
Arama Sonucu
maviADA'ya DÖN
Boş arama ile 4494 sonuç bulundu
- Şiir Tahlili
"Ey hayat, şiir ve öfkeden süzdüğüm bal Peteklerime biriken çiçeklerin çığlığı Parmak uçlarımda yanan barut, Yaşanmamış yağmurların susuz çocuğu ölme! Şafaktaki güneşin gözlerini bekle " MEHMET HAMEŞ ‘KAYIP ALFABE’ ŞİİR TAHLİLİ Başlarken 1959 Hassa doğumlu Mehmet HAMEŞ; şiir dünyasına, Can Yayınlarından çıkan, /Yaktığın Coğrafya/ isimli eseriyle, 2001 yılında, ilk adımını attı. Çocuk yaşlarda şiir yazmaya başlayan Mehmet HAMEŞ'in Türk edebiyatına ilk merhabası, aslında 1998 yılında "Hacı Bektaşi Şiir yarışmasında kazandığı mansiyon ödülüyle olmuştu. Ardından, 2000 yılında Dünya Kitap Şiir ödülünü kazandı. Mehmet HAMEŞ, Hassa doğumlu olup İzmir’de yaşayan bir şairdir. HAMEŞ; Başta TRT olmak üzere birçok TV kanalında şiir sohbetleri ve şiir söyleşileri mevcuttur. Hatay'lı olmasına rağmen hayatı boyunca Türkiye'nin genel sorunlarını kendi çapında gündeme getirmiştir. Sosyal medyada özellikle Gezi Olayları ve Hatay'da gelişen diğer olaylarda Hatay'ın dünyaya açılan penceresi olmuştur. /Yaktığın Coğrafya/’dan sonra aynı yıl, Dünya Yayıncılıktan /Suskunluğu Su Rengi/ isimli unutulmaz şiir kitabı geldi. Kitapları yayınlanmadan evvel, şiirleri çeşitli edebiyat ve sanat dergileri tarafından yayınlanmaya devam etmekteydi. 2004 yılında yayınlanan, Yom Yayıncılıktan /Tay ve Ter/ isimli sıra dışı şiir kitabının ardından, tüm kitaplarını yeni şiirleriyle birlikte 2007 yılında Evrensel Basım Yayıncılıktan /Yaşlı Kelebek/ isimli şiir kitabında topladı. 2013 yılında ise tüm eserlerinden farklı, biraz riskli ve biraz da yerinde bir tarz kullanarak Mühür Yayınevinden /Kayıp Alfabe/ isimli şiir kitabını çıkardı. Bu eseri, sanat ve şiir eleştirmenleri tarafından çok beğenildi. Tabi asıl önemli olan okurun beğenisiydi. Bunun ardından Heyamola Yayıncılıktan /Melek Girmez-Meleklerle Şeytanların Zılgıt Çektiği Yer/ ve Temren Yayıncılıktan bir şiir kitabı daha geldi okurların karşısına. Bugün size Kayıp Alfabe kitabının değişik bir analizini yapacağız. KAYIP ALFABE; Mühür Kitaplığından çıkan eserin, kapak ve iç tasarımı Kenan BIYIKLI tarafından yapılmış. Üzerinde -Kayıp Alfabe- yazılı jurnal imajlı ön kapak resmi, esere ciddi bir görünüş kazandırmış. Arka kapaktaki, Sennur SEZER, Hilmi YAVUZ gibi günümüz şairlerin Mehmet HAMEŞ hakkında sarf ettikleri düşünce metinleri, kitaba sıkı bir hava vermiş. Kitapta alışılagelmiş -İçindekiler- bölümünün olmayışı, kapakta veya diğer yerlerde kitap içeriğinin şiir olduğunu ifade eden bir yazıya rastlanmaması, dikkat çeken önemli hususlardan. Kitap _ebruli ebruli, çöl çöl ve aşk aşk_ isimleri altında değişik üç bölüme ayrılmış. Kitabın başındaki; /bir alfabe kaybolmuştur bulanın ödülü: ölümsüzlüktür/ ve sonundaki: /Bir alfabe bulmuştur ödülü: ömrü örselenmiştir./ Kitabın ismiyle bütünleşen bu güzel sözler, eserin kalitesini ve özelliğini okura farklı hissettirmektedir. Kitaptaki her şiire, rakam yerine, birer harf verilmiştir. Harf sayısına bakarsak kitapta 28 şiir var. Ancak alfabemizde 29 harf bulunmaktadır, (ş) harfi atlanmıştır. Neden (ş) harfi atlanmıştır? Bu husus belirtilmemiştir. Ayrıca ikinci bölüm -çöl çöl-'den sonra şiirlere isim verilmemiş. Bazı şiirler birbirlerinin devamı gibi görünse de yapı ve anlam bakımından birbirlerinden farklı oldukları, okumaya devam ettikçe anlaşılıyor. Son zamanlarda birçok şair yazdıkları şiirlerine isim yerine rakam hatta hiçbir ibare koymadan da isimsiz şiirleri kitaplarında yer verdikleri görülmüştür. Bu incelemede amacımız, günümüz şairlerinden birinin şiir kitabını poetik özellikleriyle yapısal, sayısal ve edebi veriler ışığında göstermeye çalışmaktır. KAYIP ALFABE 1. BÖLÜM abcçdefgğ: ebruli ebruli Bu bölümde; ışığı saklayamaz örümceğin ağı (5 sayfa) anneler evlerin kurutulmuş çiçeği (5 sayfa) bakir kalırsa aşk, çocuklar ihtiyarlar (8 sayfa) ç) kanadı kırık uçuş denemesi (6 sayfa) ansızın bir vedalaşma öldürür seni (6 sayfa) ihanete uğrayan masumiyet (4 sayfa) yasak meyve için kovulan değilsin (4 sayfa) su yalağı tutamaz kumun hasını (3 sayfa) ğ) karda renk değiştiren kırmızı atkı (4 sayfa) isimli şiirler yer almıştır. 1. BÖLÜME GENEL BAKIŞ 1 - Tüm şiirler isimlendirilmiş. Uzun başlıklı şiir isimleri seçilmiştir. Bölümdeki tüm şiirlerin uzunluğu dikkat çekici. Şiirler, şiir tadında mensur metinlerle zenginleştirilmiş. Tüm şiirler klasik şiir özellikleri olan mütakarrin, kafiye, redif, vezin ve aruzdan uzak, modern şiirde aranan, biçemlik, aliterasyon, asonans, prozodi, açıklık, akıcılık içeren mensur şiir örüntüsündedir. Şiirlerde pastoral ve lirik ezgiler bulunmakta. Farklı kelimelerin kullanılması açısından anlatım zenginliği içermektedir. Noktalama, inceltme işaretlerine ve büyük küçük harf özelliği dikkate alınmamış. Buna edebiyatımızda 'dilde sapma' denmektedir. Bölümün ilk şiirine teknik yönden bakış; a) ışığı saklayamaz örümceğin ağı Şair; edebiyatımızda ilk kez 20.yy. başlarında Avrupa’da Charles Baudelaire, İsidore Duacasse ve Arthur Rimbaud gibi şairler, ülkemizde Halit Ziya UŞAKLIGİL ve son zamanlarda, Şükrü ERBAŞ, Ahmet TELLİ, Ahmet ADA vb. şairlerin de bazı eserlerinde arada sırada uyguladıkları, şiirsel metinlerle (mensur) günümüz şiir anlayışına, farklı bir tarzda giriş yapmıştır. Bu şiirde yedi paragrafta mensur özelliğe yer verilirken, şiirsel dizelere altı kere yer verilmiştir. Şiirde, erkek kadın ilişkisindeki doğal yalnızlığa ve sevgiye olan imgeleri, benzersiz tasvirlerle "böğürtlen karası kaşları, içi boşaltılmış top mermisi" vb. bezeyerek, lirik tarzda metin öbekleri oluşturulmak istenmiş. Şiirin ana temalarından biri olan Aşk; pastoral tarz kullanılarak modernize edilmiş. Örneğin:"Şehrin uzağına gene yağmur yağıyor, ağaçlar ilkyaz yolculuğunda" Bu bölümün diğer şiirlerine bakıldığında; anne, çocuk, insan, doğa, aşk, sevda, din ve hayat konularının karışık işlendiğini görmekteyiz. Bu nedenle bu bölüme 'ebruli ebruli' denildiğini söyleyebiliriz. Şiirdeki metinde kullanılan cümle sayısı: 53 Şiirdeki metinde kullanılan kelime sayısı:419 Şiirdeki dizelerde kullanılan kelime sayısı: 174 Şiirdeki mısra sayısı: 52 Şiir genelinde kullanılan Türkçe kökenli kelime sayısı: 497 (% 79) Şiir genelinde kullanılan Arapça kökenli kelime sayısı: 90 (% 14) Şiir genelinde kullanılan Farsça kökenli kelime sayısı: 31 (% 5) Şiirde kullanılan (diğer yabancı dil kökenli) kelime sayısı: 12 (% 2) 9- Toplamda kullanılan kelime sayısı: 630 Bölümün ilk şiirinde geçen bazı kavramlar 1-Cinsellik imgeleri Gecenin şehveti (1)* Hassas yer (1) Seviştiği evin (4) - Bülbülü seviştirenin (108) Geceliğini giydi (43) Ah bedenimin (68) – Bedeni soğudu (81) – Bütün bedenini (92) *Parantez içindeki rakamlar kelimenin hangi satırda geçtiğini göstermektedir. 2- Ölüm imgeleri Erken ölmüş (33) - Ölü yazdıran (36) - Ölmüştü içinizdeki (38) - Ölümle çevrelendiğini (97) Seri cinayetler (34) Cenaze töreni (40) Mezar toprağında (97) Şehit düşmüş (109) 3- Zaman imgeleri Gecenin şehveti (1-9) Bayıltmadan önce (2) Gölgesizliğiydi zaman (4) - Kimi zaman (51-52) Yıllanmış iki (5) – Yirminci yüzyılın (107) Geç saatinde (9) -Saatlerce dilsiz (9) – Saati soruyor (105) Seher dağlardan (11) - Seher çatılara (16) - Seher yakına (21) -Seher çanlara (26) – Seher ayaklara (32) Tarih öncesi (27) Eski hafızasında (28) - Eskilerde kalmış (42) Gençliği yarına (30) Erken ölmüş (33) Varmış mevsiminde (33) – Her mevsimde (89) Yazdıran anılar mısınız? (36) Ezelden mi ölmüştü (38) Güne hangi (63) Umutla geleceğe (64) – Geleceği düşledi (86) Geçmişi düşledi (86) 4- Aşk imgesi Aşk (3-7-36-47-67-70-83-88-95-100-109) Âşık (31) Sevgi (33-45-48) Ayrılık (35) Kalp (41-48) Buse (55) Kader (96) Sevda (101) Şiirde "j" ve "1" harfleri ile başlayan kelimeler tercih edilmemiştir. ŞİİRDE EN SIK KULLANILAN BAZI KELİMELERİN İSTATİSTİKSEL DAĞILIMI SIRA KELİME KÖKENİ YAPISI KULLANIM SAYISI 1 bir Türkçe Sıfat/Adıl 16 2 gibi Türkçe İlgeç 14 3 aşk Arapça Ad 11 4 ve Arapça Bağlaç 7 5 iç Türkçe Ad/Sıfat 6 6 durmak Türkçe Fiil 5 7 seher Arapça İsim 5 8 yan Türkçe Ad/Sıfat 5 KAYIP ALFABE 2. BÖLÜM hiıjklmn: çöl çöl Bu bölümde şair, şiirlerine isim vermemiş bunun yerine harf vermiştir. Ancak bu bölümde (ı) harfi neden (i) harfinden sonra geldiği belirtilmemiştir. h (1 sayfa) i (1 sayfa) ı (1 sayfa) ç) j (1 Sayfa) k(l sayfa) 1 (1 sayfa) m (1 sayfa) n (1 sayfa) isimli şiirler yer almıştır. 2. BÖLÜME GENEL BAKIŞ 1- Hiçbir şiir isimlendirilmemiş. Dizelerdeki hece ölçüsünden uzaklık ve serbestlik dikkat çekici. Bu bölümdeki bazı şiirler de, şiir tadında metinlerle zenginleştirilmiş, (mensur) Genellikle şiirler klasik şiir özellikleri olan mütakarrin, kafiye, redif, vezin ve aruzdan uzak, modern şiirde aranan biçemlik, aliterasyon, asonans, prozodi, açıklık, akıcılık içeren mensur şiire yakın örüntüdedir. Şiirlerde pastoral ve lirik ezgiler bulunmakta. Noktalama işaretlerine ve büyük küçük harf özelliği dikkate alınmamış, (dilde sapma.) Aliterasyon ve asonanslar dikkat çekici değil. Fakat tadında kalmış. Ulusal, bölgesel ve toplumsal yaralara değinilmiş. Bölümün ilk şiirine teknik yönden bakış; "h" şiiri (isimsiz) Şair; bu şiirine de, günümüz şairlerinin eserlerinde sıklıkla rastlanılan, şiirsel metine, yer vermiştir. Ancak bu sefer bu metinsel dizeler şiirin son kısmında bulunuyor. Şair isimsiz şiirine ölçüsüz kısa ve ikili dizelerle başlamıştır. Günümüz şiir anlayışında dikkat edilen, farklı ve özgün (orijinal) kelimelerin kullanılması şiirin kalitesini arttırmış; Örnek 1: "amerikan yenisi cemseler geçiyor hayıtların yanından..." Cemse: Askerî arabaların önündeki GMC logosunun halkımız tarafından zamanla yanlış okunur hale gelmesi ötürü askerî arabalara takılan lakap. Hayıt: Akdeniz ve batı Anadolu'nun deniz kenarı ve kayalık bölgelerinde yetişen, köklerinden sarı kökboyası, meyvelerinden idrar arttırıcı, gaz söktürücü sap ve dallarından sepet yapımında kullanılan Maki ailesine ait bir bitki. Örnek 2: “çömelmiş bakır 'teştle' çayda çamaşır tokaçlıyor arap analar:" Teşt: Yıkanmak veya içinde bir şey yıkamak için tasarlanmış, genelde alüminyumdan üretilmiş bir çeşit leğen. Tokaçlamak: Teknik bir terim olan bu kelime, daha çok cisme yuvarlak biçim vermek için yapılan dövme işlemidir. Not 1: /Amerikan ve Arap/ kelimeleri özel isim olduğu için modern şiir de bile cümle içinde büyük harfle yazılması tercih edilmelidir. Ancak bu şart değildir. Şiirde dikkat çeken bir diğer husus ise yerel ve genel halk ağzı dilindeki kelimelere yer verilmiş olmasıdır. Örneğin: cemse, kancık eşek, teşt vb. gibi. Ayrıca yabancı kökenli kelimelerin fazlalığı tesadüf müdür yoksa özellik midir şaire sormak gerekmektedir. Örneğin: kamp, konvoy, mil, motor, palet, petrol, rafineri, remork, sınır, tank v.b. Şiir; ikili altı adet dizeden oluşmakta ve son iki paragrafta şiirsel metinlere yer verilmiştir. Son cümlenin Dr. Hikmet KIVILCIMLI'dan alındığı dip not olarak belirtilmiş. "tek tek dövüştüler, hep beraber yenildiler" Şiirin konusunu oluşturan bölgesel (muhtemelen Türkiye güneydoğusu) toplumun yara ve sorunları lirik bir dilde şairin kendi oluşturduğu poetikasıyla anlatılmak istenmiş. Kullanılan tasvirlerdeki yerel motifler şiire protest ezgiler kazandırmıştır. Örnek: "çomakla çeliği/davula dokunuyor" "kancık eşekler bol mezralar uzanıyor kuzeyde" "bayırlardan bakıyor gözü çapaklı, haki yelekli türkmen çocuklar." "keleş yüklü kürt babalar konvoya bakıyor kara kara" Not 2: /Türkmen ve Kürt/ kelimeleri özel isim olduğu için modern şiirde bile cümle içinde büyük harfle yazılmalıdır./haki/ kelimesi /hâkî/ olması gerekmektedir. Şiirdeki metinde kullanılan cümle sayısı: 11 Şiirdeki metinde kullanılan kelime sayısı: 84 Şiirdeki dizelerde kullanılan kelime sayısı: 28 Şiirdeki mısra sayısı: 12 Şiir genelinde kullanılan Türkçe kökenli kelime sayısı:75- (% 67) Şiir genelinde kullanılan Arapça kökenli kelime sayısı:7 - (% 6) Şiir genelinde kullanılan Farsça kökenli kelime sayısı: 12- ( %11) Şiirde kullanılan (diğer yabancı dil kökenli) kelime sayısı: 18 - (% 16) Toplamda kullanılan kelime sayısı: 112 Bölümün ilk şiirinde aynı ünlü harfi içeren kelimeler Şiirde; Keten (4) Berbere (5) Gelen (5) Gürültü (8) Aynaya (6) Diş (7) Sakala (8) Terle (11) Tez (12) Metinde; Cemseler (13) Sınır (14) Ya yüz (15) Top (15) Ya da üç beş kamp (15) Üç mil (16) Tank (16) Bol (17) Hem …hem (17) Dursun (18) keleş yüklü kürt babalar (20) kara kara (20) teştle çayda (21) arap analar (21) Şiirde "f-i-j-l-n-o-ş-v-z" harfleri ile başlayan kelimeler tercih edilmemiştir. ŞİİRDE EN SIK KULLANILAN BAZI KELİMELERİN İSTATİSTİKSEL DAĞILIMI SIRA KELİME KÖKENİ YAPISI SAYISI 1 bakmak Türkçe Fiil 2 2 beş Türkçe Sıfat /Ad 2 3 eşek Türkçe Ad 2 4 hem Farsça Bağlaç 2 5 kara Arapça Sıfat/Ad 2 6 tek Türkçe Sıfat 2 7 üç Türkçe Sıfat/Ad 2 8 yağmur Türkçe Ad 2 9 yük Türkçe Ad 2 KAYIP ALFABE 3. BÖLÜM oöprsştuüvyz: aşk aşk Bu bölümde; şair, ikinci bölümdeki gibi şiirlerine isim vermemiş bunun yerine harf vermiştir. Ancak bu bölümde (ş) harfi neden bir şiire verilmediği belirtilmemiştir. o (1 sayfa) ö (1 sayfa) p (1 sayfa) ç) r (1 Sayfa) s (1 sayfa) t (1 sayfa) u (1 sayfa) ü (1 sayfa) h) v (1 sayfa) ı) y (1 sayfa) i) z (1 sayfa) isimli şiirler yer almıştır. 