentlerin insanlığın en uygar hali olduğunu ayrıntılara bakmazsak hepimiz kabul ederiz. Kente o özellikleri kazandıran ve dev bir çarkı döndüren temel kültürü burjuvanın oldurduğunu bilirsek,mümkün mü bu? Osmanlıda zaten şahsın mülkiyeti yoktu, her şey padişahındı, burjuva nerede ortaya çıkacaktı? Düne kadar sol bakışta BURJUVA ancak boynuzlu şeytan olabilirdi, öteki gelenekçi taban çoğunlukta ise imrenilen ama yozluğun da sembolü görülürdü. Cumhuriyette ise devlet burjuvaydı. BURJUVA bir bakışta sömürüye dayalı zenginlik, öteki bakışta sermaye demektir. Ülkenin Kurtuluş savaşı halini anımsarsak net görülür. Cephane ve malzeme yokluğu 1. İnönü Savaşında iyice arttı. 10 Ocak günü cepheden, cephane olmadığı için yenilmek üzere olunduğu haberleri geliyordu. Fevzi Paşa cephe Komutanına telgrafla "Size bir tren cephane gönderdim. Elinize varıncaya kadar mukavemet imkanını temin ediniz." yanıtını verdi. Oysa göndermek için bir kaç sandık cephane ancak bulunabilmişti. Sonradan da ek vergilerle, onlar da iki çift çorap gibiydi, savaşı kazanmıştık. Atatürk cumhuriyetindeyse bırak zengini, temel gereksinmelerini karşılayacak "15 milyon" bir ulus yaratmak en büyük hedefti. Bu da devleti burjuva rolünü üstlenmeye mecbur etti. Sermaye ve kentsel gelişim için burjuva olmazsa olmazdı, ne var ki toplamı savaş yorgunu, işe yarar erkeklerini kaybetmiş, yoksul, çoğu hasta, büyük bölümü frengi hastası 9 milyonluk ülkede onca zengin, hem de ötekilerin hakkını gaspetmeyecek acil zengin nerden bulunacaktı? Çünkü bilinen öyküdür, günümüzde çağdaş emek, üretim yasaları ve temel hukukla dizginlenebilmişse de geçen yüzyılların sömürü ejderhası da burjuvadır. O nedenle sınıfsız, imtiyazsız, ama sermayesiz bir toplum olduk. Atilla İlhan'ın çok tuttuğu AKÇURA, Türkçü Tatar kökenli bir aydın, Osmanlıya bakarak "...Bir toplum köylü ve askerden oluşamaz, muhakkak ki bir burjuva sınıfının olması gerekir," şeklinde geri kalmışlığın neden ve özetini yapmıştır. Hilmi Yavuz “İslam medeniyeti Müslüman burjuvalarla kurulabilir” diyordu, ama başka bir kaygısıyla da kendi düşüncesini sorguluyordu. Kent rantını acil zenginlik yöntemi gören ya da bilen, siyasetle de sıkı ilişkiler içinde olan "lümpen" islami sermayeyle değil. Köy, varoş ya da dinsel, bilimsel yanından daha çok görgüye dayanan kültürle beslenen geniş tabanlı gelenekçi kesimde ise yozlaşmanın, parayı bulmuş, ama etiksiz, kuralsız yaşayan ahlaksızlığın, batı taklitçiliğin boğup bunalıma sürüklediği intihar vakalarının en çok olduğu, genel olarak değil de davranışsal ya da ahlaki olarak tanımlandığı, zengin ama genele, hele çalıştırdığı işçiye duyarsız, merhametsiz, içimizde ama ütopik bir ülkeydi burjuva. BURJUVAZİ evrimin bir sonucudur. Yönetimi elinde tutan, hazırcı, rantçı feodaliteye ve aristokrasiye karşı üreten, üretim olanaklarını elinde tutan bu nedenle de yönetimde de söz hakkım olmalı diyen kentsoylunun yüzyıllar süren savaşının sonucudur. Köle değil, işçi çalıştırır. Dünyayı o kar etsin diye yaratılmış kabul ettiği, işçisini acımasızca sömürdüğü, doymaz bir iştahı olduğu tümüyle doğrudur. Ne var ki yine çağdaş dünyanın vazgeçilmezi çalışanın da yüzyıllarca süren mücadelesiyle elde ettiği kazanımlar, sendika, örgütlenme hakkı, emeğe göre ücret talebi, demokraside ki gelişmeler burjuvanın keskin dişlerini epeyce törpülemiş, denge işçiyi de kollar, hesaba katar biçime dönmüştür. En önemlisi Burjuva temel alıcısının o çalışanı olduğunu