Sokak Sanat

*

SADECE SES KALICIDIR


(Grup Sareban ile Röportaj)



SOKAKTA SANAT

SANAT SOKAKTA


Ses, ses, ses

Tenha seda ast ke mimanet *

ve

hep birleşecek olan,

kurtuluş duyumuyla

insanın umutsuz zamanıyla…


*Farsça: F.Ferruhzad şiirinden bir dize “ sadece ses kalıcıdır!”


Müziği sokaklara taşımıyor Sareban. Tam da sokaktaki müziği yapıyor. İnsanın olduğu yere çadır kuruyor ve oradan tüm halkların ezgisini mırıldanıyor, duymak isteyen kulaklara, duymak istemeyen nice kulaklara rağmen. Biz Sunak ailesi kalıcı bir ses duyduk, güzel anladık ve seslerinin ulaşacağı herkesin de anlamaya başlamalarını yürektenlikle diliyoruz. Sareban; seslerinin sokaklarda sonsuza doğru, geniş bir güçle yayıldığını hissediyor, yarattığı tınılarla inançlı bir farkındalık duyuyor, avaz verdikçe umut diriltiyor. Beton ve metal katılığına, kırmızı halılara, parlak ışıklı altın odalara ait değiller, bir ağaç gibi toprağa kök veriyorlar. Doğadan koparılmış, ritmi duyulamaz hale gelmiş insan yüreğinin taşıdığı her şeyi; içli ve yüksek sesli bir açıklığın özerk notalarıyla çınlatıyor Sareban. Bu güzel söyleşi için Sunak dergimiz ve okurlarımız adına teşekkür ediyoruz. Severek dinleyenleri ve yeni tanıyacak okurlarımız için keyifli bir okuma verebilmesi dileğiyle…


SUNAK: Öncelikle Sareban’ın kelime anlamı, bu ezgi serüveninin başlangıcı, “Sanat sokaktadır” felsefenizi ve grubun öznelerini tanımak isteriz.


SAREBAN: İran da konuşulan bir dil olan Farsça’da “Sareban” kervancı anlamına gelir. Kervancı dediğimiz insan çöl yollarında develeri yürüten kişi. Biz, sokaklara tıpkı bir kervancı gibi revan olmaya başladığımızda Sareban’ın bize böylesi bir misyon yüklediğini tam olarak kavrayamamıştık henüz. Grup üyeleri olarak da sanatın ve yaşamın her alanda kısırlaşmaya başlaması nedeniyle çöl yollarına da benzetilebilecek bu sokaklarda tanış bulduğumuzu özellikle belirtmeli. Arman arkadaşımız Türkçe bilmediği için bir müddet işaret dili ile anlaştık hatta. Ancak şu an tümüyle farkındayız ki Sareban bizim anlamıyla kuşandığımız hırkamız ve yolumuzdur. Farklı dillerde söylediğimiz halk şarkılarıyla, tam bu noktadan topluma bakışımızla, bu anlam örtüşmekte. Sareban dediğimizde direkt Kürtçe anlamlar yüklense de biz, köken ve kültürü nice farklı insanlarımızı bir yürekte tutup, yüklenip, ezgilerin verdiği huzura bir dakika dahi sürse taşımak istiyoruz tıpkı eski zaman kervancılarının yaptığı iş gibi. Sanat sokaktadır felsefemiz açık; her dil, din ve kültürün insanı sokaktadır. Şimdilik sekiz dilde okuyoruz. Örneğin, Lazca bu değerli dillerimizden biri, türkülerinden okurken bizi dinleyen bir Laz insanı, seslerimizin içinden geçerek kendisinin olana kendi kökleriyle seve seve katılıyor. Yörelerimizin farklı ses renkleri ve öz dilleri ile vermeyi istediğimiz bu anlarının mutluluğu da bize bulaşıyor böylece. Sanat sokakta, sanat her yerde ve herkes içindir, bunun için bir dile de gerek olmadığını fark ediyoruz, duygulara ve müziğin ritmine birlikte kapılmak en önemlisi.

Arman Rashidi (Santur ve Solo Vokal): İran Tahran doğumluyum, İşletme mezunuyum ama müzisyenlik hep ön plandaydı benim için.