3. BOLÜME GENEL BAKIŞ (son) Tüm şiirler yine isimlendirilmemiş. (2. Bölümdeki gibi) Şiirlerde kısalık dikkat çekici. Her bir şiir diğeri ile birbirini tamamlar nitelikte bir bütünlük örgüsünde oluşturulmuş. Bazı şiirler, şiir tadında kısa metinlerle zenginleştirilmiş (o, ö, ü ve y 'de) Tüm şiirler klasik şiirden uzak, modern şiir esintilerinde. Çoğu şiir, kafiye, redif, vezin ve aruzdan uzak. ('u' şiiri hariç) Şiirler ikili ve üçlü dizeler halinde yazılmış, (-y- şiiri hariç) Şiirlerde pastoral ve lirik ezgiler çoğunlukta. Aşk ve doğa imgeleri sıklıkla kullanılmış. Noktalama, inceltme işaretlerine ve büyük küçük harf özelliği dikkate alınmamış. Bölümün ilk şiirine teknik yönden bakış; "o" şiiri (isimsiz) Şair; bu şiir de mensur tarzı seyrek de olsa kullanmış. Zaten eserin tamamı mensur tarz içermektedir. Metinsel satırlar bu şiirin orta kısmında bulunuyor. Şair isimsiz şiirine, hece ölçüsü olmadan, çok kısa ve ikili dizelerle başlayarak, yine ikili ve tekli dizelerle bitirmiştir. Şiirde, ikili olmak üzere 4, tekli olmak üzere 1 dize mevcuttur. Şiirde aşk teması işlenirken, kentsel ve iklimsel öğeler yalın bir şekilde modernize edilmiştir. Şiir tamamen günümüz çağdaş yaşamın zorluklarında, ayrılık, yalnızlık, taşıt trafiği ve romantizmi içeren kelimelerin hissiyatıyla bezenmiştir. Şiirde kullanılan soyut tasvirler, okuyanları benzersiz hayal dünyalarına götürerek gerçekle düş arası gezintiye çıkarmaktadır. Örnek: Rüzgârın soluksuz uluması, ağaçların beyaz anıtlara dönüşmesi, gecenin gözleri v.b. Eserin genelinde olduğu gibi bu şiirde de özel isimlerde veya noktalama işaretlerinden sonra olması gereken büyük harf kuralı tercih edilmemiş. Zaten günümüzde modern şiir tarzında şiir yazan birçok şairimiz bu tür imlâ kurallarını bilerek dikkate almamaktalar. Artık bu tercih modern şiirimizin bir kuralı haline gelmesine rağmen halen birçok şiir eleştirmeni günümüz şairlerin şiirlerini eleştirirken, bu imlâ hatalarından sıklıkla bahsetmekteler. Şiirdeki metinde kullanılan cümle sayısı: 7 Şiirdeki metinde kullanılan kelime sayısı: 39 Şiirdeki dizelerde kullanılan kelime sayısı: 29 Şiirdeki mısra sayısı: 9 Şiir genelinde kullanılan Türkçe kökenli kelime sayısı: 45 (% 67) Şiir genelinde kullanılan Arapça kökenli kelime sayısı: 6 (% 9) Şiir genelinde kullanılan Farsça kökenli kelime sayısı: 3 (% 5) Şiirde kullanılan (diğer yabancı dil kökenli) kelime sayısı: 13 (% 19) Toplamda kullanılan kelime sayısı: 67 Bölümün ilk şiirinde kullanılan benzetmeli/tasvirli kelimeler Soluksuz uluyor (1) Ağaçlar beyaz (3) Anıta dönüşüyor (4) Gecenin gözleri (7) Gözü patlamış sokak lambası (8) Trafiği seyrek bulvar (10) Mentollü mendil (11) At söylencesi aşk (14) Şiirde "c-ı-j-n-ö-ş-ü-v-z" harfleri ile başlayan kelimeler tercih edilmemiştir. Bu 67 kelimelik kısa şiirde onüçü yabancı, altısı Arapça ve üçü Farsça olması şairin yabancı kökenli diller açısından çok zengin bir kelime haznesine sahip olduğunu göstermektedir. ŞİİRDE EN SIK KULLANILAN BAZI KELİMELERİN İSTATİSTİKSEL DAĞILIMI SIRA KELİME KÖKENİ YAPISI SAYISI 1 aşk Arapça Ad 2 2 göz Türkçe Ad 2 3 kırgınlık Türkçe Ad 2 Not 3: /Ankara/ kelimesi özel isim olduğu için modern şiir de bile cümle içinde büyük harfle yazılmalıdır./yadigar/ kelimesi /yadigâr/ olması gerekmektedir. SONUÇ: İncelememizde görüldüğü gibi oran bakımından çok fazla Türkçe kökenli kelimeler kullanılmasına karşın, yabancı dillerden geçen kelimeler de (Fars ve Arapça hariç) çok kullanılmıştır. Bu gösteriyor ki şair yabancı kelimeler bakımından zengin bir kelime haznesine sahiptir. Birkaç şiir hariç, tüm şiirlerde mensur özellik kullanılmıştır. Mensur şiir akımına böylelikle bir şairimiz daha eklenmiştir. Şiirlerde son derece zengin ve özgün benzetmeler kullanılmıştır. Kullanılan bir kelime birden fazla kullanılmamaya özen gösteriliği incelenmektedir. Bu da eserin titizlikle hazırlandığını göstermektedir. Şiirlerde genel olarak, doğa örgüsü (dağ, taş, dere, gökyüzü vb.), aşk, insan ve ulusal olaylar (Sivas olayları, Güneydoğu sorunları ve yerel bölgesel sorunlar) ustalıkla dile getirilmiştir. Bu da şairin ulusal ve bölgesel olaylardan bir nebze de olsa etkilendiği ve şiirlerinde bu motifleri kullandığı ortaya çıkmaktadır. Gerek sayısal gerek edebi verilere dayalı olarak incelemeye tabi tutulan Kayıp Alfabe teknik yönden şairin en önemli eserlerinden biri olarak sayılmalıdır. Geniş kelime haznesi, orijinal kelime üretimi, yabancı kelime zenginliği bakımından oldukça dikkat çeken eserde betimleme ve tasvirler başarılı kullanılmıştır.
- ROMAN nereye gidiyor?
/ DOSYA / KATILANLAR Şenol Yazıcı 2/ Hasan Öztoprak7/ Öner Yağcı 9 / Nadir Gezer 13/ Ayşe Kilimci 15/ Yahya Türkeli 17/ Mehmet Güler19/ Asım Öztürk 21/ Hülya Soyşekerci25/ Ramazan Korkmaz 27/ *** Görmek İçin RESME Tıklayın ÖNEMLİ: maviADA'nın BÜTÜN SAYILARINI,YAZI ve YAZARLARINI GÖRMEK İÇİN BURAYA TIKLAYIN
- ROMAN
Roman, Edebiyatın ARİSTOKARATIDIR dense yaridir. Türk ve Dünya Edebiyatının ünlü romanları, çok okunanlar... Okuduklarımız Elektronik ya da PDF romanlar Roman tür ve örnekleri, Romanın özellikleri ROMAN sayfamızı görmenizi öneririz.
- ÜZGÜNÜM ZAMAN BİTTİ*
“Akıl ve vicdan adalet terazisinde tartılamaz” ın romanı. Yirminci yüzyılın yazın ürünlerin geride bıraktık ama etkisini kolayca silemeyeceğiz sanırım. Etkileri yirmi birinci yüzyılı da etkileyeceğe benziyor. İki bin yılından sonra her alanda olduğu gibi yazın alanı da alıştığımızca olamayacak sanıyorum. Yenidünya düzeni dedikleri anlaşılmaz yapaylık, ilk önce dilimizden, kültürümüzden, sanatın her alanından yara almaya başladığına inancım büyüyor. İki binli yılların başlarında önce ekmekler mi bozulmaya başladı yoksa kültürümüz mü? Önce birden bire parlayan yazarlarla okuduklarımızdan bir şey anlamaz olduk. Yazılı- görsel basınca yıldızlaştırılan yazarlar, kitaplar, sanat ürünleri şaşkına döndürdü bizi. Anlatıyormuş gibi yazan ama anlattığı, gösterdiği iletisi olmayan dayatmalardan boşluğa düştüğümüzü anladık. Bizim çaba göstermemize gerek olmadığını, bir gücün oluşturduğunu, yazdığını benimsememizin yeterli olacağını duyumsatıyorlardı. Aynı güçler, düşünmememiz, bizim adımıza düşünerek işlev kazandıracaklarını söylüyorlardı. Piyasacı yazın, piyasacı sanat ve kültür böylece doğdu sanırım. Sorumsuz, sorgulamasız, tabağıma konulana karşı çıkmayan, etkin olmak yerine, sunulanla yetinen insan modeli yaratılmaya çabalanıyordu. Böyle dayatmalardaki yapaylık, köksüzlük, öylesine derinliksizdi ki para piyasalarına odaklanmış elektrikli saatlere benziyordu. Son on beş yılda ne denli ekonomik sıkıntı olmuşsa o denli de kültürel değişme olmuştur. 2001, 2005, 2008,2012 sıkıntıları ülkemizin yaşamını derinden sarsarken yazına yansıması biraz geç mi oluyor? Birçok romanda oldu duyumsatılsa da, içinden gelen yazarın yaşadıklarından edindiği deneyimleler romanlaştırması ayrıcalıklı bir gerçeğin okura sunulması olmuştur. Gazetelerden okuyup TV’den izlediklerimizle duyduğumuz söylenceler gerçeği ne denli yansıtır? Olayın bildiklerimizin ötesinde bilmediklerimizi de aydınlatası, aydınlanmacı gerçekçiliğin bir görevi olarak vurgulanıyor. Üretimin işçiden, büyük büyük (!) fabrikalara, dağıtım şirketlerinde, toptancısından, ucuza satanına değin yasaların boşluğundan yararlanılarak sömürüye dönüştürülmesinin romanı dersek yanılmamış oluruz. Topluluk olarak yaşayan insanın Üretim, değişim, dağıtım, satım ilişkilerinde temel olarak hakça bir ilişki olmasının beklenmesi doğal sayılsa da; insanlığın baş sorunu kolay kazanç aç gözlülüğü olmakta gecikmez. Emek tüketmeden, ana malsız, çalışandan çalarak kazanç hırsı insanlığın kötü mayasıdır. Önlenememiştir, önlenemeyeceğe de benzer. Bir işlik işletmecisinin "Şu anda (2005 yılı) yaptığımız işlerle bir üretim yaparak ekmeğimizi kazanma derdinden uzaklaştık. Bu ürem sitesinde herkes birbirini tokatlayarak yaşama tutunmaya, köşeyi dönmeye çabalıyor. Çekle, senetle, erkek sözüyle(!) işleri döndürmeye çabalıyoruz. İyi niyetler sömürülüp iş yasal kanala taşındığında, yasaların boşluğundan yararlananlara gücümüz yetmiyor. Çözümü yasa dışı gövde gösterisinden, çetelerden, mafya ilişkilerinden bekliyoruz. Bizim mafya ilişkilerimizle çözmeye çalıştığımız sorunlarımızdan bile yararlanarak haksız kazanç sağlayan insan öbeği var. Sizin duyduğunuz öldürme, yaralama, kundaklama, kirinde yok olanlar canını ucuza satanlardır.” açıklamasını duyduğumda şaşırmıştır. Düzmece batmalar, ortadan yok olmalar, dağılan konut kooperatifleri, bankalara(!) kaptırılan paralar… Kültürden, aydınlanmadan, eğitimden, bilişimden aydınlık bir ülke yaratılacağına inan insanların düşleri hançerleyen olaylar sıradanlaştıkça toplumsal dinginlik, güven duygusu, geleneksel Ahi kavramı yara almakla kalmadı, tükendi diyor Sayın Cafer Öz, “ Üzgünüm Zaman Bitti” alaysayıcı romanında. Romanın başkişisi (Engin Yılmaz) anlatıcı konumunda kendisidir. Birinci tekil kişiden anlatmanın sakıncalarını da göğüsleyerek; üremin, üretimin içinde olmanın, üretmenin, dağıtmanın, satışın, dolandırılıp cezaevine düşmenin denenmiş sonuçlarını sunar okura. Kurgusu büyük ölçüde yaşanmışlıklara dayanması bakımdan gerçekçi olmakla kalmıyor, aydınlatmayı da görev biliyor. Engin Yılmaz tipi için söylenebilecek tek bölümce: Vurguncular sokağı, savaş sokağı arasına sıkışmış daraç sokağında bir toplumun insanı; Yolaç sokağına çıkmaya çabalarken; anka kuşlarının yerini almaya çalışan akbabaların aldığını öne çıkarır. “Üzgünüm Zaman Bitti” Toplum kesimlerinde hesaplaşmanın romanıdır. Romanın başlangıç, bitiş bölümceleri(Paragraf) arasındaki yol, gecikmiş te olsa haklı olanın öcünü almasının söylemi olmuştur. Betimlemeler; söylencelerden ( İda Dağı), doğa müzesinden (Tire sokakları, pazarı, işleyenleri, satanları, müzeleri), Ege’nin koyaklarında (B2 kapsamında talan edilmiş köy) kısa tutulmuştur. İnsan betimlemeleri, kişilerin tinsel durumlarını belirtecek denli kısa tutulmuştur. Konuşmalar olayı belirginleştirecek ölçüde, anlatılan kesimin düzeyine uygun olarak varoş dilinin söz dağarındaki argodan da yararlanarak verilmiştir. İç konuşmalar, gelişler- gidişler, sessiz düşünmeler, anımsamalar roman kişilerinin geçmişini yansıtır biçimdedir. Yansıtmalar salt ürem(Sanayi) insanlarının, tecimsel ilişkilerin bağlamında kalmamıştır. Kurgu zenginliği romanın temel zenginliklerinden birisidir. Yirminci yüzyılın son çeyreğindeki siyasal, kültürel, ekonomik koşulların; yirmi birinci yüzyılda da bitmediğini, daha da ölçüsünden çıkarak yozlaştığını vurgular. Vurgulamakla da yetinmeyip yozlaşmanın, soysuzlaşmanın toplumun temel sancılarından birisi olduğunu duyurur. Kurgusunu zenginleştirmek için, yozlaşmaya karşın direnen duygularımızın sancımasına şiire döker yer yer. Sürem(zaman) olarak 21.yüzyılın başlarını temel alırken, 20.yüzyılın son çeyreğinden çağrışımlar duyumsatır. Geçmişimizdeki öğrenci eylemlerinden, yenidünya düzeninin yozlaştırdığı devrimcilerin liberal-dinci savrulmalardan umar beklediğini sezinler okur. Savrulma öylesine sert olmuştur ki, tecimsel soysuzluklarda adlarının anılmasından bilinçli okur tedirgin olur, üzüntü duyar. Olayların geçtiği yerler Batı Anadolu’nun üretimde, tecimsel ilişkilerde, sosyal ve kültürel konumda, gezmede-dinlenmede (turizm) önemli başarıları görülen illeri (Manisa, İzmir, Balıkesir, İzmit) çevriminde yansıtılır. Kurgudaki sağlam mantıksal bağlantı kişilerde, olaylarda, roman bölümlerinde açıkça görülür. Kahramanları usta bağlanmalarla romana girer, işlevi bitince de çıkarılır. Okur aykırılık, çelişki sezinlemez. Ürem çalışanların, işlik ustalarının, satıcıların, aracıların kendi çevrelerinde oluşturduğu varoş dili vardır ki; öfke, yıldırma, korku, erkeklik ve maçoluk içeren sözcükler yoğunluktadır. Yazar, Türkçe sözcükleri seçmede özensiz mi davrandı yoksa ortamı yansıtmak için mi doğallığı seçti? Doğallıksa hoşgörümüzdür. Özensizlikse hor görümüzdür, Çünkü “…müstahak, takip, makbuz, teminat, tanzim, müteahhit, kumpas, aşikarken, mafya, hüsnüniyet, takipsizlik, tebessüm, had safa, tereddütsüz… ve diğerleri” sözcüklerin Türkçe karşılığı yok muydu sorusuna takılabilir okur. Alışılmış söz kalıbımız “ gördükleri örf ve adetlerini, gelenek ve göreneklerini kısmen yaşatmaktadırlar.