top of page

Arama Sonucu

maviADA'ya DÖN

Boş arama ile 4495 sonuç bulundu

  • Sevgi Üzerine Sözler

    Sevgi yalnız insana vergi olmasa da insanın gene en ulu duygusudur. Anamızı babamızı kardeşlerimizi çoluğumuzu çocuğumuzu görünce içimizin titremesi onları anarken yüreğimizin ya kaygılı bir sevinç ya sıcak bir üzüntü ile çarpması dünyamızı genişletiverir. Bir kendimiz için yaşamaktan öz tasalarımızın çemberinden kurtuluruz. Bir de gönülden kimseye bağlı olmayan kimseyi aramayan özlemeyen bir kişi düşünün; akıllı olsun doğru olsun acımak nedir isterseniz onu da bilsin siz gene bir ürpermez misiniz? Bütün üstünlükleri o yalnızlığı ile sanki yok oluvermez mi?… Doğum ile ölüm arasındaki yolu acılarla da zevklerle de zenginleştiren hep o sevgi kendimizden başka kimselerle ilişiğimiz olduğu duygusudur. Yoksa var olduğumuzu bile anlamaz düşsüz bir uykudan uyanmaksızın geçer giderdik. Sevgi özcülükten başka bir şeydir mi demek istiyorum? İnsanoğlunda ne vardır ki kökü özcülükte olmasın? Anamızla babamızı kardeşlerimizle çocuklarımızı düşünürken severken de kendimizi düşünmüş kendimizi sevmiş olmuyor muyuz? Hepimiz iki büyük korkunun ölüm korkusu ile yalnızlık korkusunun zincirlerine vurulmuş değil miyiz? Onları bir başımıza taşımadığımız için onları unutabilmek için türlü işleri türlü duyguları yaratmışız. Sevgi de kendimizi avutmak içindir. Seveceğiz sevmeye inanacağız ki sevilelim; yani bizi düşünen ölmemizi istemeyen bizim ölmemizden belki bizim kadar korkan kimseler bulunsun. Böylece korkularımızı birleştirirsek önüne geçilmez diye titrediğimiz sona belki karşı koyar onu hiç olmazsa geciktiririz. Hiçbiri elimizden gelmese de bari bizi ananlar gerçek yaşamamız bittikten sonra da bizi düşüncelerinde yaşatacak varlığımızı kendi varlıklarında sürdürecek kimseler olur ya!… (…) Yalnızlık korkusu ile ölüm korkusundan büsbütün kurtulmuş toplum içgüdüsünü yenmiş bir kişi bulunur da o başkalarını severse ancak onun sevgisi gerçek bir sevgi yalın bir sevgi olabilir. Bizimki bir yalandır kendimizin de irkildiğimiz asıl yüzümüzü kendimizden de saklayan bir perdedir.

  • Okuma Üstüne

    Okumak, haz duymaya, zihnimizi süslemeye ve yetkimizi arttırmaya yarar. Haz duyurmak hususundaki faydası, insan bir köşeye çekilip tek başına kaldığı zaman kendini gösterir. Zihnimizi süslemesinin, konuşurken, yetkimizi arttırmasının da bir iş hakkında hüküm verirken, o işi başarırken faydası dokunur. Tecrübeyle yetişmiş kimseler, tek tek bazı işler yapar, onlar hakkında birer hüküm verebilirse de, meseleyi her bakımdan göz önünde tutan öğütler vermek, planlar yapmak, nizamlar kurmak, bilhassa bilgi sahibi kimselerin elinden gelir. Okumaya fazla vakit harcamak, uyuşukluktur. Okunan kitaplardan süs olsun diye fazla faydalanmak gösteriş, bir hüküm verirken sade kitaptaki kaidelere uymak da ukalâlıktır. Okumak tabiatı tamamlar, tecrübe ile de tamamlanır. İnsanın tabiat vergisi olan kabiliyetleri kendiliğinden çıkan bitkilere benzer; okumakla budanmaları lazımdır. Okumak, tecrübeyle sınırlanmaz da başına buyruk bırakılırsa dağınık yönlere yayılmış bir bilgi verir. Tecrübe ile yetişen kimseler, okumayı hor görürler. Basit kimseler ona hayrandırlar. Bilginler ondan faydalanırlar, çünkü okuma, sağladığı faydanın ne olduğunu öğretmez. Bu, insanın, göre göre, tahsile ihtiyaç duymadan onun ötesine varan bir kuvvetle elde ettiği, bir bilgeliktir. Kitapları, ne cerh etmek, ne yanlış bulmak için ne de zaten ispat edilmiş diye, olduğu gibi kabullenip, konuşmalarında sana konu olsun diye oku. Bazı kitaplardan insan yalnız zevk alır; bazılarını olduğu gibi yutar. Bazılarını geveler ve hazmeder. Yani bazı kitaplardan yalnız birtakım parçalar okunur; bazıları baştan başa, ama inceden inceye tetkik edilmeden, bazıları ise dikkat ve itina ile okunur. Bazı kitaplar da vardır, insan onları vekil vasıtasıyla yani başkalarının onlardan çıkardıkları parçaları okur. Bu ancak kitabın değeri ve konunun önemi az olduğu zaman yapılır. Çünkü böyle başkasının süzgecinden geçmiş, kitaplar, imbikten süzülmüş adi su gibi yavan olur. Okumak, insana olgunluk, konuşmak canlılık, yazmak da açıklık verir. Bu sebeple, az yazanın, hafızasının kuvvetli, az konuşanın hazırcevap, az okuyanın da bilmediğini bilir gibi göstermesi için, kurnaz olması lazımdır. Tarih kitapları insanı akıllandırır; şiir nükteci, matematik dikkatli kılar; felsefe eserleri de derinleştirir. Mantık ve hitabet, münakaşalarda ustalaştırır; ahlak da ağırbaşlı yapar. "İnsanın okuduğu şey benliğine işler." Hatta insan zekâsına ket vuran her türlü engeli, iyi seçilmiş eserler okumakla ortadan kaldırabilir. Tıpkı vücudun tutulduğu hastalıkların münasip idmanlarla iyi edilebildiği gibi. Mesela top oyunu, vücutta hasıl olan taşlarla böbrek hastalarına; ok atmak, akciğerle göğüse, ağır yürüyüşler mideye, ata binmek baş ağrılarına iyi gelir, v.s. Bu sebeple bir kimsenin zihni dağınıksa matematikle meşgul olsun; çünkü bir davayı ispat ederken biraz dalıverse davaya ta baştan başlaması lazım gelir. Eğer zekası farkları görüp ayırmaktan acizse iskolastikleri tetkik etsin. Çünkü onlar; "kılı kırk yararlar." Bir konuyla bir diğeri arasında münasebet kurmakta ve bir meseleyi ispat edip aydınlatmaya yarayacak delilleri hatırlatmakta güçlük çekiyorsa hukuk davalarını tetkik etsin. Böylece her zekâ hastalığına ilaç olacak birer reçete bulunabilir.

  • Kadın Öykülerine Bakış

    Kadın Öykülerine DURSALİYE ŞAHAN YAKLAŞIMI * “ Ah O Kadınlar” küçük oylumlu öyküleri Dursaliye Şahan’ın. Yazın Dergilerinin birisinde “ Alev” öyküsünü okuyunca ilgimi çekti. İzlenmesi gereken öykücüler olarak belleğime kazıdım. “ Ah O kadınlar” küçük oylumlu öyküleri betiği geçti elime. Özenle okudum. Daha önce okuduğum “kadın” özekli öykü, roman, anlatılardan ayrıksı özgünlüğünü sezinledim. Çalışma defterime girişi de özgünlüğündendir. Öyküyle savaşımı yeni değil epeyce eskilere dayanıyor. Yazın yolunda, öykü patikasında kendini sınayarak okuruyla buluşması yenidir sanırım. “ Ah O kadınlar” kitabın yaşamımızın içinden kadınlardan oluşturmuş. “ Parantez Aşklar”ın parantezliğini düşündüm uzun süre. Yaratılan öykü özneleri toplum içinde benzerlerinin sıklıkla görülemeyen, ancak iyi gözlemcilerin uzun süremde yakalayabildiği kadınlar olduğunuz sezinlediğimde de ilgim yoğunlaştı. Öne çıkardığı insan öğesinin kaynağından gözümüzün önüne serdiklerine baktığımızda gösterip baktırdığına baktığımızda ülkemiz insanının çok boyutuyla bildik oluruz. Öykü kişileri günlük yaşamda sıklıkla gördüğümüz, ilgimizi çekmeyen, kendine özgün yaşamöykülerinin gizeminin ayrımında bile olmayan; kırsaldan, gecekondulardan, kentlerin orta alt-orta üst kesiminden kadınlar olduğunu görüyoruz. Öykü kişilerini insan, insan- çevre, insanın insanla ilişkileri, yaşamın geçimlik savaşımı bağlamında anlatmada kıvrak bir ustalık gösterir. İşçi, işsiz, hizmetçi, sürücü, evde koca bekleyen kız, istenmedik evlilikler, mutsuz ama geçinmek zorunda kalınan evlilikler. Mutsuz, mutlu görünmeye çabalayan, yanlış evliliklerin kıskacında bunalan kadınların, insancıl bir yaklaşımı kocalarından bile göremeyişinin buruk acısını duyumsarsınız. Aslında derin bir toplumsal sorun olan sıkıntılarımızın eğitilememiş kadınlara acımasız dayatmaları… Alt geçimlikten sıyrılamaya çabalarken üst geçimliğe ulaşamayan, insan olabilme savaşımında sınıfta kalan memur, çevresi kendisine dar geldiğinden mahalleyi terk eden dik başlı(!) kadın, köyden kaçan ağa kızı, sosyal güvence isteyen hizmetçi dillendirilir.( Ah O Kadınlar’dan.) Sağlıklı ilişkilerle kurulamayan sağlıksız çekirdek ailelerinin çıkar ilişkilerine özekli yaklaşımlarla sürdürülmesi kolay gibi görülse de bir noktada aksar mı? Yaşamı geldiği gibi yaşamayı doğaçlamadan benimseyenler mi daha kolay mutlu olur? Bir dönemde yaşamı okumamış, olgunlaşmamış, bulaşık bilgi romantikliğinde yapılan evliliklere aldandı ülkemin aydınları(!). Amcakızı, teyzekızı, okuma yazması kıt- ya da olmayan; görümlü-apalak topalak kadınlarla yapılan evliliklerin ilerleyen yıllarında düş yıkımına uğrayarak yaralanmadılar mı? Düşlediklerini gerçekleştirmeyi bırakın, bilisiz- gözü açılmadık bildikleri kadınların köylü kurnazlığıyla erkekleri yönetmeye, silikleştirmeye başladıklarında Gançarov’u anımsamamışlardır ama Makbule’leri tanımışlardır sanırım. Kasabalı Alev’in özüne özgün tasarımcılığını, Cemile, Filiz, Serpil, Özlem, Semiha, Meryem, Reyhan Hanım aşkı nasıl algılıyor? Beklentisi özgün aşk mı, aşk meşk işlerinin evliliğin tuzu biberi olduğuna mı, evliliğin özü olmadığına mı inanıyor? “Parantez Aşklar” aşkı ve evliliği bildiğimiz ölçütleri/ölçülerin dışında, daha olması gerekenden bakan öyküler demeti oluyor. Araçlığı da buradan kaynaklanıyor. “Parantez Aşklar” toplumumuzun birbirini anlamaktan uzak kadınlarına, erkeklerine yazılmış toplumsal iletilerdir. Sağlıklı çekirdek aileler kurabilmemizi kolaylaştıracağı düşüncesiyle örülmüş öykülerde; monolog biçeminde yazılmıştır. Dokuz öyküde öne çıkarılan ana iletiyi; “ Hiçbir nikâh, gönül bağı kadar güçlü olamaz.” tümcesiyle vurgulamış önsözünde yazar. Öykülerindeki ayrıntılar da düşüncesini desteklemektedir. Olayların akışının betimlemelerle dengeli gitmediğini görürüz. Betimlemeler çok kısa, İlginç tümcelerin içinde sıkıştırılmış olarak görülür. Olay anlatımı yeğlenmiş, betimlemelerin getireceği derinlik önemsenmemiştir. Bu tutum anlatımı gösterir, görselliği öne çıkarır, sinemasal bakışla yaklaşılır biçeme sokmuştur. Olaylar betimlemelerle beslenmede eksik kalıyor izlenimi oluştu. Öykülerin tümünde her kesimden okurun kolayca okuyup usuna kazıyacağı yaklaşımda dil örüntüsü oluşturulmuş. Demek ve göstermek öne çekilmiştir. “ Kapıyı çalmadan girip gözleri çakmak çakmak üzerine yürüdü. Odasında tek başına ağlamaya başladı” Öykülerin gördürme özgünlüğü yerli yerinde, ayrımsatma, sezinletme örtülülüğü duyumsanmıyor. Duygusal bağlamda bakıldığında özneler öfkelerini açıktan dillendirememenin ezikliğini yaşar. Hizmetçiye sigorta yaptıran ağa, iyi ağa filmlerindeki olması gerekeni duyumsatırken, gerçekçi midir? Kadın yazarlarımızın anaç duygularıyla kurgulanan öykülerinden ayrıcalıklı olarak, görseli, sineması ağır basan öykülerde dil çapakları gözden kaçmıyor. Yazarın öğrencilik yılları ve yaşamı aydınlanmacı yıllara düşgelmesine karşın; sözcük seçimindeki tutumunu kendi ölçütlerimde eksik buldum. (…misali, mümkün, sırrı, cevap, yadigâr…) Kişilerin konuşmalarını yazma dışında, Türkçeye özen yazarın gelecek kuşaklara kalıcılığının bir ölçütüdür sanıyorum. “Ah O Kadınlar” kitabı “ “ Parantez Aşklar” kitabıyla birleştirilerek okunursa daha derin etkisi olur inancındayım. Öykülerin özüne baktığımızda fanatik feminizm söylemlerinin ucuzluğuna düşmediğini görürüz. “Parantez Aşklar”ın biçimlendirilmesindeki görsellerin, dize alıntılarının çokluğunun okurun kitaba yoğunlaşmasını engellediğini düşünüyorum. Yazar böylesi alıntılarla iletisinin güçlendireceğini mi sanıyor. Öyküleri Sayın Dursaliye Şahan özgünlüğünde okumak okurun beklentisidir sanırım. Kısa, piyasanın istendiği, söylemek isteyip hiçbir nen söylemeyen, görsele uyuma uygun, (skeç!) biçimli yazımları 21. Yüzyılın yazın hastalığı olarak algılamaktayım. Kısa öykü yazma kaygısıyla bu yanılgıya düşmeyen öykü ve romancıların gelecek sözü verdiğine inancıyla okuduğum. Sayın Dursaliye Şahan’ın öykülerini okumayı, yazdıklarını izlemeyi sürdürürken, romandaki yeteneğini de görme beklentisindeyim. Kendince edindiği anlatım özgünlüğünün gelişmelerini izlemek kararlılığıyla başarılarının sürmesini dilerim. Ödemiş;31 Ocak 2018 & Dursaliye Şahan. Ah O Kadınlar. Akademisyen Kitabevi. Dursaliye Şahan . Parantez Aşklar. Sola Yayınları. İstanbul-2017

  • Hadra

    sokulmuş göğsünün yarasına soluklanmak istiyor, tüm zamanlar da acımasız yazgı eğreti bir iççekişle taçlandırırdı sessizliğini onulmaz kusurlu gönül. hükmünü vermişti hakikati tartan: “yer kabuğuna çekilecek tüm çılgınlığı ile, çatlayan yarıklardan sızan ışığı bekleyecek” razı geldi cezasına siyah yolculukta. ‘büyüsü ne ıstırabın, hücrelerimde köklenmiş vahşi otlardan doğan yaban, kimdin sen beni sarmalayıp Dionysos’a köle ettin’ böyle söylemişti son solukta. hülâsa; yılkı atları koşturacak kudretinin külleri üzerinde tastamam olacağız Hadra’nın döndüğü yerde. 2021 Ocak

  • Yaratıcısına Âşık Kahraman

    Okuyup yazmak bambaşka bir şeydir, sıra dışıdır. Toplum çoğunluğunun içinde açan nadide bir çiçektir onlar. Hem okumak, hem yazmak… Yazmak, ise daha başka bir şeydir. Derler ya “söz uçar, yazı kalır” sözü doğruların yücesidir. Hem kalıcı olması, hem de dünyaya ulaşması demektir ki iktidar sahiplerinin huzurunu kaçırır, insanlığa ışık olan yazılar. Onların huzurunu kaçırınca yazanın da huzur içinde olması olası mıdır? Üstelik kimileri yazmasalar daha lüks bir hayat yaşayacakken, insanlığa ışık olmak adına hayatlarını zorlaştırmışlardır: Alın size Nazım Hikmet, Orhan Kemal, Dostoyevski… Şerif Ali, yazdıkça yazdı, her yazdığı hikayede yeni kahramanlar yarattı: Esma Öğretmen, Âşık Hasan’ın Kızı Fatma, Mavi Pembe Hanım, Ramazan Öğretmen, Nuymar Nibron… Ve Derya Hanım. O bütün kahramanlardan farklı, onlardan ayrıdır. O yaratıcısına âşık olmuştur. Derya aynaya bakmaktan korkan, giyinip kuşanmayı beceremeyen biridir. Kısacık bir boyu vardır onun. Kadının albenisini, gösterişini çoğaltan pastel renkler yerine soluk, silik, gri, boz, fümedir tercihi… İnsanın yaşama sevincini yere çalan renklerde bulup buluşturur ne bulursa giyip dolanırdı. Pantolonu oturup kalkmaktan diz izi olmuş, sanırsın aylarca ütü yüzü görmemiştir! Şerif Ali, Derya’yı öyküsüne kahraman olarak seçtiğinde öyle bir değiştirmiş, öyle bir betimlemiştir ki tarifi imkânsız: Elma elma yanaklar, kiraz dudaklar, servi gibi boy, incecik bir bel. Kaş göz endam… yani bir içim su! Aynaya bakmaktan korkan Derya, Sappo’nun “ağacın en yüksek dalındaki narına” dönmüştür. Derya Hanım’a değerli olduğunu hissettiren yazarına, Şerif Ali’ye tutulmuştur. Dün ona kıymet vermeyen giyim kuşamına bıyık altından gülenler, onunla iki kelam etmek adına kırk takla atarlar adeta, lakin boşuna, Derya hiçbirine yüz vermez, o yazarına, yaratıcısına âşık olmuştur. Âşık olunmaz mı? Daha düne kadar bir Allah’ın kulu yüzüne bakmazken, uğruna şiirler yazılan biri olmak her kadına nasip olacak bir şey değildir. Yazarı ona: “Keklik sekişlim, ay yüzlüm, turna avazlım, bu güzel avazı Hazreti Ali’den mi aldın, ömrümsün benim…” der her fırsatta. Derya, Şerif Ali’ye yanmış, yakılmış, kör kütük sarhoş olanlar gibi kör kütük âşık olmuştur. Âşık olmaz mı, Anadolu bozkırından almış, Eliza Sarayının hanımefendisi yapmış, sanırsın tekmil Levanten köşklerinin sahiden hanımefendisi! Şerif Ali her öyküde yeni kahramanlar yaratır, yarattığı her kahramana olağanüstü yetenekler, olağanüstü güzellikler verir. Onları, narsis mi narsis biri yaparak narsisliğin şahikasına çıkarır. Derya da narsisliği zirvede yaşarken yaratıcısına sırılsıklam âşık olmuştur. Gerçekte her kahramanının ömrü öykünün uzunluğu kadardır. Derya’nın yazarına âşık olması, cellâdına âşık olma sendromundan hiçbir farkı yoktur. Öykünün sona yaklaştığını anlayan Derya, yazarını tehdit etmeye başlar. “Ya benimsin, ya da kimsenin, yeni kahramanlar yaratmayacaksın, okumayacak, yazmayacaksın; son kahramanın ben olacağım ve sen benim olacaksın!” “Onlarca kadın kahramanım var benim, her birine âşık olursam ben, ben olmaktan çıkar kendimi kaybederim. Doğrusun, yarattığım her kahramanı çok severim, öyküyü yazarken bir bakarsın âşık bile olmuşum; fakat o aşkın ömrü öykü nihayetine kadardır. Hiçbir kahramana ait olamam, aynen evlatları arasında tercih yapamayan anne gibiyimdir!” “Buna izin veremem, sen beni yok etmeden ben seni yok edeceğim, ya benim olacaksın ya da kimsenin!” “Ben kimseye ait olamam, ben kendime ait değilim ki sana ait olayım, benim içimde bir ben daha var, kısmen onun oluyorum. Bir bakıyorum o da boğuyor beni, özgürlüğümü elimden almaya çalışıyor, ona da bayrak açıp alıp başımı gidiyorum. Ben kendime söz geçiremiyorum, bir başkasının özgürlüğüme engel olması, nefessiz kalmam demektir!” “Kendi düşen ağlamaz, sen bir akrebin kendini imha etmesi gibi kendini imha ediyorsun. Göreceksin kadınların onurları ile oynamanın sonucunu, hele benden Avusturya Prensesi Sisi gibi bir güzel yarat, sonra da boyunduruğu kır, kaç; yok öyle, öyle yağma yok!” Akşam güneşi, ufuk çizgisinden aşmak üzere iken, gün batımının melankolik atmosferi coğrafyaya hâkim olmuştu. Serçeler, kumrular yuvalarına doğru hızlı hızlı uçuşun içinde girmişlerdi. Dünyanın akşam ezanı sırasında batacağı söylencesi ile ezanı süratle okuyan imam, bir artık namazı kıldırıp evine gitmenin telaşı içindeydi. Şerif Ali ayağına parmak arası terliklerini geçirmiş mahalle bakkalından ekmek almaya gider. Birden Şerif Ali’nin içine nedenini bilmediği, bir ürperti gelip beynine oturur. Bu ürperti, bütün keyfini kaçırır, öyle olur ki, nereye gittiğini bile unutur. Ne amaçla çıkmıştı evden, ne alacaktı bakkaldan? Birden Derya’nın öfke dolu gözleri ile karşı karşıya kalır. O kadar çok öfke biriktirmiş ki Derya, kin, nefret zirvede. Bir öykücülük olan Derya’nın ömrü besbelli bir öykü ile bitmeyecek, başka öyküler daha çıkaracaktı bağrından. Yazarına âşık olmuştu Derya, Şerif Ali’ye âşık olmuştu, cellâdına âşık olanlar gibi âşık olmuştu. Bir öykülük ömrü vardı Derya’nın, yeni bir öyküde yeni bir kahraman yaratacak Şerif Ali, şimdi o kahramana âşık olacaktı. Derya işini, gücünü her bir şeyi bırakır, Şerif Ali’nin evinin önüne karargâh kurup bir saniye bile gözünü ayırmadan, gözünü kırpmadan gözetler. Yeni bir öyküye yelken açan Şerif Ali, yeni kahramanı ile çoktan tanışmış, onun ruhuna hayat öpücüğünü kondurmuştur çoktan. Yeni kahraman dünyanın bilinmeyen uydusundan gelen Nuymar Nibron’dur. Yaratıcısının hayati tehlike içinde olduğunu gören Nuymar, bir telepati ile Berke’yi çağırmıştır bile. Berke, Nuymar Nibron’u dünyanın bilinmeyen uydusu Nujumar’dan dünyaya getiren uzay aracıdır. Kısa küt saçlı dünyalı kadına âşık olan Nuymar’ın işareti ile yaratıcısını alıp göz açıp kapayıncaya kadar yok olup gitmiştir. Rüya âleminden gerçek hayata dönen Derya, eski günlerde olduğu gibi mat renkli bluzlar, ütüsüz pantolonlar, tarak yüzü görmeyen saçlarla bir kenarda unutulmuş, melankolik, varlığından habersiz sifli sifli işine gidip gelmeye devam eder… 09.01. 2021 Salihli