Ramazan Açıkgöz(Bağlama-Gitar –Solo Vokal: Adıyaman/Kahta doğumluyum. Pamukkale üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi Öğretmenlik eğitimi aldım.


Uğur Baran Toker (Ritm Sanatçısı): Malatya doğumluyum. Ege üniversitesi İşletme bölümü mezunuyum. Milli eğitimden emekli oldum. Tiyatro başta olmak üzere müzik ile hep yakından ilgiliydim.


SUNAK: Ülkemize mülteci girişli bulunan İran’lı Santur sanatçımız Arman Rashidi’ye sorumuz; Türkiye’ye geliş süreci nasıl başladı, sürecin içerdiği özel zorlukları nasıl aştınız? Kendi ülkenizi, sanatsal kişiliğiniz ve bakış açınız ile nasıl yorumladığınızı merak ediyoruz. Türkiye ‘de hem bireysel hem de sanatsal yaşamınız bağlamında kendinizi hissedebildiniz mi? Ya da nasıl hissediyorsunuz?

Arman: Olay böyle başlıyor; 2008 yılında İran’da konser vermek istiyorum, sonuçta müzik yapıyoruz, bir gösterici gerekiyor, maddi olanaklara sahip değilim ve kayıt alıp yayılımını albüm ile sağlayamadığımdan, bir konser verebilmek için gerekli yerlere başvuruda bulunuyorum. Bu başvurular bir kaç yılımı alsa da izin almayı başaramıyorum. Bir arkadaşımın babası sinema sahibi idi ve biz izinsiz bir konser gerçekleştirdik, yakalandık, yargılandık. Fakat bu olaydan sonra müziğin paylaşmakla daha da çok verdiği eşsiz tadı bir arkadaşımın villasında düzenlediğimiz bir dizi konser ile almaya devam ettik. Ancak son konserimizi vermeden önce, orta da neden olmaksızın içten içe bir kaygıya kapıldım ve Pasaportumu hazırladım. Konserin ertesi günü polis baskınıyla karşı karşıyaydım. Mahkeme süreci başlamadan önce yaşamımı bütünüyle değiştirecek önemli bir kararın eşiğindeydim. Ailem başta olmak üzere her şeyimi gözden çıkardım. Müziğimi yapabilmem için yurdumdan ayrılmam gerekiyordu. Bu büyük ve uzun sürecek bir ayrılık demekti. Annem bu kararımdan en çok etkilen kişi oldu. Onun ellerinden öpüp bana yol vermesi gerektiğini anlattım. Annemin bir gözü yaş, bir gözü kan, çaresiz kabullenişi hala içimi ağrıtır:


- Oğlum ben senden razıyım, Allah da senden razı olsun, yol senin yolundur! Git…


Benim ülkemde sanat icracısı olunabilir ancak gerekli bağları kurup, muhalif hiçbir farklılığınız olmadan yandaşlığı koruduğunuz sürece. Bu bağlantı din hocalarından, milletvekilleri ve bakanlara kadar uzanmak zorunda. Fakat bu biçimiyle ilerlemek beni tatmin etmezdi. Bir aşk şarkısı söylüyorsam aşık ve maşuğun karşılıklı sevda sözlerini anlatmam gerek, ancak basit bir sevda sözü bile şehvani bir kışkırtma gibi algılanabiliyor, tehlike ve suç sayılıyorsunuz! Kadın ile erkek arasında büyütülen uçurumu da vurgulamalıyım. Sanat özgür bir ortamda doğar ve var olabilir oysa! Cebimde iki yüz Türk Lirası ile İran’dan Ankara’ya ve oradan da Denizli’ye doğru yola çıktım, şu an inanılmaz görünüyor bana. Artık dilini bilmediğim yabancı bir ülkedeyim. Müzik dışında herhangi bir iş maharetine sahip değilim, işletme eğitimi aldım ama bu işe uygun olmadığımı hissediyorum. Çeşitli işlerde epey zorlanarak çalıştım, hamallık yaptım, diğer işçilerle gün oldu yüzlerce ton mal indirdik. Böyle bir günün sonunda kendimi son derece umutsuz hissedip, yük taşımaktan ağırlaşmış ve kurumuş ellerime bakıp, tanrıya seslendiğimi anımsıyorum. Ölmek yeğdi sanki ve tüm bu zorluklardan sonra yaşamımın iyi yönde bir gelişme göstermesini umarak, hemen o gece var olabilmem için tek olanağım olan santurumla müzik yapmak için sokağa çıktım. Günler böylece devam etti. Çınar meydanında bir ağacın dibinde oturmuş santur çalarken Ramazan yanıma geldi. Santur’a duyduğu merakla netleşmiş güleç yüzü, şu anda da üstünde olan şort ve yeşil renkli tişörtüyle. Hiç unutmuyorum o günü. Beni dinliyor, dil bilmediğimiz için de işaretlerle anlaşmaya çalışıyorduk. Kadersi bir biçimde onunla sık sık bir araya gelecek ve içimde benim gibi bir kervancı yoldaşın varlığı yer edecekti. Sadece Ramazan değil, Uğur baba ve ilk iki yılında grup oluşumunda yer alan farklı dostlarımız oldu. İnsanlara: “enstrümanını ve sesini al gel!” diyerek seslendik. Böylece yaşamım iyi yönde ilerliyor, insanlarla tanışıklıklar artıyor, küçük ama umutlu sevinçlerle Sareban’ın tam olarak oluştuğunu hissediyorum. Abartmasız mutluyum. Sokakta yahut Kitap Kurdu Kafe’de yaptığımız şiir ve müzik dinletileri ile Sareban’dan severek söz edilmesi, beğeni alması mutluluk veriyor. Hiçbir şey bu mutluluğa yüz çevirmeme neden olmayacak ancak içimi yakan bir endişe var. Sınır dışı edilme tehdidi hep arkamda! Bu kaygı öylesi rahatsız edici ki paylaşmak istiyorum. Ben özgür bir insanım. Ne yaptığımı iyi biliyor, suç teşkil edecek bir unsurun, kişiliğim veya sanatıma işlemesine asla müsaade etmiyorum. Bazı bilinç ve kurumlarca yanlış anlaşıldığımızı belirtmeliyim. Sareban’ı içini de görerek anlamaya başlamalarını, sesimizi duymalarını diliyorum. Bu tutumları ile İran rejiminden pek de farklı bir konumda görünmüyor Türkiye. Pek çok dilde ezgiler söylemenin suç sayılması akıldışı! Üstelik bu dinleyici kitlemizin giderek çoğalmasıyla bir ölçüde bizden de bağımsızlaşıyor. Sanat üretilmeye başlandığı anda artık diğeri için ve aralıksız biçimde sorumluluk duyulması gereken bir anlam taşıyor. Çok önemle vurgulamalıyım ki müziğimiz belli bir zümreye ait değil. Siyasi bir var oluş kastımız da yok. Dünya ezgileriyle dolup taşan bir duygusallıkla bakıyoruz yaşama ve belki de ileride dünyanın faklı yerlerinde de olabileceğiz, müziğimizle en tepeye çıkmak tek amacımız. Umarım bu hedefimizi Sareban olarak, engellemelere uğramaksızın, kardeş kültürleri asırlardır yan yana barındıran Türkiye’ den başlayarak gerçekleştirmeyi başarabiliriz.


SUNAK : Müzikal anlayış ve benliğiniz nasıl gelişti? En değerli parçalarınız olan enstrümanlarınızla da berkiterek anlatabilir misiniz?


Ramazan: Enstrümanımla tanışmam şöyle oldu. Adıyaman da müzikle uğraşan insanlara “gevende” derler. Aile de bir enstrüman çalmayan yok. Böylelikler genellikle doğunun enstrümanı diyeceğimiz bağlama ile henüz beş yaşında iken tanıştım ve belli bir aşamayı geçtikten sonra gitar ile ilgili oldum. Sareban için aynı anda hem gitar hem de bağlama olamıyorum elbette. Gitar da bize eşlik edecek bir kervancı daha olsa güzel olurdu. Seslenişimiz şudur; biz çok iyi müzisyen aramıyoruz. Biz müziği yaşayan ve yürüdüğümüz yola gönülden revan olacak dostlar arıyoruz.