nihayet fark etmiştir. Burjuva, aklı, bilgisi olan herkesin birleştiği yüzyıllar süren tarihsel sürecin toplumsal katmanları zorlayarak ortaya çıkardığı, üretim olanaklarını elinde tutan, yöneten ya da yönetimi etkileyen, kendine özgü bir yaşam anlayış ve tarzı olan, omurgalı, 18. yüzyıldan sonra ortaya çıkan değişmez kent sınıfı ve erkin yeni kuşak sahibidir. Bizde yaşamdaki karşılığı olmayan bir sosyal sınıftır. Lenin'in 1920'lerde Bakü kongresinde yeni Cumhuriyet Türkiye'ye destek sağlamak için ortaya attığı; "Burjuva devrimlerine destek..." kararıyla da kastettiği Türkiye'nin burjuvayla en küçük ilişkisi yoktur. Levantenler gibi birkaç özgün örneği saymazsak ne Osmanlıda ne de 1960'lara kadar bizde, değil palazlanmak, filizlenme şansını bile bulamamıştır. Çünkü üretim araçlarını elinde tutan, kuralları da kendi koyan ama sınıf ve yaşam tarzı olduramayan, sınıfa dayanmasa da genç cumhuriyete birikim sağlamak gibi kamusal amaca yaslanan, emekçisine karşı da oldukça nakıs karikatürdeki burjuvaya çok benzeyen bir devlet yönetimine sahiptik. Yoksa düne kadar elinde keseriyle geldiği İstanbul'da mısır eker gibi, ilk depremde yıkılacak evler yapıp parayı bulan, onu da barda pavyonda tüketen Anadolulu yiğidim değil Burjuva... Belki çağın gereği, belki iktidarların tutumunun etkisi; görünüşe bakılırsa 1960 sonrası giderek boylanan burjuvalar var artık. Egemen bir sınıf ya da elindeki üretim araçlarıyla birer çağdaş Neron olmaya aday değiller, çünkü işçi sınıfının da feodalitenin de temel hak ve özgürlükleri genişleyerek yerleşiyor, ama varlar, bazen yönetimleri de etkileyebiliyorlar ya da kendi insiyatifleri ve katkılarıyla halkın yaşamına da olumlu yansıyan işlere imza atıyorlar. Kısa sürede batıdaki kimi örnekleri olduğu gibi, çok daha güçlü, küresel sermayeyle de işbirliği yaparak sisteme yön verecek hale de gelecek bir sınıf olduracakları kesin ya da ümit ediyoruz... Ama örgütlenme şemsiyeleri o olsa dahi ki bu sadece Ahmet Hakan iddiasıdır, burjuva ortaya çıktığında kesinlikle İSLAMİ ya da Budist bir BURJUVA olamaz. Her şeyden önce diyalektiğe aykırı ve mümkün gözükmüyor. Yukarıdaki kısa öyküsünden bile İslami Burjuvanın olamayacağını hissetmişsinizdir. Varsayalım ki oldu; sanırım ilk yapacağı İslami kimliğini silmek, unutturmak olacaktır. Siyasi yorumu kendisine kalsın ama terminolojide de gerçekte de İslami Burjuva olmaz. Zira İslamiyet'in kendisi burjuvaya karşıdır ve onun toplumsal yapıda yer almasına izin vermez. Burjuva asillere, aristokratlara karşı toplumda gelişen ve onları alt eden, türediği "burç" sözcüğünden de anlaşılacağı gibi kentsoylu anlamındadır. Dolayısıyla burjuvanın kendine özgü bir sınıfsal dünyası ve o temel üzerine kurulmuş, kentsoylu bir dünya görüşü vardır. Burjuva zengindir. Şehirlidir ve şehir kültürünün bütün gereklerini yerine getirir. Giyimi kuşamı düzgündür. Herkesin, avamın gittiği kahveye değil kendi lokallerine gider. Aşhaneye, lokantaya değil ancak kendisi gibi burjuvaların gittiği restaurantlarda yemek yer. Bar halay çekmez dans eder. Türkü değil klasik müzik dinler. Burjuva sistem gereği köle değil işçi çalıştırır. Bu nedenlerle de kölelik-feodaliteye göre daha çağdaştır. İşçi hakları vardır. Demokrasiyi savunur ve onunla toplumun yönetilmesine öncülük eder. Hukuk sistemi kent yaşamına uygundur. Ortaçağın tarım toplumunun dayatılarını reddeder. Örneğin kızları köle olarak görmez. Evden bir boğazın eksilmesi için çocuk yaşta