  • Bülbül ve Gül

    “Ona kırmızı güller götürürsem benimle dans edeceğini söyledi,” diye bağırdı genç Öğrenci, “ama bahçemde tek bir kırmızı gül yok.” Pırnal meşesindeki yuvasından Bülbül duydu onu ve yaprakların arasından başını çıkarıp baktı neler oluyor diye. “Bahçemde hiç kırmızı gül yok!” diye bağırdı Öğrenci ve güzel gözleri yaşlarla doldu. “Ah, nasıl da küçük şeylere bağlı aşk! Bilge kişilerin aşk hakkında yazdıkları her şeyi okudum, felsefenin bütün sırlarına sahibim, gene de bir kırmızı gül yüzünden mahvoldu hayatım.” “İşte sonunda gerçek bir âşık,” dedi Bülbül. “Geceler boyu şarkılarımda onu söyledim, onu hiç tanımadan: Geceler boyu onun hikâyesini yıldızlara anlattım, şimdi karşımda. Saçları sümbüller kadar siyah, dudakları arzuladığı gül kadar kırmızı; ama tutku, yüzünü fildişi gibi soldurmuş, keder alnına mührünü basmış.” “Prens yarın gece bir balo veriyor,” diye mırıldandı genç Öğrenci, “sevdiğim de orada olacak. Eğer ona kırmızı bir gül götürürsem benimle şafak sökünceye kadar dans edecek. Ona bir kırmızı gül götürürsem, onu kollarımda tutacağım, başını omzuma yaslayacak, eli elimi bulacak. Ama bahçemde kırmızı gül yok, bu yüzden tek başıma oturacağım, o da önümden geçip gidecek. Beni umursamayacak, kalbim kırılacak.” “İşte gerçekten de gerçek bir âşık,” dedi Bülbül. “Benim şarkıda söylediğim şeyin gerçekten acısını çekiyor; benim için neşe olan şey onun için ıstırap. Hakikaten de aşk harikulade bir şey. Zümrütlerden daha değerli, güzel opallerden daha bulunmaz, inciler, kırmızı taşlar satın alamaz onu, pazarda da satılmaz. Tacirlerden alınmaz, değeri altınla ölçülmez.” “Müzisyenler galerideki yerlerinde oturacaklar,” dedi genç Öğrenci, “yaylı çalgılarını çalacaklar ve sevdiğim harpla kemanın sesine uyarak dans edecek. Öyle uçar gibi dans edecek ki ayakları yere değmeyecek ve Saray erkânı rengârenk elbiseleri içinde onun etrafını saracak. Ama benimle dans etmeyecek, çünkü ona verecek tek bir kırmızı gülüm yok,” diyerek kendini çimenlere attı, başını ellerinin arasına gömerek ağladı. “Niye ağlıyor?” diye sordu küçük bir yeşil kertenkele, kuyruğu havada, Öğrencinin yanından koşarak geçerken. “Neden sahi?” dedi bir kelebek, bir güneş ışığını kovalıyordu. “Neden, sahi?” diye fısıldadı bir papatya komşusuna, yumuşak, alçak bir sesle. “Kırmızı bir gül için ağlıyor,” dedi Bülbül. “Kırmızı bir gül için mi?” diye bağırdılar; “Ne kadar da gülünç!” Her şeyle alay eden bir yaradılışa sahip olan küçük Kertenkele ise düpedüz güldü. Ama Bülbül, Öğrencinin kederinin sırrına vâkıftı ve meşe ağacında hiç sesini çıkarmadan oturup Aşk denen bilinmezliği düşündü. Ansızın uçmak üzere kumral kanatlarını açtı ve havaya yükseldi. Koruluktan bir gölge gibi geçti gitti, bir gölge gibi bahçeyi kat etti. Tarhın orta yerinde güzel bir gül ağacı duruyordu, Bülbül onu görünce uçup yanına gitti ve ince bir dalın üzerine kondu. “Bana bir kırmızı gül ver,” diye bağırdı, “sana en tatlı şarkımı söyleyeyim.” Fakat Ağaç başını iki yana salladı. “Benim güllerim beyaz,” diye cevap verdi; “denizlerin köpüğü kadar beyaz, dağların üstündeki kardan daha beyaz. Ama eski güneş saatini saran kardeşime git, belki o sana istediğini verir.” Bunun üzerine Bülbül, uçup eski güneş saatinin etrafını saran Gül Ağacı’nın yanına gitti. “Bana kırmızı bir gül ver,” dedi, “sana en tatlı şarkımı söyleyeyim.” Ama Ağaç başını iki yana salladı. “Benim güllerim sarı,” diye cevap verdi; “amber bir tahtta oturan denizkızının saçları kadar sarı, biçici orağıyla gelmeden önce çayırlıkta biten zerrinlerden daha sarı. Ama Öğrencinin penceresinin altında biten kardeşime git, belki o sana istediğini verir.” Bunun üzerine Bülbül, Öğrencinin penceresi altında biten Gül Ağacı’na uçup gitti. “Bana kırmızı bir gül ver,” diye bağırdı. “sana en güzel şarkımı söyleyeyim.” Ama Ağaç başını salladı. “Benim güllerim kırmızı,” diye cevap verdi, “kumrunun pençeleri kadar kırmızı, okyanusun altındaki mağaralarda iki yana sallanıp duran büyük mercan yelpazelerinden daha kırmızı. Ama kış damarlarımı dondurdu, kırağı tomurcuklarımı kopardı, fırtına dallarımı kırdı, bu yıl hiç gül vermeyeceğim.” “Tek istediğim bir kırmızı gül,” diye bağırdı Bülbül, “sadece bir tek kırmızı gül! Bunun hiçbir yolu yok mu?” “Bir yolu var,” diye cevap verdi Ağaç; “ama o kadar korkunç ki sana onu söylemeye cesaret edemem.” “Söyle!” dedi Bülbül, “Korkmuyorum.” “Bir kırmızı gül istiyorsan,” dedi Ağaç, “onu gece yarısı şarkınla yapmalısın ve kendi yüreğinin kanıyla boyamalısın. Yüreğini bir dikene dayayıp bana şarkını söylemelisin. Bütün gece bana şarkını söyleyeceksin, diken göğsünü delecek, sana can veren kanın benim damarlarıma akacak, benim olacak.” “Ölüm, bir kırmızı gül için çok yüksek bir bedel,” diye bağırdı Bülbül, “yaşam ise herkes için değerli. Yeşil koruda oturup altından arabasında güneşin, incili arabasında ayın geçip gidişini seyretmek hoş. Akdikenlerin kokusu tatlı, vadide gizlenen çançiçekleri tatlı, tepelerde rüzgârla savrulan fundalar ne hoş. Ama Aşk, Hayat’tan daha değerlidir ve bir insan kalbinin yanında bir kuşun kalbi nedir ki?” Sonra uçmak üzere kumral kanatlarını açtı ve havalandı. Bahçenin üzerinden bir gölge gibi geçip gitti, koruluğun içinden bir gölge gibi süzüldü. Genç Öğrenci hâlâ Bülbül’ün onu bıraktığı yerde, otlara uzanmış yatıyordu ve gözyaşları henüz kurumamıştı. “Mutlu ol!” diye bağırdı Bülbül, “Mutlu ol; kırmızı gülüne kavuşacaksın. Onu geceleyin ay ışığından yapacağım ve kendi kalbimin kanıyla boyayacağım. Senden bunun karşılığında sadece aşkına sadık olmanı istiyorum, çünkü Aşk, en bilge Felsefe’den daha bilge, en güçlü Güç’ten daha güçlüdür. Alev rengidir kanatları, alev rengidir bedeni. Dudakları bal kadar tatlı, nefesi tütsü gibidir.” Öğrenci başını otlardan kaldırıp baktı ve dinledi ama Bülbül’ün ona dediklerini anlayamıyordu, çünkü o sadece kitaplarda yazılı olan şeyleri bilirdi. Ama Meşe Ağacı anladı ve içini bir hüzün kapladı, çünkü dallarında yuva kurmuş küçük Bülbül’ü çok seviyordu. “Bana son bir şarkı söyle,” diye fısıldadı; “sen gittiğinde kendimi çok yalnız hissedeceğim.” Bunun üzerine Bülbül, Meşe Ağacı’na bir şarkı söyledi, sesi gümüş bir kaptan kabarcıklar halinde yükselen su gibiydi. O şarkısını bitirdiğinde, Öğrenci yerinden kalktı ve cebinden bir not defteriyle bir kurşunkalem çıkardı. “Bülbül’de biçim var,” dedi kendi kendine, koruluğun içinden yürüyüp giderken, “orası inkâr edilemez; ama duygu var mı? Korkarım hayır. Aslında o da bütün sanatçılar gibi; baştan aşağı içtenliksiz üslup. Kendini başkaları uğruna feda etmez. Tek düşündüğü şey müzik ve herkes bilir ki sanat bencildir. Gene de, sesinde güzel notalar gizli olduğunu itiraf etmek gerek. Ama o notaların bir anlam taşımamaları ne yazık; ya da pratik bir işe yaramamaları!” Sonra odasına girdi ve küçük yatağının üzerine uzanıp aşkını düşünmeye başladı; bir süre sonra da uykuya daldı. Ay gökyüzünde yükseldiğinde Bülbül, uçup Gül Ağacı’nın yanına gitti ve göğsünü dikene dayadı. Göğsüne giren dikenle bütün bir gece şarkısını söyledi; soğuk ve kristal ay, başını eğip onu dinledi. Bütün bir gece söyledi şarkısını, diken göğsüne, daha da derine girdi, kanı vücudundan çekildi. Önce bir oğlanla kızın yüreklerinde sevginin doğuşunun şarkısını söyledi. Ve Gül Ağacı’nın en yukarıdaki ince dalında harikulade bir gül açıldı, şarkı şarkıyı izlerken taçyaprakları da birbirini izledi. Solgundu önce Gül, nehrin üzerine asılı olan sis gibiydi sabahın ayakları gibi solgun, şafağın kanatları gibi gümüşsüydü. Gümüş bir aynadaki bir gülün gölgesi gibi, bir su birikintisindeki gülün gölgesi gibi, öyleydi Ağaç’ın en tepesindeki dalda açan Gül. Fakat Ağaç, Bülbül’e göğsünü dikene iyice yaslamasını söyledi. “İyice yaslan, küçük Bülbül,” diye bağırdı Ağaç, “yoksa Gül bitmeden gün ağaracak.” Böylece Bülbül daha da yasladı göğsünü dikene, yükseldikçe yükseldi şarkısı, çünkü bir erkekle genç bir kızın ruhunda doğan tutkunun şarkısını söylüyordu. Gül’ün yapraklarını tatlı bir pembelik sardı, gelinin dudaklarını öptüğünde damadın yüzüne yayılan pembelik gibi. Ama diken henüz Bülbül’ün yüreğini bulmamıştı, o yüzden de Gül’ün yüreği hâlâ beyazdı, çünkü ancak bir bülbülün yüreğinin kanı kızıla döndürür bir gülün yüreğini. Ve Ağaç, Bülbül’e dikene daha da yaslanmasını söyledi. “Yaslan, daha da yaslan, küçük Bülbül,” diye bağırdı Ağaç, “yoksa Gül bitmeden gün doğacak.” Ve Bülbül dikene daha da yaslandı, diken kalbine girdi, keskin bir acı kapladı içini. Keskin, çok keskindi acı, yabanıllaştıkça yabanıllaştı Bülbül’ün şarkısı, çünkü Ölüm’ün kusursuzlaştırdığı Aşk’ın şarkısını söylüyordu, mezara girdiğinde ölmeyen Aşk’ın. Ve şahane Gül kıpkırmızı oldu, Doğudan ağaran gökyüzünün gülü gibi. Yapraklardan tacı kızıldı, bir yakut gibi kıpkırmızıydı yüreği. Ama Bülbül’ün sesi söndükçe söndü, küçük kanatları çırpınmaya başladı, gözlerine bir perde indi. Söndükçe söndü şarkısı, boğazına bir şeylerin tıkandığını hissetti. Sonra son bir kez yükseldi şarkısı. Beyaz ay duydu bu şarkıyı. Şafağı unuttu ve gökyüzünde oyalandı. Kırmızı Gül duydu, baştan aşağı hazla titredi ve taçyapraklarını soğuk sabah havasına doğru açtı. Ekho bu şarkıyı tepelerdeki mor mağarasına taşıdı ve uyuyan çobanları uykularından uyandırdı. Bu şarkı nehirdeki kamışların arasında gezindi, kamışlar onun haberini denize taşıdılar. “Bakın, bakın!” diye bağırdı Ağaç, “Gül bitti artık;” ama Bülbül karşılık vermedi, çünkü uzun otların arasında cansız yatıyordu, göğsünde dikenle. Öğle vakti Öğrenci penceresini açıp dışarıya baktı. “Aa, ne olağanüstü bir şans!” diye bağırdı; “İşte bir kırmızı gül! Hayatımda bunun gibi bir gül görmedim. O kadar güzel ki eminim uzun bir Latince adı vardır,” dedi ve eğilip kopardı gülü. Sonra şapkasını başına geçirdi, elinde gülle Profesör’ün evine koştu. Profesör’ün kızı kapının önüne oturmuş bir çıkrığa mavi ibrişim sarıyordu, küçük köpeği de ayaklarının dibindeydi. “Sana kırmızı bir gül getirirsem benimle dans edeceğini söylemiştin,” diye bağırdı Öğrenci. “İşte sana dünyanın en kırmızı gülü. Bu gece onu kalbinin üstüne takacaksın ve biz dans ederken o sana seni ne kadar sevdiğimi anlatacak.” Ama kız kaşlarını çattı. “Korkarım elbiseme uymayacak,” diye cevap verdi; “hem ayrıca Mabeyinci’nin yeğeni bana gerçek mücevherler gönderdi, herkes mücevherlerin güllerden çok daha pahalı olduğunu bilir.” “Ah, yemin ederim ki çok nankörsün,” dedi Öğrenci öfkeyle; gülü kaldırıp sokağa attı, gül kaldırımın kenarındaki su yoluna düştü, üzerinden bir araba tekerleği geçti. “Nankör mü?” dedi kız. “Sana bir şey diyeyim mi, sen çok kaba birisin; hem sonra, sen kimsin ki? Yalnızca bir öğrenci. Mabeyinci’nin yeğenininki gibi gümüş tokalı ayakkabıların var mı acaba senin, hiç sanmam.” İskemlesinden kalkıp eve girdi. “Ne saçmalık şu Aşk denen şey!” dedi Öğrenci, yürüyüp giderken. “Mantığın tırnağı bile olamaz, çünkü hiçbir şeyi kanıtlamaya yaramıyor ve insana hep gerçekleşmeyecek şeylerden bahsediyor ve insanı gerçek olmayan şeylere inandırıyor. Hattâ, gayet işe yaramaz bir şey, felsefeye geri döneceğim. Metafizik öğreneceğim.” Bunları söyleyerek odasına döndü, büyük tozlu bir kitap çekip çıkardı ve okumaya başladı. Oscar Wilde Ekleyen: Nurten Bengi Aksoy

  • Vakit

    sıradan bir gün yine kaygılar çok, gayret can çekişiyor yolunu bekliyoruz sınanacak hayatın yolda olduğumuzu unutarak hani şehir küskün bize çoluğu ve çocuğu ile surat asar akşamüstlerinde dayanamaz olur sabah sancılarına sokağı bile olmayan kediler minicik patileriyle deviriyor beton kaldırımların sessizliklerinde metalden yapılmış boş çöp kutularını uyansa ya kent sakinleri liman işçileri de ayakta iken

  • Bekleyen Kadının Günü

    Kadınım saçlarını tarar aynada, Benim parmaklarım değmişçesine. Bahçeye çıkıp şarkı söyler içinden Sesinden sesim geçmişçesine. Güneşin kızarttığı kayısılar gibi Aklından ben geçerim güneşlenirken, Kızarır al al olur ben öpmüşçesine. Eğilmiş dikiş diker, gömleğimin düğmesi Hayal eder beni, birden ürperir İnce bir sızı duyar iğne batmışçasına. Çocuğunu göğsüne bastırdığında Erkekliğim geçer ta iliğinden Benimle uzanıp yatmışçasına. Bir sabah ayrıldım bir akşam kavuştum -Ah, olgun dutlar gibi ballanmış gözlerinde- saatlerin biriktirdiği o tatlı özlem sanki uzak denizlerden dönüyorum, karşılar, beni yıllarca beklemişçesine.

  • Yalnızlık Paylaşılmaz

    Yalnızlık, yaşamda bir an, Hep yeniden başlayan.. Dışından anlaşılmaz. Ya da kocaman bir yalan, Kovdukça kovalayan.. Paylaşılmaz. Bir düşün'de beni sana ayıran Yalnızlık paylaşılmaz Paylaşılsa yalnızlık olmaz.