(y-141)” hangi içimiyle uygundur? “Örf-adet/ gelenek- görenek” ilişkisinin düşünülmesi gözden kaçamaz. Oysa ilginç kurgu zenginliği sağlayan “.. Şimdi ise küresel güçlerin izni olmadan hiçbir şeyin yapılamadığını (y-24)”, “…12 Eylül mağdurlarından biri ( y-35)”, “…Taşeron üstü taşeron (y-41)”, “…Yatay büyüme her zaman sıkıntılıdır, kontrolü zor olur (45)”, “…Geldin mi lan? Komünist kafalı kapitalist ( 48)”, “…Ç.. malları piyasada gırla gidiyor. Bu fiyatlarla rekabet etmemiz mümkün değil. İnsanlarda bilinç de kalmadı (y-63)” tümceler imrenmemek elde değildir. Geldiği bölgelerden getirdiği; “…Abdal düğünden, çocuk oyundan usanmazmış (y-45)”, “…Ağaran başla ağlayan göz gizlenir mi?(y-47)” atasözlerini de öncüt almadan geçemedim. Okur kitlesini göz önüne alarak olayları anlatırken yazınsal kaygıları görmezden gelemeyiz. Sağlanan hızlı olay anlatımı, her kesim insanın kolayca anlayabileceği yalınlıkta süsüz, açıkça anlatılarak okur kitlesinin duyguları kitaba ustaca odaklanmıştır. Sayın Cafer Öz, ülkemiz okurunun düzeyini çok iyi çözümlemiştir. Kimsenin oylumlu, üç boyutlu, IQ ve EQ’ dan söz açan, güzelduyumu(estetik), özeduyumlu ( empatili), yırlamalı-ırlamalı ( şiirsel-türküsel) romanları okumaya dayanmadığını biliyor. Gençliğin okudukları iyi gözlemlemiş. Marketlerde satışa sunulan sanal macera kitaplarıyla, bir şey anlatmayan, duygusal sömürüden para kazanmaya çabalayan yazarlarla, piyasacı yayınevleri ile karmaşıklaşan ortamla savaşım kolay olmasa gerek. Başatlaştırılanların(!) egemenliğine karşın, doğru olanların, doğru gördüklerimizin de küçük oylumlu kitaplarla, katmanlı anlatılabileceğini, alçak gönüllü yayınevlerinin yardımıyla okurla buluşturulabileceğini, deneme ataklığını göstermiştir. Girişiminden akçalı beklentisi olmadığını kitabın içeriğindeki yola açıcı duruşundan sezinliyorum. TV, Uslu telefon, araba, sorumsuz yaşam fırtınasından okumaya süre ayırabilenleri, sıkmadan, polisiye akıcılığında-yolculuk romanı ılıklığında okutarak söylemini ileteceğine inanıyorum. İçten, sıcak, okuru saran romanından sonra, yenilerini beklemek hakkımın olduğunu söylersem sözüm has okurca anlaşılır sanırım. Okuduktan sonra “ Üzgünüm Zaman Bitti” mi demeliyiz yoksa insanın olduğu ortamdan umut kesilmez iyimserliğine kapılıp “ Kötü Zamanları Bitirmeye umutluyum” dememek gerekiyor. Sözü ve yetkinliği has okura bırakırken; başarısını ve kalıcılığının sürmesini diliyorum. Ödemiş; 01 Nisan 2018 & Cafer ÖZ. Üzgünüm Zaman Bitti. Roman, Etki yayınları- 2017
- Cahit Sıtkı Tarancı'dan Ziya Osman Saba'ya Mektup
Ziyacığım, Farkında olmadan, merakını tam zamanında teskin etmiş olduğuma cidden sevindim... Mamafih ben yazmış olmayıp da senden bir ihtar mektubu almış olmayı isterdim! Neyse, kısmet değilmiş, doğrusunu istersen ben sabırsızlandım ve senin yazmanı bekleyemedim. Benden, avlulu, havuzlu, bahçeli bir şiir istemen hoşuma gitmedi Ziyacığım. Ben, senden, apartmanlı, tramvaylı, otobüslü bir şiir istesem, hoşuna gider mi? Hele “Diyarbekir kokulu” tabirin hakiki bir şairin ağzından çıkacak laf değil. Diyarbekir kokulu, Kayseri kokulu, Trabzon kokulu şiir olur mu Ziyacığım? Hani bazı mecmualarda şiir kitapları tenkid edilirken şöyle denir: “Ilchante son pays natal” (memleketini terennüm ediyor). O gibi yazılara şiir demiyeceğini biliyorum ve hele benim gibi onlardan tiksindiğini de biliyorum... Burada da bana soruyorlar: “Cahit bey, Diyarbekir hakkında bir şey yazmadınız mı?” Cevap vermek istemiyorum, verecek olsam, suallerinin saçmalığını yüzlerine vurmak lazım... Senin bunu şaka diye, kaleminin ucuna gelmiş olduğu için yazdığına eminim. Diyarbekir’i benim şiirlerimle tanımak hevesinden vazgeç Ziyacığım. Ben, senden “Gitmek” şiirini istemiştim, hiç bahis bile etmiyorsun... “Kuyuya Düşen Çocuk” şiirim “Güneşe Aşık Çocuk” serisinden olacaktı. Onun için ona o ismi vermiştim ve zannedersen, isim fena değildi. Mamafih, değiştirdiğine kızdım veya alındım zannetme... Yalnız başına “Kuyu” da iyi... Mamafih, ben o şiiri yazarken sen hatırıma gelmemiş değildin... Öyle, hiç meydana çıkmaman, kendi kendine çalışman, sahiden bir kuyuya düşmüşsün vehmini veriyordu bana... Neyse... Al sana küçük bir şiir: GECELER Akşamleyin güneş ardından geceler Görününce en son bu yolun ucunda, Aksimdir sanırım, başı avucunda, Düşünceye dalmış bir insan geceler. Ve zannedersen, bundan sonra yazacaklarım da bu cinsten olacak... Şiirde teferruatı filan sevmediğimi bilirsin. Kabil olduğu kadar conderser etmeli (teksif etmeli)... Nazariye yürüteceğimiz zaman henüz gelmemiştir... Hayırlısı... Desene, Burhan Ümit’ten ümidi kesmeli... Mamafih beis yok. Hem zaten bu nüsha üç ay gecikti... Yalnız ben sana karşı mahcup bir vaziyete düştüm. Affedeceğini ümidediyorum. Ahmet Kutsi’nin şiirini beğenmedim... “Yarasa”, “Nerdesin?”, “İhtiyar Aslan” şairinden bu gibi şiirler beklenemez. Buna mukabil, geçen nüshadaki Ahmet Hamdi’nin şiiri fena değildi. “Başım, sükutu öğüten – uçsuz, bucaksız değirmen”. Güzel değil mi?... İstiyorum ki, her şiirde bütün bir hayat tecelli etsin. Hissolunsun ki, şair onu yazarken, göğsünden bir şeyler koparmış ve o şiirin içerisine koymuş... İşte senin şiirlerinde bu vardır Ziyacığım. Yalnız, daima söylediğim gibi, bazen teferruata kaçıyorsun ve bazen de sone’yi doldurmak için lüzumsuz ve tekerrür kabilinden mısralar yazıyorsun... Zaten hep aynı şekil tarzında ısrar etmene de itiraz ettiğimi hatırlarsın. O Şevket Hıfzı’yı beğeniyorum doğrusu... Şimdi yazdıklarında fevkaladelik yoktur, fakat ilerde olacaktır zannediyorum. Ahmet Muhip de, malum şeyleri güzel kalıplara dökmesini bilen mahir bir çocuk... Mamafih, birinci nüshadaki şiirinde çok güzel mısralar vardı. Sabri Esat’ın “Köyümde Öğle” sini beğenmedim. Ziyacığım, şiirlerini dudaklarımdan düşürmediğim birkaç sayılı şairden birisi de sen olduğunu biliyor musun? Biz o kadar ağladık ki beraber... Ben hiçbir şey duymadan ben yalnız seviyorum... Ben, ben ölmüşlerimi kaldırmak istiyorum, En derin kuyuların içine haykırarak... İlh... Ziyacığım. Ben haftaya Pazar günü hareket ediyorum. Bir veya iki eylülde görüşebileceğiz zannediyorum. Ahbablara gene selamlar ve hürmetler. Senin de gözlerinden öperim Ziyacığım.
- Saygıdeğer Bay Yetkin
Emeğinizi esirgemeyip yazmak kaygısında bulunduğunuz o inceliklerle dolu mektubunuzu… Olmayacak, iki gözüm, elimden gelmeyecek, bunca yıldır sen dediğim bir dostla siz diye konuşamayacağım. Ne söyleyeceğimi zaten pek bilmiyorum, sonra büsbütün şaşırırım. Siz demeyi de nereden çıkardım. allahaşkına? Yoksa kızdın, darıldın mı? Mektubunun bir yerinde: «Her beyaz dediğime siz kara demişsiniz» demene bakılırsa benim o «Gençlere Öğüt» adlı yazım senin canını sıkmış biraz. Yanılmışsın dostum, ben seni gücendirmek istemedim. Bir kişiyi gücendirmeyi göze aldım mı, ne dil kullandığımı bilirsin. Senin her ak dediğine kara demek aklımdan bile geçmedi; yalnız baktım ki senin düşündüklerinle benim düşündüklerim birbirine pek uymuyor, sen kendi düşündüklerini söylemişsin. Ben de kendi düşündüklerimi söyleyivereyim dedim, işte o kadar. Senin her ak dediğine benim kara demeye, kalktığımı sanıyorsun ama bir yerde de benim dediklerimin senin dediklerinden başka bir şey olmadığım söylüyorsun. «Yukarıya aldığım sözleriniz benimkilerin neresini düzeltmektedir? Dediklerimi —tabiî o güzel deyişinizle— tekrarlamaktan, geliştirmekten başka ne yapıyorsunuz?» diyorsun. Bana öyle geliyor ki, Suut, bunda da yanılıyorsun. Kırgınlığını gidermek için senin dediklerinden başka bir şey demediğime inanmak isterdim, ama iş öyle değil. Sen, «Politika ve Edebiyat» adlı yazında olsun, bana yazdığın mektupta olsun, romancıyı, hikayeciyi bir toplumun yetiştirdiğini, demek ki toplumun romancıya, hikayeciye ister istemez işleyeceğini söylüyorsun; ben ise her romancının, her hikayecinin toplumu işlemek dileğinde olacağını söylüyorum. Bir de romancının, kişilerini bir toplum içinde gösterdiğini… Demek ki, ister istemez bir toplumu, hiç değilse kendi düşünde kuracağı bir toplumu özlemediğini söylüyorsun. Bana bunlar büsbütün ayrı şeyler gibi geliyor. Sen, yazarın toplumu işlemek dileğini hoş görmüyorsun; onun ancak sanatının isterlerini düşünmesini, çevresini düzeltmeye girişmeyip yalnız insan ruhunun derinliklerini anlatmasını istiyorsun. Yazılarının ikisi de bunu söylüyor, Suutçuğum… «Evet, ama…» diyorsun, dönüp dolaşıp hep ona geliyorsun. M. François Mauriac’ı (Fransuva Moriyak) da kendine tanık dikmişsin. Mektubunu okudum, Suut, hatırın için o M. Mauriac’ın sözlerine de katlandım; ama sen de, ben de artık yaşlandık, M. Mauriac’ın sözleri üzerinde durmak gibi çocukluklar bundan sonra bize yakışmaz. Gene sen bilirsin ya… Ama bak, o senin M. Mauriac’ın da artık değişti. Şimdi yurt yönetimi üzerine yazılar yazıyor. Hoşça kal, iki gözüm. Nurullah Ataç (Sözden Söze’den)
- Can Dostum
“17 Ağustos 1999 Marmara depreminde kaybettiğim sevgili Nilgün'e” Şimdi uzun yağmurlar başlar Yalova'da. Ardından kestane mevsimi. Kurtköy'e doğru göçmen kuşlar geçerken adamı deli eden bir bahar yürür dağlara. Sonbahar... Ve üç yıldır, o kent sonbahar kokar, Eylülde ayrılık kokar. Kim yazmış bu yazgıyı? Eylül ayrılıklar mevsimiymiş. Ve hüzün... Eylül üşümek zamanıymış. Bugün kızımı, hani senin cadı Armoş’u Ankara’ya uğurladım. ODTÜ’yü kazandı. Sosyoloji okuyacak. Sevinçli, heyecanlı ve şaşkın çekip gitti. Ben de bir o kadar şaşkın kalıverdim ardında. Ne çabuk geçti seneler, ne zaman büyüdü bu çocuk? Hemen yanı başımda olurdun sen, ama bu kez yoksun. Yalnızlık mı bu? Üşüdüm. Aşk olsun be dostum, var mıydı böyle yalnız bırakıp gitmek birbirimizi? Hani, çocuklarımız gibi torunlarımızı da birlikte büyütecektik? Nilis’in üniversiteyi kazandığını öğrendiğimiz günü hatırladım şimdi, sabahın beşiydi. Telefonla öğrenip seni aramıştım. Sonra da kahvaltıya gelmiştim. Aliye teyze coşkulu sohbetimize fazla kapıldığından olsa gerek, fırında unutmuştu ekmekleri. Yanık ekmek kokuları arasında telaşlı bir genç edasıyla nasıl da utangaçtı. Hala gençliğinin büyüleyici güzelliğini yansıtan çizgileriyle ne güzel bir kadındı Aliye teyzem. Sevgi dolu kocaman bir yüreği, becerikli minik elleri vardı. Çevresindeki her şeyi güzelliklerle beziyordu. Tabloları, yağlıboya kumaş örtüleri, zarif dantelleri onun ruhundaki inceliği yansıtıyor; kültürlü, aydın, olgun kişiliğiyle bütünleşiyordu. Hepimiz için güvenli bir limandı onun sevgi ve şefkat dolu evi. Sırdaşımdı. Sık sık dertleşirdik onunla. Seni bile çekiştirdiğimiz olurdu. Sen ve Nilis onunla yaşam arasındaki en sıkı bağdınız. Ama yine de bazen kızardı size. Son zamanlarda sağlığı da iyi değildi. Kalbim tekliyor, demişti bir keresinde bana. İçim sızlamıştı. Benim de, kalbim tekliyor, sanmıştım bir an. Çok severdik birbirimizi çok . Ve annem kokardı, Aliye Teyzem. Nerede kalmıştık? Ha! Nilis’in üniversiteyi kazandığını öğrendiğimiz gün... Nilis, mısır püskülü saçlı, kurabiye tatlısı, sevgi dolu güzel çocuk; Bursa’da okumak, sizden ayrı yaşamak pek zor gelmişti ona. Bursa’da arkadaşlarıyla paylaştığı ev iyi, rahat bir ev değildi. Ama asıl sorun sizin özleminizdi. Her fırsatta gelir, gitmek bilmezdi. Yalova’yı da özlüyordu kuşkusuz. Her biri ayrı ayrı değerli arkadaşlarından oluşan bir arkadaş çetesi(!) vardı ya. Eminim onları da çok özlüyordu. O da arkadaşları için bir tanecik Nilis’ti. Hepsinin dert ortağı ve grubun lideriydi . Nilis’in üniversiteyi kazan-dığı gün, dualarımız gerçekleşiyor, demiştin. Hatırlıyor musun; üniversite sınavından iki ay kadar önceydi, 6 mayıs 1998'te beni aramıştın. “Bu gece Hıdrellez, bu gece insanlar dilek diler, şenlik ateşi yakarlar. Haydi biz de sahile inip dilek dileyelim.” demiştin. Seninle çocuklaşmaya hep hazırdım. Gecenin on biriydi ve hava soğuktu. Hemen giyinip sana gelmiştim. Koşarak sahile inmiş kumlara, üniversite