evlendirilmesine karşı çıkar. Bu durum İslami kılıfa uydurulsa bile kız çocukların çocuk yaşta kocaya verilmeleri evden bir kişinin yükünün azalması temelindedir, düşünürsek kız çocuklarını diri diri toprağa gömen Arap toplumunda dönemine göre bir iyileştirmedir de.... Aynı şekilde savaşlarda erkekler öldüğü ve kadın nüfusu doğal olarak arttığı için bir erkeğin 3-5 kadınla evlenebilmesi toplumsal ve sosyolojik bir zorunluluktur. Ama günümüzde şeraitte yeri vardır diye bir erkeği üç kadınla evlendiremezsin. Zira kadın erkek nüfusu aşağı yukarı eşittir. 18 yaşından önce evlenmeyi, başlık parasını beşik kertmesini kabul edecek çok insan çıkmaz. Çıksa bile bunun sağlıklı olmayacağını herkes bilir. Burjuva laiktir. Dinlere eşit ama mesafeli yaklaşır. Bilime önem verir. Destekler. Burjuva demokrat olduğu için de meclise demokrasiye değer verir ve hakimiyet milletindir der. Bunları çoğaltmak mümkün. Siyah beyaz filmlerde burjuvalar resmedilirdi; fabrikatör, konak- uşak sahiplerini bazen gıpta ile bazen bu da neymiş diyerek izleyerek büyüdük. Vahi Öz, Atıf Kaptan ve illaki Hulusi Kentmen... Yalnızca parasal olarak zengin rolü oynamazlardı bunlar. Konakta yaşarlardı. Konağın kabzımalı, kâhyası, bahçıvanı, şoförü, aşçısı, aşçı yamağı, temizlikçisi olurdu. Yoksa koca konak nasıl evrilip çevrilirdi ki? Kıyafetleri de sıradan insanlardan farklıydı. Şoförün de hizmetçinin de. Tabii ki patronun da. Fötr şapkalı, papyonlu, robdöşambrlı idiler. Kendine özgü, ama sınıfının ana çerçevesine bağlı karekterler çizerlerdi. Atıf Kaptan yoksullara tepeden bakardı. Gerçi Hulusi Kentmen de öyle gözükürdü ama sonradan babacan hali ile yumuşar ve kızının gecekondudan bir oğlanla evlenmesine razı olurdu. Atıf Kaptan sonuna kadar sınıf ve kültür farkını savunurdu. Vahi ÖZ ise Adanalı taşralı zengin olduğundan fark etmezdi onun için. Mualla Sürer ve hele Aliye Rona ise geldikleri kökeni unutarak illaki karşı çıkarlardı taşralılara ya da fakirlere. Diğer zengin çocukları ise şımarık, küstah, aile düzeni bilmeyen hep ipsiz sapsız tipleri canlandırırlardı. Her ne hikmetse esas oğlan ya da kız birer melek olurdu. Bütün kötülüklerden arınmış bir karakteri canlandırırlardı. Hele pavyonda çalışıp da namus abidesi olmaları yok muydu hepimizin yüreğini dağlardı ahlaki düşkünlükleri. Bir de şimdiki zenginlere bakın. Hepsi pejmürde. Saçları sakalları birbirine karışmış. Zevksiz özensiz. Hepsi sonradan görme. Hepsi kötülük, haset, çekemezlik, hıyanet, kıskançlık gibi ne kadar sufli duygu varsa bunlarda toplanmış. Yetmiyor, bazıları ekmek teknesi milletin anasıyla uğraşıyor. Hepsinin havuzlu verandalı evleri var. İçleri de ıvır zıvırla dolu. Topu topu bir hizmetçi var. Yalnızca diziler mi öyle? Günlük hayatımızda da böyle değil mi. Televizyona çıkanlara bakın... Ya da bulunduğunuz şehirde etrafınıza göz atın. Paralı olmalarına rağmen, sallapati giyimi kutsamışlar. Adına da halktan yana olma ya da sadelik diyorlar. Ama evleri öyle değil. En lüks mefruşat ile donanmış. Araçlarının hepsi son model Jeep. Elbiseleri de markalı ama uyum yok, bakım yok. Bunların evlerinde kütüphaneleri de var, ama rafların ölçülerine göre alınmış kitap ansiklopedi dolu. Okumak için değil. Sergilemek göstermek desinler... diye. Hakkını yemeyeyim. "İstanbullu Gelin" dizisindeki Esma Sultan tam bir aristokrat. Her şeyiyle tam bir burjuva. Ama sonuçta bir film... Özetle Türkiye’de burjuva yok. Kent kültürü almış ve bunu kuşaktan kuşağa