  • Sokak Sanat

    * SADECE SES KALICIDIR (Grup Sareban ile Röportaj) SOKAKTA SANAT SANAT SOKAKTA Ses, ses, ses Tenha seda ast ke mimanet * ve hep birleşecek olan, kurtuluş duyumuyla insanın umutsuz zamanıyla… *Farsça: F.Ferruhzad şiirinden bir dize “ sadece ses kalıcıdır!” Müziği sokaklara taşımıyor Sareban. Tam da sokaktaki müziği yapıyor. İnsanın olduğu yere çadır kuruyor ve oradan tüm halkların ezgisini mırıldanıyor, duymak isteyen kulaklara, duymak istemeyen nice kulaklara rağmen. Biz Sunak ailesi kalıcı bir ses duyduk, güzel anladık ve seslerinin ulaşacağı herkesin de anlamaya başlamalarını yürektenlikle diliyoruz. Sareban; seslerinin sokaklarda sonsuza doğru, geniş bir güçle yayıldığını hissediyor, yarattığı tınılarla inançlı bir farkındalık duyuyor, avaz verdikçe umut diriltiyor. Beton ve metal katılığına, kırmızı halılara, parlak ışıklı altın odalara ait değiller, bir ağaç gibi toprağa kök veriyorlar. Doğadan koparılmış, ritmi duyulamaz hale gelmiş insan yüreğinin taşıdığı her şeyi; içli ve yüksek sesli bir açıklığın özerk notalarıyla çınlatıyor Sareban. Bu güzel söyleşi için Sunak dergimiz ve okurlarımız adına teşekkür ediyoruz. Severek dinleyenleri ve yeni tanıyacak okurlarımız için keyifli bir okuma verebilmesi dileğiyle… SUNAK: Öncelikle Sareban’ın kelime anlamı, bu ezgi serüveninin başlangıcı, “Sanat sokaktadır” felsefenizi ve grubun öznelerini tanımak isteriz. SAREBAN: İran da konuşulan bir dil olan Farsça’da “Sareban” kervancı anlamına gelir. Kervancı dediğimiz insan çöl yollarında develeri yürüten kişi. Biz, sokaklara tıpkı bir kervancı gibi revan olmaya başladığımızda Sareban’ın bize böylesi bir misyon yüklediğini tam olarak kavrayamamıştık henüz. Grup üyeleri olarak da sanatın ve yaşamın her alanda kısırlaşmaya başlaması nedeniyle çöl yollarına da benzetilebilecek bu sokaklarda tanış bulduğumuzu özellikle belirtmeli. Arman arkadaşımız Türkçe bilmediği için bir müddet işaret dili ile anlaştık hatta. Ancak şu an tümüyle farkındayız ki Sareban bizim anlamıyla kuşandığımız hırkamız ve yolumuzdur. Farklı dillerde söylediğimiz halk şarkılarıyla, tam bu noktadan topluma bakışımızla, bu anlam örtüşmekte. Sareban dediğimizde direkt Kürtçe anlamlar yüklense de biz, köken ve kültürü nice farklı insanlarımızı bir yürekte tutup, yüklenip, ezgilerin verdiği huzura bir dakika dahi sürse taşımak istiyoruz tıpkı eski zaman kervancılarının yaptığı iş gibi. Sanat sokaktadır felsefemiz açık; her dil, din ve kültürün insanı sokaktadır. Şimdilik sekiz dilde okuyoruz. Örneğin, Lazca bu değerli dillerimizden biri, türkülerinden okurken bizi dinleyen bir Laz insanı, seslerimizin içinden geçerek kendisinin olana kendi kökleriyle seve seve katılıyor. Yörelerimizin farklı ses renkleri ve öz dilleri ile vermeyi istediğimiz bu anlarının mutluluğu da bize bulaşıyor böylece. Sanat sokakta, sanat her yerde ve herkes içindir, bunun için bir dile de gerek olmadığını fark ediyoruz, duygulara ve müziğin ritmine birlikte kapılmak en önemlisi. Arman Rashidi (Santur ve Solo Vokal): İran Tahran doğumluyum, İşletme mezunuyum ama müzisyenlik hep ön plandaydı benim için. Ramazan Açıkgöz(Bağlama-Gitar –Solo Vokal: Adıyaman/Kahta doğumluyum. Pamukkale üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi Öğretmenlik eğitimi aldım. Uğur Baran Toker (Ritm Sanatçısı): Malatya doğumluyum. Ege üniversitesi İşletme bölümü mezunuyum. Milli eğitimden emekli oldum. Tiyatro başta olmak üzere müzik ile hep yakından ilgiliydim. SUNAK: Ülkemize mülteci girişli bulunan İran’lı Santur sanatçımız Arman Rashidi’ye sorumuz; Türkiye’ye geliş süreci nasıl başladı, sürecin içerdiği özel zorlukları nasıl aştınız? Kendi ülkenizi, sanatsal kişiliğiniz ve bakış açınız ile nasıl yorumladığınızı merak ediyoruz. Türkiye ‘de hem bireysel hem de sanatsal yaşamınız bağlamında kendinizi hissedebildiniz mi? Ya da nasıl hissediyorsunuz? Arman: Olay böyle başlıyor; 2008 yılında İran’da konser vermek istiyorum, sonuçta müzik yapıyoruz, bir gösterici gerekiyor, maddi olanaklara sahip değilim ve kayıt alıp yayılımını albüm ile sağlayamadığımdan, bir konser verebilmek için gerekli yerlere başvuruda bulunuyorum. Bu başvurular bir kaç yılımı alsa da izin almayı başaramıyorum. Bir arkadaşımın babası sinema sahibi idi ve biz izinsiz bir konser gerçekleştirdik, yakalandık, yargılandık. Fakat bu olaydan sonra müziğin paylaşmakla daha da çok verdiği eşsiz tadı bir arkadaşımın villasında düzenlediğimiz bir dizi konser ile almaya devam ettik. Ancak son konserimizi vermeden önce, orta da neden olmaksızın içten içe bir kaygıya kapıldım ve Pasaportumu hazırladım. Konserin ertesi günü polis baskınıyla karşı karşıyaydım. Mahkeme süreci başlamadan önce yaşamımı bütünüyle değiştirecek önemli bir kararın eşiğindeydim. Ailem başta olmak üzere her şeyimi gözden çıkardım. Müziğimi yapabilmem için yurdumdan ayrılmam gerekiyordu. Bu büyük ve uzun sürecek bir ayrılık demekti. Annem bu kararımdan en çok etkilen kişi oldu. Onun ellerinden öpüp bana yol vermesi gerektiğini anlattım. Annemin bir gözü yaş, bir gözü kan, çaresiz kabullenişi hala içimi ağrıtır: - Oğlum ben senden razıyım, Allah da senden razı olsun, yol senin yolundur! Git… Benim ülkemde sanat icracısı olunabilir ancak gerekli bağları kurup, muhalif hiçbir farklılığınız olmadan yandaşlığı koruduğunuz sürece. Bu bağlantı din hocalarından, milletvekilleri ve bakanlara kadar uzanmak zorunda. Fakat bu biçimiyle ilerlemek beni tatmin etmezdi. Bir aşk şarkısı söylüyorsam aşık ve maşuğun karşılıklı sevda sözlerini anlatmam gerek, ancak basit bir sevda sözü bile şehvani bir kışkırtma gibi algılanabiliyor, tehlike ve suç sayılıyorsunuz! Kadın ile erkek arasında büyütülen uçurumu da vurgulamalıyım. Sanat özgür bir ortamda doğar ve var olabilir oysa! Cebimde iki yüz Türk Lirası ile İran’dan Ankara’ya ve oradan da Denizli’ye doğru yola çıktım, şu an inanılmaz görünüyor bana. Artık dilini bilmediğim yabancı bir ülkedeyim. Müzik dışında herhangi bir iş maharetine sahip değilim, işletme eğitimi aldım ama bu işe uygun olmadığımı hissediyorum. Çeşitli işlerde epey zorlanarak çalıştım, hamallık yaptım, diğer işçilerle gün oldu yüzlerce ton mal indirdik. Böyle bir günün sonunda kendimi son derece umutsuz hissedip, yük taşımaktan ağırlaşmış ve kurumuş ellerime bakıp, tanrıya seslendiğimi anımsıyorum. Ölmek yeğdi sanki ve tüm bu zorluklardan sonra yaşamımın iyi yönde bir gelişme göstermesini umarak, hemen o gece var olabilmem için tek olanağım olan santurumla müzik yapmak için sokağa çıktım. Günler böylece devam etti. Çınar meydanında bir ağacın dibinde oturmuş santur çalarken Ramazan yanıma geldi. Santur’a duyduğu merakla netleşmiş güleç yüzü, şu anda da üstünde olan şort ve yeşil renkli tişörtüyle. Hiç unutmuyorum o günü. Beni dinliyor, dil bilmediğimiz için de işaretlerle anlaşmaya çalışıyorduk. Kadersi bir biçimde onunla sık sık bir araya gelecek ve içimde benim gibi bir kervancı yoldaşın varlığı yer edecekti. Sadece Ramazan değil, Uğur baba ve ilk iki yılında grup oluşumunda yer alan farklı dostlarımız oldu. İnsanlara: “enstrümanını ve sesini al gel!” diyerek seslendik. Böylece yaşamım iyi yönde ilerliyor, insanlarla tanışıklıklar artıyor, küçük ama umutlu sevinçlerle Sareban’ın tam olarak oluştuğunu hissediyorum. Abartmasız mutluyum. Sokakta yahut Kitap Kurdu Kafe’de yaptığımız şiir ve müzik dinletileri ile Sareban’dan severek söz edilmesi, beğeni alması mutluluk veriyor. Hiçbir şey bu mutluluğa yüz çevirmeme neden olmayacak ancak içimi yakan bir endişe var. Sınır dışı edilme tehdidi hep arkamda! Bu kaygı öylesi rahatsız edici ki paylaşmak istiyorum. Ben özgür bir insanım. Ne yaptığımı iyi biliyor, suç teşkil edecek bir unsurun, kişiliğim veya sanatıma işlemesine asla müsaade etmiyorum. Bazı bilinç ve kurumlarca yanlış anlaşıldığımızı belirtmeliyim. Sareban’ı içini de görerek anlamaya başlamalarını, sesimizi duymalarını diliyorum. Bu tutumları ile İran rejiminden pek de farklı bir konumda görünmüyor Türkiye. Pek çok dilde ezgiler söylemenin suç sayılması akıldışı! Üstelik bu dinleyici kitlemizin giderek çoğalmasıyla bir ölçüde bizden de bağımsızlaşıyor. Sanat üretilmeye başlandığı anda artık diğeri için ve aralıksız biçimde sorumluluk duyulması gereken bir anlam taşıyor. Çok önemle vurgulamalıyım ki müziğimiz belli bir zümreye ait değil. Siyasi bir var oluş kastımız da yok. Dünya ezgileriyle dolup taşan bir duygusallıkla bakıyoruz yaşama ve belki de ileride dünyanın faklı yerlerinde de olabileceğiz, müziğimizle en tepeye çıkmak tek amacımız. Umarım bu hedefimizi Sareban olarak, engellemelere uğramaksızın, kardeş kültürleri asırlardır yan yana barındıran Türkiye’ den başlayarak gerçekleştirmeyi başarabiliriz. SUNAK : Müzikal anlayış ve benliğiniz nasıl gelişti? En değerli parçalarınız olan enstrümanlarınızla da berkiterek anlatabilir misiniz? Ramazan: Enstrümanımla tanışmam şöyle oldu. Adıyaman da müzikle uğraşan insanlara “gevende” derler. Aile de bir enstrüman çalmayan yok. Böylelikler genellikle doğunun enstrümanı diyeceğimiz bağlama ile henüz beş yaşında iken tanıştım ve belli bir aşamayı geçtikten sonra gitar ile ilgili oldum. Sareban için aynı anda hem gitar hem de bağlama olamıyorum elbette. Gitar da bize eşlik edecek bir kervancı daha olsa güzel olurdu. Seslenişimiz şudur; biz çok iyi müzisyen aramıyoruz. Biz müziği yaşayan ve yürüdüğümüz yola gönülden revan olacak dostlar arıyoruz. Uğur: Benim amcam cümbüş çalardı, bizde de ailedeki müzik sevgisi yüksekti. Ritm çalmaya şöyle başladım. Yakın bir arkadaşım vardı bağlama çalan, yanında darbuka ile ona eşlik eden arkadaşıyla düğünlerde, etkinliklerde rastladığım vakitler onları izlerken aslında ne çok ilgili olduğumu fark ettim ve denemeye karar verdim. Ve şimdi büyük bir haz ile Sareban’a eşlik ediyorum. Arman: Altı yaşlarındayım. Dedem çobandı ve ney çalardı. Köyden Tahran’a göçmeden evvel babam da ney çalmasını öğrenmişti. Tahran’da ciddi anlamda eğitimler aldı ve bu eğitimler sırasında bir de “santur” adlı enstrümana da ilgi duyup eğitimine başladı. Santur bizim evde ilgimi kendisine çekerek öylece duruyor, ağabeyim de o sıralar ritim ile ilgileniyordu. Babamla ağabeyimin bu ilgiyi fark etmesi ve desteğiyle Santur eğitimlerine başladım. SUNAK: Söyleşiye girişte şiirsel biçimde vurgulamaya çalıştığımız gibi, dünya hasta ve yüce sesini kaybetmek üzere. Artık savaş, silah ve ağıt seslerinin evrende daha çok yankılandığı yaralı bir gırtlağı var yeryüzünün. Sizin sesiniz kuşkusuz kalıcı ve barışcıl bir yanıt oluyor bu seslere. Nasıl işitiyorsunuz? Sareban’ın tanımıyla “Ses” nedir? Seslere, farklı dillerin ezgi ve sözcüklerinin de işleyişiyle üreterek mi katıksız duyumsayarak mı can veriyorsunuz? Arman: Beethoven diyor ki dil ifade edeceği sözü bulamadığında, müzik başlar, kelimelerin yetmediği yahut gereksinilmediği yerde her şeydir ses ve frekans! Saf bir oluşla her şey buradan başlıyor. Oluşan her şeyin bir dili olmasa da mutlak bir titreşimi var. Onu hep duyuyoruz. Ramazan: Ses bize göre hem var olan hem de birlikte oluşturduğumuz tınıların bütünlüğüdür. Farklı dillerde söylediğimiz için bizim o dili tamamen bilmemize gerek yok. Onun bize işleyen duygusu çok önemli, insan ve enstrüman seslerinin, dediğiniz gibi katıksız bir duyumsamayla, kendi içimizden geçirerek birleştirdiğimiz ortak tınısı bizim ses’imizin tanımını kurar. Yaptığımız her etkinlik için özel bir çalışma sistemimiz yok. Tamamen doğaçlama işliyoruz sesleri, bizim üretkenliğimiz bu noktada belirir. Bir araya geliyor, hazırlığımızı gerçekleştiriyor, sahneye çıkıyoruz. Sahnede söz bitiyor, tınılar başlıyor. Enstrümanlarımız ve gırtlağımızın birbirleriyle uyumu tamamen içimizden geldiği gibidir. Uğur: Sanırım Meltem Cumbul ve Şener Şen’in oynadığı “Gönül Yarası “ filmini izlemeyenimiz yoktur. Filmin bir sahnesinde okunan Kürtçe şarkıya, dili hiç bilmiyor olmasına rağmen ağlayarak katılan kadın: “bu şarkıya ağlamak için dilini bilmek mi gerekir! ” diyerek durumu ne güzel açıklıyor. SUNAK: Modern Sanat ile Kendiliğinden oluşmuş Halk Sanatı arasındaki eğitsel farklara bakış açınız nedir? Bilmek şart mı? Özellikle de yeni eserler var edebilmek açısından ki bu hususta yeni olana, düşünsel veya dış etkenlerin sınırlandırmaları ile gelişen darlık sizin de dikkatinizi çekiyor olmalı! Lakin biliyoruz ki Pir Sultan Abdal’ın yaratıcılığı içinde bulunduğu dönemin kısıntılarına boyun bükmemiştir. Bu ışıkla bakacak olursak sizce müziğin yaratıcı gücü neye bağlıdır? Uğur: Aslında türküleri bizler üretmiyoruz, türküleri halk üretiyor. Bu konuda Musa Eroğlu’nun çok güzel bir sözü vardır “Türküler Anadolu Halklarının sesli düşünceleridir” der. Tiyatro içinde de geçerli bir yorumdur ki birinin bir şeyleri anlatmak ve üretebilmesi için, içinde bir derdinin olması lazım. Hepimiz kabul ederiz ki sanatın temel öğelerinden biri acıyı duymaktır. Pir Sultan Abdal, Aşık Veysel, Neşet Ertaş, Mahzuni mükemmel örneklerdir. Yaşadıkları coğrafyada, insanların sevinç, üzüntü ve nice sorunlarını anlatabilmişlerdir böylelikle. Arman: Bir şeyler üretmek için özellikle müzikal anlamda, verdiğiniz değerli isimlerden yola çıkarak diyebilirim ki iki şey şart. Duygu ve teknik bilgi. Ben bu işin eğitimini alıp bir hat melodi kuramayan insanlar gördüm. Neden? Teknik bilgi var ama duygudan ve hissetmekten yoksun. Yani duygu olmadığı sürece müzikte anlamlı bir şey yapmak imkansız. Bizim bir Sareban şarkımız var dünyaya barışı haykırdığımız, ürettik çünkü çekilen acı hepimizin ortak acısı, tonu, gamı, makamıdır ki tüm dünya da savaşları yenmek isterdik. Teknik, birleştirir ve şekil verir ama esasen duygudur ezgiye can veren. Ayrıca belirtmeliyiz, doğaçlama gücümüz sahnede oluşan bir şey, fakat bu teknik açıdan bir altyapı yoksunluğu olarak anlaşılmamalı, teorik anlamıyla müzikal dilin eğitimini her birimiz kendi topraklarımızda aldık ve bu özelliğin Sareban’ın yaratıcı gücüne duygulandırıcı katkısını bir örnek vererek belirtmek istiyorum. Bir konser de “Bitlis’te Beş Minare “ adlı eski bir Türk Halk Ezgisini söylüyorduk. Bir aralık Ramazan’ın gırtlağından bir ses çıkıyor ve arkasından ben bu esinlemeyle gelen İran yöresel bir uzun hava okuyarak türküyle birleşebiliyorum. SUNAK: Biz müzik deyince siz neden sokak anlıyorsunuz? Sesiniz sokağa nasıl yansıyor, nasıl yankı buluyor, dinleyenleriniz üzerindeki etkinizin, somut bilinç ve sorumluluğu giderek artıyor mu? Kısaca neler oluyor, neler yaşıyorsunuz sokakta? Ramazan: İnsanları sınıflara ayırmasak da yaşamın kendiliğinden oluşan bir hiyerarşisi var ve sokakta bu ayrım kayboluyor. Diyelim ki güzel bir mekanda sahne alıyoruz, bizim için elbette hoş bir şey olurdu bu, ancak dar gelirli birinin lüks bir mekana gidip şarkılar dinleyip eğlenebilmesi olanaksız bir sey. Biz insanlar arasında var olan tüm ayrımların kaybolduğu bu toprak parçası üstünde duruyoruz işte, onların ayağına giderek. Yoldan geçen biri için bu ezgili güzelliğin tesadüfi olması bizim için gerçek bir haz. Müziğimizi hissederek yansıtıyoruz, duygu ve tını sokakta daha özgür konabilir insanın dallarına. Öyle de oluyor! Kulakların pası siliniyor, şükran duygusu ve paylaşmanın zevki! Çok güzel yankılar! Çok güzel şeyler! Hayal kırıklığına uğradığımız da oldu. Şimdi anlatacaklarımla sorumluluk duygumuzun niteliği açık hale gelecek. Halkımıza yaptığımız müziği anlatmaya çalışırken bu kırık evreden geçtik. Mesela Farsça okuduysak dinleyenler Kürtçe zannedip hafifçe önyargılı biçimde: “ Türkçe söyleyin de anlayalım” diyorlardı. Elbette bunu her yerde bangır bangır çalan batılı şarkılar için hiç mi hiç düşünmüyorlardı. Alışılmış. Fakat bize oldukça kadim ve kardeş halklarımızın dillerinden bir ezginin, havada anlaşılmazlık yaratması ironik. Şu an da : “Türkçe, Azeri Türkçesi, Farsça, Kürtçe, Kürtçe bir lehçe olan Zazaca, Lazca, Ermenice” türküler söylüyoruz. Susuz kalmışa su vermeli dedik ve gayret etmeye devam ediyoruz. Süreç içinde kendimizi anlatma çabamızla artık Denizli halkı ile iç içe olmayı başardık. Kırılmak dedik ya başlangıç anılarımızdan birini paylaşmak istiyorum. Sokaklardayız ve çalmaya başladık ancak kimse bizi dinlemiyor! Kötü hissediyor ama buna rağmen umursamazlıkla çalıp şarkılar söylemeye devam ediyoruz. Görme engelli bir vatandaş durdu yanımızda, kendinden geçercesine dinlemeye başladı. Sandalyemi ona verip kendim yere oturdum. Tek bir dinleyicimiz vardı belki ama çok özeldi. Neden özeldi vurgulamalıyım, yanımızdan geçip giden yüzlerce görme engelsiz! insan bizi görmüyor, görme engeli olan dostumuz bizi düpedüz üstelik ilgiyle görüyordu. Şimdi için belli bir görülürlük konumuna eriştiğimizi düşünüyoruz. Halkın artık daha önyargısız ve ilgiyle bizi dinlemeye başladıklarını gördükçe seviniyoruz. Hatta öyle ki bizi gördükleri yerde: “ enstrümanlarınız yanınızda mı çalsanıza!” yahut bir süre sokaklara çıkmasak : “nerdesiniz biz sizi çok özledik!” diyorlar. SUNAK: Herkesin merak ettiğini sıkça işittiğim bir soruyu düpedüz sormalıyım; neden bir kadın vokaliniz yok? Ramazan : Öyle bir arayışımız olmadı evet. Arman ile aramızda belli bir uyum sağladık. Olsa hayır da demezdik elbette. Arman : Tiz ve pes sesler olarak tamlık içindeyiz , Ramazan tiz ben ise pes tonlar da vokal açığına mahal vermiyoruz. Açıkçası hem denk gelmedi hem de şu an bulunduğumuz nokta da gerek de duymuyoruz. Ama daha önce belirttiğim gibi biz herkesi kucaklıyoruz, gelen enstrümanı ve sesi ile bize katılabilir. Tek bir ölçütümüz oluyor bu nokta da biz müzisyen istemiyoruz, biz sanatçı ruhlu insan istiyoruz. Uğur: Sadece kadın vokal değil, enstrümanıyla veya sesiyle bir arada olmak isteyen tüm sanatçı ruhlu insanlara kapımız sonuna kadar açık. SUNAK: Yorumladığınız eserlerin, genel bir teması var mı? Birden çok dilin ezgilerine ses veriyorsunuz, bu ayrım yapmanıza veya sınırlı seçişlere neden oluyor mu? Seçişlerinizde ritim, doku, armoni gibi özellikle belirlemiş olduğunuz öğeler ve grubun kendisine ait eserleri var mı? Uğur: Ezgiler o yörede yaşayan insanların yaşam şekillerini anlatmalı, acıyla devinen zorlu zamanların ezgileri daha çok çekiyor bizi. Tabii ki bunu bir sınırlandırma olarak koymuyoruz, bir Rumeli türküsünün oynak ritmi, bir sevinç anını anlatmasıyla da etkiler bizi. Ramazan: Genel bir tema belirlemek bize göre değil, hissedebilmemiz onu yaşamamız sanırım tek ölçütümüz olur. Ağıt türküsü de sevinç türküsü de olabilir, bu elbette bizim ruh hallerimizle de ilişkide. Keşif zamanlarımızın getirisi önceden belli, sevinç içindeysek daha ritmik ve şen dokulu, hüzünlüysek dokunaklı ve yaşamış canlı ezgileri buluyoruz. Zaten dünyayı ve insanı okuyacağız ezgileriyle bir sınır koymak da yanlış olur. Arman: İranlı biri olarak bir Ege türküsü olan; “Al Yazmanın Oyası“ türküsü neden yakıldı bilmiyorum ama kalbimin nasıl etkilendiğini anlatmam zor. Duygu! Çok zaman çalıp söylüyoruz, onu yaşıyorum! Çok hisli, samimi ve bu yeter. Bunun böyle olması ortak paydamızda belirleyici oluyor. Şimdilik üretmekten ziyade yorumlara düşkünüz, sebebi ise biz daha yolun başındayız. İsim olarak ve kendimizi daha iyi belirlemek ölçüsüyle. İnsanların geleneksel olana bağlılığı ve dinleme alışkanlığı içinde durduğu, bu uğurda emek eden çok büyük üstatlar var. Biz yüreğimize alıp Sareban yorumunu ortaya koyalım istiyoruz. Yeterli bilinirlik, çaba ve emekten sonra kendi türkülerimizi şarkılarımızı ortaya koyabileceğiz. İnsanlar yeterince benimsediklerinde bunu kendiliğinden isteyeceklerdir zaten. Yönümüz bu. Özetle dinleyici kitlemizle kurduğumuz ilişkinin olgunlaşmasından sonra kendi şarkılarımızı da söyleyeceğiz. SUNAK: Gerçekçilik adına ve bütün sanatlar için önemli bulduğumuz içtenlik öğesini, öyle görünüyor ki Sareban’ da çok önemsiyor. Ses rengi ile çok beğenilen, güçlü bir vokal olan Ramazan arkadaşımıza sorumuz; en derinlerinden çığlıksı bir tizlikle gelen incelikli seslerin anlamı ne? Lirik bir üslup mu? İçten gelen ve teknik olmayan içgüdüsel bir dışavurum mu? Ramazan: Çığlıksı deyişi doğru. Genel anlamda yaptığım müziklerde çıkardığım seslerin belli bir düzen içinde olmadığını söylemeliyim. O anda ne hissediyorsam akıyor seslerin içine, eğitimli bir ses değil bu! Üç senedir ani bir dürtüyle oluşan bu çıkışların, esere ayrı bir nağme vererek daha özgün bir hava kazandırdığını fark ettim. Bu bir taklit değil asla, belki de kör ama güçlü bir akıp gitmenin ve kayboluşun doğaçlama sesi olarak nitelendirilebilir. SUNAK: Sizce “Ritim” melodi ve armoni gibi müziğin temel öğelerden biri mi sadece, olmazsa olmazı mı? Nasıl yorumlarsınız? Uğur: Ritim son derece önemli ve yaşamsal bir kavram. Gerçekten insan doğasında, bütün olarak yaşamın doğasında var! Herhangi bir müzik aleti müzik yapmak için tek başına yeterli olabilir. Ama ritimsiz bir yaşam düşünülemez. Kalp vuruşlarımızın ritmi bariz bir açıklamadır. Arman Santur çalarken belli bir ritimsel ölçüyü korumak zorundaki eserin bütünlüğü algılanabilsin. Bir enstrüman olarak ritim araçtır, olmazsa olmaz diyemeyiz, sadece farklı bir tını eklenmiş olur ezgiye ancak müziğin ve yaşamın kalbi ritimdir. Arman : Düşünülürse ritim dediğimiz şey yaşamla ve insanla iç içe gelen bir olaydır. Nehrin sularının akışında bile ritim vardır. Kimi zaman hızlı kimi zaman ağırlaşan ölçülerle. Ritim olmasa hayat oluşamazdı. SUNAK: Şiirde de ritim çok önemli bir unsur. Lirik yaradılışlı şiirler ise mutlaka ezgisiyle duyulur, sizce şiir ve müzik birbiriyle nasıl bir ilişki kuruyor? Ayrıca Sareban’ın değerli sanatçılarının müzik dışındaki sanatsal eğilimlerini de merak ediyoruz. Ramazan: Şiir müziğin canlı yoldaşı. Kanlı canlı kopmaz bir bağ bu. Müzik dışında şiir okumayı çok seviyorum. Hatta okutmayı da! Bu nedenle müziğin de eşlik ettiği etkinlikler düzenliyoruz. Kitap Kurdu Kafe yine bu anlamda yuvamız oluyor. “Şiirin Bam Teli” adıyla Salı günleri etkinlikler düzenliyoruz. Dostlara Sunak aracılığıyla bir çağrımız olsun, katılımları bizi mutlu edecek. Uğur: Çok net bulunacak bir ilişki; Öyle ya bir şiiri okurken ezgili bir ton kullanıyoruz. Bir arkadaşımızla konuşur gibi okumuyoruz şiiri hiçbir zaman. Diğer sanatsal ilgilerime gelince; tiyatro oyuncusuyum. Aslında hayır ben bir oyuncu değilim, ün gibi bir kaygım yok, sevdiğim şeyi yapmış olmak büyük bir neşe. Yeterli. Aynı bu iki güzel insan ile müzik yapmaya çalışmam gibi. Bunun dışında elbette okumak ve şiir de çok önemsediğim ilgiler arasında. Arman: Bazen sözler melodileri bazense melodi sözleri taşıyor. Pir Sultan Abdal’ın şiir sözleri melodiyi bugüne kadar taşıdı. Notası bile yoktu belki ve günümüz teknolojisi, bilgisiyle notalar yazılabiliyor ama bazen de bunu tam tersi de mümkün; sözlerin kalıcı olmayıp melodisiyle taşınması. Dolayısıyla şiir ve müzik her daim değişen dengelerle birbirinin tamamlayıcısı olacaktır. Şiir okumayı çok seviyorum. SUNAK: Yasaklandınız! Sokak sanatınızla ilgili kısıntılarla, şimdi ve belli ki gelecekte de karşılaşacaksınız. Hele ki son gelişen engellenme gerekçenizi ilk okuduğumuzda, bir tür sinirsel daralma ile gülümsemekten de kendimizi alamadık! Trajikomik. Bu halleriyle içine üniforma kaçmışlar size neden kızıyor ve sizinle neden dilekçelerle konuşuyor? Yalnız hissettiniz mi kendinizi? Çözüm çabalarınızdan, sevenlerinizin tüm bu olanlara tepkisinden, size nasıl katıldıklarından bahseder misiniz? Ramazan: Yasaklandık! yasaklanmaya devam da ediyoruz. O halde varız! Elbette bu tür engellemeler bizi çıkmazda olduğumuz duygusuna sürükledi zaman zaman. Biz var olmaya çalıştıkça darp edildiğimiz, zabıta ve polislerin olumsuz baskısına uğradığımız oldu. Dilencilikle bile suçlandık. Ne yalnızlık ama. Oysa biz önceki yanıtlarımızda belirttiğimiz gibi güzel şeyler vermeye ve sokağın herkesi eşitleyen gücüyle, müziğimizi paylaşmak için çıkmıştık yola. Her şeye rağmen ılımlı kalıp kendimizi ve özellikle de hiçbir siyasi içerik taşımadığımızı dilekçelere yanıt vererek anlatmaya çalıştık. Arman verdi bu dilekçeyi tek başına. Sareban olarak değil ve bizi şaşkına çeviren bir ret daha verdiler karşılığında: “Sokaklarda size uygun yer bulunmamaktadır! “ denildi. Gülünç yine değil mi? Bizim açımızdan oldukça da üzücü. Neye göre ve ne adına yasaklanıyoruz? Müziğin yıkıcı bir etkisinin olduğu görülmüş şey midir? Halkın bizi anlamaya başlamasıyla birlikte destek bulmuş olmamız tutunacak tek dalımız oluyor. Yanlış bir şey yapmadığımızı bu kez dinleyenlerimizle anlatmaya koyulduk. Ve bu mücadele biz yasaklandıkça, sevenlerimizle, Sareban’ın sanat gücüyle devam edecek. Arman: Benim söyleyeceklerim oldukça kısa; demek ki biz varız! Var olan şey kısıtlama ve engele uğruyor. SUNAK: Sareban müzikal bağlamda tüm gelişim ve aşmaların içinden sürgün verip büyüyecek olandır kuşkusuz! Ancak süre giden anlamı ne olacak? Ve bu anlam elbette ki kişisel yaşamınızla da birleşen güçlü bir köprü olsa gerek. Dayatılan acı’dan kurtulamıyoruz. Her şeye rağmen yaşamaya dair halen olumlu ve umutlu bulduğunuz neler var? Okurlarımıza, sizi dinleyenlere özellikle söylemek istediğiniz bir şey? Sesiniz, soluğunuz sonsuz olsun dileğimizle! Ramazan: Müzikal anlamda biz var olmaya devam edeceğiz, yeni renklerle, yeni seslerle, farklı tatlarla ve dokunuşlarla. Şu an sekiz dilde okuyoruz, yapabilirsek daha da artacak bu sayı. Adımlarımız büyüyecek. Tüm farklılığımızla var olacağız. Okurlarınız ve tüm dinleyenlerimize söyleyeceğimiz son söz, bu halayda; verilen desteği ötekileştirme sayan bilinçlere yenik düşmeden umutlu, yüce şarkılarıyla insanlığın, elimizi tutmaya devam etmeleri. Biz ötekinin içinde değiliz, şu anda Anadolu’nun dört bir köşesine yayılan sesimiz gönülden isterdik ki İran, Suriye yahut batı ülkelerine de yayılsın. Elimizde olduğu an tüm dünya ya ulaşacak sesimiz. Asırlardır durmayan kanın, savaşın durması için, barış için. Arman: Ne kadar dayanabilir halk? Biz de onlar kadarız! Onlar büyüdükçe büyüyeceğiz. Uğur: Biz canımızın parçası biliyoruz halkımızı, onların da bizi böyle görmelerini, sadece dinleyerek değil, kolumuza girip bu mücadele ortamında bizi ayakta tutmalarını istiyoruz. Söz ve müziği Sareban’a ait olan barış türküsüyle tüm dostlarımızı içtenlik ve sevgiyle selamlıyoruz. Haydi hep birlikte sokağa Birlikte ritm tutmaya Savaşa karşı durmaya Barışa zemin hazırlamaya Oyy Sareban durma çal dostum çal * Derin Zorlu, Sunak Dergisi, Temmuz 2016 *

  • Çizgi Üzerine...