adları yazıp, resimler çizip, dileklerimizi sıralamıştık. Daha önce ateş yakmış olan gruplara katılmış, ateşin üstünden atlayarak şenliği sürdürmüştük. O gece dileklerimiz gerçekleşti ama biz tadına doyamamıştık. Bir sene sonra Hıdrellez gecesinde biz yine sahilde bir şenlik ateşinin çevresinde çocuklar gibi özgürdük. Bize katılmış dostlarımızla içimizdeki çocukları salıvermiştik. O küçücük kentte , o soğuk rüzgarlı gecede yaşadığımız bir Hıdrellez değil bir dostluk şöleniydi sanki... bir veda. Gece soğuktu, ama sıcaktı yüreklerimiz. Ve ben senin o gece ne dilediğini hatırlıyorum. “Bu yaz aşk istiyorum.” demiştin; ama beklemedin güzelim, daha yaz bitmemişti sen gittiğinde. Daha Eylül bile değildi. Ayrılık zamanına daha çok vardı. O gece şenlikten sonra sizde kalmıştım. Aynı odada yatmıştık. “Liseli kızlar aşklarını anlatır böyle gecelerde, biz ne anlatacağız?” diye sormuştum. “Biz de lisedeki aşklarımızı anlatırız.” emiştin. sonra saatlerce anlatıp gülmüştük. Abartıp ilkokul aşklarına kadar inmiştik. Hani cuma akşamları çalıştığın Blue'e gelirdik. Haftanın yorgunluğunu atıp dostlarla hafiflediğimiz ne güzel akşamlardı değil mi? Sohbeti bırakıp çıkamazdık. Salonda gece temizliği başladığında ayaklarımızı altımıza alır otururduk ama yine de gitmezdik. Sabunlu su ne zaman gelecek, diye bir espri vardı aramızda. Neyse ne diyordum?.. Nilis ’in... anla beni. Ağladığımı sanma. Mektubu bitirmekten korkar gibiyim. Akşam Blue’da yemeğe davet etmeni bekliyor olsam ya da gece kız kıza bara gitmek için sözleşebilsek, Aliye teyzemin mutfağından yanık kek kokularının yükseldiğine, Nilis’in bankacılar lokalinde çetesiyle kağıt oynadığına, senin o masum bakışlarınla, yüzünden hiç eksik etmediğin o tatlı gülümseyişle, başında kasketin altında bisikletinle hala o sahil kentinin sokaklarında dolaştığına bir inanabilsem! İşte o zaman mektubu bitirmekten korkmaya cağım. Cehennem gibi sıcaktı hava. Sıcaktan kavrulan kent toz içindeydi. Ekşi, acı, insanın genzini tutan bir koku, ölü kokusu soluyorduk. Gerçek olamayacak kadar acıydı yaşananlar, inanılmazdı. Bizler alabildiğine zavallı, alabildiğine çaresizdik. Dönüp arkamı gidecektim. Bu kötü şakayı hiç sevmemiştim, gidip unutacaktım her şeyi. Sana uğrayacak, anlatacak, gerekçelerimi sıralayacak, beni rahatlatacak birkaç söz etmeni bekleyecek , ama kesin gidecektim. Keşke, sana gelmeden gitseydim. Keşke, Şenol YAZICI'nın yazdığı gibi düşünseydim; "Hak edilmiş bir ayrılıksa zaman ..." deyip öylece gitseydim. Eviniz yerinde yoktu. İki apartmanın arasındaki eviniz, sanki hiç olmamıştı. Beş katlı evin yerinde iki metre yükseklikte bir moloz yığını vardı. Ve... Ah! Bir de Aliye teyzemin elleriyle ördüğü dantel perdeler enkazın üstünde uçuşmasaydı! Ağlayamadım. O tadı, sizi her anımsadığımda bütün yüreğimi dolduran o tadı aldım bir. O unutulmaz tadı... Siz üç küçük un kurabiyesiydiniz. Öyle sıcak, taze ve tatlı. Sizden sonra biz de ayrıldık o kentten. Ayrıldığımızda depremin dördüncü günüydü. Üşüyorum can dostum. Düşününce üşüyorum. Hakkın yoktu gibi geliyor bana, daha Eylül bile gelmemişti. Ki, artık Eylüllere deli oluyorum. * Ekim 2002 Güldem ŞAHAN / kimseSİZ dergisi, 2002 Kasım Sayısı ÖNEMLİ: KİMSE-SİZ DERGİSİNİN BÜTÜN SAYILARINI,YAZI ve YAZARLARINI GÖRMEK İÇİN BURAYA TIKLAYIN * *
- Aziz Nesin Beni Nasıl Haşladı
12 Eylül 1980 darbesinin ardından üç yıl geçmişti ki, Kenan Evren rejimi hâlâ nasıl öğretmenlik yaptığımıza şaşırırcasına kardeşim Ayhan’ı Demetevler Lisesinde beni de Ankara İncesu Lisesi’nde buldu ve 1402 Sayılı Yasa’ya dayanarak bizi mesleğin dışına attı. O tarihte Öğretmen Dünyası derginin yazı kurulunda görevliydik. Şimdi ne yapacaktık? Bir iş kuracak sermayemiz yoktu. Ayhan avukat olmaya karar vererek Hukuk Fakültesi’nin sınavlarına girdi ve kazandı. Ben de elime bir pazar çantası alarak, meslekten atılmış bazı arkadaşlar gibi ansiklopedi pazarlamaya başladım. Ardından dokuz arkadaşımızı daha ikna ederek öğretmenlere hitap eden yayınlar yapmak üzere Ankara Eğitim ve Kültür Hizmetleri AŞ’yi kurduk. Unutulmayan Öğretmenler adlı bir kitap da yayımlayacağımız kitaplar arasındaydı. Bu kitap, toplumun, özellikle eğitim dünyasının tanıdığı kişilerin unutamadıkları öğretmenler hakkındaki yazılarından oluşacaktı. Yazı isteyebileceğimiz kişilerin bir listesini yaptık. Bunlardan biri de Aziz Nesin’di. Bunlara ortak bir yazı ile meramımızı anlattık. Başlık yazısında “ÖĞRETMEN YAYINLARI-ANAŞ Ankara Kültür ve Eğitim Hizmetleri A.Ş, Tuna Cad. 2/402 Yenişehir-Ankara, Tel. 33 12 83” bilgileri bulunan kâğıda yazdığımız mektup şöyleydi. Ankara, 10.8.1984 Sayın Aziz Nesin Öğretmenlerin iyi davranışlarını saptamak ve böylece okul hayatımızın iyileşmesine katkıda bulunmak amacıyla “UNUTULMAYAN ÖĞRETMENLER” adlı bir kitap yayımlamak istiyoruz. Kitabın içeriği bu konulardaki anılardan oluşacaktır. Size şu soruyu yöneltiyoruz: 'Unutamadığınız bir öğretmeninizi anlatır mısınız?' Sizin de yetişmenizde önemli katkıları olan, davranışlarını beğendiğiniz ve unutamadığınız öğretmenleriniz vardır. Bunlardan birini anlatırsanız sevineceğiz. Sizde olumsuz izlenimler bırakan bir öğretmeninizi de anlatabilirsiniz. Bu da dolaylı olarak olumlu davranışların neler olması gerektiği konusunda bir görüş kazandırır. Kitabı 24 Kasım Öğretmenler Gününe kadar piyasaya çıkarmak istiyoruz. Bu nedenle cevabınızı 15 Eylül’e kadar bize postalamanızı dilemekteyiz. Daha fazlası için bir isteğiniz olmazsa kitaptan size de bir adet postalanacaktır. Kitaba girecek anılarda biçimsel bir birlik olabilmesi için yazınızda mümkünse aşağıdaki hususların gözetilmesini rica ediyoruz: 1. Öğretmenin adı, sizi okuttuğu yıl, yer ve okul adı. 2. Varsa öğretmenin bir fotoğrafı (vesikalık, grupla ya da sizinle çekilmiş olabilir) 3. Sizin bir fotoğrafınız, adresiniz. 4. Metin, seyrek aralıklı olarak, makineyle 4 sayfayı geçmemelidir. Şimdiden teşekkür eder, saygılarımızı sunarız. Öğretmen Yayınları adına Zeki Sarıhan (imza) AZİZ NESİN’İN YANITI NESİN VAKFI P.K 5, Çatalca-İstanbul 29 Ağustos 1984 B.Zeki Sarıhan, Sizin imzanız bulunan 10/8/1984 tarihli, basılı olduğuna göre benden başka çok kişiye gönderilmiş olduğu anlaşılan bir mektubunuzu aldım ve çok şaşırdım. Benden, anonim şirketiniz adına yayımlayacağınız bir kitap için, bir askerî buyruk gibi dört maddede bildirdiğiniz isteklerinize uygun, dört sayfayı geçmeyen bir anı yazısı istiyorsunuz. Bu yazıyı da, isteğinize göre 15 Eylül tarihine dek size postalamış olmalıyım. Bu emeğime karşılık, basıldığında, lütfedip kitaptan bir tane postalayacağınızı da bildiriyorsunuz. Eksik olmayın. Bir ülkenin öğretmenleri, üstelik yayın yapan, dergi çıkaran ve bu iş için anonim bir şirket kurmuş olan öğretmenleri bile, emeğin ne olduğunu, yetmiş yaşında bir yazarın zamanının değerini, böyle bir istek için yazılacak mektubun biçimini bile daha bilmiyorsa, peki biz daha ne yapacağız? Belki de siz ve arkadaşlarınız, beni sevenlerdensiniz. Bu mektubumla benim için düş kırıklığına uğrayacaksınız. Benden hiç de böyle bir mektup beklemiyorsunuzdur. Daha da üzücü olanı şu ki, hem öğretmenlere değin anılar istiyorsunuz, hem da bugüne dek bu konuda yazılmış yapıtları zahmete katlanıp okumamışsınız bile. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Öğretmenleri böyle olan bir ülkeden, bugünkünden daha başka ne beklenebilir? İstediğiniz öğretmenlere değin anılarımı “Böyle Gelmiş Böyle Gitmez” adlı iki ciltlik yaşamöyküsü kitabımda bolca bulabilirsiniz. Bu kitabımdan alıntı yapmanıza kitabın adını anarak izin veriyorum. İsterseniz elbette. Bu mektubumdan dolayı darılıp darılmamak sizin sorununuz. Ama, yurdum adına, mektubumun sizi düşündürmesini dilerim . Aziz Nesin (imza) Bu mektuba yanıt vermedik. Bize öğretmenleriyle ilgili anılarını gönderen, adlarını kitabın kapağına koyduğumuz 34 yazarın hiç biri bize böyle bir mektup yazmadı. Kitabımızı Kasım 1984 tarihiyle bastırdık. Aziz Nesin’in Böyle Gelmiş Böyle Gitmez kitabından bu kitaba aktarma yapmadık, çünkü kitapta özgün yazıların bulunmasını kararlaştırmıştık. Kitap bir parça genişletilmiş olarak Kültür Bakanlığı tarafından da iki kez basıldı. Aziz Nesin’e yazdığım mektup ve onun yanıtı hakkında yorumu okuyucuya bırakıyorum… (28 Şubat 2019) Zekisarihan.com
- Abraham Lincoln'un Mektubu
-ABD'nin eski ve ünlü başkanlarından Abraham Lincoln'ün oğlunun hocasına hitaben yazdığı mektuptur.- ... Öğret ona ki... "Öğrenmesi gerekli, biliyorum; tüm insanların dürüst ve adil olmadığını... Fakat şunu da öğret ona; her alçağa karşılık bir kahraman, her bencil polkacıya karşılık kendini adamış bir lider vardır. " Her düşmana karşılık bir de dost olduğunu da öğret ona! Zaman alacak biliyorum, fakat eğer öğretebilirsen ona, kazanılan bir doların, bulunan beşinden daha değerli olduğunu öğret... Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona! Ve hem de kazanmaktan neşe duymayı, kıskançlıktan uzaklara yönelt onu..." "Eğer yapabilirsen, sessiz kahkahaların gizemini öğret ona... Bırak erken öğrensin, zorbaların görünüşte galip olduklarını.” "Eğer yapabilirsen, ona, kitapların mucizelerini öğret. Fakat ona, sessiz zamanlar da tanı! Gökyüzündeki kuşların, güneşin yüzü önündeki arıların ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin edebi gizemini düşünebileceğini... Okulda hata yapmanın, bilerek yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret ona... Ona, kendi fikirlerine inanmasını öğret. Herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi..." "Nazik insanlara karşı nazik, sert olanlara karşı da sert olmasını öğret ona'. Herkes birbirine takılmış bir yöne giderken, kitleleri izlemeyecek gücü vermeye çalış oğluma! Tüm insanları dinlemesini öğret ona, fakat tüm dinlediklerini gerçeğin eleğinden geçirmesini ve sadece iyi olanları almasını da öğret." "Eğer yapabilirsen, üzüldüğünde bile nasıl gülümseyeceğini öğret ona... Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret. Herkesin, sadece kendi iyiliği için çalıştığına inananlara, dudak bükmesini öğret ona. Ve aşırı ilgiye dikkat etmesini.” "Ona, kuvvetini ve beynini en yüksek fiyatı verene satmasını, fakat hiçbir zaman kalbi ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret... Uluyan bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret ona... Ve eğer kendisinin haklı olduğuna inanıyorsa, dimdik dikilip savaşmasını öğret. Ona, nazik davran, fakat onu kucaklama! Çünkü ancak ateş çeliği saflaştırır. Bırak, sabırsız olacak kadar cesarete sahip olsun. Bırak, cesur olacak kadar sabrı olsun. Ona, her zaman kendisine karşı derin bir inanç taşımasını öğret. Böylece insanlara karşı da derin bir inanç taşıyacaktır..." "Bu büyük bir taleptir. Ne kadarını yapabilirsen bir bak bakalım... O, ne kadar iyi, küçük bir insan. Oğlum..." * *Abraham Lincoln, Amerikalı siyasetçi, devlet başkanı, hukukçu. Amerika Birleşik Devletleri'nin 16. başkanı ve Cumhuriyetçi Parti'nin ilk başkanıdır. Lincoln, Amerikan İç Savaşı'nda Amerika Konfedere Devletleri'ne karşı büyük bir galibiyet elde etti. Ülkenin birliğini korudu ve köleliği bitirdi. Doğum tarihi: 12 Şubat 1809, Hodgenville, Kentucky, ABD Boy: 1,93 m Suikaste uğradığı tarih ve yer: 14 Nisan 1865, Petersen House, Washington, DC, ABD
- Mathilde'e
MEKTUP / Stendhal'den Mathilde'e 4 Ekim 1818 Çok mutsuzum, galiba gün geçtikçe sizi daha çok seviyorum, sizse artık bana eskiden gösterdiğiniz en basit dostluğu bile göstermiyorsunuz. Aşkımın son derece çarpıcı bir kanıtı var, bu da sizinle birlikteyken içine düştüğüm, kendi kendime kızmama neden olan ama bir türlü üstesinden gelemediğim sakarlık. Salonunuza gelene kadar cesaretim yerinde ama sizi görür görmez titremeye başlıyorum. Sizi temin ederim ki, başka hiçbir kadın uzun süredir bu duyguyu uyandırmadı bende. Bu duygu öylesine mutsuz ediyor ki beni neredeyse artık sizi görmemek zorunda kalmayı ister oldum ve aldığım kararlara karşın, her gün sizin evde bulunmamak için ihtiyatlı olmayı düşünmeye ihtiyacım var. Yarın gidiyorum, sizi unutmaya çalışacağım, eğer elimden gelirse, ama pek başaramıyorum, çünkü yine bu akşam da sizi görme isteğine karşı koyamadım. Bugün, bütün gün en büyük işim ihtiyatı elden bırakmadan sizi görebilme yollarını aramak oldu. Sizi, yanınızdayken değil de sizden uzaktayken daha çok seviyorum. Sizden uzaktayken bana karşı hoşgörülü ve iyi olduğunuzu düşünüyorum, oysa yanınızdayken varlığınız bu tatlı hayalleri yok ediyor. ...