aktaran bir nesil yok. Ama zengin var. Zengin olmak başka, burjuva olmak başka. Burjuva kent kültürünün geleneklerine icaplarına uyar. Kadının iş hayatına katılmasına, okumasına sıcak bakar teşvik eder. Demokrasiden yanadır. Laikliği savunur. Çevreye doğaya insana hayvana bitkiye değer verir. Ne dine, ne de geleneğe uymayan özgün yeni bir hayat yaratır ve kitlelerde moda olur. Bizim bildiğimiz birkaç moda vardır, bu ülkede: Mini etek, uzun saç, ispanyol paça ...elbette pop müzik... Ne var ki bunların da hepsi ithaldir. En büyük gala ve toplantılarda kravatsızlığı ve uzamış sakalları konu edersek, bak o bizim üretimimiz. Kentsel yaşamın öncüsü, yenilikçi BURJUVA nerede? Peki bizim Anadolu kaplanları denilen destekli yerden bitme zenginlerimiz burjuva ve hele Müslüman kimliklerinden ötürü İSLAMİ BURJUVA olabilirler mi? Bulundukları kentleri, çoluk çocuk, kadın erkek, açık kapalı demeden herkes için elgörür formüllerle dünyanın en yaşanılır mutlu şehirleri yapmak, elbette bundan da para kazanmak için emek veriyorlar mı? Tamam çok paraları vardır. Zengindirler ama kentli değildirler. Kentte yaşasalar, markalı elbiseleri, çok lüks villaları, apartmanları, arabaları olsa bile burjuva değildirler. Paçalarından köylülük akar. Adam gibi giyinmezler, tıraş olmazlar. Halkçılık adına sıradan yerlerde lahmacun pide yemeği marifet veya halkçılık sanırlar. Konunun en acı tarafı da köylülüğü kutsarlar. Marifet addeder ve övünürler. Lüks tripleks villasında yer sofrasına bağdaş kurup elle yemek yemek onların modasıdır. Rivayetlerle, şeyhin vecizeleriyle dini karıştırıp içinde İlkçağ çocuksu hikayelerine inanırlar. O kadar ki, şıhın kirli fanilasıyla dolaşır, gece benim üstüm açıldığında Allah meleklerini gönderir benim üstümü örttü veya Nuh Peygamber çocuklarıyla cep telefonuyla görüştü, kız çocuğunun 9 yaşında evlenmesi şeriata uygundur... gibisinden komikliklerle gündem yakalamaya çalışırlar. Çocukların gavur illerinde okumasını istemezler ama hiç birisi de çocuklarını okutmak için Mısıra, Suudi Arabistan'a değil ABD Fransa İngiltere'ye gönderir. Fetva verseler de elbette kendi çocuklarını da 9 yaşında filan evlendirmezler. Hukuk bir geleneği olduğundan vardır, ama şeraitinki her zaman üstündür ve o da gündeme göre şekillenebilir. Ve hakimiyet Allah'ındır sözü ile demokrasiyi de reddederler. Laikliği de... Şimdi siz bunlara nasıl İSLAMİ BURJUVA dersiniz. Burjuva bir sistem manzumesidir. Köleliğin üstündedir. Toplumculuktan geride olsa da hala geçerli çağdaş bir dünya görüşüdür. Bizim zenginlerimiz ise hala kadının topuğu ya da saçı göründü, günaha mı girdik, piyango parasıyla hacca gidilir mi… gibi konularla uğraşır, ama hiç biri bilim, sanat, çağa uygunluk üzerine tek kelam etmez. Esasen bunların zenginlikleri de mülkiyet, daire, rant, AVM üzerinedir. Üretim için değil. Sözün özü İslamiyet ile BURJUVA yan yana olmaz. İslamiyet komünal toplum ile köleci toplum arasında ortaya çıkmış göçebe tarım toplumunun manevi dünyasını yansıtır. Günümüz dünyasında kırk anlayışın yorum ve içtihatlarıyla nereye çekildiği ayrı bir konu, ama acımasız ve yoz dünyaya insandan yana iyileştirici önlemler getirmek düzgün ve ahlaklı insan oldurmak istemiş. Burjuvaysa maddi, bilimsel hukuki çağdaş dünyanın gereklerini düşünmüş. Biri yalnızca ahlaklı, iyi insan olmayı ve ahireti; diğeri bu dünyayı, üretmeyi, çalışmayı öne almış. Somut olaylara baktığımızda da karşımıza çıkacak budur. Burjuva kültürünün