    Gürbüz Doğan Ekşioğlu'yla SÖYLEŞİ Gürbüz Doğan EKŞİOĞLU -Grafiker, İllüstratör- 1954 yılında Mesudiye (Ordu)'da doğdu. Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu Grafik Bölümünde öğrenim gördü. Halen aynı kurumda, yeni adı Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde Yrd. Doç. olarak görev yapıyor. 1977 yılından beri karikatür ile ilgilenen sanatçı, şimdiye kadar 23'ü uluslararası olmak üzere toplam 64 ödül kazandı. Ulusal ve uluslararası birçok karma serginin yanı sıra New York'da olmak üzere dokuz kişisel sergi açtı. New Yorker Dergisi'nin kapağında üç kez , The Forbes Dergisi'nin kapağında bir kez, The Atlantic Monthly, The New York Times gibi dergilerde karikatür ve illustrasyonları yer aldı. Sanatçı aynı zamanda 1998 yılı Sedat Simavi Görsel Sanatlar Ödülü'nün sahibidir. “Para sanatı olumlu etkiler, koşullarınız iyi olursa daha iyi isler üretme sansımız doğar. ..” * maviADA Dergisi adına Serhan Kerestecioğlu: Biz Gürbüz Doğan Ekşioğlu'nu kısaca böyle tanıyoruz, siz kendinizi bize nasıl anlatırsınız? Gürbüz Doğan Ekşioğlu: Her insan kendini nasıl tanımlıyorsa benim tanımım da aynıdır. Normal biriyim, evliyim, çocuğum var, işim var, feodal bağlarım kuvvetlidir, geleneklerime bağlıyım, benim için tüm insanlar eşittir, kariyerin insani üniformalaştırdığını bilirim (her turlu üniformayı sevmem), doğallığa çok önem veririm, her işimi kendim yaparım, sözümde dururum. maviADA Dergisi: - Çok bilinen bir soru, ama sizce sanat nedir? Sanatın öğretmenlik, doktorluk gibi yaşama müdahale eden, hayata direk katılan bir yanı var mıdır? Gürbüz Doğan Ekşioğlu: Sanat; değişik malzemeleri; müzik, şiir, resim… gibi yöntemleri kullanarak her insanin içinde var olan duyguların ortaya çıkmasını sağlamaktır. Ruhumuzu besler, geliştirir, düşünmemizi, soru sormamamızı çözüm bulmamızı sağlar, bir anlamda bizi hayata geniş açı ile baktırır. Doktorlar biyolojik tarafımıza müdahale ederken sanat ruhsal yanımıza müdahale eder. Leonardo’nun dediği gibi kuşun kanatlarından biri bilim, digeri sanattır, biri olmasa tek kanatla kuş uçamaz. maviADA Dergisi: Ülkemizde illüstrasyona nasıl bakılıyor, illüstrasyon nedir biliniyor mu? Gürbüz Doğan Ekşioğlu: İllüstrasyon: Herhangi bir konuyu, düşünceyi, resim /çizim yoluyla ifade etmek, yani resimlemektir. Ülkemizde illüstrasyon ileri seviyede değildir, illüstrasyon yayın piyasası ile çok ilgilidir, sipariş üzerine yapılır. Bu alandaki telif ücretleri çok yetersizdir, çok yetenekli kişiler ekonomik özgürlüklerini elde edemeyecekleri için başka alanları seçerler. Güzel Sanatlar Fakültelerinde illüstrasyon sadece derstir, illüstrasyonun ileri olduğu Amerika ve Avrupa’daki güzel sanatlar fakültelerinde ise bölümdür. maviADA Dergisi: Kendinizi yarattığınız figürlerle özdeşleştiriyor musunuz? Kedi görünce aklıma çizimleriniz ve siz geliyorsunuz. Ne dersiniz bu konuda? Gürbüz Doğan Ekşioğlu: Çizimlerimde çizdiğim insan esasında benim; konudaki insanla özdeşleşirim, ruhumun kabul etmediği bir karakteri çalışmalarımda yapmadım. 15 yaşında Nazlı adında bir kedimiz var, eşim Sumru ile birlikte, ölmek üzere olan bir kedi yavrusunu tedavi ettirince sahiplenmek zorunda kaldık. Kediyle yaşarken de kediyi keşfettik. Kedi özgürlüğüne çok düşkündür, ben de özgürlüğüme çok düşkünümdür, kediden çok şey öğrenmiş olsam da yine de onun ¼ u kadar bile rahatına düşkün, 1/8 i kadar bile kendini düşünen biri olamadım. maviADA Dergisi: Hayat enerjinizi nereden alıyorsunuz, çizdiklerinizden mi çizeceklerinizden mi? Gürbüz Doğan Ekşioğlu: Hayat enerjimi yasadıklarımdan alıyorum, çizdiğim her bir görsel benim bir parçam veya aynada yansıyan görüntümün başka bir hali. Eğer farklı bir ülkede doğmuş, yaşamış olsaydım duygularım çok farklı olacaktı, dolayısıyla çizdiklerim de… bu nedenle doğduğum, yetiştiğim, yaşadığım yerlerden dolayı mutluyum. maviADA Dergisi: Mizah dergileri ve karikatür hakkında neler düşünüyorsunuz? İlistrasyonla karikatür arasındaki fark nedir? Gürbüz Doğan Ekşioğlu: Karikatür, Grafik Tasarım alanında bir ifade bicimidir, konuyu çok abartıcı ve mizahi olarak, çok yalın, sade olarak çizgiyle ifade etme şeklindedir, (Çizgiyle mizah yapma sanatıdır). Karikatür çok basit çizilmeli ve çok kolay algılanmalıdır, gazete, dergi sayfalarını cevirirken hemen görülüp hızlı bir şekilde algılanmalıdır, yani tüketilmelidir. İllüstrasyon ise daha detaycıdır, resim sanatından çok etkilenir, illüstrasyonu yanında mutlaka bir metin olduğu için karikatür gibi keskin bir anlatım taşıması gerekmeyebilir, dergiler haftada, ayda bir çıktıkları için illüstrasyonun okunması daha çok zamana yayılır. Nasıl elma ve armut ikisi de meyve oldukları halde farklıdır, karikatür ve illüstrasyonda böyle farklıdır. Baştan beri bir dergide, gazetede çizmeyi düşünmedim, sanat galerilerinde sergi açmayı düşünüyordum daha çok. 16. kişisel sergim 31 Ocak tarihine kadar sürüyor. Karikatür un felsefi ve özetleyici tarafını ile resmin görsel, plastik tarafını birleştirerek bir sentez amaçladım ve onu sürdürüyorum maviADA Dergisi: Uluslararası bir çok ülkede illüstrasyon çalışmalarınız dergilerde yayınlandı. Duyumumuz son kapağınız 12 bin dolardan satıldı. Bunun taşıdığı anlam nedir? Gürbüz Doğan Ekşioğlu: New Yorker dergisi 1925 yılında bu yana her hafta Amerika da, entelektüellere hitap eden çok önemli bir dergi, tirajı 1 milyonun üzerinde, kapak telif ücreti 5000 dolar, ayrıca 12. 000 dolara da yayınlanan kapağın orijinalin fiyatı, satılırsa 8.000 doları sanatçıya ödeniyor, 7 kapaktan 5 tanesinin orijinali satıldı ama son 2 tanesinin orijinali satılmadı. Resim, illustrasyon ve karikatür alanında medyatik olmak zordur, belki resim alanında bazı ressamlar medyatik olabiliyor ama nadiren. maviADA Dergisi: Sizinle sohbet öğretici de; başka türlü algıladığımız çok sanatsal uygulamanın aslını öğreniyoruz, Teşekkür ederiz. Peki, siparişle çalışmaya sıcak bakıyor musunuz, paranın sanatı olumsuz etkilemesiyle ilgili söylemlere yorumunuz nedir? Gürbüz Doğan Ekşioğlu:1980 li yıllarından buyana dergilerde sipariş üzerine illustasyon yaptim, en son bugün (26 Ocak 2012) Amerika da Discovery Magazine için sipariş üzerine yaptığım 2 illüstrasyonu gönderdim. Para sanatı olumlu etkiler, kosullariniz iyi olursa daha iyi isler üretme sansımız doğar. Yalnız benimsediğim bir fikri hayal edemeyeceğim bir para da verseler kesinlikle yapmam. maviADA Dergisi: Son olarak çizgiye gönül veren gençlere öğütleriniz neler olabilir? Gürbüz Doğan Ekşioğlu: Çizmek sadece yetenekle ilgili değildir, yetenek bizim duygularımızın biçimlenmesinde isimize yarar. En basta kültür çok önemli, sanatın diğer dalları ile yoğun ilgilenilmeli, sanat tarihini iyi bilmeli ve en önemlisi karşılık beklemeden sürekli çalışmalı. maviADA Dergisi adına Serhan KERESTECİOĞLU: Teşekkür ederiz Sayın Gürbüz Doğan Ekşioğlu Gürbüz Doğan EKŞİOĞLU: Ben teşekkür ederim. * Serhan KERESTECİOĞLU 1961 Ayvalık doğumlu olup, 9 Eylül Üniversitesi Uluslararası İktisat bölümünü bitirdi. Sanata olan ilgisi ve tutkusu plastik sanatlara yönelmesini sağlamış ve resim çalışmalarına 2000 yılında Balıkesir'de başlamıştır. Sanatçı, genellikle doğadan ve yaşamdan beslenmekte, duygularını hayal dünyasının penceresinden tuvale yansıtmaktadır. Birçok yurtiçi ve yurtdışı ortak sergilere katılmış, kişisel sergiler açmıştır. ​​

  • Aramızdan Bir Kimse

    Zülfü Livaneli ile Sinema, Müzik ve Edebiyat Üzerine * Zülfü LİVANELİ, çok yönlü, sinema alanında da önemli çalışmaları olan bir sanatçı. Aralarında Otobüs, Yılanı Öldürseler, Sürü, Yol, Mutluluk... gibi filmlerin bulunduğu yerli ve yabancı birçok filmin müziklerini besteledi. Çok sayıda en iyi film müziği ödülü kazandı. Bunlardan sonuncusu, Mutluluk film müziği ile 2007 Antalya Altın Portakal’dan geldi. İlk yönetmenlik çalışmasında, Yaşar Kemal’in Yer Demir Gök Bakır romanını filme çekti. (1987) Peşinden, senaryosunu da yazdığı Sis filmini yönetti. Daha sonra ise Şahmaran filmini çekti. 2002’de yayımlanan Mutluluk adlı romanı, aynı isimle sinemaya uyarlandı. Abdullah Oğuz’un yönettiği bu film 2007’de gösterime girdi. Bu söyleşi 2007'NİN SON GÜNLERİNDE maviADA adına ZAFER KÖSE tarafından sanatçının kendisiyle özel olarak yapıldı. *** maviADA: Sinema konusunda, daha doğrusu roman uyarlamaları konusunda, sizin konumunuzda olan bildiğimiz başka kimse yok. Yönetmen olarak bir romanı sinemaya uyarladınız. Ve sizin bir romanınızın filmi çekildi. Zülfü Livaneli: Doğru, yirmi yıl arayla yaşadığım ilginç bir deneyim oldu bu. maviADA: Kitaplarla ilgili bir hayat, özellikle de romancılıktı ilk gençliğinizden beri düşündüğünüz. 1960’ların sonunda yayıncılık ve kitap dağıtım işi yaptığınızı biliyoruz. Sonra, kendiliğinden denebilecek gelişmelerle müzisyen olarak ortaya çıktınız. Zülfü Livaneli: Evet, kendiliğinden denebilecek şekilde gelişti bir besteci olarak yaygınlaşmam. Ama edebiyat her zaman hayatımın bir parçası oldu. Küçük yaşlardan beri, okumak benim tutkumdur. Zaten müziğim de edebiyattan kopuk değil. Besteciliğim, büyük ölçüde şiir besteleme uğraşı olarak görülebilir. Kendi şiirlerimi veya başkalarının şiirlerini. M : Peki sinemacılık? Yönetmenlik gibi hedefiniz var mıydı? Z.L. : Yok, o da müzik aracılığıyla girdiğim bir dünya. M : Film müzikleri… Z.L. : Doğru. Çok sayıda film müziği yaptım. Bu vesileyle birçok yönetmenle birlikte çalıştım. Bazı filmlerin çekim sürecini izledim. M : Çeşitli alanlarda yapıtlar ürettiniz, üretiyorsunuz. Söyleyecek sözünüz, anlatacak hikâyeleriniz var. Peki, hangi alanda söz söyleyeceğinizi neye göre belirliyorsunuz. O sırada romanı, besteyi, sinemayı neye göre seçiyorsunuz? Z.L: : Burada müziği biraz ayrı tutmak gerekiyor. Müzik, daha çok duygularla ilgili. Bir tür yüreğini açma işi. İçindeki şarkıyı söylemek, müzik yapmak. Sinema ve edebiyat ise bir hikâye anlatma uğraşı. Söz söylemeye, düşünce anlatmaya daha uygun. Sinemayla mı romanla mı anlatmak arasındaki tercih ise, herhalde hikâyenin çağrıştırdığı şeylerle ilgili. Belki kullanmak istenen olanaklarla ilgili. M: Yani bir şiiri bestelemekle bir romanı sinemaya uyarlamak arasında bir benzerlik yok. ZL : Hiç ilgisi yok. Bir şiiri hissettikten, iç ritmini ve ezgisini duyduktan sonra, o senin içinde gelişiyor. Melodileşiyor. Sonra içindeki o şeyi alıp bestecilik tekniklerine göre geliştiriyorsun. A bölümü, B bölümü, makam, aralık, armoni... Üzerinde çalışıyorsun. İşliyorsun yani. Ama işin temeli, şiirden sana kalan tadı ortaya çıkarmak oluyor. Belki de en güzel besteler, bestelemeyi düşünmeden okunan şiirlere yapılıyor. Şiir sevmekle ilgili bu. Sadece şiir için, sevdiğin için okuyunca, daha güzel oluyor. O zaman bazı şiirler, insanın içinde müziğe dönüşüyor. Roman-sinema ilişkisi böyle değil. Aslında oldukça riskli bir iştir romandan film çekmek. Bir sanat ürününde anlatılanı başka bir dalda yeniden anlatmaya kalkınca, çok olumsuz sonuçlar çıkabilir. Kolayca kitch olabilir. Müzikte, şiirin bestelenmesi biraz da kendiliğinden olduğu için herhalde, güzel bir ürünün ortaya çıkma olasılığı daha yüksek oluyor. Romanın filmini çekmek, şiirin bestesini yapmaya hiç benzemiyor. Bu, daha çok çeviri yapmaya benzetilebilir belki. Ama kitabın tamamını değil; eksiksiz olarak değil. Romandaki temalardan birini seçip diğerlerinin ağırlığını azaltmak gerekebilir. M : Şiir bestelemeye çok sıcak baktığınız belli oluyor ama anlaşılan bir romanı sinemaya uyarlamak konusuna öyle yaklaşmıyorsunuz. ZL : Şiir, beste için iyi bir kaynak. Fakat roman, film çekmek çok da uygun değil. Hikâye veya uzun hikâye daha uygun galiba. Roman çok kapsamlı işliyor konuyu. Çok fazla olay anlatabiliyor. Sovyetler’de 8 saatlik 12 saatlik uyarlamalar çekiliyordu. Ya öyle yapmak gerekiyor ya da orasından burasından kırpa kırpa romanın tamamını değil de bir kısmını ele almış oluyorsun. Bazı yönlerine metindeki ağırlığını vermiyorsun. Yer Demir Gök Bakır, benim ilk filmim ve oldukça olumlu eleştiriler aldı, dünya basınında. İzleyiciler tarafından beğenildi. Ama yine de şimdi dönüp baktığımda, biraz daha farklı yapılması gereken şeyler görüyorum. Yeniden çekecek olsaydım, her şeyden önce, romana daha az sadık kalırdım. Ana temasını ve kişilerini alır, onları başka bir şekilde, sinemaya özgü bir şekilde işlerdim. Çok güzel bir hikâye tabii Yer Demir Gök Bakır’da anlatılan. Bir insanın ermiş yapılması, orada işlenen konu çok önemli. Ama bir üçlemenin ikinci kitabı olması, sinemaya uyarlamak açısından biraz sorun. Anlatılanların, oradaki insanların, Meryemcenin falan bir geçmişi var, sonraki kitapta anlatılan bir devamı var. Bir sonraki filmim “Sis”. Onu kendi senaryomdan çektim. Ve daha hikâye bütünlüğü olan bir film oldu. M : Sis’te olay örgüsü daha somut, denebilir. Yer Demir Gök Bakır daha çok bir atmosfer filmi. Roman diliyle yaratılan bir atmosferi, sinema diliyle yeniden yaratmak gibi bir iş olsa gerek, öyle bir romanı uyarlamak. Sanırım bu da ancak, Can Yücel’in çeviri yapması gibi yapılabilir. Sadece sözcükleri, içeriği aynen çevirerek değil, orijinal metinde anlatılanın Türkçede hissedilmesini sağlayacak şekilde dönüştürerek. ZL : “Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen’e” diye çevirmiş Can Yücel, Shakespeare’den bir dizeyi… Çok güzel… Ama romanı filme çekmek bundan farklı bir iş. En önemlisi, romanı okuyan insanların filmi yaygın olarak izleyeceği gerçeği var. Aslında o film her okurun kafasında daha önce birer kez filme çekilmiş oluyor. Benim yaptığım bu iki iş, yönetmen olarak bir romanı sinemaya uyarlamam ve romanımın Abdullah Oğuz tarafından filme çekilmesi, şanslı işler oldu. Sonuçları iyi oldu, beğenildi. Ama bu deneyimler bana, roman uyarlamalarının ne kadar riskli olduğunu da gösterdi. M : Bir roman aslında her okur tarafından, biraz da olsa farklı okunuyordur. Sinemaya uyarlanınca, izlemeye giden okur, herhalde kendi okuduğu, kendi kafasındaki romanı izlemek beklentisiyle gidiyordur. ZL : Öyle gidiyor ve bulamıyor elbette. O nedenle romana az sadık kalındığı açık bir şekilde anlaşılırsa, belki okurda “bu benim okumamdan faklı bir okumayla çekilmiş bir film” düşüncesi oluşması sağlanıyor. Kendi kafasındaki değil yönetmenin kafasındaki romanın filmini izlediğini daha açık anlıyor. Romana bire bir sadık kalmayan filmlerin beğenilme olasılığı daha yüksek oluyor, bu nedenle. M : Mutluluk filminde de romandan oldukça farklı yerler var. ZL : Cemal’in, İrfan Kurudal karakterlerinin işlenmesine, Meryem kadar ağırlık verilmedi filmde. Hatta Meryem’in de çocukluğu yok. Ama bu izleyicide bir eksiklik duygusu yaratmıyor olsa gerek. Romanı okuyanlar, açık bir şekilde, bu durumun yönetmenin tercihinden kaynaklandığını görüyor. M : Romandan farklı olarak film, tek karakterin, Meryem’in işlendiği bir yapıt olmuş. Oysa romanda Profesör İrfan ve Cemal de ayrıntılı olarak ele alınıyor. ZL : Onun dışında, zaten sonu da oldukça değiştirilerek çekildi. Yani tam olarak Mutluluk romanın filmi olmadı aslında. Ama başarılı oldu. Yönetmen, oyuncular, bütün ekip güzel bir şey yaptı. Aslında bu da önemli bir konu. Romanı daha fazla kontrolünde tutabiliyorsun, yazarken. Ama filmi o kadar dizginleyemiyorsun. Başta tasarladığından daha farklı, oldukça farklı bir sonuç da çıkabilir. Bir kere filmin çekim sırası o kadar dağınık oluyor ki. Yapı öyle parçalı bir şekilde oluşuyor ki, son ana kadar yönetmen bile tam bilemiyor ortaya nasıl bir şey çıkacağını. M : Çekimler perdede izlendiği sırayla yapılmıyor tabii. ZL : Zaman, mekan, ışık şartlarına göre belirleniyor çekim sırası. Kısa parçalar halinde çekiliyor. 30 saniyelik, 40 saniyelik karmakarışık sırayla parçalar. Yüzlerce sahne, planlar oluyor. Bunların elbette isimleri, numaraları oluyor. Sonra birleştiriyorsun. Bu parçalar bir araya geldikten sonra, birleştirildikten sonra, içine bir ruh üflemen gerekiyor. Canlandırman gerekiyor. Belki canlanır, belki canlanmaz, bunu bilemezsin. Son ana kadar bilemiyorsun. Bir sihirdir bu; ya olur ya olmaz. Baştan sona doğru bir sırayla çekilmiyor oluşu, filmin kontrol altında tutulmasını çok zorlaştırıyor. M : Bir de romandaki gibi sadece bir yaratıcının elinden çıkmayışı da etkendir herhalde. ZL : Tabii, romanı bir yazar oturup yazıyor. Bir insan. Ama film çeken yönetmen, başka insanların yaratıcılıklarına da güvenmek zorunda. Rolü oyuncular yapıyor sonuçta. Kamera, ışık, müzik, laboratuvar… Bir ekip işi, sinema. Bütün bunları aştın, bir sinema salonundaki ses sorununa takılabiliyorsun. Dünyanın en zor sanatı bence. Bir de zamana dayanmak açısından, sinemanın işi romana göre daha zor. 5-10 yıl önceki filmlere bile eskimiş gözüyle bakılabiliyor. maviADA 8 maviADA KIŞ 2008 4 Geçenlerde Dijitürk’te Charlie Chaplin filmleri izledim. Üst üste 4-5 tane gösterdiler. Gene çok sevdim, çok güzel oldu tekrar izlemek. Hatta televizyonlarda gösterilen bütün filmler, bütün programlar içinde en güzeli onlar geldi bana. Ama bu genellenebilecek bir durum değil. 70’lerden, 80’lerden bir film seyretmeye kalkınca, çoğu zaman izleyiciye artık eskide kalmış bir anlatı hissi veriyor. M : Bu şundan kaynaklanıyor olabilir mi? Roman, okurun kafasında canlanıyor. Bu canlanma işi, sadece romanın içindeki zamana bağlı olmayabilir. Romanın ne zaman yazıldığıyla da ilgili değil sadece. Ne zaman okunduğunun da etkisi oluyor galiba, romanın zihinde canlanma şekline. Oysa film izlerken, görüntüleri zihinde canlandırma işlemi pek olmuyor. Zaten gözümüzün önünde o görüntüler. Çekimin yapıldığı günlerde canlandığı gibi kalıyor. ZL : Romanı okur, okuduğu günün imgelemiyle kavrıyor. Zaten bu nedenle bazı romanlar tekrar tekrar filme çekiliyor. İlk çekildikten yirmi yıl sonra bir kere daha, sonra otuz yıl sonra bir daha filme çekilen romanlar oluyor. M : “Sinemada teknik, romandan daha önemli, romanda duygunun önemi daha fazla” gibi bir şey söyleyebilir miyiz? ZL : Yok… Öyle demek pek doğru olmaz. Sinemada teknikle daha fazla çevrili kalıyorsun ama, sonuçta orada da duygunu aktarmak zorundasın. Bu işi yapmanın tekniği sinemada elbette çok farklı. Sinemanın temel farkı, belki bir kitle sanatı olmasında görülebilir. M : Evet, roman okurken insan sadece kendisine hitap ediliyormuş gibi hissediyor. Bir otobüste veya sessiz bir odada, okuduğu kitapla yalnız kalıyor, okur. On binlerce de satsa, elindeki o kitap sadece ona anlatıyor gibi. ZL : Müzik de bir kitle sanatı. Onda da duygu önemli. Bu nedenle “romanda duygunun önemi daha fazla” demek doğru olmaz. Kitle sanatlarında duygunun önemi artıyor. Romanda düşünce boyutu, müziğe göre daha fazla. Hatta sinemaya göre de daha fazla. M : Yer Demir Gök Bakır romanını ilk okuduğunuzda, ondan bir film çekmeyi düşünüyor muydunuz? ZL : Kitabı ilk okuduğumda düşünmemiştim böyle bir şey. Yani bir proje olarak düşünmemiştim ama romanı kafamda canlandırmıştım elbette. Zaten bütün okurlar öyle yapar, değil mi? Bir film yapmaya karar verdikten sonra, kafamdaki seçeneklerden biriydi Yer Demir Gök Bakır. Yani okurken değil, film çekmeyi düşünürken seçtik. Hatta Yaşar Kemal’le birlikte düşünüp karar verdik. M : Mutluluk romanına bir yönetmen gözüyle bakabiliyor musunuz? ZL : Benim Mutluluk’u filme çekmem olmayacak bir işti. Çünkü o roman benim çocuğum gibi. Kendi çocuğuma neşter vurmam gibi bir şey olurdu. M : Mutluluk filminin yönetmeni yerine kendinizi koydu- ğunuz zaman, bir ürkme hissediyor musunuz? Bir roman uyarlamanın risklerine ek olarak, seçtiğiniz romanın yazarının aynı zamanda yönetmen olması, tedirgin edici bir şeydir herhalde. ZL : Doğru, zor bir durumdu bu, Abdullah Oğuz için. Belki benim, aynı zamanda bir yönetmen gözüyle de filmi inceleyeceğimi düşünmüştür. Ama sonuçta beğendim. M : Sanatı genellikle bireysel bir yaratı süreci olarak görüyoruz. Yazarın kitabı, müzisyenin bestesi, solistin yorumu, oyuncunun rolü… Peki, film kimin eseridir. Sanatsal anlamda filmin sahibi kimdir. ZL : Film kimindir… Yönetmenindir… Yönetmenindir ama aynı zamanda oyuncunundur. Kameramanın payı da çok önemli. Müzisyen önemli. Senaryo zaten önemli. Aslında en bireysel görünen sanat üretimlerinde bile, açıkça olmasa da bir kolektif etki oluyordur. Hatta önceki yüzyıllardan kalan etkileri, sanatçının farkında olduğu veya olmadığı etkileri kim yok sayabilir? Romanda sözcüklerin, sözün yerine sinemada biraz da oyuncu geçiyor. Yazarın ne anlattığı kadar nasıl anlattığı da önemli ya, sinemada anlatımın nasıl olacağı konusunda, yönetmenin elindeki olanaklardan biri, oyuncusudur. Belki en önemli kaynağıdır oyuncu. Oyuncuların çok fazla büyütüldüğü, çok önemsendiği, özellikle bazı ülkelerde çok büyük paralar verildiği söyleniyor. Ama oyuncu gerçekten de çok belirleyici, sinemada. Bir kadın oyuncuya çok büyük bir para ödenince, “başka güzel kız mı yok; ne kadar da abartıyorlar” dendiği oluyor. Oysa o kadar basit değil mesele. Sinemanın diğer sanatlardan en temel farkı, izlenmek durumu. Seyircinin de farkına varmadan izlenebilmek… En mahrem anlarında; ölürken, sevişirken izlenebilmek. İzlenmek de değil, onu yaşamak… Çelişiyor gibi görünüyor ama, aslında rol yapmaktan gelmez, oyuncunun büyüklüğü. Rolünü yaptığı karakterin yerine geçmek, onu yaşamak, onun yaşadıklarını hissetmek. Oyuncu olarak izlenmek, karakter olarak yaşamak… Bunu başarabilen oyuncu çok azdır. Üstelik yapabilenler de her rolde, her filmde yapamaz. M : Yani oyuncu yönetmen kadar önemlidir. ZL : Yönetmenin başarısı doğru oyuncu seçmekle başlar zaten. Rolleri iyi dağıtmak çok önemli. Oyuncu çok önemli ama yönetmenin önemi, tabii daha farklı. Elia Kazan’la da konuşmuştuk bu konuda. Bilinen bir hikâyedir: İhtiras Tramvayı’nı sahneye koyarken, Tennessee Williams geliyor, izliyor ve bir şey söylemeden gidiyor. M : Tennessee Williams… yani yazar. ZL : Tabii, yazarın beğenmediğini anlıyor Elia Kazan. Bir fırsatını bulunca da neden beğenmediğini soruyor. Williams, Kazan’ın iyi ve kötü insanlar yaratmış olmasını eleştiriyor. Hayatın aslında böyle olmadığını düşü- nüyor. İnsanların diğerlerine kendi egosundaki çatlaklardan baktığını, onları kendi sorunlarıyla bağlantılı olarak algıladığını anlatıyor. Bu yüzden hayatı bir yanlış anlaşılmalar bütünü olarak görüyor. Elia Kazan bunun üzerine oyunu tekrar ele alıyor. Sonunda oturtabiliyor bunu. Yazarın böyle derin düşüncelerini aktarabilmek, büyük yönetmenlere özgü bir şey. M : Sonuçta bir ekip işi, sinema. ZL : Evet. M : Siz, sinema dünyasına Yer Demir Gök Bakır’dan önce girmiştiniz. ZL : Film müzikleri yapmıştım. M : O ekip çalışmaları uyumlu muydu? ZL : Tam bir uyum çok az oldu. Olmayabilir; sonuçta farklı insanların işin içinde olduğu bir uğraş bu. Öyle küçük de olmuyor bu ekip. 40-50 kişilk bir ekiple çalışıyuorsun. Hiç aklına gelmeyen yerlerden sorunlar çıkabilir. Yemekleri beğenmeyenler, parayı beğenmeyenler, filmdeki üsluba, sanat anlayışına itiraz edenler… Her şey olabilir. Sanatçı kaprisleri falan da yaşanabilir. Bütün bu sorunları aşan, çok iyi anlaşan ekiplerin yaptığı filmlerin çoğunda o ruh hissedilir. O uyumlu çalışma filme yansır genellikle. M : Yönetmenlik yapma kararınızda, film müzikleri çalışmalarınız sırasında yaşadığınız uyumsuzlukların etkisi oldu galiba. ZL : Filmlerine müzik yaptığım yönetmenlerle tartışmalarımızın, kendi sinema anlayışımı oluşturmamda epeyce etkisi oldu. Onlar genellikle melodramatik sahnelerini seviyorlardı. Ve o sahneleri daha da kuvvetlendirecek müzikler istiyorlardı. Örneğin bir cenaze sahnesi oluyordu filmde. Ve orada, tam o görüntünün müziği olarak düşündükleri şeyleri bekliyorlardı. Ney sesi, ağıt falan. Ben buna karşı çıkıyordum. İkisi üst üste gelince, izleyiciyi fazla yönlendiren, fazla hazır bir duygu ileten sahneler olarak görüyordum onları. M : Aslında böyle düşündüğünüz, sizin romanlarınızdan da anlaşılıyor. Hatta müziğinizin özelliği de öyle. Ayrıntılı tarif etmek gibi bir yönteminiz yok. ZL : Bu benim üslubum. Sözü tamamlamayı, anlamı yaratmayı okuyucuya bırakmak gerektiğini düşünüyorum. Bir nefes alma alanı kalmalı okuyucuya, dinleyiciye. M : Bir tür mesafeli anlatım sizinki. Yapıtlarınızdaki içtenlik de bu mesafeyle birlikte hissediliyor. İçtenliği kanıtlama çabası yok. ZL : Evet, yok. Öyle abartılı hareketlerle, aşırı tariflerle anlatmayı sevmiyorum. Küçük bir hareketle de duyguların anlatılabileceğine, okuyucular tarafından öyle de anlaşılacağına güveniyorum. M : Bu, Doğu toplumlarında pek alışılmış bir yaklaşım değil. ZL : Bizim kültürümüzde biraz fazla gösteri alışkanlığı var. Acıların gösterilmesi falan da… Ama bir kültürün hakkını vermek, ona tamamen uyum sağlayarak olmuyor. Kültüre biraz da direnmek gerekiyor. İçinde kalarak, bir parçası olarak ama aynen olduğu gibi de kabullenmeyerek bir gelenekten beslenebiliyorsun, aynı şekilde o geleneğe bir katkı yapabiliyorsun. M: Bu sizin sanatsal tavrınız. ZL : Bertolt Brecht’in film müziği teorilerini önemserim. Düşüncesini şöyle bir örnekle anlatır. Güzel bir bahar günü cennet gibi bir göl, bir kayık. İki sevgili mutluluk içindeler, sohbet ederek kürek çekiyorlar, güzel zaman geçiriyorlar. Fakat sonra aniden bir fırtına çıkıyor, kayık batıyor. Sevgililer de ölüyor. Bunun müziği iki şekilde yapılabilir, diyor Brecht. Öyle bir müzik yaparsın ki, izleyende birazdan kötü bir şey olacağı duygusunu yaratırsın. O sakin gölde bir tedirginlik hissettirirsin. Daha baştan beri, izleyicinin sonunda hissetmesini hedeflediğin duyguya hazırlık yaparsın. Ya da, o güzel bahar gününe karşılık gelen, mutlu çağrışımları olan pastoral flüt sesiyle falan bir müzik yaparsın. Sevgililerin yaşadığı mutluluğu somutlaştırırsın. Sonra kayık batarken de, sevgililer boğulurken de o mutlu müziğe devam edesin. Böylece o güzel yaz gününde ölüp gitmenin saçmalığını, üzücülüğünü vurgularsın. Bu da film müziğine ikinci yaklaşım. Ben hep ikincisinden yana oldum. Ama yönetmenler çoğunlukla birincisinden yana oluyor. M : Bercht de ikincisinden yana. ZL : Tabii. Brecht de ikincisinden yana. M : Şimdi ortaya şu durum çıkmış oldu. Sizin yönetmenlik yapma kararınızda, filmleri başka bir anlayışla çekme isteğiniz belirleyici oldu. Farklı bir söz söylemek değil, zaten farklı sözlerinizi söyleyecek başka kanallarınız var. Sözü farklı söylemek isteği… ZL : Öyle oldu. Bir de şu var: Benim içimde eskiden beri müzik ve edebiyat at başı gidiyor. Sinema bunları birleştirmenin bir yolu olarak da görülebilir. Kendi senaryonu yazıp, müziğini de besteleyerek filmi çekebiliyorsun. Birbiriyle ilgisi olmayan bir müzisyen ve bir yazar olarak değil de bir yapıtın içinde, aynı kişi olarak yer almak… Bunları aynı kişinin yapmasının avantajları görülebiliyor. Charlie Chaplin de müziklerini yaptı filmlerinin. Hem oynadığı hem yönettiği birçok filmi var. Yönetmenin resim, müzik, edebiyat gibi sanatın çeşitli dallarından anlıyor olması çok önemli. M: Film müziklerini bestelerken, filmlerin bitmiş halini izlemeyi beklemiyorsunuzdur herhalde. ZL : Çoğunlukla senaryoyu okuyup başlanıyor beste yapmaya. Ama her zaman öyle değil. Örneğin otobüs filminin çekim çalışmalarına katıldım. Bazılarına, örneğin Yılanı Öldürseler filmine montaj aşamasında katıldım. Bazen de, müzik dışında bütün çalışma neredeyse bittikten sonra geldi bana film. Ona bir müzik yapmam istendi. Yol filmi buna bir örnek. Öncelikle leitmotiv, tekrar eden ezgiyi besteliyorum. M : Fark ediyor mu? Senaryodan okuyup veya görüntüleri izleyip beste yapmak, sonuçta ortaya çıkacak müziği etkiliyor mu? ZL : Pek fark etmiyor galiba. Ama kolaylık açısından, tam bitmemiş de olsa çalışma kopyasını izlemek faydalı oluyor. M : Peki, Mutluluk filminin müziğini yaparken, neyi bestelediniz? Romanı mı? ZL : En ilginç film müziği çalışmam o oldu. Her film müziğini güzel olsun diye uğraşarak yaptım tabii. Ama, doğrusu, bu film müziğinin güzel olmasını en çok istedim. Benim müziğimde her zaman ön planda ezgi olmuştur. Armoniyle de, ritimle de uğraşırım elbette ama en çok ezgiyi önemserim. Mutluluk filminin ezgisi için, gerçekten özenip çalıştım. Güzel de oldu galiba. Bazı yaptığım film müzikleri, diğerlerinden daha çok beğenilmişti. Örneğin, Yılanı Öldürseler’in müziğine sonradan söz yazıldı ve Gözlerin adlı şarkı olarak tutuldu, yaygınlaştı. Sürü filminin de müziği de öyle oldu. Sürgün adlı şarkı olarak albümlerde konserlerde hep söylendi. Mutluluk için yaptığım bestenin de öyle olacağını tahmin ediyorum. Film müziği olarak zaten sevildi ama şarkı olarak da tutulacak gibi. Zaten Jocelyn Smith söyledi, çok güzel söyledi. Nilüfer de çıkaracağı albüme alacak. M : Nilüfer’in albümü ne zaman çıkacak? ZL : Yakında çıkar. Hazırlanıyormuş. M : Önceki film müziklerini bestelerken, ya senaryoyu okuduğunuzu ya çekimleri gözlediğinizi ya da montaj çalışmasını izlediğinizi söylediniz ya... ZL :Yok, tabii bu filmin müziği için onların hiçbiri gerekmiyordu. Özenerek çalıştım diyorum ama çok da fazla düşünmedim. Biraz da hazır gibiydi kafamda. M : Sonuçta romanın bestesini yapmış oldunuz. ZL : Romanın bestesi... Öyle de denebilir. M : Şimdi, biraz uzaklaştığımız, az önce konuştuğumuz yerden devam edersek... Film müzikleri yaparken, sinemaya, birlikte çalıştığınız yönetmenlerden farklı baktığınızı fark ettiniz. ZL : Doğru-yanlış diye değerlendirmemek gerekiyor. Her insan, her sanatçı, bazı işleri diğerlerinden farklı yapıyor. Daha doğru yapmak değil, kendi tarzında yapmak anlamında... Film müziği bestelerken, sonuçta bir talebi yerine getiriyorsun. Her yönetmen, konseptine, baktığı açıya uygun bir müzik bekliyor. Dolayısıyla, orada bir işin parçası oluyorsun. Elbette tartışırsın, görüş alışverişinde bulunursun ama yönetmenin yapıtına katılıyorsun. Ona bir ölçüde de olsa uyuyorsun. M : Kendi tarzınızla, kendi üslubunuzla çalışabilmek için, kendi filminizi yapmaya karar verdiniz. Peki, neden böyle zor bir roman seçtiniz, sinemaya uyarlamak için? ZL : Yer Demir Gök Bakır romanının sinematografik yönleri var. Üstelik anlatımını ve hikâyesini çok sevdi- ğim bir roman. Derinliği olan, evrensel bir tema işleyen, önemli bir sanat yapıtı. Ama oldukça zor bir roman da sayılır sinemaya uyarlamak için. Yazıyla yaratılmış o etkili atmosferi, görüntülerle yaratmak…Zaten roman dili iyi kurulmuş her romanın filmini çekmek zordur. Ayrıca, Erzincan dağlarında, kardan yolu kapanan köylerde, Alman teknolojisiyle, öyle bir ekiple bu işe kalkışmak, bir tür çılgınlık gibi görünüyor. Çok büyük zorluklar yaşadık. Ama büyük işler yapmayı deneyeceksen, kolaya kaçamazsın. Faulkner’in çok önemli bir sözü var. Bir yazarın başarısı, göze aldığı başarısızlıkla ölçülür, diyor. Garanti yollarla, küçük başarılarla yetinmezsen, büyük başarısızlıkları göze alırsan, ancak o zaman büyük işler yapabilirsin. M : Çok zor işlere kalkışmak, bir tür savunma mekanizması, başarısızlığa bir gerekçe hazırlamak olabilir mi? Psikolojide böyle bir konu var biliyorsunuz. Özellikle küçük yaşlarda başka çocuklarla karşılaştırılarak yetiştirilmiş, fazlaca eleştirilmiş çocuklarda, bir başarısız olma korkusu oluşur. Bu korku zamanla içselleşir. Bu kişilikteki çocuklar, ders çalışmayı son güne bırakırlar. İlk sınavlarından düşük not alırlar. Artık işleri çok zorlaştıktan sonra çalışmaya başlarlar. Başaramazlarsa, zaten işi çok zordu, diye düşünülmesini sağlarlar. Bunu çok da fazla düşünmeden yaparlar. Öyle bir kişilikleri oluşmuştur çünkü. İlerleyen yaşlarda da hep zor işleri tercih ederler. Hatta, kolay işleri bile önce zora sokmakta üstlerine yoktur. Böylece bir başarısızlıkta mazeret hazır olur. Başarılı olursa da olağanüstü bir başarı elde etmiş olur. ZL : Psikolojideki bu açıklamalar, daha çok, bir şey olmak isteyen insanlar için geçerli olsa gerek. Ego ile, insanın varoluş korkularıyla ilgili… Bir şey olmak değil de bir şeyler yapmak isteyen, bir şey üretmek isteyenler için durum farklıdır. Asıl amaç başarılı olmaksa zaten işler karışır. “Başarı”, hiç sevmediğim bir kavram. Çok da zararlı. M : Bir yönetmen gözüyle bakınca, sizin romanlarınız içinde sinemaya en uygun olanın hangisi olduğunu düşünüyorsunuz? Romanda anlatılan olayları filme çekmek daha kolaydır herhalde. Bir kişi koşuyor, oraya gidiyor, şununla konuşuyor falan… ZL : Olayları aktarmak daha kolay. Olay olmayan bölümleri, atmosferi, temayı filme çevirmek çok zor sahiden... Leyla’nın Evi’nden iyi bir film çıkar gibi geliyor bana. M : Filme kolay aktarılır anlamında mı? ZL : Kolay olur diye değil. Konusu ve romanın anlatımı filme güzel aktarılabilir. Piyano çalan kültürlü bir yaşlı kadınla, kültürler arasında kalmış bir genç kızın karşı- laşması, onların ilşkisi. Romanda kişiliklerin çatışması falan var. Farklı kuşaklar, zihniyetler var, farklı hayatlar var. Sanat zaten buralardan çıkıyor. Sinema için de iyi konular bunlar. Böyle bakınca, Bir Kedi Bir Adam Bir Ölüm romanın da benzer özellikleri var. Stockholm’de geçen olaylar, mülteciler, Türkler. Konulara farklı yaklaşan kişilerin karşılaşması, bir araya gelmesi. Mutluluk da filmi iyi çekilebilecek bir romandı. Zaten çekildi. M : Bir tek Engereğin Gözündeki Kamaşma’yı söylemediniz. ZL : Onu diğerleri kadar film biçiminde düşünemiyorum. M : Oysa, temasının evrenselliği açısından belki de diğerlerinden daha önde bir roman. İktidarın her yerde olması, insanı çürütmesi, insanlardaki hırs... Zaten sizin genel olarak üzerinde durduğunuz meseleler. ZL : Roman olarak öyle. Ama görsel bir anlatım nedense pek canlanmıyor bende. Diğer romanlarım gibi değil. Daha düşünsel bir roman o. İyi film olur mu, bilemiyorum. M : Yönetmen olarak, Yer Demir Gök Bakır gibi, gücü- nü anlatılan olaylardan almayan, sadece hikâyeyi aktararak güzel bir film yapılamayacak, zor bir roman seçtiniz. Bu açıdan, yazdığklarınız içinde ona en benzeyen roman, Engereğin Gözündeki Kamaşma değil mi? ZL : Bence değil. Yer Demir Gök Bakır’da anlatılan olaylarla, okurken zihinde canlanan görüntülerle etkili bir atmosfer oluşuyor. Sinematografik bir roman o. Engereğin Gözündeki Kamaşma’nın ise, daha çok, bir düşünceyi işleme özelliği var. Bir tez gibi, bir düşünceyi savunmak gibi. Yani biraz farklı nitelikte bir roman. M : Romanlar yazmaya devam edeceksiniz değil mi? ZL : Elbette. Yazmakta olduğum bir roman var. Şimdiye kadar yazdıklarımdan farklı bir tarzda, değişik bir kitap oluyor. İnsandaki iyilik, kötülük, şiddet, toplumsal ve ekolojik denge üzerine. Bir ada anlatısı... Bir de ilk romanımı, Engereğin Gözündeki Kamaşma’yı tekrar ele alacağım. Önüne birkaç bölüm ekleyeceğim. Çünkü yayımlandığından beri, sadece Osmanlı sarayında geçen bir hikâye gibi algılanmasından kaygılanıyordum. Günümüzden ve geçen yüzyılın ortalarından iki bakış açısı daha ekleyip, ana temayı somutlaştırmayı düşünüyorum. Bunların dışında, henüz çalışmaya başlamadığım projeler de var. M : Müziğe, bestelere devam edeceksiniz mutlaka. Zaten o sizin kararınıza çok bağlı olmuyordur. Duyumsadıklarınız sonucunda birikiyordur. ZL : Besteler devam edecek tabii. Epey zamandır turne falan yapmıyorum. Konserler de sadece özel durumlarda oluyor. Ama müzik bir ömür boyu... Yeni besteler toplanıyor, yavaş yavaş. M : Peki sinema düşünüyor musunuz? ZL : Yok, film çekmeyeceğim. M : Bir proje yok yani? ZL: Proje bulunur. Aslında teklif de geliyor. Eskiden kaynak bulmak çok zordu. Şimdi öyle olanaklara çok daha kolay ulaşırım. Ama düşünmüyorum. M : Neden? ZL : Artık enerjimi daha sakınımlı harcamak, zamanımı daha kontrollü kullanmak istiyorum. Romanlara ayırdığım zamanı azaltmak istemiyorum. Film, çok fazla ayrıntısı olan bir iş. Çekimler bittikten sonra bile öyle çok konu var ki. Gösterimi, alt yazısı, montajı... Bir filmin hazırlığı, çalışmanın başlaması, bitmesi nereden baksan iki yıl. Sonuçta bir tercih kullanmak olarak görüyorum bunu. Tercihimi roman yazmaktan ve beste yapmaktan yana kullanıyorum. Yönetmenlik yapmayacağım ama benim romanlarımdan çekilecek filmlerle ilgilenirim tabii. M : Var mı öyle bir proje. Zülfü Livaneli : Var. Leyla’nın Evi’nin filme çekilecek. maviADA : Güzel! Heyecanla bekleriz. Yeni romanlarınızı, albümlerinizi de bekliyoruz. Teşekkür ederiz. LİVANELİ: Ben teşekkür ederim, maviADA'ya emek verenlere selamlar. / maviADA, Ocak 2008 / ÖNEMLİ: maviADA'nın BÜTÜN SAYILARINI,YAZI ve YAZARLARINI GÖRMEK İÇİN BURAYA TIKLAYIN * *