- Cana Mektup
“17 Ağustos 1999 Marmara depreminde kaybettiğim sevgili Nilgün'e” Can Dostum, Şimdi uzun yağmurlar başlar Yalova'da. Ardından kestane mevsimi. Kurtköy'e doğru göçmen kuşlar geçerken adamı deli eden bir bahar yürür dağlara: Sonbahar... Ve üç yıldır, o kent sonbahar kokar, Eylülde ayrılık kokar. Eylül ayrılıklar mevsimiymiş.Ve hüzün... Eylül üşümek zamanıymış. Bugün kızımı, hani senin cadı Armoş’u Ankara’ya uğurladım. ODTÜ’yü kazandı. Sosyoloji okuyacak. Sevinçli, heyecanlı ve şaşkın çekip gitti. Ben de bir o kadar şaşkın kalıverdim ardında. Ne çabuk geçti seneler, ne zaman büyüdü bu çocuk? Hemen yanı başımda olurdun sen, ama bu kez yoksun. Üşüdüm.Yalnızlık mı bu? Aşk olsun be dostum, var mıydı böyle yalnız bırakıp gitmek birbirimizi? Hani, çocuklarımız gibi torunlarımızı da birlikte büyütecektik? Nilis’in üniversiteyi kazandığını öğrendiğimiz günü hatırladım şimdi, sabahın beşiydi. Telefonla öğrenip seni aramıştım. Sonra da kahvaltıya gelmiştim. Aliye teyze coşkulu sohbetimize fazla kapıldığından olsa gerek, fırında unutmuştu ekmekleri. Yanık ekmek kokuları arasında telaşlı bir genç edasıyla nasıl da utangaçtı.Hala gençliğinin büyüleyici güzelliğini yansıtan çizgileriyle ne güzel bir kadındı Aliye Teyzem. Sevgi dolu kocaman bir yüreği, becerikli minik elleri vardı. Çevresindeki her şeyi güzelliklerle beziyordu. Tabloları, yağlıboya kumaş örtüleri, zarif dantelleri onun ruhundaki inceliği yansıtıyor; kültürlü, aydın, olgun kişiliğiyle bütünleşiyordu. Hepimiz için güvenli bir limandı onun sevgi ve şefkat dolu evi. Sırdaşımdı. Sık sık dertleşirdik onunla. Seni bile çekiştirdiğimiz olurdu.Sen ve Nilis onunla yaşam arasındaki en sıkı bağdınız. Ama yine de bazen kızardı size. Son zamanlarda sağlığı da iyi değildi. Kalbim tekliyor, demişti bir keresinde bana. İçim sızlamıştı. Benim de kalbim tekliyor sanmıştım bir an. Çok severdik birbirimizi çok . Ve annem kokardı Aliye Teyzem. Nerede kalmıştık? Ha! Nilis’in üniversiteyi kazandığını öğrendiğimiz gün... Nilis, mısır püskülü saçlı, kurabiye tatlısı, sevgi dolu güzel çocuk; Bursa’da okumak, sizden ayrı yaşamak pek zor gelmişti ona. Bursa’da arkadaşlarıyla paylaştığı ev iyi, rahat bir ev değildi. Ama asıl sorun sizin özleminizdi. Her fırsatta gelir, gitmek bilmezdi. Yalova’yı da özlüyordu kuşkusuz. Her biri ayrı ayrı değerli arkadaşlarından oluşan bir arkadaş çetesi(!) vardı ya. Eminim onları da çok özlüyordu. O da arkadaşları için bir tanecik Nilis’ti. Hepsinin dert ortağı ve grubun lideriydi .Nilis’in üniversiteyi kazandığı gün,dualarımız gerçekleşiyor, demiştin. Hatırlıyor musun; üniversite sınavından iki ay kadar önceydi, 6 mayıs 1998'te beni aramıştın.“Bu gece Hıdrellez, bu gece insanlar dilek diler, şenlik ateşi yakarlar. Haydi biz de sahile inip dilek dileyelim.”demiştin. Seninle çocuklaşmaya hep hazırdım. Gecenin on biriydi ve hava soğuktu.Hemen giyinip sana gelmiştim. Koşarak sahile inmiş kumlara, üniversite adları yazıp, resimler çizip, dileklerimizi sıralamıştık. Daha önce ateş yakmış olan gruplara katılmış, ateşin üstünden atlayarak şenliği sürdürmüştük. O gece dileklerimiz gerçekleşti ama biz tadına doyamamıştık. Bir sene sonra Hıdrellez gecesinde biz yine sahilde bir şenlik ateşinin çevresinde çocuklar gibi özgürdük. Bize katılmış dostlarımızla içimizdeki çocukları salıvermiştik. O küçücük kentte , o soğuk rüzgarlı gecede yaşadığımız bir Hıdrellez değil bir dostluk şöleniydi sanki...bir veda. Gece soğuktu, ama sıcaktı yüreklerimiz. Ve ben senin o gece ne dilediğini hatırlıyorum. “Bu yaz aşk istiyorum.”demiştin; ama beklemedin güzelim, daha yaz bitmemişti sen gittiğinde. Daha Eylül bile değildi. Ayrılık zamanına daha çok vardı. O gece şenlikten sonra sizde kalmıştım.Aynı odada yatmıştık. “Liseli kızlar aşklarını anlatır böyle gecelerde, biz ne anlatacağız?” diye sormuştum. “Biz de lisedeki aşklarımızı anlatırız.”demiştin. sonra saatlerce anlatıp gülmüştük. Abartıp ilkokul aşklarına kadar inmiştik.Hani cuma akşamları çalıştığın Blue'e gelirdik. Haftanın yorgunluğunu atıp dostlarla hafiflediğimiz ne güzel akşamlardı değil mi? Sohbeti bırakıp çıkamazdık. Salonda gece temizliği başladığında ayaklarımızı altımıza alır otururduk ama yine de gitmezdik. Sabunlu su ne zaman gelecek, diye bir espri vardı aramızda. Neyse ne diyordum?.. Nilis ’in... anla beni. Ağladığımı sanma. Mektubu bitirmekten korkar gibiyim. Akşam Blue’da yemeğe davet etmeni bekliyor olsam ya da gece kız kıza bara gitmek için sözleşebilsek, Aliye teyzemin mutfağından yanık kek kokularının yükseldiğine, Nilis’in bankacılar lokalinde çetesiyle kağıt oynadığına, senin o masum bakışlarınla, yüzünden hiç eksik etmediğin o tatlı gülümseyişle, başında kasketin altında bisikletinle hala o sahil kentinin sokaklarında dolaştığına bir inanabilsem! İşte o zaman mektubu bitirmekten korkmayacağım. Cehennem gibi sıcaktı hava. Sıcaktan kavrulan kent toz içindeydi. Ekşi, acı, insanın genzini tutan bir koku, ölü kokusu soluyorduk.Gerçek olamayacak kadar acıydı yaşananlar,inanılmazdı. Bizler alabildiğine zavallı, alabildiğine çaresizdik. Dönüp arkamı gidecektim. Bu kötü şakayı hiç sevmemiştim, gidip unutacaktım her şeyi. Sana uğrayacak, anlatacak, gerekçelerimi sıralayacak, beni rahatlatacak birkaç söz etmeni bekleyecek , ama kesin gidecektim. Keşke, sana gelmeden gitseydim. Keşke, Şenol YAZICI'nın dediği gibi düşünseydim; "Hak edilmiş bir ayrılıksa zaman ..." deyip öylece gitseydim. Gidemedim. Eviniz yerinde yoktu. İki apartmanın arasındaki eviniz, sanki hiç olmamıştı. Beş katlı evin yerinde iki metre yükseklikte bir moloz yığını vardı. Ve... Ah! Bir de Aliye Teyzemin elleriyle ördüğü dantel perdeler enkazın üstünde uçuşmasaydı! Ağlayamadım. O tadı, sizi her anımsadığımda bütün yüreğimi dolduran o tadı aldım bir. O unutulmaz tadı...Siz üç küçük unkurabiyesiydiniz. Öyle sıcak, taze ve tatlı. Sizden sonra biz de ayrıldık o kentten.Ayrıldığımızda depremin dördüncü günüydü. Üşüyorum can dostum. Düşününce üşüyorum. Hakkın yoktu gibi geliyor bana, daha Eylül bile gelmemişti. Ki, artık Eylüllere deli oluyorum.
- SUYA YAZILAN MEKTUPLAR
Canım Efendim, Size Jack diye mi hitap etmeliyim? Bir aşığınız olarak buna hakkım var mı? Yoksa herkes gibi benim için de Sir- Efendi olarak mı kalmalısınız? O dudaklarınızın kenarına değip – değmemekte kararsız kalan gülümseyişi Jack Aubrey’in bir anlık içini dışa vurma-yönetim zayıflığı olarak algılamayıp size Russell diye mi seslenmeliyim? Ah Gönlümün Efendisi! Gözümün Nuru! Kalbimin Fatihi! Her şeyim! Ve ne yazık ki vuslata eremeyeceğim erkeğim benim! Aramızdaki mesafeleri yok etmek olası. Jack’in dalgalarla boğuştuğu günler çok geride kaldı. Teknolojideki dakika dakika gelişmeler tarih sayfalarında yavaş yavaş geçen on, bazen yüz ve hatta asırlarla alay ediyor adeta. Artık, Nasa’dan bilet alıp atmosferinin dışına çıkmadıkça, bu köhne dünyada yirmi dört saat içinde ulaşamayacağımız menzil yok. Yeter ki aşktan sarhoş olmayalım. Size beslediğim hislerimi nasıl anlatsam acaba? Çalıkuşu Feride’nin ya da Thornfield Malikânesi’nin mürebbiyesi Jane Eyre’in yolunu izleyip günceye-yazıya mı döksem hislerimi? Erkeklerin roman okuyacak zamanı olmaz mı diyorsunuz? Tamam. Ben de, size, başka yolla anlatayım size karşı olan aşkımı. Ah Canım ah, sizi düşündükçe kanım kaynıyor ve Bülent Ersoy’un “Ablan Kurban Olsun Sana” şarkısı ile ulaşmak istiyorum. Çok mu banal buldunuz? Asil Avrupa topraklarından Sydney’e taşıdığınız genlerinizdeki “Akıl Oyunları”nın kültür seviyesine çıkamadı mı hislerimi açıklama aracım? O halde piyano için Bach tarafından yazılmış bir noktürne ne dersiniz? Tarifi mümkün ama acısı geçmez aşk hüzünlerinin geceleri hayat bulması nedendir beyim? Ağır mı geldi noktürn? Anlam vermekte zorluk mu çektiniz parmak uçlarında inleyen tuşlardan fışkıran hüzün, istek ve arzuya? O halde Orhan Seyfi Orhon’un şiirini Hicaz Uzzal makamında, Curcuna usûlünde şarkıya dönüştüren Bimen Şen’in bestesine dönelim. Açıkça söylüyorum yine tüm isteklerimi. Ne kadar yorgunum. Haberin var mı? Oh aşkım, kültür farkı bu olsa gerek. Ortadan kesik bir telefon hattının bir ucunda ahizeye seslenen Charlie Chaplin gibiyiz. Zaman çarkını biraz daha mı yakına döndüreyim? 1970lere ne dersin? Lynsey de Paul ve Mike Moran’a * kulak versek mi? “Neredeyiz? En dipte. Bana Yardım edebilir misin? Bilmiyorum.” Ah Russel’ım ah, senin o muhteşem filmin “Master and Commander:The far side of the world” filminin ilk iki kelimesinin, değil çağrıştırdığı satır arası anlamı, sözlük anlamını bile hiçe sayıp filmin adını sadece “Dünyanın Uzak Ucu” olarak çevirenlerin ülkesinde yaşıyorum ben. Yani kendi ülkedaşlarımla bile kültür farkının eziciliğini hissederken ve onlar tarafından bile anlaşılamazken, siz, efendim, dünya kadınlarının ilâhı; Russell Crowe, sizinle nasıl geyik muhabbeti yapayım? Çaresiz aşığınız *Where are we? Rock Bottom- Lindsey de Paul-Mike Moran şarkısı
- BENDENSİN
Ulan Rıza, Madem çekip gidecektin erkenden, Bir “Eyvallah” bile demeden, Sırat köprüsündeki Gişelerde bari bekle beni... Vallahi geliyorum ardından, Üçüncü gün demeden... Oğlum, sen o sarhoş kafayla, Bensiz zaten zor geçersin o köprüden... Haliç köprüsü değil oğlum, Sırat köprüsü dedim sana, Tel üstünde yürüyeceksin be hıyar... Düşersin-şaşarsın, Yine trafiği birbirine katarsın... Bekle beni, belki beraber, Zar-zor geçeriz o köprüden... Meyhaneden eve her gece, Seni hep ben taşımadım mı len..? Hiç dinlemedin lafımı, Hiçbir halta yaramadın yaşarken... Ama ne yapalım, arkadaşımsın be adam... Atamam ki sırtımdan... Ama sana söz, köprüden sonra var ya, Hurileri toplarız, içkiler beleş, Yine bendesin ulan, ”benden”... Urfa-15.11.2003-Cumartesi Bu ilhamı sayın Yusuf HAYALOĞLU'na borçlu olduğumu ve teşekkürlerimi belirtmek isterim. Dr.Himmet KARAZEYBEK daha fazlasını görmek için maviADA MÜZEYİ GEZİN *
- EZİLENLERİN PENCERESİNDEN BAKABİLMEK
Devlet, iktidar kavramı üzerine düşünmek,aynı zamanda, egemenlik kavramı üzerine düşünmektir. Bizdeki sol fikirle bakışta iktidar politik olan tahakküm ilişkilerin üst yapısal sorun olarak bakar böyle politik okuma yaparız. Sınıflar ortadan kaldırıldığında politik olanın adı alt yapıdaki yereldeki demokrasidir. Bizim ülkemizde çoğunluk meselelere duygusal etnise, devletçi noktadan bakmayı temel alır. Siyasal sınıfsal bakan anlayış ise meseleye toplumcu ve toplumsal bakmayı temel alır. Günümüzde ise meselelere yerelden bakmayı, çevreden insandan bakmayı yerinden yönetim üzerinden değerlendirir. Bizde demokrasi denilen Türklerin sunni Müslümanlara demokrasi, diğer kesimlere anti demokrasidir. Demokrasiye nasıl ulaşacağız, bütün mesele sormamız gereken soru cevaplaması gereken burasıdır. Nasıl kendi savunması kendini öz savunmasını yapmayan toplumlar, baştan kaybetmiştirler. Özlemlerimizin umutlarımızın sınırı yoktur. Umudu büyütmek ve bunu pratiğe dökmek bireyin kendisinde başlamasıdır. En büyük engel ise bireyin kendisidir. Burada ahlak buradaki namus, yeter ki toplumcu us'la aşkla ortaya koyulsun. Sistemin penceresinden devletin erkin penceresine bakmak oradan bir şey beklemek zaten meseleye yenik başlamışız demektir. Duyulan ihtiyaç kollektif ve özgür yaşamın kapısından içeri girebilme ve kendimiz olabilme mücadelesinde tufandan cıkmış gibi davranmalı, kendimiz olabilmeyi diyalogun temeli almalıyız. Eski dünyanın kapısında büyük bir şekilde kendin ol yazar. Kendimiz olabilmeyi ortaklaşa yaşamı özgürlük anlayışıyla, bilgiyi aklı toplumcu anlayış üzerinden diyalogcu tarzla başlamalıyız. Sistemin modernizmin eğitimini müfredatını ezenler anlayışı olduğunu, içi doldurulmuş moderniteye yarayacak kendisi olmayan bilgileri bu sistemin karşısına “özgür konuşan hakkını arayan özgürleşmeyi, konuşmada, diyalogda gören anlayıştan hareket ederek doğaya canlılara bakarak maskeleri sistemin maskelerini çıkartarak siyasal politik bir noktaya özgürlüğe kendinize gelmesini bilmelidir. İnsanlık tarihine şöyle bir göz gezdirdiğimizde “İbrahimin Nemrutlardan “Musanın Firavunlardan,”İsanın “Roma imparatoruna karşı “Hz Muhammedin cehaletten kaçması misali kapitalist moderniteye karşı cıkılması gerekmektedir. Kapitalist sisteme onun bürokratik aygıtına onun devletine eğitim sistemine karşı durmadan insanlığın özgürleşmesi toplumsallaşması sağlanamaz. Meselelere insan cevre sınıfsallığın belirlediği ezen ezilen penceresinden bakarak doğada hiç bir canlının işşiz olduğunu gördünüz mü? Bir karınca bir serçenin işşizliğini hiç gördünüz mü? İnsanın sömürülmesi çevrenin kirletilmesi sömürü yağma asker, polis, bürokratik baskı aygıtı tamamı kapitalist modernist anlayışının sonucudur.Üst sınıfın elindedir.Ona karşı mücadele mücadele... 30 Kasım 2017 veysel.saka@hotmail.com
- ŞİİR
Türk ve Dünya Edebiyatının seçkin şairlerinden ŞİİRLER, şiir tür ve örnekleri, şiir incelemeleri , şiir yazma tekniklerini bulacağınız, sayısız örnek okuyabileceğiniz... ŞİİR sayfamızı görmenizi öneririz.