alt yapısında Protestanların "yarını düşünerek çok çalış," sözünün yattığını bilirsek konu daha iyi anlaşılır. Petrol zengini Arap ülkelerinde varsa bir zengin kesimi onlar da ülkenin yöneticileri, prensleri, kuzenleri, şıhları, şeyhleridir; hem petrol çalışarak üretilmemiştir, hem sahipleri halktan değildir... İslam dünyası her konuda nal toplayıp 5 milyonluk İsrail'in bile elinde illallah derken, Burjuva-kapital dünyanın egemenliğinin niçin İslamiyet'e galebe çaldığının somut göstergesidir. Dinci BURJUVA olmaz. Olamaz. Ortaçağ menkıbeleri yetmez, günün şıhlarının çağdan mağra devri kadar uzak fetvaları, çelik çember gibi zihinlerini sarmıştır da ondan. Toplumun yarısını olduran kadını sadece üretimden değil, hayattan dışlar, üretimi değil ahireti, hukuku değil, şeriatı, bilimi değil dogmayı tercih eder de ondan... *BU YAZI AKAY AKTAŞ'ın yazısı, Şenol YAZICI'nın katkılarıyla oldurulmuştur. 15/01/2018

  • İSTANBUL’DA 100 YIL ÖNCEKİ SALGINLAR

    Dünya çapında büyük bir bela ile karşı karşıyayız. Corona ile bu savaşımızın sonunda neler kaybedeceğimizi henüz kestiremiyoruz. Bütün insanlığa kolay gelsin. Salgın deyince 100 yıl önce İstanbul’da yaşanan salgın hastalıkları hatırladım ve onların haber özetlerinden kısa bir yazı yaptım. * İnsanlık tarihinin gördüğü en büyük salgın olan 1918’deki İspanyol nezlesinden dünya nüfusunun yüzde 15’i eksildi. Bu hastalıktan 50-100 milyon arası kişi öldü. Mart 1918’da ABD’de ortaya çıkan bu salgına İspanyol Nezlesi denmesinin nedeni, savaş içindeki ülkelerde sansür nedeniyle hastalıktan söz edilememesi, İspanya savaşta değildi. Birinci Dünya Savaşında, cephelerdeki açlık, soğuk, sağlık koşullarının elverişsizliği gibi nedenlerle veba, tifüs, frengi, verem, çiçek gibi hastalıklardan Osmanlı cephelerinde on binlerce erin öldüğü bilinir. (Annemin babası Ali, 1917’de hastalıktan hava değişimine gelmiş ve köyde ölmüştür.) İSPANYOL GRİBİ İSTANBUL’DA Osmanlılar, İspanyol gribiyle de Eylül 1918’de İstanbul’da tanıştı. Virüs Anadolu’ya da bulaştı ama en büyük tahribatını İstanbul’da yaptı. İstanbul gazeteleri, Eylül 1918’den başlayarak bu hastalıkla ve hastalığa karşı alınan önlemlerin haberleriyle doludur. İstanbul’da zaten sağlıklı bir eğitim yapılamıyordu. İtilaf Devletleri bazı okul binalarına el koymuştu. Maaşlarını alamayan öğretmenlerin meslekten ayrılma eğilimleri görülüyordu. Devlet, eğitim giderlerini karşılayacak bir bütçeye de sahip değildi. Bütün bu olumsuzlukların üzerine salgın hastalıklar nedeniyle okulların tatil edilmesi gündeme geldi. OKULLAR TATİL Mondros Ateşkes Anlaşması’nın ertesi günü olan 31 Ekim 1918 tarihli Tevhidiefkâr gazetesi, okulların bir haftadır tatil olduğunu, hastalık geçmediğinden tatilin bir hafta daha uzatılacağını haber vermiştir. 1 Kasım 1918 tarihli Vakit’te Maarif Müdürlüğünün açıklaması yer almaktadır. Buna göre İspanyol nezlesinin bulaşıcı bir hal alması nedeniyle okulların bir süre daha kapalı kalacağı bildirilmektedir. Gebze Erkek Okulu da aynı nedenle 10 gün tatil edilmiştir. Sıhhiye Umum Müdürlüğü, 7 Kasım günü yayımlanan genelgesinde okulların 9 Kasım’dan başlayarak açılacağı duyurulmaktadır. Aradan bir ay geçmeden İstanbul’da İspanyol nezlesi yeniden şiddetlenmiştir. Bazı okullardaki öğretmen ve öğrenciler hasta olmuşlardır. Zaman gazetesi (7 Aralık 1918) Okulları, geçen ayki tehlikeden daha büyüğü beklemektedir. Sıhhiye Müdürlüğü okulları kapatmalıdır. Nitekim birkaç gün sonra okullar yeni bir karara kadar kapatılmıştır. Sinemalar da kapalıdır. 