  • Söyleşi

    AHMET ÜMİT * "Edebî Kazılar " söyleşilerinde Bursalı okurlarıyla buluşuyor. Mehmet Said Aydın’ın sorularıyla eşlik edeceği söyleşi, 17 Ocak Salı 19.30’da Nâzım Hikmet Kültürevinde gerçekleşecek.

  • Eğitimci-Yazar Ramis Dara ile Söyleşi

    KimseSiz: Sanatsal etkinlikler yönünden Bursa, İzmir'in bile ulaşamadığı bir noktada denilebilir. Bunda sizin çok önemli katkılarınız var. Oysa, edebiyatın İstanbul' da yapılabileceği ve taşrada yapılan edebiyatın güdük kalacağı gibi yaygın bir inanış vardır. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Ramis DARA: Başlangıçta, İstanbul dışında edebiyat yapılamaz, edebiyat yapabilmeniz için orada en azından belli bir süre yaşamanız gerekir gibi yanlış bir inanış vardı. Bu görüşü zaman zaman biz de pompaladık. Ama günümüzde iletişim araçlarının yaygınlaşması bu inancı kırmamıza yol açtı. Ama yine de taşrada kaliteli bir edebiyatın üretilebilmesi için İstanbul'daki edebiyat çevresini koklamış birkaç kişinin önderliğine ihtiyaç var. Nitekim bunun canlı örneklerini Bursa, Konya gibi taşra edebiyatında görebiliriz. KimseSiz: Bir yazınızda "Beni yok sayan... " diye bir söyleminiz vardı. Bunu biraz açar mısınız? Ramis DARA: Düşünsel ve sanatsal bir şeyler üreten kişiler, dönem dönem fark edilmek ya da ödüllendirilmek gibi bir ihtiyaç hissediyor. Dünya edebiyatının önemli yazarlarından Virginia Woolf'da önemsenme duygusunu yaşamış ve intihar etmiştir. Sonuçta sanatçı da bir insandır ve bu duygu tamamen insancıldır. Ne kadar büyük şeyler yapsanız da dış dünyanın sizden daha büyük olduğunu görüyor ve çok önemli olmadığınız duygusuna kapılıyorsunuz. Sanırım bu sözü, benim de bu tür şeyler hissettiğim dönemde söyledim. Aslında bu tür duygular sanatçıyı güdülüyor. Bugünkü Cumhuriyet Bilim Teknik'te Ahmet İnam da aynı konuya değinmiş. Ona göre de çok iyi şeyler yaptığını düşünen insanlar ve hocalar, "artık şurada yer alayım " gibi bir duyguya kendilerini kaptırıyor. Sanatçının bu tür onanma duygusunu aşması gerekiyor. Özellikle de bu toplumda onanmak daha bir zor. Aslında bu tür değerler edebiyatçı için çok önemli olmamalı. Bize Bursa'nın en büyük ödülünü verseler ne olur? Sonra,yazan, çoğu kez hedeflediği kitlenin malı olamaz ki. Tanpınar da "Biz aslında üç beş kişi için yazarız, ama bizi başka üç, beş kişi okur" diyor ya bu yüzden KimseSiz: Bir kitabınıza adından "Edebiyatçı Aydın Değildir" den söz edelim mi? Ramis DARA: Türkiye'de yazardan, şairden kısacası edebiyatçıdan geçilmiyor. Ama gerçek anlamda edebiyatçıyı yani nitelikli eserler veren sanatçıları bulmak zor. İlk gençlik yıllarımızda edebiyatçının toplumu aydınlatan insanlar olması gerektiğine inanıyordum ama şimdi böyle olması gerektiğini düşünmüyorum. Edebiyatçı, yazar, hatta edebiyat düşünürü olarak adlandırdığımız kişiler küçük birer tanrıcıktır. Ama bu tanrıcığı, kendisini dış dünyadan sınırlamış, diğer sanatçılarla geçimsiz diye nitelememek gerekiyor. Sadece kuralları vardır, bu yüzden çatışır, diye düşünmeli. Ben, edebiyattan, günlük hayatta tüketilemeyecek tarzda bir şeyler beklediğim için "edebiyatçı" kavramını, toplumu yönlendirme işlevini taşıyan aydın kavramından ayırıyorum. Edebiyatçının amacı bir şeyler öğretmek değildir. Yaşar Kemal boyutlarında sanatsal açıdan belli bir noktaya gelmeden kendisini günlük politika ve toplum için harcamamalıdır, diye düşünüyorum. KİMSE/SİZ 1. sayı 2002 Kasım 15 ÖNEMLİ: KİMSE-SİZ DERGİSİNİN BÜTÜN SAYILARINI,YAZI ve YAZARLARINI GÖRMEK İÇİN BURAYA TIKLAYIN *