- YAĞMURUM OLSAN
Bir gelsen diyorum kapımı çalsan Yağsan da üstüme yağmurum olsan Günün sabahında bana uğrasan Yağsan da üstüme yağmurum olsan ** Toprağın kokusu sinse içime Seherin vaktinde görün gözüme Çarem olsana sen garip gönlüme Sarılsam delice yağmurum olsan ** Mazide kalmasın bir şey unutsam Geriye bakınca hatırlamasam Bir daha anmasam sana yanmasam Ateşim söndüren yağmurum olsan ** Çisil çisil yağsın ıslanayım ben Usandım sevdiğim ıssız geceden İçimde sen varsın bıkmam sevginden Dolsan da gönlüme yağmurum olsan 06/05/2020
- Başlıksız
Sığ Sulardan Derin Denizlere Fırtına Geçse de yolumuz bozkırlardan Denizlere çıkar sokak Yıllardan sonra aylardan sonra Yeniden yan yana onlar. Murathan Mungan Murathan Mungan Fırtına adlı şiirinin dizeleriyle Deniz Gezmiş,Yusuf Arslan, Hüseyin İnan’a Karşıyaka‘nın üç gülüne gönderme yapmıştı. 6 Mayıs 1972’de güneş bile daha az parlıyordu sanki. Aradan 46 yıl geçti. Bitmez bir yürek sızısıydı. Dağ gibi kara yağız delikanlılardı. Acının surlarında ateşler yakan halkın bilincine dökülen yüreklerdi. Uzak köyler kuran yankısı bugünlere kalan ısrarcı ve tutarlı hep genç kalmış, güneşten ışık yontan adamlardı. Gittiler ortalık karardı. Mısralarını yazdırabilecek kadar aydınlık, bir o kadar sonbahara, birçok bahara adını verecek atlılardı. Onlar sığ sularda yüzmek yerine derin okyanusları tercih ettiler. Halkın umudu bir nehre benzeyen ve o nehri besleyenlerdir. Ölüm arayanlar bu nehrin önü kesilsin isterler. Bilmezler ki önü kesilen nehir derinleşir ve taşar. Gayeleri nehirlerin kurumasıdır. Bakarlar dağ su olmakta; gözyaşı irileşir, dağlaşır nehre doğru yuvarlanır, köpürür gider ve halkın yüreğinde türküyle dillenir:"Şarkışla’ya düşürmesin Allah sevdiği kulunu / Gemerek’te çevirmişler Deniz Gezmiş’in yolunu." Tanırdık genç yürekleri. Sevgiliden mektup bile almayan, kitaplarını birer mum ışığında bitiren. Giresun’daki yoksul köylüler ve Ege’deki tütün işçileri için ölen. Darağacı’na bir gül bahçesine gider gibi giden. Onlar ülkenin geleceğini çok erken yaşta tahlil ettikleri için zamansız soldurulan fidanlardı. Onlar, hiç bir gücün ve kimsenin piyonu olmadılar. Hiç bir gücün emriyle ya da herhangi bir kimsenin fikriyle insan öldürmediler. Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan kimsenin kuklası olamayacak kişilerdi. "Gencecik insanların beynini yıkamak" bir yana, kendileri bu yola bilerek girmişlerdi. Amerikan emperyalizminin karşısında yer alarak ülkemizin emperyalist ülkelerin çıkarlarına peşkeş çekilmesini ve eşkıyanın dünyaya hükümdar olmasını, vatan toprağının işgal edilmesini istemediler. İncirlik üssünün Amerika tarafından kullanılmasına karşı çıkarak emperyalizmin gayri milli olduğuna, ona karşı mücadelenin suç olmadığına; bağımsızlığın Mustafa Kemal’den armağan olduğuna inandılar. Bunun içindirki, önümüzdeki sorun amerikan emperyalizmidir. Emperyalizm, yoksul ülkelerdeki en ufak bir kıpırdanmadan rahatsız olur. Bunun için de ne pahasına olursa olsun bağımsızlık mücadelelerini daha zayıfken ezmek yok etmek ve kendi hâkimiyetini devam ettirmek ister. Ne yazık ki; Türkiye de hala kalkınamamış olup, yarı bağımlı durumdadır. Türkiye’nin kalkınması ve halkın daha iyi bir seviyede yaşamasının yolu tam bağımsızlıktan geçer. Bu yazıyı Refik Durbaş’ın Yıldönümü şiiriyle noktalayalım: Yıldönümü Yetim komadı hiçbir Zaman umudu dağlar. Elinde çiçeğe duran lüver, parkan Ve direncin Hıyanetin azgın sularından çaldığından beri ölümü Can yoldaşım, al aydınlığım, öz bilincim Sessizliğe hükümlü kılma öfkeni Kutlu olsun bir kez daha inancın yıl dönümü. Özgür Karakaya
- Elma Ağacı
İnsanlığın tarihi, insanın insanla mücadelesidir ve acılarla, trajedilerle doludur. İnsanlar dünyaya yayılmış birbirinden pek farklı ırklar ve çeşitli kültürel farklılıkların yanında birbirlerinden ayırt edilemez bir biçimde de birbirlerine benzerler. Vücut hatları ve fiziksel kimi özellikler dışında insanlar birbirlerinin tıpkısıdır. Dünyaya yayılmış bir çiçek bahçesi gibi düşünebiliriz pekala, farklı renklerde, renklerin farklı tonlarında kokulu, insanı bir düşünceden ötekisine ışık hızından dahi hızlı bir biçimde geçirecek kokuların sahibi çiçekler, mayhoş kokulu çiçekler gibi değil elbette. Penceremden gördüğüm betonların arasında kalakalmış elma ağacını görüyor ve yakınına gidiyorum. Güzelim çiçeklerini daha yakından görebilmek için. Betonların arasında kalakalmış bir başına, küçücük bir toprak parçasına sapladığı kökleri ve güçlü gövdesi ile daha buralarda olacağını hissettiriyor. Diri, sağlıklı ve çok güzel görünüyor. Aklımdan insanlara dair olan düşünceleri bir anlığına uzaklaştırmak istediğim için ağacın yanına geldim. Ama ne çare, aklımda yine dönüp dolanıyor aynı düşünceler. Evet insanları böylece çiçekler gibi ele alabiliriz ancak tam tersi bir şekilde, insanlar çiçeklerin aksine dışardan güzel görünmedikleri gibi pekala güzel bir kokuları da yoktur diyor zihnimin odalarında çınlayan sesiyle çok bilmiş ben. Sizi tesiri altına alacak güzel görünümleri ve kokuları olmadığı için insanlar sizi kuşatmak, yok etmek isterler. Sizin olanı sizden almak için içleri içlerini yerken bir yandan da ellerini ovuştururlar. Sizi yok edemediklerinde ise, sizi esir almak isterler en azından. Köleniz olmanızı isterler, iyiliğin ve güzelliğin timsali çiçeklerin tam karşısında, kötülüğün ve irinin vücut bulmuş hali insanlar diye devam ederken çok bilmiş ben bir ses duyuyorum. Delirdiğimi sanıyorum, çok bilmiş bene soruyorum bir de ağaç mı konuşmuştu demin diye? Elma ağacına bakıyorum şimdi aklımdan demin geçen düşünceler hala peşi sıra geçerken, elma ağacının İsa’nın çarmıha gerilerek vahşice öldürülmesinden utançla bahsediyor. Ben ve ailem, ve hatta bir bütün olarak ağaçlar o gün orada rol aldığımız için asla huzura eremeyeceğiz. Çarmıha gerilen İsa mıydı sadece sanıyorsun, bende gerildim orada, beni de yüzyıllar boyunca unutamayacağım acıların eşiğine koydu çarmıha gerilme. Yaprakları rüzgarın da etkisiyle hafifçe sallanırken, çiçekleri de dökülmek üzere elma ağacının. Elma ağacının canının ne kadar sıkıldığını görebiliyorum, baharın ona bahşettiği çiçeklerin arkasında kedere boğulduğunu görmek, insanlığın bir acısından bile kendisini suçlayarak, aslında hiçbir suçu olmamasına rağmen. Çiçekleriyle ne kadar güzel göründüğünü söylüyorum. Onu öylece görmenin beni ne denli mutlu ettiğini ve bütün yıl boyunca o çiçekleri üzerinde taşımasının mümkün olmasını istediğimi söylüyorum. O ise konuşmasını yeniden çarmıha gerilen insanın huzurunda, ondan af dilercesine, kaldığı yerden devam ettiriyor. O anı hafızasından silemediğinden emin olabiliyorsunuz, hava o kadar sıcaktı ki insanların terleri yere düşmeden buharlaşıyordu. Ter içinde kalmış insanların hunharca gösteriyi seyredebilmek için her şeye rağmen olayın gerçekleşeceği tepeye çıkıyor olmaları inanılır gibi değildi diyordu. Gösteri de aslında bitmek tükenmek bilmez heyecanla, şartların ne kadar zorlayıcı olmasına rağmen giden insanların şerefine verildiğini nasıl anlamıyorlardı. Çarmıha geren kadar, benim kadar, izlemeye gelen insanların da huzur bulmadıklarından eminim. Bir daha ne onlar için nede biz ağaçlar için dünya sıradan bir biçimde dönmedi. Hiç alakasının olmadığı bir durumdan kendine pay çıkararak, kendini suçlayan bu elma ağacı karşısında ne diyeceğini bilemiyor insan. Dışardan baktığımızda kendisini çepeçevre çevreleyen çiçekler içerisindeki elma ağacının kusurlarını örtmek için çiçeklendiğini düşünüyorsunuz. Belki de kendince sebep olduğu kötülüklerin bir kefareti olarak gördüğü bir eylemdir çiçeklenmek. Çiçeklerini neden sonsuza dek üzerinde tutmadığını, tutamadığını soruyorum elma ağacına. Çiçek vermek, soğuk kış aylarında kuru bir ağaçtan, bir odun parçasından nasıl da kısa sürede dikkat çekici bir güzelliğe dönüşebileceğimizi göstermekten başka bir şey olmadığını söylüyor. Aslında hiçbir durumda ümitsiz olmamak gerektiğini, en kötü durumdan bile çıkılarak çok iyi noktalara gelebileceğini insanlara göstermek. Bu döngünün sürekli devam edebilmesi için de çiçekleri dökmeliyiz diyor elma ağacı. Elma ağacının döngüden hiç de mutsuz olmadığını görebiliyorum, görevini her zaman mutlaka yerine getirebileceğini düşünüyor ve gülümsüyor. Yine de bizi mutlu eden bu rengarenk çiçeklenme halinin sürekli olmasının bizi mutlu ettiğini ve bize kalsa çiçeklerinin bütün bir yıl boyunca üzerlerinde kalmasını isteyeceğimizi söylüyorum. Hayat döngüsünden hiçbir şikayeti olmadığını bilmeme rağmen diğer anlar için ne düşündüğünü merak ettiğimi söylüyorum. Çiçeklerimin beni bir gün terk edeceğinden çok eminim, onları her zaman daha güzel, daha rengarenk olarak hayal ederek giriyorum bahara ve aslında ilk yaprağımın tekrardan çıkması ile birlikte insanların ruhlarında meydana gelen değişim beni çok mutlu ediyor. İlk yaprağımı gören insanların gülümsemesi ve birbirlerine göstermesi paha biçilemez benim için. Öyle ki bütün bir kış boyunca önüne bakmaktan, dertleri ile boğuşmaktan yorgun düşmüş bir insan bile ilk yaprağımı gördüğünde mutlu olabiliyor. Bir anlığına o bile dertlerinden sıyrılıyor, yaşamın ona verdiği zorlukları bir anlığına unutabiliyor ve gülümsüyor. Ve sonra çiçeğe durma vakti geliyor benim için, kıştan çıkmış yorgun insanları daha fazla mutlu etmek için rengarenk çiçeklerle süslüyorum kendimi. Çiçeklerim bazen o kadar güzel ki onları görmek beni çok mutlu ediyor, bazen yakındaki bir evin camından yansıyan halimi görüyorum, bazen de yağmurun oluşturduğu su birikintilerinde ki halimi. Bir toplu iğne ucu kadarken kocaman bir çiçeğe durdukları zamana ve oradan da onları döküp meyve vermeyi beklememe kadar geçen zaman beni karışık duygulara itiyor. Her sene tekrarlanan bir işkence ve en zor anı da meyvelerin büyümesini bekleyemeyen insanların attıkları taşlar. İşte geçmişteki suçlarımızdan dolayı bizim cezalandırılmaya başladığımız bölüm başlıyor diye düşünmüştüm ilk taşı yediğimde. Aslında meyvelerimiz yeterince olgunlaştıklarında biz onları yere bırakıyoruz insanların yiyebilmeleri için, ancak sabırsız insanlar onlara daha erken ulaşmak için taşlarla bizi hedef alıyor ve dallarımızı kırıyorlar. En acı yanı da bahar tekrar geldiğinde kırılan dalların tekrar yaprak açamaması ve çiçeklenememesi karşısında üzgün bir biçimde beni seyretmeleri oluyor. Aslında beni üzen onları mutlu etme şansımı da ellerimden alıyorlar. Sesi titreyerek sağ yanında olan küçük kuru bir dalını gösteriyor ve geçen sene olduğunu söylüyor ve neyse ki küçük diyordu. Çok güzel çiçekler vermen seni çok mutlu edebilir, meyvelerinse acı ve yenilmez bir biçimde olursa insanlar seni taşlamaktan vazgeçecektir. Seneye daha az dalının kırılması demek bu ve güzel çiçekler vermeye devam edebilirsin böylece dedim akıl vermek isteyerek. Evet dedi, kötü meyveler, yenilemeyecek kadar kötü meyveler verebilirim ve insanlar beni taşlamaktan vazgeçebilir. Ancak benim gibi genç bir ağacın bunu yapması onursuzca olur ve insanları mutlu etmek ve mutlu görmek isteyen benle çelişmekten başka bir anlam ifade etmez. Yanımda görebileceğin daha yaşlı ağaçları görebiliyorsundur, kimileri birçok kuru dala sahip ve hala en güzel meyvelerini insanlara sunmaktan geri durmuyorlar. Biz gençler onlara büyük saygı duyuyor ve onlar gibi olmayı çok istiyoruz. Bütün aldıkları yaralar aslında, bir muharebenin eseri, insanların mutlu olabilecekleri bir an yarattıklarının ve çektikleri bunca acıya rağmen bunu devam ettirebilmelerinin timsali olarak taşıyorlar. Ben yutkunarak insana dair bir duygunun yüceliğini bir elma ağacından dinlerken, ondan duyduğuma şaşırmış bir halde, her an biraz daha sersemlerken o her an daha bir bilge biçimde karşımda yeniden şekilleniyordu. Söyleyecek bir şeyim var mı diye bir süre daha beni bekledikten sonra bir şeyler söylememem üzerine tekrardan devam etti konuşmasına. Öte yandan senin de aklından geçmiştir belki, kötü meyveler veren ağaçlar da çok fazla diye düşünmüşsündür. Öyle değil mi, aklından geçti değil mi diye sordu bana. Evet dedim, bir an aklımdan geçmedi değil ancak seni yargılamak istemediğim, sana inanmadığımı düşünmemen için aslında sormak istemedim. Bunun aramızda bir konuşma, bir şekilde dertleşme olduğunu bilmeni isterim. Beni taşlayan insanları sana söylerken aslında ben insanları yargılamıyorum. Onların doğasında bunun olduğunu biliyorum ve birbirlerini taşlamayarak sadece beni