2 Ocak 1919 günü İspanyol nezlesinden bir haftada 350 kişinin öldüğü yazılmıştır. (Vakit, 1 ve 2 Ocak 1919) AŞISI YOK! 6 Ocak’ta okulların ve sinemaların bazı şartlarla açılacağı yazılmıştır. Maarif Nezareti, bu hastalıkla baş edebilecek araçları olan okulların hemen açılacağını açıklamıştır. (Zaman 6 Ocak 1919). Hastalıktan ötürü İstanbul Sultanisinin yatılı öğrencilerinden bazıları gündüzlüye geçmiştir. İspanyol gribinin aşısı yoktur. Sıhhiye Müdürlüğü, öksürük mendili kullanmak, hasta ziyareti yapmamak, kapalı mekânları havalandırmak, kalabalıklardan uzak durmak, hastalık süresince yataktan çıkmamak, ıhlamur içmek gibi tanıdık tavsiyelerde bulun muştur. (Fikriyat, internet) Özel okullarda çocuk okutanlar, zamanında ödedikleri taksitlerin peşine düşmüşlerdir. Dişlerinden tırnaklarından artırarak taksitleri ödedikleri halde gerek salgın hastalıklar, gerek başka nedenlerle okullar iki ay geç açılmıştır. 10 Aralığa kadar okullar tatil edilmiştir, ne zaman açılacakları da belli değildir. (Yeni Gazete, 20 Aralık 1918) Maarif Nezareti, eğitimdeki iki aylık kaybın yılsonuna eklenerek telafi edileceğini açıklamıştır. (Edirne, 26 Aralık 1918) VEBA DA VAR! 1919-1920 Öğretim yılının korkulu hastalığı da vebadır. Vakit, 4 Kasım 1919’da “Vebanın İstanbul tarafına atladığını” haber vermiştir. Ertesi günkü haberine göre ise “Veba, pek tehlikeli bir hal almıştır.” Bu nedenle okullar 6 Kasım 1919’da kapatılmıştır. Maarif Nezareti, bütün okullar ile fakültelerin 12 Kasım’dan başlayarak açılacağını duyurmuştur. (Vakit, 11 Ekim 1919) Okullar sağlık kontrolünden geçirilmiş, açılmasında sakınca görülmeyenlerin, hafta başı olan 15 Kasım Cumartesi günü açılmasına karar verilmiştir. Veba görülen bölgelerin dışında kalan okulların öğrenci, öğretmen ve hizmetlileri aşılanacaktır. (İstiklal, 13 Kasım 1919) Türk Dünyası gazetesi (11 Kasım 1919), okulların hepsinin değil, yatılısı da bulunan gündüzlü okulların tatil edildiğini yazarak bu kararı eleştirmektedir. Yatılı okullara giren çıkanların da bu hastalığı bulaştırabileceğini, bu nedenle bütün okulların açık olması gerektiğini yazmıştır. “YASSI ŞİŞELER” AVRUPA’DAN GELMEMİŞ! Vebaya karşı bütün öğretmen ve öğrencilerin aşılanması kararı alınmışsa da elde yeteri kadar aşı yoktur. Savaştan önce Avrupa’ya sipariş edilen “yassı şişeler” gelmemiştir. (Vakit, 25 Aralık 1919) İspanyol gribi de sürmektedir. Ihlamur Kasrı’ndaki Şehzadeler Mektebi, İspanyol nezlesi nedeniyle 10 gün süreyle kapatılmıştır (Vakit, 25 Aralık 1919) Maarif Nezareti, üniversite de içinde olmak üzere okulları on gün süreyle yeniden tatil etmiştir. (Peyam, 29 Aralık 1919) 1921 yılında da Galatasaray Lisesinin okulda çıkan hastalık nedeniyle bir süre tatil edildiğini İleri’nin 8 Şubat 1921 tarihli sayısında okuyoruz. 1922 yılı başlarında İstanbul’da bu kez kızamık baş göstermiş ve okullara kadar yayılmıştır. Bir yandan da çocuklara çiçek aşısı yapılmaktadır. (Yeni Şark, 6 Şubat 1922)

  • Trabzon'da Sergi