  • Aramızdan Bir Kimse

    Lemanser SÜKAN ile Söyleşi / Nadir GEZER / Memleket Yollarında Kitabının Yazarı Lemanser Sükan’la : Bir Eğitimcinin Aydınlık ve Savaşımcılık Dünyasına Yolculuk Eğitimci Lemanser SÜKAN diyor ki: Öğretmen için mutluluk, toplumun mutluluğudur. Öğretmen için varsıllık, toplumun varsıllığındadır. Öğretmen için ölümsüzlük, toplumun sonsuz yaşamındadır. Lemanser Sükan 1935 yılında Orhangazi ilçesinin yoksulluklarla kuşatılmış bir köyü olan Gedelek’te doğdu. Đlköğrenimini kendi köyünde yaptı. Çalışkandı, direngendi, daha çocukluk yıllarında hiç kimseye boyun bükmemeyi öğrendi. 1948 yılı onun dünyasını yeni bir açılıma taşıdı. Bu açılımı ona veren Arifiye Köy Enstitüsüydü! İki yıllık bir süreçte, güçlü kazanımlar kazandı orada! Arifiye Köy Enstitüsü’nü çok sevmişti ama, ikide bir köyden ve köylüden yana olduklarını dile getiren Bayar-Menderes ikilisinin bir türlü demokrat olamayan D.P’si ilk darbeyi Köy Enstitüleri’nin kız öğrencilerine vurarak onları Kızılçullu Köy Enstitüsü’ne topladı. Lemanser’in Anadolu yolculuklarının da ilk adımı oldu bu!.. Orada da iki yılını tükettikten sonra bu kez de kız arkadaşlarıyla bitmez tükenmez yolculukla Beşikdüzü Köy Enstitüsü’nde aldı soluğu. Beşikdüzü neresiydi, Gedelek neresi… Yollar uzundu, yoksulluk ondan da kötüydü…İki yıl anasından, babasından, köyünden uzak kaldı. Beşikdüzü’nü bitiriverince yeni bir dünya açıldı önünde. Durduğu yerde duramaz yapısıyla, Bozüyük ilçesinin Karaağaç köyünde buldu kendini… Artık yeni bir dünyanın, yeni bir direngen insanı olarak çalışmaya başladı. O, 1940 ile 1980 yılları arasındaki sıkıntılarla dolu “Memleket Yollarında” ki çilelerle yüklü yaşamöyküsünü dile getirirken çektiği acıları kitabının kapağının arka sayfasına düştüğü bir notta şöyle dile getirmiş: “Lemanser Sükan inandıklarından hiçbir zaman ödün vermedi. Öğretmenlik yaşamının yokluklar, hatta tehditlerle dolu en karanlık anlarında bile kolayı seçmedi, umudunu yitirmedi. Köy Enstitüleri’nde kazandığı dayanışmacı, üretken ve sorgulayıcı ‘eğitim’ anlayışını uyguladı. Memleketin dört bir yanına sürüldü. Ama ona ülkenin her köşesini sevmeyi öğretmişlerdi.” Karaağaç köyünden sonra Lemanser Öğretmenin önünde yeni yollar açıldı. Önce Bozüyük ilçesinde buldu kendini, ardından da Bilecik’te… Oradaki görevi süresince yükseköğrenim isteği büyüdü içinde. Gazi Eğitim Enstitüsü’nün Pedagoji Bölümünde gerçekleştirdi, bu isteğini… Artık öğretmen okullarında öğretmen yetiştirme gibi çok kutsal bir görevi üstlenmiş oldu. Tokat Öğretmen Okulu ilk görev yeri oldu. Kendisi gibi coşkulu, mesleğini seven öğretmenler yetiştirme yönünden hem istekli, hem de sevinçliydi. Okul yönetiminden gelen güçlükleri aşmasını bildi. Orada tanıştığı bir öğretmenle evlendi. Eşi de kendisi gibi okul sınırları içinde kalan bir öğretmen değildi. Okul-TÖS Parti arasındaki bağ kısa sürede hem okul içinden, hem de dışından tepkilere neden oldu. Bunu soruşturmalar ve sürgünler izledi. İlk sürgün yeri Erzurum’du. O kenti Suşehri izledi. Danıştay kararıyla yeniden döndüler Erzurum’a ama bu da uzun sürmedi, bu kez de Ankara yolları açıldı önlerine. Orada da şöyle derin bir soluklanamadan Edirne Öğretmen Okulu’nda görevlendirildiler. Edirne’de öylesine bir çalışmaya verdiler ki kendilerini toparlandıkları bir sırada bu kez de İlyasbey köyü Orta Okulu’na sürüldüler. Oradan yeniden Edirne, İzmir, Bursa hattı açıldı önlerinde. Bursa meslek yaşamlarının son durağı oldu… Bu denli değişik ortamlarda öğretmenlik savaşımı veren Lemanser Öğretmene bu savaşımıyla ilgili sorular sorduk, işte onun bu sorulara yanıtları: *** Nadir GEZER: Çok kısa sürede Karaağaç köyünden Bozüyük ilçesine, oradan da Bilecik’’e atandınız. Bu denli hızla yer değiştirmenizin nedenleri nelerdi? Lemanser SÜKAN: Yanıma kardeşimi de almıştım, onun öğrenimini sürdürmesi için bir ilçe merkezine atanmam gerekiyordu. Bu yüzden dilekçemdeki gerekçe benimsendi ve Bozüyük ilçe merkezindeki Atatürk İlkokulu’nda görevlendirildim. Soru-2: Öğretmenlikten Kütüphane Müdürlüğü’ne atanmanız sizde ne gibi değişikliklere neden oldu? Yanıt-2: Yine kardeşimin lise öğrenimi nedeniyle lisesi olan bir yere atanmam gerekiyordu. Bir rastlantı olarak Bilecik Çocuk Kütüphanesi Müdürüyle yer değiştirerek Bilecik’e atandım. Bilecik küçük bir il olsa da yine de beni etkileyen etkenler çok daha genişti. Orada çalıştığım sürece hem çevrem genişledi, hem de genişleyen bu çevremden etkilendim doğrusu… Soru-3: Mesleki yaşantınız süresince Köy Enstitüsü kökenli öğretmenlerle uyum içinde çalışma olanağı buldunuz. Bunun nedenini açıklar mısınız? Yanıt -3: Evet, bunun pek çok etkilerini gördüm ve yaşadım. Yalnız şunu da kesin olarak eklemem gerekir ki bende genellikle meslektaşlarımla uyum içinde yardımlaşma, işbirliği yapma, paylaşma özelliklerim nedeniyle her gittiğim yerde çevremle birlikteliği sağladım. Soru-4: Gazi Eğitim öğrenciliğiniz sürecinde nedenini bilmediğiniz köy araştırmalarının sonucunu düşündüğünüzde içinizde ne gibi sıkıntılar yaşadınız? Yanıt-4: Ülkemin zararına olacağını sonradan öğrendiğimde, gerçekten böylesi bir konuda kullanılmış olmaktan üzüntü duydum. Soru-5: Çalışmış olduğunuz Öğretmen Okulları yöneticileri Selahattin Bey’le, Mustafa Kakat’la uyumsuz bir ortam içinde olmanın sıkıntısını yaşadınız. Bunun nedenlerini iletir misiniz? Yanıt-5: Her iki okul yöneticisiyle de çağdaş, demokratik ve psikolojik eğitim anlayışlarıyla ters düşmem nedeniyle sorunlar yaşadım. Yöneticilerin sahip oldukları makamın yönetiş şeklini baştaki hükümetin istekleri doğrultusunda şekillendirmeye yönelmeleri, öğretmenlerle ilişkileri sorunlu konuma taşıyordu. Bu da yöneticilerle öğretmenler arasında sıkıntılar yaratıyordu. Soru-6: Öğretmen Okullarındaki ilk öğretmenlik yılınızda öğrencilerinizle iletişimde hiçbir güçlük çekmediğinizi, sınıfın kapısını kapayıp öğrencilerinizle baş başa kalınca kendinizi büyük bir özgürlük ortamında duyumsadığınız anlaşılıyor. Bunu biraz açımlar mısınız? Yanıt-6: Köy Enstitüsünden ve Gazi Eğitim Enstitüsü’nden edindiğim alışkanlıklarla, sınıfımdaki öğrencilerimin sorunlarına eğilir, onlara çözüm yolları bulmaya çalışırdım. Gerçekten sınıfın kapısını kapadığımız an öğretmen-öğrenci arasında özgürce bir ortam oluşur, öğrencilerim bu özgürlük ortamı içinde sorunlarını dile getirirlerdi. Kimi kez sorunlu meslektaşlarımın olumsuz davranışları da dile getirilir, üzerinde tartışılırdı. Öğrencilerimi böylesi olumsuzluklar üzerinde düşündürürdüm. Öğretmen olacaklar için bu örnekler çok önem kazanır, sınıfça üzerinde düşünülmeye uygun görülürdü… Soru-7: Tokat Öğretmen Okulu’nda içinde yaşamış olduğunuz olumsuzluklar nedeniyle dört öğretmen arkadaşınızla birlikte içinde yaşadığınız olumsuzlukları içeren bir yazıyla Bakanlığa başvurdunuz. Bakanlık denetçileri gelince önce bir soluklandınız, ardından da gördünüz ki sizin yakınmalırınızın tersine bir soruşturma başladı. Kuşkusuz bir düş kırıklığı yaşadınız. Bunun nedenleri nelerdi? Yanıt-7: Bakanlığımıza sunduğumuz yakınmalarımıza karşı gönderilmiş olan denetçiler soruşturmaya değişik bir yön verdiler. Öğrencilerle dışarıdan halkı da bu soruşturmanın içine sokarak dört yakınmacı öğretmeni suçlayıcı bir yön aldı bu soruşturma. Sonunda beni Erzurum Nenehatun Kız İlk Öğretmen Okulu’na, Bedri’yi Erzincan’ın Selim ilçesi Ortaokulu’na, Hayrettin’i de Kayseri’nin bir ortaokuluna sürerek sorunu kapatmış oldular. Soru-8: Eğitim Enstitülerine seçilecek öğrencilerin seçiminde öğretmenlerin görüş birliği içinde olmaması sizi ne gibi güçlüklere taşıdı? Bundan söz eder misiniz? Yanıt-8: Lise son sınıf öğrencilerinden Eğitim Enstitüleri’ne gitmek isteyen öğrenciler öğretmenler kurulundan geçirilir, öğretmenlerin görüşleri alınarak öğretmen olup olamayacakları kararına varılırdı. Öğretmenlik mesleği için doğal bir seçkiydi bu. Öğretmenler kendilerine verilen bu yetkiyi kullanıverince olumsuz sonuç alanlar öğretmenlere karşı olumsuz tepkilerini gösterirlerdi. Soru-9: “Buzlar Çözülmeden” adlı oyun sonrasında Erzurum’un sağ basınının suçlayıcı yaygarasından sonra sorumluların sessiz kalışlarını neye yorumluyorsunuz? Yanıt-9: O kentte sorumluluk alanlar özellikle yönetimce seçilerek gönderilen, görevlendirilen sorumlulardı. Seçilenler böyle olunca, onların yönetim biçimi de olumsuzluklarla yüklü oluyordu… Soru-10: Yaşamöykünüz ve mesleki çabalarınız gözden geçirildiğinde, etkinliklerinizin başında müsamere ve tiyatronun çok önemli yer aldığını görüyoruz. Yapıtınızın başından sonuna bu etkinlikleri şöyle sıralamak olası: Karaağaç köyünde Cumhuriyet Bayramı nedeniyle müsamere, Bozüyük Atatürk Đlkokulu’nda Keloğlan’ı, yine Cumhuriyet Bayramı nedeniyle Bilecik’te Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’i canlandırdınız; Tokat’ta Tiyatro Derneği kanalıyla Turgut Özakman’ın Ocak adlı yapıtını il ve ilçelerde sahnelediniz, Suşehri’nde ve çevresinde Güngör Dilmen’in Kurban’ını oynadınız, Erzurum’da kızınız Demet’in ilkokulunda Vur Emri adlı yapıtta görev aldınız; Yine Erzurum’da Öğretmenokulunda Fehmi Başkurt’un Buzlar Çözülmeden adlı yapıtıyla öğretmen okullarının kuruluş yıldönümünü kutladınız, ardından bin bir sıkıntı yaşayarak Edirne Öğretmen Okulu Müdürlüğünden ĐneboluĐlyasbey köyü ortaokulunun öğrencileriyle Üfananın Gelini’ni sahnelediniz. Bu denli yoğun çalışmalarınız altında tiyatroya yönelişinizin nedenlerini açıklar mısınız? Yanıt-10: Tiyatronun eğitimde en güçlü araç olduğu inancındayım. Bunun etkinliği yaygın ve örgün eğitimde de geçerlidir. Her öğretmenin bir aktör olmasına inanan bir kişiyim. Ayrıca halk eğitiminde de etkin bir araçtır tiyatro. Soru-11: Sevi, sevgi her genç kızın da, oğlanın da yaşadığı serüvendir. Bunca dalgalı bir yaşamın derinlerinden gelen, daha önce sıcaklıklarını duyumsadığı iki yaştaşıyla mektuplaşırken Gazi Eğitim Enstitüsü sonrasında Tokat Öğretmen Okulu’na atandınız. Öğretmen odasında otururken sigara tutkunuz ağır bastı. Dudaklarınızda sigaranız kibrit aramaya başladınız. O anda, daha önce hiç tanımadığınız çevik bedenli bir elde ince yapılı, küçük sedef kakmalı bir çakmağın yalımı yüzünüzü aydınlatarak, sigaranıza uzanıverdi. Sigaranızı yaktıktan sonra onun yüzüne baktınız. O ise çakmağı size uzatarak “Bu size yakışır!” diyerek ilk armağanı aldınız. Bu yüreğinize düşen ve ötekileri unutturan güçlü bir sevi tutkusuna yöneliş miydi? Yanıt-11: Evet, gerçekten öyleydi, şunu da vurgulamam gerekir ki sonu mutlu bir evlilikle bitti. Bu evlilikten çok sevdiğim iki çocuğum oldu ve çok mutlandım. Soru-12: Bundan sonraki dönemde yeni birlikteliklerinizin birbirini izlediğini görüyoruz. Örneğin Yeni İlköğretim Müfredat Programında, Beden Eğitimi Derslerinde öngörülen değişikliklere göre Öğretmen Okulları’nda nasıl uygulama yapılması gerektiği üzerinde çalışma yaparken, Beden Eğitimi Öğretmeni Faruk Sükan’a Meslek Dersleri Öğretmeni olarak bu konuda Özel Öğretim Metodu dersinde Lafonten’den “Tilki ile Karga” masalını konu olarak derse uygulamasını sağladınız. Başarılı bir sonuç alınınca Öğretmeni Pakize Hanım Faruk Bey’e dönerek ,“Aldığın destek çok kuvvetli, bunun değerini bil,” dedi. Bu konu aranızdaki sıcak ilişkiye yeni katkılar verdi mi? Yanıt-12: Evet verdi, aramızdaki bağ daha bir sıcaklaştı ve bizi birbirimizden kopamaz duruma getirdi. Bu ilişkinin güzel bir yanı da bu ilişkiyi hızlandıracak devinimlerimiz ivme kazandı. Soru-13: Güzelyalı’daki evlenme teklifi bu gelişmenin bir sonucu muydu? Yanıt-13: Kuşkusuz bu gelişme çok mu çok etkili oldu. Soru-14: Her şey güzeldi ama parasız pulsuzdunuz her ikiniz de. Bu yoksunluğu nasıl karşıladınız ve nikâh masasında buldunuz kendinizi? Yanıt-14: Kolumdaki bileziği bozdurarak, Kapalı Çarşı’dan nikâh giysileri aldık. Balayı için de yakınlarımız olanlardan yani nikâh şahitlerimizden borç para aldık ve Yalova’ya yöneldik… Soru-15: Karı-koca Sükanlar’ın herkesi “şaşkınlığa taşıyan” yanları var. Bu şaşkınlık içinde kalan anneniz var, Tokat’a döndüğünüzde de meslektaşlarınız… Bu konudan birazcık söz eder misiniz? Yanıt-15: Annem, damadının yüzüne bakarak, “Bula bula bu keli mi buldun?” dedi. Tokat’a döndüğümüzde de dostlarımızın pek çoğu şaşkınlaştı. Özellikle kayın validem bizi kutlamaya gelenlerin sayısını saymış bir de dikkatsizlik yüzünden kırılan bardaklarının çokluğuna üzülmüştü. Soru-16: Yine karı-koca olarak güzel bir yanınızı da vurgulayalım, yoksunluklar içinde çırpınan öğrencilerinize kucak açmanız, onların eğitimlerini sürdürmeleri için çaba göstermeniz, bu konuyu biraz açar mısınız? Yanıt-16: Tokat’ta özellikle gündüzlü öğrencilerimizden çok güç durumda olanlara olanaklar yaratmaya çalışıyorduk. Bu konuda eşimle tamamen uyum içindeydik. Başarılı olmaları için özen gösteriyorduk. Para, giysi, barınacak yer bulma yardımları yapmaya çalışıyorduk… Soru-17: 1965 seçimleri, dünya görüşünüze ilk “darbe” oldu diyebilir miyiz? Bir yandan kızınız Demet aynı yılın ilkyazında doğmuş, öbür yandan da eşiniz Sivas Ortaokulu’na sürülmüştü. O günlerdeki içinde bulunduğunuz ruhsal sıkıntıdan söz eder misiniz? Yanıt-17: Evet, 1965 seçimleri bize hem sevinç, hem de hüzün verdi. Kızımız Demet’in doğumu sevinç, Đşçi Partisi’nin Tokat’ta seçimi yitirmesi hüzünlendirdi bizi. Ayrıca seçim sonunda eşimin “huzur içinde çalışması için” Sivas Atatürk Ortaokulu’na sürülmesi ailemizin parçalanmasına neden oldu. Her ikimiz de tek maaşa kalarak ekonomik sıkıntı da çektik… Soru-18: Yapıtınızın bir yerinde “Faruk, yaşamı boyunca aile sorunlarımızdan kaçtı. Hiçbir zor günümde yanımda olmadı,” diyorsunuz. Oysa Erzurum’daki, Suşehri’ndeki vb gibi nice değişimlerdeki iyi ilişkilerinizi yansıtıyorsunuz. Biliyorum bu özel bir konu ama, siz açık yürekli bir eğitimcisiniz , bu konudan biraz söz eder misiniz? Yanıt-18: Gerçekten toplumsal amaçlarda birlikteliğimiz birdi ama, ne yazık ki aile yaşamımızda gereken desteği eşimden görmedim. Çalışırken ayrı yerlerde bulunduğumuzda birbirimizle ilişkilerimizin sıcaklığı sürdü. Emekli olup da bir araya gelince ailenin bütün yükü üzerime çöktü. Faruk Bey kendi sorumsuz dünyasında yaşarken, ben evimin ve çocuklarımın eğitim sorunlarıyla savaşmak zorunda kaldım. Soru-19: Suşehri’nden Danıştay kararıyla Erzurum’a döndünüz ama, üzerinizdeki karabulutlar daha bir yoğunlaştı. Bunu en güzel dile getiren de sizden sonra Öğretmen Okulu’na atanmış olan Gülay Hanım dile getirmiş gibidir. Ne diyordu Gülay Hanım “Sizi çok merak ediyordum Şu anda şaşırmış durumdayım. Bana sizi başka türlü anlatanlar, önce boynunuza sarıldılar. Sizi tanıma işi bana kaldı.” Bu iki yüzlülüğe siz ne dersiniz? Yanıt-19: Ne diyelim, Gülay Hanım bir yerde bunu görmüş, oysa buna benzer davranışları pek çok yerde yaşadım ben. Soru-20: Yine Erzurum’dayız, eşiniz Faruk Bey evinizin bulunduğu sokağa döneceği sırada “faşolar”ın saldırısı na uğrar, öylesine bir saldırıdır ki her yanı yara bere içinde kalır. Olayın failleri de bulunamaz. Polis duyarsızdır. O günlerde ülkemizin her köşe bucağında böylesi saldırgan davranışlar olurdu ama, bu yönden Erzurum nasıldı o günlerde? Yanıt-20: Ne yazık ki o günlerde Erzurum daha bir berbattı. Evimiz taşlandı, yolumuz kesildi, yerel gazetelerde hakkımızda suçlayıcı yazılar yar aldı. Sorumlulardan hiç kimsenin kılı kıpırdamadı… Soru-21: Ankara günleriniz… Biriniz atandığınız için, siz de Ankara’daki bir kursa katıldığınız için karı-koca bir araya gelmenin sevincini yaşarken, bu kez de ayni nedenlerle eşiniz bir başka yere kursa çağrılır, yine ayrılık düşer aranıza. Gerçekten bu denli şanssızlığı neye bağladınız? Yanıt-21: Ben Ankara’daki kursa giderken, eşim de Erzurum’daki kayak kursuna gönderilmiş, her iki konumda da bizim bir arada olmamız amaçlanmış ama, ne yazık ki bu ayrılık bir yazgı gibi alnımıza yazılmış işte!.. Soru-22: Ankara Yunus Emre Ortaokulundan Edirne Kız Öğretmen Okulu öğretmenliğine ve yöneticiliğine gönderilmeniz nasıl etkiledi sizi? Yanıt-22: Kendimi haklı gördüm. Öğretmenliğim süresince yaptığım eleştirilerin yerinde olduğunu gördüm. Yetki sahibi olunca pek çok işlerin yapılabileceğini anladım ve yaptım. Bunu 1975 yılında mezun ettiğim öğrencilerimin 15 Mayıs 2010 da toplandıkları Kuşadası’nda şu sözlerle dile getirmelerinden anladım: “Bize bir yıl müdürlük yaptın, bin yıla bedeldi. Elden ele odun taşımamızı, tarım kooperatifimizi, sınıf gezilerimizi, sabah jimnastiklerimizi, 19 mayısta oynadığımız halk oyunlarını asla unutamıyoruz…” Soru-23: Edirne’ye ikinci gelişinizde Kız Öğretmen Okulu öğretmen lisesi olarak karşınıza çıktı. Bu yeni konumdan etkilendiniz mi? Yanıt-23: Elbette etkilendim. Örtülü biçimde öğretmen okulları kapatılmıştı. Lisenin başına koymuş oldukları öğretmen sözcüğüyle halkı kandırmışlardı. Ülkem için Köy Enstitüleri’nin kapatılmasından sonra en büyük kötülüktü. O günkü düşüncelerimi Milli Eğitim Bakanı’na bildirmiştim. Soru-24: Sizden önceki müdür arkadaşınızın veda konuşmasının sonunda “Umarım gelen gideni aratmaz, her şey gönlünüzce olsun,” diyerek bitirmiş konuşmasını. Sizin meslek sevginizi bilmediği halde nasıl böylesi bir sonuca ulaşmış oldu ki? Yanıt-24: Ben de ona şu karşılığı vermiştim: “Beni hiç tanımadığınız halde bu yargıya nereden vardınız? Oysa ben sizi en iyi dileklerle, alkışlarla uğurlamak isterdim.” Nadir GEZER: Yardımlarınız için teşekkürler Lemanser Hanım. Lemanser SÜKAN: Ben de size teşekkür ederim. NOT: Lemanser SÜKAN’ın Nisan 2010’da Memleket Yollarında adlı bir ANI kitabı yayımlandı. Kitapta Köy Enstitülerindeki öğrenciliğini ve değişik kademelerdeki öğretmenliği sırasında yaşadıklarını anlatıyor. Kötü baskısına, acemi yayın yönetimine, özensiz redaksiyonuna karşın keyifle okunacak, türünde gerçekten başarılı bir yapıt olan kitap, 1940 lı yıllardan 1980 yıllara kadar eğitim sistemimizi ve Anadolu’yu, ne istediğini hala çok iyi bilen, çok renkli bir hanımın gözünden, kalbinden, içeriden anlatıyor. Okurken keşke daha yetkin ellerde, özenle, daha çok kişiye ulaşacak bir düzenekte, en az iki cilt yapılsaydı bu kalın hacimli kitap diye düşünüyorsunuz. Kadınlarımızın, kızlarımızın o kitaptan, geçmişin köylü kızı, dünün yönetici öğretmeni, bugünün savaşımcı dernek yöneticisi ve aydını Lemanser SÜKAN’dan alacağı çok ders bulunmakta. Bu derslerin başında özgürlüğün bir bağış, armağan olmayacağını, ancak iyi bir eğitim, yükseltilen bir bilinç ve amaca kilitli bir emekle elde edileceği var. Yukarıdaki söyleşi kitabın izleğinden hareketle Nadir GEZER ve Ayten YALÇIN tarafından yapıldı. Yayımlanması için maviADA'ya verildi Şenol YAZICI * ada maviADA 18. SAYI YAZ 2010