taşlamalarını dilerdim açıkçası. Seni yargılamıyorum asla ve senin de beni yargılamadığından eminim. Burada iki düşman, birbirinin açığını arayan iki canlı değiliz sonuçta sadece iki suç ortağı ve tarihte yaşanmış acıların sebebi olan iki canlı türünün basit birer temsilcileriyiz diyerek konuşmamı bile beklemeden, belki de beni konuşmak zorunda da bırakmamak için hemencecik sözlerine kaldığı yerden yeniden başladı. Elbette senin düşündüğün gibi kötü meyveler veren ağaçlar da yok değil. Ama bunların bazıları ve büyük kısmı yaşlı, aldıkları yaralarla güçsüz düşmüş ve ellerinden geleni daima yapmaya çalışan ağaçlar. Sadece yeterince güçleri olmadığı için daha az lezzetli meyveler verebiliyorlar. Ama emin olmalısın ki kocaman taşlar ile taşlanmayı yerlerde çürüyen meyveleri görmeyi yeğlerler. Yere düşen meyvelerin yerde çürüdüğünü gören bir ağaç zaten bir sonraki kışı atlatamaz ve kendisine küstüğü için de baharda yaprak açmaz ve sessizce kesilmeyi bekler bir köşede sabırsızlıkla ve bir an önce kesilebilmek ve yerini yeni bir ağaca bırakmak için dua ederler içlerinden. Onur’dan sonra insana dair bir başka duyguyu da yine bir ağaçtan duymak ne kadar acı verici diye içimden geçirirken, ağaçlara olan bakışımın derinliği git gide artıyordu. Onurlarını yitirmiş bencil insanların yanında, fedakarca bütün güçlüklere göğüs geren ağaçların hikayesini dinlediğime inanamıyordum. Bir şeyler söylemek istiyordum, bir türlü söze giremiyordum. Bunu fark eden ağaç ise sabırla beni bekliyordu. Sonradan uzun süren sessizliği peki o ağaç için yapacak hiçbir şey yok mu diye sorarak sessizliğe son verdim ve devamında yıllarca insanları mutlu eden bu ağacın, bu fedakar canlının en azından son anlarında saygılı bir biçimde hayatının sona ermesi gerekmez mi diye sordum. Elbette bir ağacın en son anında bile insanlara faydalı olabileceğini görmesi, örneğin bir kitaplık veya bir masa olarak insanlara faydalı olduğunu bilmek onu çok mutlu eder ve sonunun öyle gelmesini ister. Bunu yanında bir suça karışacak bir sopa olmak da vardır ki bir sopa olmaktansa yanarak kül olmayı ya da düştüğü yerde yıllarca çürümeyi beklemeyi seçer dedi. Ancak insanlar işleri bittiğinde en kolay biçimde bizden kurtulmak istiyorlar, bizleri kullanacakları bir nesneye dönüştürmeleri çok küçük bir ihtimaldir ki muhtemelen bir sonraki kışta yakılmak üzere istifleniyor olacağızdır. Bizim yaşlı ağaçlarımıza saygı duymadıkları gibi kendi yaşlılarına da saygı duymadıklarını söylemeye bile gerek yok. Bunu o kadar olağan karşılarlar ki atasözleri bile vardır değil mi İnsanoğlu çiğ süt emmiştir diyerek geçiştirirler. Sözlerinin bitiminde bana bakıyordu soran bakışlarla. Başımla onu onaylarken, bir ağaçla konuşuyor olmamın absürtlüğü mü ağaçtan aldığım nasihatlerin absürtlüğü mü diye kendime soruyordum. Ağaca ise söyleyebilecek bir sözüm yoktu. Sadece haklı olduğunu söyledim. Öte yandan dedi, genç oldukları halde iyi meyve veremeyen ağaçlar vardır. Bu ağaçlar yeterli ortam koşulları oluşmadığı için iyi meyve veremezler, zor şartlarda insanları mutlu etmek için çiçek açabilir ve pek de iyi olmayan meyveleri verirler. Şartlarından dolayı kimse onları suçlayamaz ve ellerinden gelenin en iyisini yaptıklarından da eminizdir. Ancak bir de iyi şartlar altında çok lezzetli meyveler verebilecek olmalarına rağmen sadece taşlanmamak ve zarar görmemek için lezzetsiz meyveler veren ve hatta meyve vermemeyi seçen ağaçlar vardır. Hiçbir ağaç onları görmek istemez ve onlar ile konuşmak istemezler. Sadece onların olmamasını yeğleriz ve nasıl bu kadar bencil olduklarını anlayamayız. Bir an sessiz kaldıktan sonra demin seni yaşlılarınızın bir köşede kendi başlarına hayatlarını sürdürmeleri, yalnızlıklarında onlara iyi davranmadığınız için eleştirdiğimi sanma. Seni kırdığım için özür dilerim. Özür dilemesini gerektirecek bir şey olmadığını meyve vermeyen ağacı taşlamadığımızı ve meyve vermeyi çoktan bırakmış bir ağacı ise hiç taşlamadığımızı söyledim. Pekala çok haklıydın söylediğinde dedim. Sessizlik bir an için uzadı, ağaç kendi aleminde düşlerdeydi sanırım. Bense söyleyecek bir şey bulamıyor ve söze giremiyordum. Ağacın çehresinin karardığını ve mutsuzlaştığını görebiliyordum. Acaba aklından neler geçiyordu, yıllar sonra çürümeyi bekleyen bir ağaç olarak mı hayal ediyordu kendisini. Yoksa yine insan ile birlikte suç ortağı olduğu zamanlar mı geçiyordu aklından. Anlamak çok zordu, bakışım bir anlığına ağaçtan alarak ardındaki beton yığınlarına takıldı ve bir süre ağacın bulunduğu yeri düşünmeye başladım. Düşündükçe içinden çıkılmaz bir hal almaya başlıyor ve aklımda biriken sorular yüzüme yansıyordu muhtemelen, sormak için ağzımı açtığımda ve tekrar ağaca döndüğümde aslında onun da bana baktığını fark ettim. Bana bakarak gülümsedi ve ne soracağını biliyorum, ancak sen sormadan önce yapraklarımı nasıl döktüğümü de anlatmam gerekiyor. Sonra sen sorunu sorar ben de soruna cevap vermeye çalışırım. Başımla onu onayladım ve pekala dedim, bir ağacın sadece hareket edemediğinden çok emindim. Sadece hareket edemiyordu, hareket edemeyen yeşil insanlar diye geçirdim içimden. Hafiften esen rüzgar yapraklarını okşuyordu, genç ağaç söze girmek için aniden esen bu hafif rüzgarın dinmesini bekliyordu ve rüzgarda kıpırdaşan yaprakları ile rüzgarın ıslığına eşlik ediyordu. Rüzgar ile uyumlu bir şekilde ettiği dansı bile yaşamayı bu kadar seven bir ağacın nasıl olur da insanlık tarihindeki bunca acı ile kendisini özdeşleştirebildiğini anlamak mümkün değildi. Rüzgarın dinmesi ile birlikte sözüne başladı, yapraklandık, çiçeklendik ve çiçeklerimiz meyveye durdu. Meyvelerimiz toprağa düştü, kendimiz de düşürmüş olabiliriz veya insanlar taşla da yapmış olabilir. Ancak artık meyvelerimiz yok ve sonbaharda gelmek üzere, insanlar kış hazırlıklarına başlamış ve kışın gelecek olmasıyla ve havaların soğumasıyla beraber mutsuzlaşmaya başlıyorlar yeniden. Bir koca kış sürecek mutsuzluğun başlangıcı olacak bu ve ne inanabiliyor musun bunda en çok da bizim parmağımız var. Yapraklarımız öncelikle yeşilden sarıya ve bazen kırmızıya dönüyor. Öyle ki bazı yerlerde hala yeşil yapraklarla beraber sarıdan kırmızıya kadar yaprak renklerinin olduğu yerler var ve insanlar bu görüntü karşısında büyüleniyorlar adeta. İçini çekerek bir süre bekliyor, aklında düşüncelerini toplamaya çalıştığını sanıyorum ve bekliyorum. Süre uzadıkça sabırsızlanıyorum ve devam etmesini bekliyorum kıpırdanarak. O kadar sessiz ki olduğumuz yer, kımıldayan yapraklarını duyabiliyorum. Kimisi arkasına aldığı rüzgarla kıpırdaşırken, kimisi üzerinden kalkan böceğin ağırlığından kurtulurken derin bir nefes alarak eski konumunu alıyor yavaş yavaş. Ağaç ise sessizliğini koruyor, üzerinde biriken kara bulutların da artmasıyla yüzüne oturmuş kasvetli hava biraz daha artıyor. Söylemekten hep kaçındığı bir durumdan bahsetmek zorunda kaldığı için söze girmek istemiyor. Ağaç söyleyeceklerini söylemeden önce içinde tekrarlıyor. İçinden bu düşünceyi her defasında geçirdiğinde ne kadar mutsuz olduğunu biliyor ve kimseye bahsetmediği bu düşüncesini dillendirecek olması onu korkutuyordu. Söze başlayacakmış gibi doğruluyor, yapraklarını oynatıyor ve kesik kesik bir sesle konuşmaya başlıyor. Bir sahilde kumdan kaleler yapan bir çocuğun neşesiyle giriyorum her sene bahara dedikten sonra sesinden memnun olmadığından olacak duruyor boğazını temizlemek ve soluk alış verişini kontrol altına almak için. Sonrasında kaldığı yerden devam ediyor, daha kendinden emin bir şekilde ve diyor ki her bahara sahilde kumdan kaleler yapan çocuğun enerjisi ile çiçek açıyorum. Ve çocuğun kumdan kalesinin dalga tarafından yıkılacağını bilerek ama bundan dolayı umudunu kaybetmeden nasıl tekrar tekrar yapıyorsa kumdan kalesini bende o şekilde en az o çocuk kadar enerjik bir biçimde başlıyorum bahara. Çiçekleniyor ve meyveye duruyorum. Sararmaya yüz tutan yapraklarımı ve dökülmelerini izleyen insanların mutsuzluğunu gördükçe kahroluyorum. Burada durarak bir süre yutkunuyor ve tekrardan nasıl başlayacağını düşünüyor. Bana dönerek anlıyor musun diye soruyor. Kısmen anladığımı söylüyorum bakışlarımı bir an bile ondan ayırmadan. Anlıyorsun öyle mi, hiçbir şey anlamıyorsun diye bağırdı bana. Ağaçların sinirlenip bağırabildiklerine ilk defa şahit oluyordum, konuştuklarını ise bu sabah öğrenmiştim zaten. Bir şey demeden sadece yutkunarak ağacı seyrediyordum, bir anlık kızgınlık anında bin bir emekle büyüttüğü bazı çiçekleri titreyen dallarından yerlere düşüyor yavaşça. Yere düşen çiçekler havada yavaşça süzülerek iniyor, paraşütle atlayan karıncalar geliyor aklıma. Tam bu fikrimi gülümseyerek ağaca söyleyecekken ne kadar uygunsuz bir durum olduğunu hatırladım ve sustum. Tekrardan bağırdı ve anlamıyorsun dedi, hiçbir şeyi anladığın yok. Baharın gelişini müjdeleyip mutlu ettiğim insanlara, kışın geldiğini de ben söylemek zorundayım. Baharda gözlerinin içi ışıldayarak bana bakan insanların, yeniden bana bakmalarını ve bahardakinin tam tersi halde bakmaları nasıl biliyor musun. Bilmiyorsun, karşından geçiyorlar, omuzları düşük ve gözlerindeki ışıltıdan eser yok gözlerinin feri sönmüş insanlar, ruhlarını yitirmişler ve berbat haldeler. Neden biliyor musun, çünkü ben onlara kışın geldiğini bağırarak ilan ediyorum. Ey ahaaaali !!! diyorum duyduk duymadık demeyin ancak boku yediniz, evet yanlış duymadınız boku yediniz. Kış yeniden geliyor, dökülen rengarenk yapraklarımdan anlayacağınız üzere. Bu kış da geçen kış olduğu gibi güneşi çok az göreceksiniz ve her yerde çamurla kaplı olacak, aynı ruhlarınızı saran balçık tabakası gibi. Sabahları karanlığa uyanacaksınız ve karanlık da giyinerek işlerinize ve okullarınıza gideceksiniz ya da giden insanları yolcu ettikten sonra karanlık evlerinizde hayatınızdan bir günün daha geçmesini bekleyeceksiniz. Anlayacağınız içinizdeki boşluğun kat be kat artacağı günler geri geldi. Öfkeyle gözlerinden yalım çıkan ağaç sarsılarak ve gözlerinde biriken göz yaşları ile bana bakıyordu ve ona bahardayken henüz tepesinde çiçekleri varken sonbaharı yaşatan benim içim eziliyordu. Ağaçla gözlerimiz kesiştiğinde güçlü durmaya ve ağlamamaya çalıştığını gördüm. Bakışlarımı kaçırarak onu rahat bırakmak istedim. Gözlerimi uzaklara sabitledim ve söylediklerini düşünmeye başladım. Her sene bir önceki yılın aynısını yaşamak ve yaşanacakları bilmesine rağmen yine de büyük bir heyecan ve özveriyle yeşillenmek ve çiçeklenmek. Ne için insanları umutlandırabilmek için ve sonrasında umutlarını berbat bir biçimde kendisinin yıkmak zorunda kalacağını bilerek yapmak. Kafam o denli karışmıştı ki söyleyecek hiçbir söz bulamıyordum. Aklımdaki soru da artık anlamını yitirmişti, içinde olduğu döngüden bir an bile çıkamayacak bir ağaç ile sohbet etmiştim. Bir elinde mezarcılar yaratan, bir elinde ebeler koşturan doğa diye geçti içimden neden bilmiyorum. Bu betonların arasında nasıl da insanları mutlu etmek için çırpındığını ve nasıl yapabildiğini soracaktım eğer sorabilseydim. Artık cevap verebileceğini sanmıyorum, o nedenle soru cevapsız olarak bana kaldı, üzgün değildim bunun için. Tekrar bakışlarımı onun üzerinde topladım, gitmek için hazırlanıp gidecektim ama onun için bir şeyler yapmak istiyordum. Aklıma söyleyecek bir söz gelmiyordu. Aklım durmuştu sanki, bir ağaca ne söylenebilir ne yapılabilirdi ki. Ne yapacağımı bilemeden beklerken aramızdaki sessizlik uzadıkça uzuyordu. İşte böylece bir ağaca yüksek sesle şiir okurken buldum kendimi. Şiirler doğacak kıvamda yine, duygular yeniden yağacak kıvamda, ve yürek, imgelerin en ulaşılmaz doruğunda, ey her şey bitti diyenler, ne kırlarda direnen çiçekler, ne kentlerde devleşen öfkeler, henüz elveda demediler. Bitmedi daha sürüyor o kavga ve sürecek Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek! Böylece şiiri yüksek sesle okuyup bitirdikten sonra arkamı dönerek ağaca veda etmeden oradan ayrıldım. Kendisine ilk defa şiir okunuyordu sanırım, bir ağaca kim şiir okur ki diye içimden geçiriyordum uzaklaşırken. İnsanların deli mi acaba diye delici bakışlarına aldırmadan yürümeye çalışarak adımlıyordum sokakta. Her adımımda biraz daha üzülüyordum ağaç için. Bu bencil insanları mutlu etmek için çabalayan ve onları üzdüğünü düşündüğü için kendisinden nefret eden ağaca. Ve onun söylediklerini aklımın bir köşesine not ettikten sonra hiçbir zaman ağaçlara eskisi gibi bakamayacaktım.