    Çoktandır görsel sanatlar ucube, şiir ve romansa kötülüklerin kaynağı gösteriliyordu. Ne zamandır sevindiren bir müjde yoktu ama sanatı ve çağdaş düşünceyi tu kaka saymayı başarmıştık. Algı tamamdı. Fazıl Say'ın konserine devlet yetkilileri gidince ülkece şaşırmak oldurulan bu havanın sonucu değil miydi sonuçta? İşin mi yok, millet ekmek derdinde... Kağıt can yakıyor, resim baştan beri pagan inanışların devamı ve yasaktı. Zaten felsefe de insanı bozardı... Büyük kentlerde buysa, hesaplayın taşrayı... Felsefeyle, kültürle sanatla uğraşanlar herhalde dükkanı kapattı ya da kapatmayı düşünüyordur... Öyle ya asgari ücret 2000, gramajı düşük ekmek 1,5, et 80, biber 25, soğan 6, patates 5 lirayken, bu iklimde sanat, düşünce nereye düşer ki? Bugüne bir daha ne zaman geliriz bilinmez ama mağara devrine dönüp sıfırdan başlayacağız, görünen... Öyle umutsuz yani... Hepten öyle değilmiş. Oldurulan cemresi olmayan zemheriye inat taşrada bile güzel şeyler oluyor. Trabzon Akçaabat Belediyesi destek verdi ve Trabzon'un yetiştirdiği ünlü ressamlardan Haydar Durmuş 36. kişisel resim sergisini Akçaabat Belediyesine ait Resim ve Fotoğraf Müzesinde açtı.. 20 Ocak 2019 tarihine kadar açık kalan sergiye ilgi yoğundu. Sergi açılışına; Trabzon eski Milletvekili Volkan Canalioğlu, Akçaabat Kaymakamı Soner Şenel, Akçaabat Belediye Başkanı Şefik Türkmen, Akçaabat Kent Konseyi Başkanı Mehmet Salih Köse, Akçaabat Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü Turhan Bektaşoğlu, STK temsilcileri, Trabzonlu çok sayıda sanatçı ve sanatsever katıldı. Akçaabat Belediye Başkanı Şefik Türkmen konuşmasında; "Kültür, sanat ve turizm şehri Akçaabat olarak, sanatsal faaliyetlere önem veren bir belediyeyiz. Bir şehir sadece altyapı, üst yapı gibi fiziki yatırımlarla değil, sanat ve kültürle olur. Akçaabat'ta böyle güzel bir sergi açan sanatçı Haydar Durmuş'a teşekkür ediyorum." dedi. Sergide konuşan sanatçı Haydar Durmuş "Akçaabat’ta sergi açmaktan dolayı mutlu olduğunu, sanata ve sanatçıya destekleri büyük olan Belediye Başkanımız Şefik Türkmen ve ekibine, ressam sanatçı arkadaşlarıma, serginin açılmasında emeği geçen herkese ve katılımcılara teşekkür ederim." şeklinde konuştu. İnsan varsa umut da vardır.

  • TELİF HAKTIR İNTİHAL SUÇTUR

    Dursaliye Şahan 2005 yılında projemi paylaştığım Senarist Erkan Çıplak kadrolu olduğu Samanyolu Tv’ye kendi eseri olarak sunmuş, 8 Eylül 2013 tarihinde de kanal "Küçük Gelin" dizisini hayata geçirmişti. Yönetim ve yapımcı bütün ihtarlarıma kayıtsız kalmış, ben de İstanbul Anadolu 2.Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesinde telif davası başlatmıştım. Erkan Çıplak savunmasında hikâyeyi Akil İnsanlardan duyduğunu, yapımcı senaryo sorumluluğunun kanalda olduğunu, Samanyolu Tv yöneticileri de bu kadar reyting yapan bir dizinin öyküsünün benden alınmış olmasına sevinmem gerektiğini öne sürdü. Mahkemenin bilirkişi olarak tayin ettiği, yönetmen ve senarist Semra Dündar Öğün ve İ.Ü.H.F. Öğretim Üyesi Doç. Dr. Azra Arkan Serim hazırladıkları raporla intihalin boyutlarını ve detaylarını göz önüne serdiler. Bilirkişi raporu doğrultusunda karar veren mahkeme Samanyolu Tv’yi, Makro Mikro Yapım’ı ve FETÖ zanlısı olarak aranırken, yurt dışına çıkan Senarist Erkan Çıplak’ı suçlu bularak, maddi manevi tazminat ödemeye mahkûm etti. Davalılar yerel mahkemenin kararına itiraz ederek 11.5.2017 tarihinde istinaf yoluna başvurdular. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 16.Hukuk Dairesinde incelenen dosyayı İstinaf Hâkimi geçtiğimiz günlerde onayladı. Böylece yerel mahkemenin almış olduğu intihal kararı kesinleşmiş oldu. 2014 yılında başlayıp yaklaşık yedi yıl süren bu dava, benim ikinci kez kazandığım telif davasıdır. Her iki mahkemenin kararı da sanata verilen değer ve fikir işçiliğinin görünürlüğü açısından önemlidir. Fikir hırsızlığı cezasız kalmamalı. Yapımcılar ve kanallar da hayata geçirecekleri projelerin eser sahibinden emin olmalı. Yayıncılar, meslek birlikleri, RTÜK ve Kültür Bakanlığı intihale karşı sessiz kalmamalı. Dünyanın bütün işçileri gibi, elbette sanatçılar ve yazın emekçileri de birleşmeli. Son söz, yağma yok telif var. (Bilgi: T.C. İstanbul Anadolu 2. FİKRÎ VE SINAÎ HAKLAR HUKUK MAHKEMESİ Esas No : 2014/80 Esas Karar No : 2017/101 İSTİNAF: İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 16.Hukuk Dairesi 2020/1266 sayılı kararı ile 06/11/2020 Yazı İşleri Müdürü 70072 Hakim 174535) Dursaliye Şahan 0044 746 24 999 00 dursaliye@gmail.com

  • 2018 ÇAĞDAŞ DÜNYANIN EN GÜZEL YILI OLSUN

    ÇOCUKLUĞUMUZDA SANKİ resimdeki gibiydi DÜNYA... IŞIL IŞIL AYDINLIK... MİNİ ETEKLİ ABLALAR, BAŞÖRTÜLÜ ANNELERİMİZİN KOLUNDA ÖZGÜR ve RAHAT... Uzun saçlarımız rüzgarda uçuşurken... Işıl ışıl caddeler, modern giysili kadın erkek ÖZGÜR ve MUTLU gülümseyen insanlar... Kendini ifade etmek sıkıntı olur mu hiç, daha neler, özgürlük hava gibi su gibi, henüz kirlenmemiş, bedava... Belki yoksul ama yarına umudu dağlar kadar ülkem... Değil miydi? Okuduğu gazeteler yüzünden insanları mı öldürdük? Yaşını büyütüp çocukları mı astık? Mezhep diyerek koca mahalleleri de mi yok ettik?.. Kitapları mı yaktık? GEÇMİŞİ GÜZELLİYOR MUYUZ NE? Ne kadar acıklı; bir ulus için DÜN böyle güzelleşirse ne büyük hüzün... ANCAK DÜŞKÜNLEŞEN İNSAN GEÇMİŞE GÜZELLEME YAZAR. ÇARESİZLİĞİ ÖYLE ÇOĞALMIŞTIR Kİ İTİRAF DA EDEMEZ... Tanıksız, belgesiz zamanlardan, mezar taşlarından medet umar. Tamam kabul, yeterince utandık. Geçmişte de AYDINLIĞIN yetmediği zamanlar daha çoktu... Basiretsiz yöneticilerin yanlış hesapları Bağdat'tan dönsün diye neler çekmedik... Birilerinin iktidar ve çıkar hesaplarını vatan sevdasıyla karıştırdık... Birbirimizi de öldürdük... Ama kabul edin siz de; demokrasimiz çocuk, çağdaşlığımız yarımdı. Umut hep YARINa, YENİ YILAydı. YENİ YIL önünde kuyruk olduğumuz SANA yağından sonra en çok satandı ömrümüzde. YANİ, BİZ SENİN GENÇLİĞİNİ DE BİLİRİZ DEMİŞ YA TEYZE, GENÇLİĞİYLE ÖVÜNEN SEKSENLİK KOCASINA....halimiz o mu?.. YAZIK, GÜN GENE ONA DÖNDÜ... * 2002' de KimseSİZ'le başladığımızda da hasretimiz oydu; 2006'da maviADA'yla iman tazelediğimizde de... 2014' te GÜNEŞ ÜLKESİNİN tek beklentisi yine aynıydı... 2018'de küllerinden dirilen maviADA'nın da özlemi o: AYDINLIĞA, güneşli günlere bir mum ışığı da olsa katkı... ÇAĞDAŞLIK Tek beklentimiz... En büyük eksiğimiz ve sıkıntımız hala... Akılla, Bilimle, Fenle, Sanatla donanmış bir ÇAĞDAŞLIK... Kim yaparsa makbulümüz o, partimiz de o, OYumuz da ona... Kimseye ne borcumuz var, ne minnetimiz, ne de galiberadan sözü kesilmiş esaretimiz... Gerisi hikaye; bu olursa demokrasi, bireysel hak ve özgürlükler, emek ve hak ilişkisi ya da ötekiler... hak ettiği yeri bulacak... Beklemek ve dilenmek yerine, GÖNÜLDEN İSTERSEK, KAÇACAK YERİ YOK... Biliyoruz ki insan hayal ve hasretinin önünde duracak bir güç de yok. BİRLİKTE İSTERSEK BAŞARIRIZ... Vardı ya bir zamanlar: AYDINLIĞA BİR MUM KATKI... Denemek de ne zarar? İçinden gelmiyor biliyorum, ÇÜNKÜ SENİN GİBİYİM, ama onların istediği de bu; teslimiyetini görmek. Geçi yok, bu gece güneşi gölgeleyenlere karşı bir mum da sen yak... Güzel bak, güzel yaşa, güzel düşün, herkesle paylaş güzelliğini... 2018 Güzel olacak... Ama aşkla SEN istersen olacak. 2018 EN BÜYÜK HASRETİMİZ OLAN ÇAĞDAŞ DÜNYAYA AÇILAN KAPI OLSUN.... * maviADA ADINA Şenol Yazıcı

bottom of page