  • Aramızdan Bir Kimse

    Nadir Gezer ile Birlikte * Nadir GEZER’i önceden bilsem de asıl tanımam maviaDA Dergisinin kuruluş aşamasında oldu. Şenol Yazıcı’nın yazın dünyasından, insanî özelliklerine özel önem verdiği ender insanlardan biriydi Nadir GEZER. Bir Pazar günü bizi misafir etti, oturduk, konuştuk. maviADA’yı anlattık ona. Heyecanla karşıladı. Şaşırmıştım. Onca yapıtın sahibi,onlarca dergiye tanıklık etmiş bu usta, uzun bir kıştan sonra bahar gelmişçesine sevinçle kucaklayıp konuk etmişti bizi. Şimdi aradan geçen dört koca yıldan sonra, temelinde onun olduğu ikinci sayımız bu ve o, yine aynı dinçlikte, aynı heyecanda... İnsan sormadan edemiyor. Rafların genetiği değiştirilmiş yazarları, yazdıklarınızdan bir şey olmamasının nedeni, sizin bu heyecanı duymayışınız olmasın sakın? Sahi kitap satış rakamları ve reklâm amaçlı tanıtım ve övgü yazıları hariç, gerçek okur tepkisiyle karşılaştınız mı hiç? Sizi hiç aileden biri gibi kucaklayan oldu mu? Öykücülüğünün 25. yılında ağırlamıştık ilk Nadir Amca’yı. 3. sayımızdı. Benim de ilk kitabımın çıktığı zamanlar. O zaman bu denli ciddî bakmıyordum yazma işine. Allah’ın o özel yeteneği verdiği; ama dünyayı kendinden ibaret sanan ve mutlak dolu dolu yaşanması gerektiğini düşünen toy bir çıraktım. Sevgili Şenol Ağabey’e az çektirmedim, sırası gelmişken ona da üzgünüm diyeyim. Benim önemsemeyen tavırlarımın yanında, 25 yıllık emeği ve başarısıyla Nadir Gezer duruyordu. Tüm soyluluğu ve alçakgönüllülüğüyle. Kitap fuarlarından açıkoturum ve söyleşilere, her etkinliğin en ön safındaydı hep. Her üç kişiden dördünün yazar/şair olduğu ve sadece adı geçiyorsa destek olup omuz verdiği toplumumuzda, ilerleyen yaşına rağmen yazma eyleminin emekçilerindendi Nadir Gezer. Ve onun adı hala aynı büyüklükte, hala aynı ışıltıda parıldıyor. Şenol Yazıcı’nın ona neden önem verdiğini şimdi daha iyi anlıyorum. Dosyalarımızdan biri Anadolu Edebiyatı olunca yanı başımızda bir çınar gibi duran Nadir Gezer’i unutur muyduk? Bu söyleşiyi, maviADA’nın o ilk günlerinde tuttuğum notlar da dâhil olmak üzere, çeşitli etkinlik öncelerinde ve kitap fuarlarında yaptığımız sohbetleri ve Nadir Amca hakkında yazılmış yazıları derleyerek hazırladım. Yardımlarından dolayı kendisine bir kez daha teşekkür ediyorum. Ömrün uzun, soluğun hep böyle olsun Nadir Amca. Yusuf YAĞDIRAN maviADA: Sevgili Nadir Gezer, öncelikle görüşme isteğimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederek başlamak istiyoruz. Nadir GEZER: Ben de göstermiş olduğunuz ilgiye çok teşekkür ediyorum. maviADA: Her görüşmenin Amentüsüdür, biz de öyle başlayalım. Kimdir Nadir Gezer, kısaca anlatır mısınız? Nadir GEZER: Öykü ve roman yazarıyım. 19 Mayıs 1930 yılında Bursa’ya bağlı İnegöl ilçesinin Eymir köyünde doğmuşum. Eymir İlkokulu(1945), Arifiye Köy Enstitüsü(1952), Gazi Eğitim Enstitüsü Fen Bölümü(1954) mezunuyum. İngiltere’de iki yıl dil eğitimi gördüm(1966– 1968). Çorum (1952), Derik/Mardin (1954–1955), Beşikdüzü/Trabzon (1956–1959), Manisa (1959–1962),İnegöl/Bursa(1962–1968), Diyarbakır (1968–1971) ve Bursa’daki(1971–1980) MEB’e bağlı köy ve merkez okullarında öğretmenlik yaparak emekli oldum. Türkiye Yazarlar Sendikası, Edebiyatçılar Derneği, Dil Derneği, Atatürkçü Düşünce Derneği üyesiyim. İlk şiirim “Son Yolculuk” 1968 yılında Sorunlarımıza Işık adlı bir gazetede (İnegöl); ilk öyküm de Fakir Baykurt’un tanıtıcı bir yazısıyla birlikte Türk Dili dergisinde (sayı:330, Mart 1979) yer aldı. Diğer ürünlerim Türk Dili, Edebiyat ’81, Dönem, Kıyı, Yaba - Öykü, Damar, Cumhuriyet Kitap, Biçem, Yeni Biçem, Çağdaş Türk Dili, Yaklaşım, maviADA dergileri, Cumhuriyet ve Bursa’daki yerel gazetelerde yayımlandı. maviADA: Peki, yazın yaşamınıza özel bir başlık açıp değinelim isterseniz. Nasıl başladınız yazmaya, küçüklükten gelen bir esin miydi sizi yazma eylemine iten? Nadir GEZER: 12 Kasım 1966 günü Edirne’den ayrılmış, Avrupa topraklarında trenle yolculuğa başlamıştım. Yolculuğum İngiltere’ye. Londra’dan da Exeter’e yolculuk, ülkemin anlaştığı dil okulu orada ve ben bir İngiliz’in evine ücret karşılığı konuğum. Şık bir odam var. Babamı kanser sayrılığından yatar bırakmıştım. Önce onun yitiklik salığını aldım işte bu odamda. O güne dek kalemi elime alıp, yazın dünyama katkıda bulunacak tek satır yazmamıştım. 28 Ocak 1967’de ilk kez duygulanmışım, şu dizeleri karalamışım: “ Bir odam var dört duvarla sarılı Bir odam var içi yalnızlıkla dolu ” “Bir Oda” şiirimin adı. Çocuksu dizeler sıralanmış art arda. Bu şiirden sonra yazın dünyama beni sürükleyen ve birbirini izleyen şiirler yazmışım. Eşim, haftada bir (ayda bir de Varlık dergisini ekleyerek) Bana Cumhuriyet gazetemle Varlık dergisini gönderiyordu. Bir yandan İngilizce çalışıyor, öbür yandan da gazetemle dergimi baştan sona okuyordum. I. defterime 44, II. defterime 51, III. defterime 30 olmak üzere toplam 125 şiir yazdım bu dönemde. Bu şiirlerimin yüzünü (100) daha sonra “Karbeyazı Geceler Üstüne adlı yapıtımın arka sayfasına koymuştum. Yine bu şiirimi İngiltere’den dönüşte İnegöl öğretmenlerinin yayın organı olan Sorunlarımıza Işık(TÖS) adlı 15 günde bir yayımlanan gazetede yayımlamıştım. Sonra uzun bir suskunluk… maviADA: Böyle şevkle başlamışken neden susmayı tercih ettiniz? Bu bir tercih miydi, yoksa zorunluluk mu? Nadir GEZER: İngiltere’den dönüşte Diyarbakır Koleji’nde üç yıl çalıştım. Bursa’da yeni bir kolejin açılması nedeniyle(1970’de) Bursa’ya atandım. Kısa bir süre sonra da kolejin yönetiminde görevlendirildim. Gerek Diyarbakır’da gerekse Bursa’da yoğun çalışmam nedeniyle ilgilenemedim.. 1978’in Kasım ayında Anadolu Lisesi’nin yönetiminden kendi isteğimle, öğrenci alımlarındaki etiksizlikler nedeniyle ayrıldım, mesleğimin geri kalan iki yılını Atatürk Lisesi’nde tamamlarken, yöneticilikten ayrılmam nedeniyle kendime özel çalışma zamanı ayırabildim. İşte o sıra dört öykü üzerinde çalıştım. Bu dört öykümü Türk Dili dergisine yolladım. Bu arada sevgili Fakir’e de bir mektup yazarak durumumu anlattım. Çok kısa bir süre sonra Fakir’den aldığım mektup, yazma isteğimi olağanüstü kamçıladı. Benden yaşamöyküm isteniyordu; iki öyküme bir arada-aynı sayıda- yer vereceklerini bildiriyorlardı. O yıl yaşım 48’den 49’a gidiyordu. İstenilen bilgileri hemen yazdım ve postaladım. Ve ilk sayıda “Muhbir Halil” adlı öykümle “Zeybek Ahmet”e arka arkaya yer verildi(1 Mart 1979 tarih ve 330 sayılı dergide). Fakir Baykurt, “Öyküde Yeni Bir Arkadaş: Nadir Gezer” başlıklı yazısında şunları söylemişti: “Türk Dili; okuru, ozanı, yazarı bol bir dergi. Postacıların getirdiği zarflardan dolu dolu şiirler, öyküler, değini yazıları, incelemeler çıkıyor. Yazı kurulu bunları inceliyor. Seçilenler sıraya giriyor. Sıra bekleyenler dosyaları dolduruyor. Çoğunlukla yeni başlayanların benzer nitelikli çalışmaları bunlar. Bu bolluk içinde bir bakıma kıtlıktır yaşadığımız. Ama arada bir parlayıveren, umut veren, usta işi parçalar yüzlerimizi ışıtır. Kurulda birbirimize uzatır, “şunlara bir de sen bak!” dediğimiz olur. Bu sayıda okuyacağınız “Muhbir Halil” ile “Zeybek Ahmet” bunlardan. Nadir Gezer, öğretmenlik yaptığı Bursa’dan dört öykülük bir zarf yollamış dergiye. Birer tane bölüştük. Okuyup yeniden buluştuğumuz- da aynı sözleri söyledik birbirimize: “Yapıdaki başarı, usta işine benziyor. Dil güzel. Konulara yaklaşım yeni…” Yaşam denizinde uzun uzun kulaç atmış bir insanın yalın ve sıcak anlatımıydı bizi etkileyen. Dilde ve anlatımda görülen ufak tefek savrukluğun yanında kurgudaki sağlamlık ve arınmışlık bu öykülerin ilk göze çarpan özelliğiydi. Yazar ele aldığı insanları ve olayların geçtiği çevreyi yakından tanıyordu. Bu yüzden anlattıkları inandırıcı oluyordu. Nadir Gezer’e başarılar diliyoruz. Çalışkanlığının verimlerini merakla bekliyoruz.” maviADA: Şüphesiz onur verici sözler. Hele Fakir Baykurt gibi bir devin kaleminden çıkmış olması… Sözünüzü kesmiş olmayalım. Devam edin lütfen. Nadir GEZER: Daha sonra iki öyküme daha farklı sayılarda yer verildi. Bu gelişmenin ardından çalışmalarıma hız verdim. 1981 yılında Nevzat Üstün Öykü Yarışmasına dokuz öykülük bir dosyayla Hanife Nine’den Öyküler katıldım. 5.11.1981 tarihli yıldırım telle Umut Sanat Ürünleri Yönetmeni Seher Karabol imzalı şu haberi aldım: “Sizi kutlarız. 81 Nevzat Üstün Öykü Ödülünü aldınız. 8 Kasım Pazar günü Şükran Üstün’ün evinde saat 17.00’da toplantımız var.” Belirtilen gün ve saatte söylenilen adreste buluştuk. Plâketimizi aldık, resimler çekildi. Ertesi gün İstanbul Radyosunda Cumhuriyet Gazetesinde yapılan söyleşilere katıldık. Yazko Edebiyat dergisinde, yargıcılar kurulu kitabımı şöyle tanıttı: “Nadir Gezer, acı tütünün tozunu, toprağını, acı zifirini biliyor. Köy yaşamının ağır işçisi kadınların acılarla dolu yaşamından dolu dolu kesitler veriyor Hanife Nine’den Öyküler’de. Bursa’nın İnegöl insanlarını, Eymir köyünün kadınlarını veriyor, ilginç konuları işleyerek…” Hanife Nine’den Öyküler adlı yapıtımın ilk basımı “Ödül Alan Kitaplar”dan, sonradan da dört öykümün eklenmesiyle Başak Yayınlarından ikinci basımı çıktı. maviADA: Öykünecek bir başarı. Başlangıç noktanız bu ödül olsa gerek. Hanife Nine’den sonra neler oldu, onlardan da söz eder misiniz lütfen? Nadir GEZER: Daha sonra Güneş dergisinin 21. yy. yarışmalarının (1990/91) birincisinde, öykü dalında, “Döktürü” adlı öykümle 9. olarak “En İyi On Eser” mansiyon ödülünü aldım. Yine ilk romanım “BOŞLUKTAKİ ADAM” Ferit Oğuz Bayır yarışmasında “mansiyon”la değerlendirildi. Ayrıca 2001’de ÇGD Bursa Şubesi Eğitim ödülünü kazandım. maviADA: Tam anlamıyla eğitime ve yazına adanmış bir ömür… Peki, bu ömre kaç yapıt sığdırdınız? Nadir GEZER: Yapıtlarımı gün ışığına çıkma sırasına göre şöyle sıralayabilirim: Hanife Nine’den Öyküler(1981)–Dört yeni öykü eklenmiş ikinci baskısı(1995) – Öykü/Yürüyen Gece(1988) – Öykü/Puslu Hüzün(1989) – Öykü/Kırılgan Umutlar(1998) – Öykü/Şenlet Öğretmenin Destanı(2000) – Şiir/Öykü/Boşluktaki Adam(1990) – Roman/Aydınlığa Yürüyenler(1993) – Roman/Yalnız Adamın Düşleri(2000) – Şiir/Roman/Karbeyazı Geceler Üstüne(2000) – Şiir/Yerodamdan Notlar(1998) – Deneme/Yitikler Arasında Zaman(2000) – Yazarlar üzerine Çalışmalar/Mustafa Kemal, Ulusal Eğitim Köy Enstitüleri(1999) – Eğitim/Uludağ Eteklerinden Sis dağına(2002) – Gezi/Yürek Bağı(2005) – Öykü/Küçük Şirin Evin Gizleri(2005) – Roman/Muştucu Ata ve Onun Yaratıları(2009) - Roman maviADA: Sevgili Nadir Gezer, şüphesiz ki siz toplumcu-gerçekçi edebiyatın başat yazarlarındansınız. Doğan Hızlan bir değerlendirmesinde, köy hikâye ve romanlarında rastlanan konulara yeni boyutlar, yeni tatlar, yeni insancıl yaklaşımlar getirdiğinizi vurguluyor. Siz ne düşünüyorsunuz? Nadir GEZER: Benimle ilgili en önemli noktayı Nazım Kutlu vurguluyor: “ Yaşanmış ve yaşanmakta olan toplumsal sorunları öykülerin çıkış noktası yapıyor. Fakat toplumsal sorunları anlatacağım diye insan gerçeğinden uzaklaşmıyor. Öykülerde toplum-birey ilişkisi çelişki ve karşıtlık temelinde yükseliyor.” Ben bu halkın bir bireyiyim. Hep onların yanındaydım. Sıradan bir gözlemci niteliğinin çok ötesinde bir bağ var onlarla aramda. Ben yaşadığımı, duyumsadığımı yazdım hep. Başarımın temelinde de bu birlikteliğin olduğunu düşünüyorum. maviADA: O zaman sizin masabaşı edebiyatı yapmadığınızı dile getiren Ruşen Hakkı’nın söyledikleri de birebir doğruyu yansıtıyor. Yapıtlarınız için “onun eserindeki tüm kadınlar ve erkekler biz yaşadık, yaşıyoruz derler” diyor Ruşen Hakkı. Nadir GEZER: Evet, aslında özü bu. Sadece Ruşen Hakkı değil, Mehmet Başaran, Muzaffer Uyguner ve Mahmut Makal da aynı temelde ele almışlardır yapıtlarımı. “Yürüyen Gece” üzerine yazan Mehmet Başaran ve Muzaffer Uyguner’in; “Puslu Hüzünler”İ gönendirici bir aşkla değerlendiren Fahrettin K. Nitter ve Nazım Kutlu’nun; “Aydınlığa Yürüyenler” i aydın kalemiyle daha bir ışıldatan Mahmut Makal’ın söylediği her bir söz, ne denli doğru yaptığımı görmemde yardımcı olan birer aynadır benim için. maviADA: Saydığınız adlar içinde Mahmut Makal’a özellikle değinmek ve “Aydınlığa Yürüyenler” üzerinde yaptığı değerlendirmeden bir bölümü dile getirip sözü size bırakmak istiyorum. Diyor ki Mahmut Makal, “Aydınlığa Yürüyenler’in oluşmasını iki yönden önemli sayıyorum. Birinci yönü, araştırmanın çok yönlü yapılmış olmasıdır. İkinci yönü de olaylar dizgesini yazarın kafasında ve yüreğinde yoğurmasıdır. Köy Enstitüleri gibi bir olayın olgunlaşması, yazarda bir dürtü oluşturması, ancak ve ancak böyle olabilir. Nadir Gezer, yapıtını hem çok yönlü bir inceleme süzgecinden geçirerek oluşturmuş, hem de olayları akıcı bir dille anlatmış; kafasında ve yüreğinde yoğurarak yazdığı romanını okura sunmuş. Aydınlığa Yürüyenler, belgesel bir yapıt değil. Ama belgesel verilerden yararlanmış. Arifiye Köy Enstitüsü’nün ilk kuruluş yılından son yıkılış yılına kadar süreyi bütünüyle vermiş.” Nadir GEZER: Aydınlığa adanmış bir ömrün öznesi onur olsa gerek. Ve bu “onur” nişanesi, çok az kişi ya da kuruma Köy Enstitüleri’ne ve onun cefakâr eğitim emekçilerine yakıştığı kadar yakışır. “Aydınlığa Yürüyenler”le bu halkın Köy Enstitülerine olan vefa borcunu ödemeye çalıştım ben. Yapıtım, bugün yaşanan pek çok acıya ışık tutar aslında. Yaratıcı aklın yittiği noktaya götürür okuru. Bugün içinden çıkılmaz hale gelen(kangrenleşmiş) toplumsal aksaklıkların, hangi karanlığın sonucu olduğuna… maviADA: Öykücülüğünüzde Anadolu insanını anlatma becerinizin yanı sıra Türkçeyi kullanma ustalığınızın da payı büyük. Arı bir dili halı dokur gibi dokuyorsunuz. Buradaki ölçütünüz nedir? Nadir GEZER: Gerek Türkçeyi kullanmada, gerek anlatım tekniklerini seçme ve kullanmada, Anadolu işi yaklaşımı seçtim hep. Kaynağını atalar sözünden ve imece köy yaşamından alan diyaloglar ve eylemlerle örülmüş bir yapıdır benim yapıtlarımda bulduğunuz. Aslında çok basit bir gerçekten yola çıkıyorum yazarken “bulanık suda balık avlanmaz”. Bu yüzden lâfı dolandırmadan, bezeme ihtiyacı hissetmeden, gerçeğin doğasına en uygun şekilde söylüyorum. Yapıtlarımın dilindeki açıklığın, arılığın ve yalınlığın sebebi budur kısaca. maviADA: Zaman ve mekân kullanımında da aynı mihenk taşını kullandığınızı söylemek yanlış olmaz herhâlde? Nadir GEZER: Söz ettiğiniz yaşayan mekânları yaşanan zamanlarla anlatmaksa haklısınız. Halkı anlatıyorsanız ve o halkın bir parçasıysanız bir şeyi çok iyi bilirsiniz. Evrenin en köklü yasası, “emek ve sömürü veraseti”dir. Bu gerçek, tüm yapıtlarımda esastır. Tabiî bu köklü sorunun en yürekli ve cefakâr yüklenicisi Anadolu kadını da… maviADA: Ömrünü eğitim ve yazın dünyasına adamış “nadir bir çınar”sınız. Sizi yazdıklarınızla eş anmak ve değerlendirebilmek kolay değil. Bir ömürlük mücadele ve emek, bir iki sayfaya sığmaz elbet; ama önsözü olmayan kitap yoktur sonuçta. Okurlarımıza bu görüşmeyi bir önsöz bilip sizi kendi satırlarınızla okumalarını önermektir bize düşen sonsöz. Karanlığın bunca çoğaldığı bir dünyaya aydınlığa yürümek düşer nihayet. Görüşme isteğimizi aynı sevinçle karşıladığınız, bizi ışığınızdan mahrum bırakmadığınız için çok teşekkür ediyoruz. Nadir GEZER: Ben de size çok teşekkür ediyorum. Anadolu’nun sesi tümden kısılmamışsa; egemen güçler, yazın dünyamızı bütünüyle ele geçirememişse; bunda en büyük pay sizlerin, maviADA gibi İMECE dergilerindir. Sağ olun, var olun… * maviADA Dergisi GÜZ 2010 SAYISI

  • Söyleşiler

    Türk ve Dünya Edebiyatından söyleşi örnekleri bulacağınız, maviADA'nın yaptığı sayısız SÖYLEŞİLERİ okuyabileceğiniz... SÖYLEŞİ sayfamızı görmenizi öneririz.

  • SAMİM KOCAGÖZ’LE  Söyleşi

    /SAMİM KOCAGÖZ/ Aydın Söke'nin tanınmış bir çiftçi ailesinden gelen Kocagöz, toplumcu gerçekçi köy romanının önemli isimlerindendir. Köy ve kasaba insanlarının sorunlarını, günlük yaşamlarını ve duygularını anlatır. Güçlü gözlemleri ,yalın bir dili ve gerçekçi bir tutumu vardır. Dünya Hikâyecilik Yarışmasında “Sam Amca” adlı öyküyle birincilik ödülünü kazanmıştır. Konularını doğup büyüdüğü yörenin toprak meselelerinden, sınıf çatışmalarından, siyasi çekişmelerinden almıştır. “İkinci Dünya”, “Yılan Hikâyesi”, “Bir Çift Öküz” romanlarında doğup büyüdüğü Batı Anadolu’da Menderes Nehri çevresindeki köy ve kasabalarda yaşayan köylülerin sorunlarını köylü-ağa, köylü idare çatışması içinde ele almıştır. “Kalpaklılar” ve “Doludizgin” romanlarında Kurtuluş Savaşı’nı ele almıştır. Batı cephesini anlatmıştır. Kişileri çok canlı tasvir etmiştir. “Onbinlerin Dönüşü” romanında konusunu İstanbul Üniversitesi çevresinde gelişen olaylardan ve fikir çatışmalarından alır. Söyleşi ölümünden önce yapılmış ve maviADA'nın 2007 Güz sayısında yayınlanmıştır. ​Asım ÖZTÜRK: “Mor Ötesi”, sizin kaçıncı romanınız oluyor? Bu romana gelinceye değin yazdığınız romanlarda, Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşadığınız kesitlerine nasıl yaklaştınız? Samim KOCAGÖZ: “Mor Ötesi”, benim onuncu romanım oluyor. Romanlarımda, Mustafa Kemal Paşa’nın halkı ile birlikte yaptığı Kurtuluş Savaşı, sömürgecilere karşı ölüm kalım savaşı vardır (Kalpaklılar – Doludizgin). Bu savaştan sonra, cumhuriyetimizin halka inmesi, yerleşmesi vardır (Nabi’nin Park Kahvesi). Halkın toprak kavgası, bu açıdan çok partili yönetime bakışı vardır (Yılan Hikayesi). Halkın çeşitli sınıflarının Cumhuriyet’in kuruluşuna, gelişmesine bakış açısı vardır (İzmir’in İçinde). Halkın içinden çıkıp, halkı ile bütünleşmek isteyen gençliğin kaynaşması vardır (Onbinlerin Dönüşü). Kısacası her romanım, halkımızın kaynaşmasını, dalgalanmasını ele almaktadır. Ne var ki bu ele alış; kararla, şöyle yapayım, böyle yazayım diye bir ele alış değil, içimden gelen bir duygu, halkıma duyduğum sonsuz bir ilgi ve sevgidir. Elbet bu söylediklerim, yine on cildi bulan öykülerim için de geçerlidir. Asım ÖZTÜRK: “Mor Ötesi”, son on yılın, belki daha önceden başlayan toplumsal çöküntünün, kişiler üzerinde yaptığı ahlak çözülmelerinin bir aynası mıdır? Samim KOCAGÖZ: Bu söylediğiniz doğrudur. Bir de yıllar yılı süregelen bilimcilere, sanatçılara yapılan baskıları, gerçekçi gözlemlerle dile getirdiğini söylemeliyim. Asım ÖZTÜRK: Sizin bütün romanlarınızda, bütün öykülerinizde, sürekli yaşama olumlu yaklaşan, onun çelişkilerine sağlıklı bakış açıları getiren kahramanlarınız var. Bu romanınızda da böyle örnek alınacak ya da yaşamın doğrularını koruyacak, onu savunacak kahramanlarınız var mı? Samim KOCAGÖZ: Evet. “Mor Ötesi” romanımdaki emekli öğretmen ve bilimci Salih Hoca, Yargıç Nedim Bey, Atatürk döneminde yetişmiş birer kahramandır. Asım ÖZTÜRK: “Mor Ötesi”, toplumsal içeriğinin yanı sıra sürekli konuşmalarla gelişiyor. Daha önceki romanlarınızda bu denli kısa tümcelere sık rastlanmazdı. Romanda böyle bir biçim uygulayarak, kısa ama derinliği yoğun olan tümcelerle toplumumuzun son yıllarını mı anlatmaya çalıştınız? Samim KOCAGÖZ: Haklısınız. Bu romanda yoğun bir anlatım biçimi denedim. Toplumumuz son yıllara nasıl geldi derken, son yılların içine, geçen yılların gelişmelerini yerleştirdim. Ayrıntılardan vaz geçmek cesaretini gösterdim. Asım ÖZTÜRK: Sanki romanın tamamı ardı kesilmeyen bir konuşmanın ya da kesintiye uğramamış bir birlikteliğin yansıması gibi. İçinde bulunduğumuz yaşamın kentsel akışını bu biçimiyle de korumak mı istediniz? Romanda olaylar birbirini izlerken insan kendini yaşamın içinde buluyor. Güncelliğin soluğunu içinde duyuyor. Bu tavır günümüz insanını mı yansıtıyor? Samim KOCAGÖZ: Çok teşekkür ederim. Romanımın bir yönünü ne güzel açıkladınız. Bu sorunuza karşılığım sorularınızın içinde. Asım ÖZTÜRK: “Mor Ötesi” romanınızın hemen ardında bir de öykünüz var. Bu öykünüzde çok farklı bir toplumu anlatıyor gibisiniz, ama bizi anlatıyorsunuz. Bu konuda ne söyleyeceksiniz? Samim KOCAGÖZ: Günümüz dünyasında kimi zaman toplumların kaderi, kaynaşması, içine düştüğü açmazlar, birbirine benziyor. Hele toplumları sömüren egemen güçler dünyayı yönetmeye kalkışınca, ezilen bu toplumların kurtuluş için çırpınması da birbirine benzer özellikler taşıyor. Asım ÖZTÜRK: Sizin bu iki çalışmanız, son yıllarda iyice gerçek yaşamdan soyutlanan bir roman ve öykü tavrına karşı bir yanıttır diyebilir miyiz? Samim KOCAGÖZ: Bu konuda ben, bir şey söylemeyeceğim. Asım ÖZTÜRK: “Mor Ötesi” romanınızdan sonra kitabınıza koyduğunuz “Simon Pepeta” adlı büyük öykünüzde bir yönüyle Güney Amerika havasını nasıl yakaladınız? Samim KOCAGÖZ: Bize Güney Amerika çok uzak. Ne ki okuduğum Güney Amerika ile ilgili kitaplardan bu havayı bulmaya çalıştım. Ne ki Güney Amerika’yı da anlatmak, amacım değildi. Değildi ya Güney Amerika da vardır öykümde. Asım ÖZTÜRK: Kitaplarınızın baskılarının hemen hemen hiçbirinin kitapçılarda kalmadığını görüyoruz. Onların düzenli ve yeniden baskıları için herhangi bir girişiminiz var mı? Samim KOCAGÖZ: Çok girişimlerim oldu, nedenini anlayamadığım birtakım olaylar yüzünden şimdilik hiçbir yayıncı kitaplarımın yeni baskısı için istekli görünmüyor. Asım ÖZTÜRK: son iki üç yılda basın ve yayın alanına getirilmek istenen ve bir ölçüde getirilen yasal olmayan baskılar ve ekonomik baskılar Türk edebiyatını ve sizi ne ölçüde etkilemektedir? Bu konumda yazarlara ve sanatçılara düşen sorumluluklar var mıdır? Samim KOCAGÖZ: Çok büyük sorumluluklar vardır, bu konuda yazılacak çok önemli konular vardır. Bir de yazıp yayınlamak için çok güçlükler çektiğimiz sorunlar vardır. Sosyalist bir yazar bilinçli çalışıyorsa halkın ve kişinin gözü açık gördüğü düşlerin sözcüsüdür. AsımÖZTÜRK: Son romanınız olan TARTIŞMA’dan sonra yeni romanınız var mı? Samim KOCAGÖZ: Var. ESKİ TOPRAK adıyla üç yıl çalışıp ortaya koyduğum yeni bir romanım var. Umuyorum önümüzdeki sonyazdan sonra yayınlanabilir. Yazdım bitirdim; konunun bence çok önemli olmasından ötürü yeniden elden geçirmek istiyorum. Asım ÖZTÜRK: Sözünü ettiğiniz son yapıtınız ülkemizin belirli tarihsel sürecini mi ele alıyor? Belirli tarihsel süreci ele alıyorsa bu kesite nasıl ışık tuttunuz? Samim KOCAGÖZ: Yeni romanım Türkiye’deki 1900’lerden gelen sosyalist kaynaşmanın bir yansıması olarak ortaya çıkıyor. Romanın fonunda Türkiye’nin bugüne dek illegal kalmış sosyalist savaşımının tarihsel bir görüntüsü vadır. Bu görüntüyü kuru bir biçimde ortaya koymamak için eski yaşlı bir sosyalistin yaşam öyküsünü araç olarak kullandım. Bir tarihsel kesite ışık tutan bu romanım ve romanımın kişisi tüm çaresizliklere karşın gelişmenin iyimser bir sembolü olarak ortaya çıkmaktadır, ki yazar olarak ben de iyimserim. Bir de 1919’lardan 1929’lardan bu yana sosyalist kaynaşmanın liderliğini yapan namuslu liderlerin artık görevlerini tamamladığını ve savaşımı gençlere bırakmasını vurgulamaktadır. Asım ÖZTÜRK: Ele aldığınız tarihsel süreç içinde belgelerden ve yaşanmış olaylardan yararlandınız mı? Samim KOCAGÖZ: Evet, ele aldığım konuda 1900’lerden 1970’lere değin süren sosyalist kaynaşmaların bulabildiğim belgesel kitaplarından ve belgelerden, zamanla topladığım gazete kupürlerinden yararlandım. Asım ÖZTÜRK: Ülkemizde ve uluslar arasında sosyalist gerçekçi bir yazar olarak tanınıyorsunuz. Son yapıtınızda olayları ve tarihsel süreci bu açıdan ele aldığınızı söyleyebilir miyiz? Samim KOCAGÖZ: Evet, az önce de söylemiş olduğum gibi Romanın bu sürecin yansımalarını tam olarak anlatmış olmasını umuyorum. Asım ÖZTÜRK: Bundan sonraki çalışmalarınızdan söz eder misiniz? Samim KOCAGÖZ: Bundan sonra yazılacak öykülerim var, bir romanı da geliştirmekteyim. Ne var ki bundan önceki edebi çalışmalarım ve 1940’tan bu yana içinde bulunduğum edebiyat çevreleri(altmış dört yaşıma geldiğimden) konusunda anılarımı yazmak istiyorum. Zaman zaman bu konuda tuttuğum notlarım hazır. Yıllar boyu tuttuğum bu notlardan yararlanarak önümüzdeki kış çocukluğumdan başlayarak bir roman havası içinde, gerçekleri içine alan anılarımı yazacağım. Asım ÖZTÜRK: Verdiğiniz bilgiler için çok sağ olun. Samim KOCAGÖZ: Siz sağ olun. * Samim Kocagöz 1916 yılında söke'de doğdu. 1928'de ilkokulu bitiren kocagöz, ortaokul ve lise öğrenimini izmir erkek lisesi'nde tamamladı. 1937 yılında liseyi bitirdikten sonra da en büyük amacı olan edebiyat öğrenimini almak üzere istanbul üniversitesi edebiyat fakültesi türk dili ve edebiyatı bölümü'ne girdi. 1942-45 yılları arasında isviçre'nin lozan üniversitesi'nde sanat tarihi ve felsefe tarihi dersleri aldı. yazarlığının yanı sıra öğretmenlik de yapan kocagöz, izmir devlet konservetuvarı'nda tiyatro tarihi, edebiyat; kısa bir süre çalıştığı izmir ticaret lisesi'nde de edebiyat dersleri verdi. öykü ve yazıları serveti fünun-uyanış, ses, yürüyüş, vatan, fikirler, yenilikler, yeditepe, yeni ufuklar, ataç, yön, türk dili, varlık, adam sanat, cumhuriyet gibi dergi ve gazetelerde yer alan samim kocagöz, yazın yaşamına 1938 yılında ikinci dünya romanıyla başladı. olgunluk dönemindeki eserlerinde rastlanmayan romantizmin etkin olduğu bu romanını, diğer roman ve öyküleri izledi. ilk öyküsü "yarıntı" 1939'da ses dergisinde yayımlandı. "yarıntı" ile başlayan öykücülük serüveni, telli kavak (1941), sığınak (1946), sam amca (1951) kitaplarıyla şekillendi. yeni istanbul ve new york herald tribune gazetelerinin 1950 yılında düzenledikleri dünya hikâye yarışması'nda "sam amca" öyküsüyle türkiye birincisi oldu. 1944 yılında tamamlanıp 1948'de yayımlanan bir şehrin iki kapısı adlı romanı, yazarın toplumcu gerçekçi çizgisini yansıtan ilk romanı olarak değerlendirildi. roman, 1985'te yapılan ikinci baskısında nabi'nin park kahvesi adıyla yayımlandı. 1946'da vatan gazetesinde çıkan "fındık yaprakları" öyküsü nedeniyle sivas'a sürüldü. hüsamettin bozok'un kurduğu yeditepe yayınevi'nin 1955-1960 yılları arasında ortağı oldu. öykücülüğünün ikinci dönem eserleri olan cihan şoförü (1954), ahmet'in kuzuları (1958), yolun üstündeki kaya (1964) kitapları basıldı. kocagöz, 1957'de çıkan onbirlerin dönüşü'nde, ikinci dünya savaşı sırasında ortaya çıkan fikir hareketleri/ayrılıklarını, insanların düşkırıklıklarını anlattı. kalpaklılar-doludizgin (1962) ise kurtuluş savaşı ve milli mücadele ekseninde yaşananların anlatıldığı beşinci romanı oldu. yağmurdaki kız adlı öykü kitabıyla 1968 türk dil kurumu öykü ödülü'nü kazandı. üyesi olduğu türkiye işçi partisi'nden 1970 yılında ayrıldı. tip'te geçirdiği yıllara dair gözlemlerini ve davutpaşa kışlası'ndaki tutukluluk zamanlarını anlattığı tartışma (1976) adlı romanında 12 mart müdahalesine yer verdi. yazdığı oyunlarından yalnızca sayılı günler ve yaşlı kız okura ulaştı. yokluk içinde yaşayan, bir karış toprağı bile olamayan yörüklerin, cumhuriyet öncesi yaşamlarını anlattığı bir karış toprak (1964) adlı romanının devamı olarak, cumhuriyet sonrası dönemde bir çift öküze sahip olamak isteyen göçmenlerin dramını anlattığı bir çift öküz (1970) romanı yayımlandı. demokrat parti'nin son yıllarıyla 27 mayıs'a geliş sürecini anlattığı ve 1973 yılında yayımlanan izmir'in içinde adlı romanıyla türkiye'nin siyasal durumunu bütün çıplaklığıyla ortaya koydu. 1978'de basılan alandaki delikanlı adlı öykü kitabıyla 1979 lions hikâye ödülü'nü aldı. kocagöz'ün, roman, romancı, okur, eleştirmen, sanat, edebiyat, türk edebiyatının dünya edebiyatı içindeki yeri üzerine yazdığı yazılarının bir araya getirildiği deneme kitabı roman ve yazarlık onuru 1983'te yayımlandı. sosyo-politik olayların konu edildiği öykü kitaplarından biri olan gecenin soluğu 1985 yılında çıktı. eserlerine konu olan, türkiye'nin toplumsal yaşamına etki eden dönemlerden birini, 12 eylül 1980'in getirdiklerini anlattığı on birinci romanı mor ötesi, 1986 yılında, "simon pépéta" adlı uzun öyküsüyle birlikte yayımlandı. bu romanıyla 1987 ferit oğuz bayır roman ödülü'nü kazandı. 1989 orhan kemal roman ödülü'nü aldığı en son romanı eski toprak'ta (1988), 12 mart 1971'e geliş sürecini sorguladı. 1989 yılında çıkan bu da geçti yahu adlı anı kitabından bir yıl sonra baskın adlı öykü kitabı yayımlandı. aynı yıllarda geçirdiği felce rağmen yazmaya devam etti. samim kocagöz, 5 eylül 1993 tarihinde, tasarladığı "kocagözgiller" romanını tamamlayamadan aramızdan ayrıldı. kocagöz'ün başta öyküleri olmak üzere, yapıtlarından bazıları yabancı dillere çevrilmiş, uluslararası antolojilere girmiş ve hakkında çeşitli makaleler yazılmıştır. kaynak: Ekşi Sözlük * ÖNEMLİ: maviADA'nın BÜTÜN SAYILARINI,YAZI ve YAZARLARINI GÖRMEK İÇİN BURAYA TIKLAYIN * * *