- Memduh Şevket Esendal
29 Mart 1883'de başlayıp 16 Mayıs 1952'de sonlanan 69 yıllık dolu dolu bir yaşam ve değerli bir edebiyatçımız; Memduh Şevket Esendal... Çocukluğunda babasını yitirdiği için pek çok zorlukla mücadele ederek çalışmış, ailesinin geçimini sağlamıştır. Çorlu' da savaş yıllarında dünyaya gelmesinden doğan şartlar ve maddi sıkıntılar nedeniyle doğru dürüst bir eğitim hayatı olmamıştır. Sanatçı onca zorlu dönemden geçerken pes etmek yerine, gelecekteki hayatında yolunu ışıtmakta oldukça etkili olacak olan yabancı dilleri, yani Arapça, Farsça ve Fransızcayı kendi çabaları ile öğrenmiştir. Yaşamı süresince gümrük memurluğu, coğrafya öğretmenliği, parti müfettişliği, çeşitli elçilikler ve bir kaç dönem milletvekilliği görevlerinde yer almıştır. 1945' ten 1952 yılına kadar olan ömrünün son yıllarında kendini tamamen yazmaya adamış olan sanatçı, edebi yaşamında şiir yazmaya ilgi duymamış ve yazmamıştır. Buna karşın O'na Türk Edebiyat tarihinin mihenk taşı olma özelliğini kazandıran ve yaklaşık on iki takma adla yazdığı yazıları, roman ve öyküleri yayınlanmış, çeşitli ödüller almıştır. Cahit Külebi, yazarın kaleme aldığı tiyatro oyunlarının olduğundan bile bahsetmiştir. Yazılarını kaleme alış tarzından birçok yazarın etkilendiği ve ülkemizde modern öykücülükte başı çektiği bilinen Esendal, ilk öykülerinde Maupassant tarzı diye bilinen, sağlam bir olaya dayanan türü benimseyerek yazmıştır. İlerleyen süreçte ise edebiyatta Çehov tarzı öykücülük denen tarzda, yani hayatın içinden belli bir zaman dilimini mercek altına alarak yazılarını kaleme almaya devam etmiştir. Bu sebeptendir ki sanatçı, Çehov tarzı öykücülüğün ülkemizdeki ilk temsilcisi olarak bilinmektedir. Sevgi dolu ve sıcakkanlı kişiliği yazım diline de yansıyan Memduh Şevket Esendal, öykülerinde olay üzerinde durmaktansa olayın iç yüzünü irdelemeyi yeğlemiştir. Zaman zaman da olsa yergi ve mizah yazıları kaleme aldığı bilinmektedir. Yazarın yazım dili oldukça akıcı, herkesin kolayca anlayabileceği yalın bir dildir. Yani sanatçı edebiyatsız edebiyat yapmayı ilke edinmenin yanı sıra, halk için halk dilinde yazmayı başarmış değerli bir edebiyatçıdır da aynı zamanda. Kahramanlarını çoğunlukla İstanbul Aksaray'ın orta tabakasını oluşturan halkın arasından seçen Esendal, yapıtlarında gereksiz süslemelerden kaçınmakla birlikte, yaşamların aksayan yanlarını ele almıştır. Yani tam manası ile insanlara ayna tutma görevini öykülerinde nesnel bir dil kullanarak yerine getirmiştir. Bununla yetinmeyip toplumdaki eksiklikleri irdelerken, psikolojik ve ruhsal boyutuna da değinerek öykülerine farklı bir lezzet katmıştır. Yazım dilinin içtenliğinin yanında, roman, öykü ve yazılarındaki canlılığı bizlere, O'nun dile getirdiği şu sözler en iyi biçimde açıklayacaktır diye düşünüyorum; '' Ben insanlara yaşamak için ümit ve neşe veren yazılardan hoşlanırım. ''... Şu yaşadığımız çağda ve pek çok sebeple geçirdiğimiz zorlu süreçte, böylesi değerli yazarların, bu tip yazılarına ne çok ihtiyacımız var değil mi? Hele de hayat öyküsüne bakıldığında, şartlarının onca zorluğuna, yaşadığı yıllara denk gelen büyük savaşlara ve getirdiği yoksunluklara rağmen bu denli umutvar oluşu, övgüye layık bir hal değil de nedir! Ölüm yıldönümünde kendisini saygıyla anıyoruz... ÖYKÜLERİ OTLAKÇI MENDİL ALTINDA HAVA PARASI TEMİZ SEVGİLİLER VEYSEL ÇAVUŞ KELEPİR EV ONA YAKIŞTI İHTİYAR ÇİLİNGİR BİR KUCAK ÇİÇEK BİZİM NESİBE GÖDELİ MEHMET GÖNÜL KAÇANI KOVALAR GÜLLÜCE BAĞLARI YOLUNDA SÜHAN KÜLASTISI ROMANLARI AYAŞLI VE KİRACILARI VASSAF BEY MİRAS
- KARA GÜN KARARIP GİTMEZ
Siyasi bir iftiraya kurban gittiğin için, önce hak ettiğin çavuşluğun alındı elinden. Ardından, doğunun en uç noktasındaki askeri birliklerden birine sürgün olarak gönderildin. Hem de er olarak… Ataların “Gülmeyen başa, gül taksan yine gülmez,” diye boşuna dememişler. Bazı şeyler daha çocukluğunda ters gitmeye başladı. Eylül ayının başlarıydı. Öğle yemeğini yeni yemiştiniz. Birkaç er arkadaşınla bulaşıkları yıkamak için bulaşıkhaneye gönderildiniz. Önünüzde yığınla bakır kazanlar, bakır karavanalar, krom/nikel karışımından yapılmış tabaklar, kaşıklar, çatallar… Dört kişiydiniz. Kollarınızı sıvadınız, başladınız bulaşıkları yıkamaya. Sonlara doğru bölüğün nöbetçi onbaşısı çıkageldi. Sana ziyaretçilerinin olduğunu, nizamiye kapısında beklediklerini söyledi. Çok şaşırdın. Annenin karnında dokuz aylık bebek iken, baban askere alındı. O gittikten on gün sonra dünyaya merhaba dedin; hem de ailenin ilk erkek çocuğu olarak. Baban askerdeyken nüfus cüzdanını çıkarmak için ilgilenen olmadı. Annen yol yordam bilmiyordu ki ilgilensin. Babanın askerlik dönüşünden sonra da gereksinim duyulmadığı için, uzun süre kimliksiz yaşadın. Ta ki babanın TCDD’ye işe gireceği ana dek. Altı ay da öyle geçti. Bu arada kız kardeşin de dünyaya merhaba deyince baban, kimliklerinizi birlikte çıkarmaya karar verdi. Sen o zaman iki buçuk yaşındaydın ve kimliksiz biriydin… Baban, nüfus cüzdanını çıkarmak için muhtara belge almaya gittiğinde muhtar ona: -Ben sana doğduğu tarihli yazı veririm; ama para cezası yersin, dedi. Baban ateşe basmış gibi sıçradı: -Ne diyon sen muhtar emmi? İşsiz adamda para ne gezer? Bu kez muhtar: -Dur hele, sana bir yol göstereyim. Yeni doğduğuna dair resmi bir yazı vereyim; onunla git, nüfus cüzdanını çıkar. O zaman, baban para cezası yememek için öyle yaptı. Sen iki buçuk yaşında, köyün sokaklarında düşe kalka oynarken, devletin katında yeni doğmuş görünüyordun. Bu durum ileride senin her şeye iki buçuk yıl geç başlamana neden olacaktı. Kimseyi beklemiyordun. Bekleyemezdin. Türkiye’nin öbür ucundaydın. İzmir nere, Ardahan nere? Ta oradan kimin, kimlerin gelebilirdi? O günlerde, otobüsle bile kesintisiz iki gün süren bir yol. Trenle dört-beş gün… Şaşkınlık içindeydin. Kim olabilir diye düşünüyordun. Bir taraftan seviniyor, diğer taraftan da üstün başın ıslak olduğu için, o an önlerine çıkmayı utanıyordun. Seni o durumda görmelerini istemiyordun. Karmakarışık duygular içinde, ellerini duruladın, sonra mutfak çavuşuna koştun. Şaşkınlık içinde: -Çavuşum, dedin. Ziyaretçilerim gelmiş, gidebilir miyim? Çavuş, nöbetçi onbaşıya baktı, doğru mu söylüyor dercesine. O da onayladı başıyla senin söylediğini. Mutfak çavuşundan izin aldın, onbaşıyla birlikte çıktın. O an nöbetçi çavuşu başınızda değildi. Kaçabilirdin de… Ama önlem olarak başınızdan kepleriniz alınmıştı. Nereye kaçacaktın? Kaçsan bile, önünde sonunda kepsiz olduğun için yakalanacaktın… Bu yüzden daha önce de böyle bir girişimde bulunmadın. Mutfaktan nöbetçi onbaşıyla birlikte çıktınız; sonra o yanından hızla ayrıldı. Baban askerdeydi. Henüz annenin kucağında iki-üç aylık bebektin. Annen, babaannenlerin işinde karın tokluğuna çalışıyordu. Çoğu zaman karnın bile doymuyordu. Yarı aç yarı tok ömür tüketiyordun. Tabur binasını hızlı adımlarla geçiyorsun. Nizamiye kapısına doğru koşuyorsun… Nizamiye kapısının bekleme salonundan içeri adımını atıyorsun. Karşında annenle baban. Bir an afallıyorsun. Ardından sarılıp kucaklaşmalar, öpüşmeler… Annen ve babanda sevinç gözyaşları… Senin de içinden ağlamak geliyor. O an, onların karşısında bunu bir küçülme olarak görüyorsun. Bu nedenle ağlamıyor, metanetini koruyorsun. Sonra o ortamdan sıyrılıp, kendinize geliyorsunuz… Ardından derin söyleşiye geçiyorsunuz. Sen daha çok sorucu oluyorsun, onlar yanıtlayıcı. Daha sonra, onlar seni soru yağmuruna tutuyorlar. Özellikle de annen… Sorularıyla sıkıştırmaya başlayınca, kaçamak yanıtlar vermeye çalışıyorsun. Bu kez annen, bir şeyleri saklama çabasına girdiğini anlayınca üzülüyor. Dayanamayıp, atılıyor: -Sen, diyor. Sen hep böylesin. Evdeyken de böyleydin. Üzülmeyelim diye çoğu şeyleri saklardın bizden. O zaman da anlatmazdın. Biliyorduk, anlıyorduk hep içine attığını. Şimdi de öylesin. Çoğu şeyleri gizliyorsun bizden. Sen öyle yaptıkça biz daha çok üzülüyoruz. Hele baban… Sana karşı üzüntüsünü hiç belli etmek istemiyor. Tıpkı senin gibi… Ama biz analar hiç de öyle değiliz. Yaradılıştan böyleyiz. Daha duygusal, daha sulu gözlü. Bu belki de canımızdan can çıkardığımız içindir.” Babanlar beş erkek, bir kız olmak üzere altı kardeştiler. Halan evin tek kızıydı. Deden tarafından çok arkalanırdı. Bu yüzden biraz hoppaydı. Birkaç kez evlenip boşanmıştı. Bu evliliklerden dünyaya gelen çocukları, daha yaşlarını doldurmadan bu dünyadan göçmüşlerdi. Genç yaşta dul ve çocuksuz olmak canını sıkıyordu. Aradığı mutluluğu bulamadığı için ara sıra kıskançlığı tutuyordu. Halan annenden büyüktü. Annen dedenlere gelin geldiğinde halan, babaannenle bir olup, anneni çok ezdiler. Annen tekrar sarılıyor sana. Olanca gücüyle sıkıyor. Sonra bırakıyor. Yüzünü, gözlerini öpüyor. Karşısındakinde, yani sende Eyüp sabrı… Ardından Yaradan’a sığınıyor: “Buna da şükür. Seni sağ-salim gördüm ya…” diyor. O an inancının gereği teslimiyetçi bir ruh haline giriyor. Ardından rahatlıyor. Siliyor gözyaşlarını. Annenin konuşmalarından sonra, baban söz almıyor nedense. Bir gün annenle halan, tarlaya gitme konusunda tartıştılar. Annen: -Çocuğumun hem ateşi var hem de emzikli. Nasıl bırakıp gideyim? Dedi. Bu kez halan küplere bindi. Başladı ileri geri konuşmaya. Halanın bu davranışı annenin çok zoruna gitti. O öfkeyle seni halana bıraktı. Soluğu tarlada aldı, sırf işten kaçıyor demesinler diye. Annen gittikten sonra çok ağladın. Kim bilir ne derdin vardı. Halan seni avutmaya çalıştı, susturamayınca öfkelendi. Seni kaptığı gibi, soluğu anneannenlerde aldı… Bu kez onları evde bulamayınca -o soğuk kış gününde- seni anneannenin komşusunun evinin önüne bırakıp gitti. Bu kez sen onlara moral vermeye çalışıyorsun: -Takmayın kafanıza! Bunlar da geçer. Yeri geldiğinde anlatmıyor muydunuz benden daha sıkıntılı, daha kötü günler geçirdiğinizi. Şu an elimizden bir şey gelmediğine göre, sabredeceğiz. Başka çaremiz var mı? Yok! Sonuçta, acı da tatlı da olsa geçecek. Bu zamana dek neler geçmedi ki bunlar da geçmesin? Sağ olduktan sonra her şey gelir geçer. Önemli olan sağlığımız. Atalarımız boşuna dememişler “Kara gün kararıp gitmez,” diye. Annen dayanamıyor, araya giriyor: -Ah oğlum, ah! Biliyorum, geçiyor. Geçmesine geçiyor, lakin yıkıp da geçiyor. Anneni avutmak yine sana düşüyor. -Anne lütfen! Üzme kendini. Buraya üzülmeye mi geldin, yoksa beni görmeye mi? Şimdi sevinme zamanı. Bak! Karşında sapasağlamım. Annen yine dayanamıyor, atılıyor: -Çok şükür, sağlığına bir diyeceğim yok; ama sana yapılan bu haksızlığı kabullenemiyorum. Senin İzmir’de, çavuş talimgâh taburunda öğretmen çavuş olarak kalma olasılığın vardı. Bunu sen kendin söylüyordun, Turgay çavuş da… Sana ziyarete geldiğimizin birinde Turgay çavuş senden memnuniyetini ve orada kalabileceğini söylemişti. O sahte imamın seni gammazlamasından sonra her şey tersine döndü. Öyle değil mi? Önce, hak ettiğin öğretmen çavuşluğun elinden alındı; sonra da ta buralara sürgün edildin. Bu sana reva mıydı? Sen bunu hak etmedin oğlum! Hak etmedin! Sebep olanların Allah belalarını versin. İçim yanıyor, içim! Seni bu günlere nasıl getirdiğimi bir Allah bir de ben bilirim… O soğuk kış gününde, gün devrilmek üzereyken kar yağmaya başladı. Bir ara, o komşu kadının yaşlı anneleri ayakyoluna çıktı. Bir de baktı ki merdivenin önünde, kundakta ağlayan bir bebek. Yani sen. (Boğulmayasın diye halan kundağının yüzünü açık bırakmıştı.) O sırada bozkırdan yeni dönen evin köpeği kokunu aldığı için üzerine doğru geliyordu. Yaşlı kadın seni görür görmez, önce yaklaşan köpeği kovaladı. Yüzüne düşen kar tanecikleri, vücudunun sıcaklığıyla eridiği için yüzün ve boynun ıslaktı. Yaşlı kadın dikkatlice bakınca seni hemen tanıdı. İçinden “Bismillah!” dedi. “Hayırdır inşallah. Acaba, Fatma babasına küs geldi de babası çocuğunu kabul etmedi mi?” Bu kez senin ağlamana dayanamayınca yine içinden “Yazık!” dedi. “Soğukta donup ölecek. Bari içeri alayım.” Seni kaptığı gibi ocağın başına götürdü. Hemen kundağını açtı. Ocağın içindeki meşe kütüğünün önünde seni ısıtmaya koyuldu. Isındıkça sesin kesilmeye başladı… Babana baktın. Başı öne eğik. Suskun. Ayaklarının ucuna bakarak dinliyor anneni. Anlaşılan kendisinin de söylemek istediklerini, o söylediği için araya girmiyor. Bu kez için daralıyor. Annene: -Anne lütfen! Bu konuyu kapatalım. Elimizden bir şey gelmiyor. Geçmişi deşmeyelim. Şu an bize bir şey kazandırmıyor; tam tersi, üzüyor. Zaten yaram kabuk tutmuyor, diyorsun. Annen hemen patlıyor: -Hah şöyle! İşte bunu bekliyordum senden. Şükür, nasıl oldu da itiraf ettin bir kere. Tutmaz, o yara kolay kabuk tutmaz. Yalnız sendeki yara değil, bendeki de kabuk tutmuyor. Biliyorum, kimselere derdini açmazsın. Dök içini oğlum, dök. Dök de rahatla… İçine atma… Güç bela konuyu kapattırıyorsun. Annen akşam, tarla dönüşünde eve geldi; baktı ki sen yoksun. Halana sordu. O da kızgın bir tavırla: -Susturamadım. Canımı sıktı. Götürüp, ananlara bırakayım dedim. Onları da evde bulamadım. Zaten canım burnumdaydı. İyice sinirlenmiştim. Komşunuzun kapısının önüne bırakıp geldim. Sonra ne oldu bilmiyorum, dedi. Annen halandan bunları duyunca donup kaldı. Sonra annen, yanına gelirken kendi elleriyle yaptığı -özellikle de senin sevdiğin- çeşitli yemek ve tatlıları önüne çıkarıyor. Önce yiyeceklerden bir kısmını nizamiye kapısındaki görevli er ve erbaşlara sunuyorsun. Onlar da utana sıkıla alıyorlar. İştahla yiyorlar… Bir kısmını kendine ayırıyor, kalanını da bölükteki arkadaşlarına götürüyorsun. Onların da mideleri bayram ediyor. Bölük komutanı, ilk geldiğiniz gün kayıtlarınızı yaparken hepinize tek tek nereli olduğunuzu, eğitiminizi, ne iş yaptığınızı sormuştu. Sen de o zaman, İzmirli olduğunu, üniversitedeki siyasi gerginliklerden dolayı okuldan ayrılmak zorunda kaldığını söylemiştin. O da “Bu konuyu seninle sonra ayrıntılı konuşalım,” demişti. Daha sonraki konuşmanızda kendisinin Aydınlı, eşinin de İzmirli olduğunu söylemişti sana. Aranızda az da olsa bir yakınlık doğmuştu. O konuşmanızdan sonra adını İzmirli takmıştı. Bölük komutanı yüzbaşı, anne babanın geldiğini duyunca onları görmek için nizamiyedeki konukevine geldi, annen ve babanla tanıştı. Babanla bir süre söyleşti. Sonunda babanı pek sevdi. Sonra izin konusu gündeme geldi. Komutan yetkisine dayanarak, kent içinde kalmanız koşuluyla üç gün izin verdi. Gündüzleri kent içinde gezip tozdunuz; geceleri otelde kaldınız. Baban Kemalist biri olduğu için yüzbaşı, o gün babanla iyi anlaşmış, söyleşiyi koyulaştırmıştı. Üç günlük iznin bittikten sonra, birliğine döndün. Annen ve baban komutana şükranlarını sundular… İzninin bittiği sabah, annenle baban otobüsle Kars’a hareket ettiler. Oradan da trenle İzmir’e gideceklerdi. Bir hafta sonra, yüzbaşı seni makamına çağırdı. Babanın saygın, iyi bir insan olduğunu söyledikten sonra: -Bundan sonra eğitime çıkmayacaksın. Bölük deposuna bakacaksın, dedi. Depo çavuşluğu için, sonradan onbaşı olmuş senin gibi birine böyle bir görev verilince şaşırdın. Beklemiyordun. O güne dek seni sevmeyenler, fırsat bulduklarında seni yıpratmak için ellerinden geleni yapanlar, şimdi sana yakın duruyorlardı. Bundan sonra, sen artık onların gözünde tertip, hemşeri, arkadaştın. Yakında sana işleri düşecekti. Senden yeni bot, parka isteyeceklerdi… “Keser döner sap döner; gün gelir hesap döner,” diyordun. Dediğin oldu… Haziran 2014 Çiğli/İzmir

Hayat ve Sanat
DERGİSİ
Emek veren herkesin ADAsı



