  • Samim Kocagöz'le Söyleşi

    /SAMİM KOCAGÖZ/ Aydın Söke'nin tanınmış bir çiftçi ailesinden gelen Kocagöz, toplumcu gerçekçi köy romanının önemli isimlerindendir. Köy ve kasaba insanlarının sorunlarını, günlük yaşamlarını ve duygularını anlatır. Güçlü gözlemleri ,yalın bir dili ve gerçekçi bir tutumu vardır. Dünya Hikâyecilik Yarışmasında “Sam Amca” adlı öyküyle birincilik ödülünü kazanmıştır. Konularını doğup büyüdüğü yörenin toprak meselelerinden, sınıf çatışmalarından, siyasi çekişmelerinden almıştır. “İkinci Dünya”, “Yılan Hikâyesi”, “Bir Çift Öküz” romanlarında doğup büyüdüğü Batı Anadolu’da Menderes Nehri çevresindeki köy ve kasabalarda yaşayan köylülerin sorunlarını köylü-ağa, köylü idare çatışması içinde ele almıştır. “Kalpaklılar” ve “Doludizgin” romanlarında Kurtuluş Savaşı’nı ele almıştır. Batı cephesini anlatmıştır. Kişileri çok canlı tasvir etmiştir. “Onbinlerin Dönüşü” romanında konusunu İstanbul Üniversitesi çevresinde gelişen olaylardan ve fikir çatışmalarından alır. Söyleşi ölümünden önce yapılmış ve maviADA'nın 2007 Güz sayısında yayınlanmıştır. ​Asım ÖZTÜRK: “Mor Ötesi”, sizin kaçıncı romanınız oluyor? Bu romana gelinceye değin yazdığınız romanlarda, Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşadığınız kesitlerine nasıl yaklaştınız? Samim KOCAGÖZ: “Mor Ötesi”, benim onuncu romanım oluyor. Romanlarımda, Mustafa Kemal Paşa’nın halkı ile birlikte yaptığı Kurtuluş Savaşı, sömürgecilere karşı ölüm kalım savaşı vardır (Kalpaklılar – Doludizgin). Bu savaştan sonra, cumhuriyetimizin halka inmesi, yerleşmesi vardır (Nabi’nin Park Kahvesi). Halkın toprak kavgası, bu açıdan çok partili yönetime bakışı vardır (Yılan Hikayesi). Halkın çeşitli sınıflarının Cumhuriyet’in kuruluşuna, gelişmesine bakış açısı vardır (İzmir’in İçinde). Halkın içinden çıkıp, halkı ile bütünleşmek isteyen gençliğin kaynaşması vardır (Onbinlerin Dönüşü). Kısacası her romanım, halkımızın kaynaşmasını, dalgalanmasını ele almaktadır. Ne var ki bu ele alış; kararla, şöyle yapayım, böyle yazayım diye bir ele alış değil, içimden gelen bir duygu, halkıma duyduğum sonsuz bir ilgi ve sevgidir. Elbet bu söylediklerim, yine on cildi bulan öykülerim için de geçerlidir. Asım ÖZTÜRK: “Mor Ötesi”, son on yılın, belki daha önceden başlayan toplumsal çöküntünün, kişiler üzerinde yaptığı ahlak çözülmelerinin bir aynası mıdır? Samim KOCAGÖZ: Bu söylediğiniz doğrudur. Bir de yıllar yılı süregelen bilimcilere, sanatçılara yapılan baskıları, gerçekçi gözlemlerle dile getirdiğini söylemeliyim. Asım ÖZTÜRK: Sizin bütün romanlarınızda, bütün öykülerinizde, sürekli yaşama olumlu yaklaşan, onun çelişkilerine sağlıklı bakış açıları getiren kahramanlarınız var. Bu romanınızda da böyle örnek alınacak ya da yaşamın doğrularını koruyacak, onu savunacak kahramanlarınız var mı? Samim KOCAGÖZ: Evet. “Mor Ötesi” romanımdaki emekli öğretmen ve bilimci Salih Hoca, Yargıç Nedim Bey, Atatürk döneminde yetişmiş birer kahramandır. Asım ÖZTÜRK: “Mor Ötesi”, toplumsal içeriğinin yanı sıra sürekli konuşmalarla gelişiyor. Daha önceki romanlarınızda bu denli kısa tümcelere sık rastlanmazdı. Romanda böyle bir biçim uygulayarak, kısa ama derinliği yoğun olan tümcelerle toplumumuzun son yıllarını mı anlatmaya çalıştınız? Samim KOCAGÖZ: Haklısınız. Bu romanda yoğun bir anlatım biçimi denedim. Toplumumuz son yıllara nasıl geldi derken, son yılların içine, geçen yılların gelişmelerini yerleştirdim. Ayrıntılardan vaz geçmek cesaretini gösterdim. Asım ÖZTÜRK: Sanki romanın tamamı ardı kesilmeyen bir konuşmanın ya da kesintiye uğramamış bir birlikteliğin yansıması gibi. İçinde bulunduğumuz yaşamın kentsel akışını bu biçimiyle de korumak mı istediniz? Romanda olaylar birbirini izlerken insan kendini yaşamın içinde buluyor. Güncelliğin soluğunu içinde duyuyor. Bu tavır günümüz insanını mı yansıtıyor? Samim KOCAGÖZ: Çok teşekkür ederim. Romanımın bir yönünü ne güzel açıkladınız. Bu sorunuza karşılığım sorularınızın içinde. Asım ÖZTÜRK: “Mor Ötesi” romanınızın hemen ardında bir de öykünüz var. Bu öykünüzde çok farklı bir toplumu anlatıyor gibisiniz, ama bizi anlatıyorsunuz. Bu konuda ne söyleyeceksiniz? Samim KOCAGÖZ: Günümüz dünyasında kimi zaman toplumların kaderi, kaynaşması, içine düştüğü açmazlar, birbirine benziyor. Hele toplumları sömüren egemen güçler dünyayı yönetmeye kalkışınca, ezilen bu toplumların kurtuluş için çırpınması da birbirine benzer özellikler taşıyor. Asım ÖZTÜRK: Sizin bu iki çalışmanız, son yıllarda iyice gerçek yaşamdan soyutlanan bir roman ve öykü tavrına karşı bir yanıttır diyebilir miyiz? Samim KOCAGÖZ: Bu konuda ben, bir şey söylemeyeceğim. Asım ÖZTÜRK: “Mor Ötesi” romanınızdan sonra kitabınıza koyduğunuz “Simon Pepeta” adlı büyük öykünüzde bir yönüyle Güney Amerika havasını nasıl yakaladınız? Samim KOCAGÖZ: Bize Güney Amerika çok uzak. Ne ki okuduğum Güney Amerika ile ilgili kitaplardan bu havayı bulmaya çalıştım. Ne ki Güney Amerika’yı da anlatmak, amacım değildi. Değildi ya Güney Amerika da vardır öykümde. Asım ÖZTÜRK: Kitaplarınızın baskılarının hemen hemen hiçbirinin kitapçılarda kalmadığını görüyoruz. Onların düzenli ve yeniden baskıları için herhangi bir girişiminiz var mı? Samim KOCAGÖZ: Çok girişimlerim oldu, nedenini anlayamadığım birtakım olaylar yüzünden şimdilik hiçbir yayıncı kitaplarımın yeni baskısı için istekli görünmüyor. Asım ÖZTÜRK: son iki üç yılda basın ve yayın alanına getirilmek istenen ve bir ölçüde getirilen yasal olmayan baskılar ve ekonomik baskılar Türk edebiyatını ve sizi ne ölçüde etkilemektedir? Bu konumda yazarlara ve sanatçılara düşen sorumluluklar var mıdır? Samim KOCAGÖZ: Çok büyük sorumluluklar vardır, bu konuda yazılacak çok önemli konular vardır. Bir de yazıp yayınlamak için çok güçlükler çektiğimiz sorunlar vardır. Sosyalist bir yazar bilinçli çalışıyorsa halkın ve kişinin gözü açık gördüğü düşlerin sözcüsüdür. Asım ÖZTÜRK: Son romanınız olan TARTIŞMA’dan sonra yeni romanınız var mı? Samim KOCAGÖZ: Var. ESKİ TOPRAK adıyla üç yıl çalışıp ortaya koyduğum yeni bir romanım var. Umuyorum önümüzdeki sonyazdan sonra yayınlanabilir. Yazdım bitirdim; konunun bence çok önemli olmasından ötürü yeniden elden geçirmek istiyorum. Asım ÖZTÜRK: Sözünü ettiğiniz son yapıtınız ülkemizin belirli tarihsel sürecini mi ele alıyor? Belirli tarihsel süreci ele alıyorsa bu kesite nasıl ışık tuttunuz? Samim KOCAGÖZ: Yeni romanım Türkiye’deki 1900’lerden gelen sosyalist kaynaşmanın bir yansıması olarak ortaya çıkıyor. Romanın fonunda Türkiye’nin bugüne dek illegal kalmış sosyalist savaşımının tarihsel bir görüntüsü vadır. Bu görüntüyü kuru bir biçimde ortaya koymamak için eski yaşlı bir sosyalistin yaşam öyküsünü araç olarak kullandım. Bir tarihsel kesite ışık tutan bu romanım ve romanımın kişisi tüm çaresizliklere karşın gelişmenin iyimser bir sembolü olarak ortaya çıkmaktadır, ki yazar olarak ben de iyimserim. Bir de 1919’lardan 1929’lardan bu yana sosyalist kaynaşmanın liderliğini yapan namuslu liderlerin artık görevlerini tamamladığını ve savaşımı gençlere bırakmasını vurgulamaktadır. Asım ÖZTÜRK: Ele aldığınız tarihsel süreç içinde belgelerden ve yaşanmış olaylardan yararlandınız mı? Samim KOCAGÖZ: Evet, ele aldığım konuda 1900’lerden 1970’lere değin süren sosyalist kaynaşmaların bulabildiğim belgesel kitaplarından ve belgelerden, zamanla topladığım gazete kupürlerinden yararlandım. Asım ÖZTÜRK: Ülkemizde ve uluslar arasında sosyalist gerçekçi bir yazar olarak tanınıyorsunuz. Son yapıtınızda olayları ve tarihsel süreci bu açıdan ele aldığınızı söyleyebilir miyiz? Samim KOCAGÖZ: Evet, az önce de söylemiş olduğum gibi Romanın bu sürecin yansımalarını tam olarak anlatmış olmasını umuyorum. Asım ÖZTÜRK: Bundan sonraki çalışmalarınızdan söz eder misiniz? Samim KOCAGÖZ: Bundan sonra yazılacak öykülerim var, bir romanı da geliştirmekteyim. Ne var ki bundan önceki edebi çalışmalarım ve 1940’tan bu yana içinde bulunduğum edebiyat çevreleri(altmış dört yaşıma geldiğimden) konusunda anılarımı yazmak istiyorum. Zaman zaman bu konuda tuttuğum notlarım hazır. Yıllar boyu tuttuğum bu notlardan yararlanarak önümüzdeki kış çocukluğumdan başlayarak bir roman havası içinde, gerçekleri içine alan anılarımı yazacağım. Asım ÖZTÜRK: Verdiğiniz bilgiler için çok sağ olun. Samim KOCAGÖZ: Siz sağ olun. * Samim Kocagöz 1916 yılında Söke'de doğdu. 1928'de ilkokulu bitiren Kocagöz, ortaokul ve lise öğrenimini İzmir Erkek Lisesi'nde tamamladı. 1937 yılında liseyi bitirdikten sonra da en büyük amacı olan edebiyat öğrenimini almak üzere İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne girdi. 1942-45 yılları arasında İsviçre'nin Lozan Üniversitesi'nde sanat tarihi ve felsefe tarihi dersleri aldı. yazarlığının yanı sıra öğretmenlik de yapan Kocagöz, İzmir Devlet Konservetuvarı'nda tiyatro tarihi, edebiyat; kısa bir süre çalıştığı İzmir Ticaret Lisesi'nde de edebiyat dersleri verdi. Öykü ve yazıları Serveti Fünun, Uyanış, Ses, Yürüyüş, Vatan, Fikirler, Yenilikler, Yeditepe, Yeni Ufuklar, Ataç, Yön, Türk Dili, Varlık, Adam Sanat, Cumhuriyet gibi dergi ve gazetelerde yer alan Samim Kocagöz, yazın yaşamına 1938 yılında İkinci Dünya romanıyla başladı. Olgunluk dönemindeki eserlerinde rastlanmayan romantizmin etkin olduğu bu romanını, diğer roman ve öyküleri izledi. İlk öyküsü "Yarıntı" 1939'da Ses Dergisinde yayımlandı. "Yarıntı" ile başlayan öykücülük serüveni, Telli Kavak (1941), Sığınak (1946), Sam Amca (1951) kitaplarıyla şekillendi. yeni İstanbul ve Newyork Herald Tribune gazetelerinin 1950 yılında düzenledikleri Dünya Hikâye Yarışması'nda "Sam Amca" öyküsüyle Türkiye birincisi oldu. 1944 yılında tamamlanıp 1948'de yayımlanan Bir Şehrin İki Kapısı adlı romanı, yazarın toplumcu gerçekçi çizgisini yansıtan ilk romanı olarak değerlendirildi. roman, 1985'te yapılan ikinci baskısında Nabi'nin Park Kahvesi adıyla yayımlandı. 1946'da Vatan gazetesinde çıkan "Fındık Yaprakları" öyküsü nedeniyle Sivas'a sürüldü. Hüsamettin Bozok'un kurduğu Yeditepe Yayınevi'nin 1955-1960 yılları arasında ortağı oldu. Öykücülüğünün ikinci dönem eserleri olan Cihan Şoförü (1954), Ahmet'in Kuzuları (1958), Yolun Üstündeki Kaya (1964) kitapları basıldı. Kocagöz, 1957'de çıkan On birlerin Dönüşü'nde, ikinci dünya savaşı sırasında ortaya çıkan fikir hareketleri/ayrılıklarını, insanların düşkırıklıklarını anlattı. Kalpaklılar-Doludizgin (1962) ise kurtuluş savaşı ve milli mücadele ekseninde yaşananların anlatıldığı beşinci romanı oldu. Yağmurdaki Kız adlı öykü kitabıyla 1968 TDK Öykü Ödülü'nü kazandı. Üyesi olduğu Türkiye İşçi Partisi'nden 1970 yılında ayrıldı. TİP'te geçirdiği yıllara dair gözlemlerini ve Davutpaşa Kışlası'ndaki tutukluluk zamanlarını anlattığı Tartışma (1976) adlı romanında 12 Mart müdahalesine yer verdi. Yazdığı oyunlarından yalnızca Sayılı Günler ve Yaşlı Kız okura ulaştı. Yokluk içinde yaşayan, bir karış toprağı bile olamayan Yörüklerin, Cumhuriyet öncesi yaşamlarını anlattığı Bir Karış Toprak (1964) adlı romanının devamı olarak, Cumhuriyet sonrası dönemde bir çift öküze sahip olmak isteyen göçmenlerin dramını anlattığı Bir Çift Öküz (1970) romanı yayımlandı. Demokrat Parti'nin son yıllarıyla 27 Mayıs'a geliş sürecini anlattığı ve 1973 yılında yayımlanan İzmir'in İçinde adlı romanıyla Türkiye'nin siyasal durumunu bütün çıplaklığıyla ortaya koydu. 1978'de basılan Alandaki Delikanlı adlı öykü kitabıyla 1979 Lions Hikâye Ödülü'nü aldı. Kocagöz'ün, roman, romancı, okur, eleştirmen, sanat, edebiyat, Türk edebiyatının dünya edebiyatı içindeki yeri üzerine yazdığı yazılarının bir araya getirildiği deneme kitabı Roman ve Yazarlık Onuru 1983'te yayımlandı. Sosyo-politik olayların konu edildiği öykü kitaplarından biri olan Gecenin Soluğu 1985 yılında çıktı. Eserlerine konu olan, Türkiye'nin toplumsal yaşamına etki eden dönemlerden birini, 12 Eylül 1980'in getirdiklerini anlattığı on birinci romanı Mor Ötesi, 1986 yılında, "Simon Pépéta" adlı uzun öyküsüyle birlikte yayımlandı. Bu romanıyla 1987 Ferit Oğuz Bayır Roman Ödülü'nü kazandı. 1989 Orhan Kemal Roman Ödülü'nü aldığı en son romanı Eski Toprak'ta (1988), 12 Mart 1971'e geliş sürecini sorguladı. 1989 yılında çıkan Bu da Geçti Yahu adlı anı kitabından bir yıl sonra Baskın adlı öykü kitabı yayımlandı. aynı yıllarda geçirdiği felce rağmen yazmaya devam etti. Samim Kocagöz, 5 eylül 1993 tarihinde, tasarladığı "Kocagözgiller" romanını tamamlayamadan aramızdan ayrıldı. Kocagöz'ün başta öyküleri olmak üzere, yapıtlarından bazıları yabancı dillere çevrilmiş, uluslararası antolojilere girmiş ve hakkında çeşitli makaleler yazılmıştır. kaynak: Ekşi Sözlük * ÖNEMLİ: maviADA'nın BÜTÜN SAYILARINI,YAZI ve YAZARLARINI GÖRMEK İÇİN BURAYA TIKLAYIN * * *

  • maviADA Nehir Söyleşileri Başlıyor...

    ARAMIZDAN BİR KİMSE maviADA bu başlıkla SANAT ve HAYATA bir katkısı olanlarla söyleşiler başlatıyor. Hem bu pandemi günlerini anlamlı bir uğraşla doldurmak, hem de sanat ve hayatın bu adsız kahramanlarına bir farkındalık yaratmak, azıcık gülümsemelerine neden olmak için... Biz de, bu aleme sonunda bir şey kattık, diye avunmak için... *** 1001 emekle üretilen ve basılan ilk kitabın tadını ve sonraki buhranını bunu yaşamayana hadi anlat bakalım. İlk aşk gibi mi?.. Hadi canım; siz ona hiç hazırlanmadınız ki, elinizde miydi? Akıldışı bir zamanda kayayı çatlatıp güneşe sızıp çıkan incir gibi göverir. Gerçekte siz hiçbir şey yapmamışsınızdır, ruhunuzu ve bedeninizi iyi saatte olsunlar ele geçirmiş, daha ömrünüzün baharına bile girmeden deli bir telaşla, kim, ne demeden ilk karşına çıkana tohuma erdin, hasat zamanı... tez bitir, ardı zemheri... diyerek bağlamıştır sizi bile. Kabuğunda sivilceli bir ergen, bir tüysüz yetimken sizi alemin bütün yerleşik kurallarına başkaldıran Spartaküs yapan o hali hadi anlatsana bana... O paniğe, esrik ruh haline kim anlam vermiş ki? Belki o dönemi zayiatsız atlatanlar... ötekilerse, hasatını yapanlarsa derler ya aşkın ömrü üç yıldır, işte bin gün sonra zaten cennete kadar ağlar. Ne var ki bir kitap öyle mi? Bir ömür hazırlanırsınız. Bazen başkalarından, en çok da kendi ömrünüzden çalar, kırk kez yazıp kırk kez bozarsınız, biter kitabınız. Siz Tramp değilseniz, hiçbir yayınevi ilk kitabı basmaz. Dar , çünkü her şeye vardır ama sonu belirsiz kitaba ayıracak bir olanak hiç olmaz, bütçenizin tüm koşullarını zorlayarak, ailenin ekmeğini, zamanını çaldığınız tüm bireyleriyle, hatta gelecekte doğacak torunlarınızla da küs, ilk kitabınızı yaparsınız. O yaz tatile gitmez, ondan sonra ki süreçte bir yıl sarma sigara içersiniz, maddi yıkımı aşmak için.. Kalbiniz bir fırtına kuşu... Araf'ta beklemek neyse o... Muhatabını arayan aşık... Bulamadan ölen, yiten o kadar çok ki... Fonda "yalnız insan merdivendir..." çalar durur. Bu bütün sanat dalları için şablondur, istisnasız; köyün ağası değilseniz tabi. Allahtan her köyde en çok bir ağa olur, yoksa evde kalmıştık. Çünkü ondan sonrası ilham perilerinin işi değil, kanatıcı bir pazar işi... Bak burası ilk aşka benziyor; siz öyle severken birbirini, delice , köyün şişman, yaşlı, kel ağası girer sahneye... İşte muazzam son, ben sevdim eller aldı müziği eşliğinde gerçekte oruç ve ulaşılmazlık üzerine kurgulu gerçek aşk öyle başlar. Başlıyoruz. İlki YARIN... Ağalara yedirtmeyeceğiz sanatın ve hayatın emekçilerini. Hadi... Ne bekliyoruz, beni mi? Ben fikir üreten, proje geliştiren, yol gösteren, gereksinme varsa, gelirse de elimden yardım edenim. Bizzat benim yapmamı beklerseniz, olanla yetineceksiniz demektir. Söyleşi yapılan SİZ de olabilirsiniz, söyleşiyi yapan da... Çevrenize bir bakın; alıcı gözle... Görmediğimiz o kadar çoktur ki... Şenol YAZICI grup adına maviADA YAYIN YÖNETMENİ

bottom of page