Uğur: Benim amcam cümbüş çalardı, bizde de ailedeki müzik sevgisi yüksekti. Ritm çalmaya şöyle başladım. Yakın bir arkadaşım vardı bağlama çalan, yanında darbuka ile ona eşlik eden arkadaşıyla düğünlerde, etkinliklerde rastladığım vakitler onları izlerken aslında ne çok ilgili olduğumu fark ettim ve denemeye karar verdim. Ve şimdi büyük bir haz ile Sareban’a eşlik ediyorum.

Arman: Altı yaşlarındayım. Dedem çobandı ve ney çalardı. Köyden Tahran’a göçmeden evvel babam da ney çalmasını öğrenmişti. Tahran’da ciddi anlamda eğitimler aldı ve bu eğitimler sırasında bir de “santur” adlı enstrümana da ilgi duyup eğitimine başladı. Santur bizim evde ilgimi kendisine çekerek öylece duruyor, ağabeyim de o sıralar ritim ile ilgileniyordu. Babamla ağabeyimin bu ilgiyi fark etmesi ve desteğiyle Santur eğitimlerine başladım.


SUNAK: Söyleşiye girişte şiirsel biçimde vurgulamaya çalıştığımız gibi, dünya hasta ve yüce sesini kaybetmek üzere. Artık savaş, silah ve ağıt seslerinin evrende daha çok yankılandığı yaralı bir gırtlağı var yeryüzünün. Sizin sesiniz kuşkusuz kalıcı ve barışcıl bir yanıt oluyor bu seslere. Nasıl işitiyorsunuz? Sareban’ın tanımıyla “Ses” nedir? Seslere, farklı dillerin ezgi ve sözcüklerinin de işleyişiyle üreterek mi katıksız duyumsayarak mı can veriyorsunuz?


Arman: Beethoven diyor ki dil ifade edeceği sözü bulamadığında, müzik başlar, kelimelerin yetmediği yahut gereksinilmediği yerde her şeydir ses ve frekans! Saf bir oluşla her şey buradan başlıyor. Oluşan her şeyin bir dili olmasa da mutlak bir titreşimi var. Onu hep duyuyoruz.

Ramazan: Ses bize göre hem var olan hem de birlikte oluşturduğumuz tınıların bütünlüğüdür. Farklı dillerde söylediğimiz için bizim o dili tamamen bilmemize gerek yok. Onun bize işleyen duygusu çok önemli, insan ve enstrüman seslerinin, dediğiniz gibi katıksız bir duyumsamayla, kendi içimizden geçirerek birleştirdiğimiz ortak tınısı bizim ses’imizin tanımını kurar. Yaptığımız her etkinlik için özel bir çalışma sistemimiz yok. Tamamen doğaçlama işliyoruz sesleri, bizim üretkenliğimiz bu noktada belirir. Bir araya geliyor, hazırlığımızı gerçekleştiriyor, sahneye çıkıyoruz. Sahnede söz bitiyor, tınılar başlıyor. Enstrümanlarımız ve gırtlağımızın birbirleriyle uyumu tamamen içimizden geldiği gibidir.

Uğur: Sanırım Meltem Cumbul ve Şener Şen’in oynadığı “Gönül Yarası “ filmini izlemeyenimiz yoktur. Filmin bir sahnesinde okunan Kürtçe şarkıya, dili hiç bilmiyor olmasına rağmen ağlayarak katılan kadın: “bu şarkıya ağlamak için dilini bilmek mi gerekir! ” diyerek durumu ne güzel açıklıyor.


SUNAK: Modern Sanat ile Kendiliğinden oluşmuş Halk Sanatı arasındaki eğitsel farklara bakış açınız nedir? Bilmek şart mı? Özellikle de yeni eserler var edebilmek açısından ki bu hususta yeni olana, düşünsel veya dış etkenlerin sınırlandırmaları ile gelişen darlık sizin de dikkatinizi çekiyor olmalı! Lakin biliyoruz ki Pir Sultan Abdal’ın yaratıcılığı içinde bulunduğu dönemin kısıntılarına boyun bükmemiştir. Bu ışıkla bakacak olursak sizce müziğin yaratıcı gücü neye bağlıdır?

Uğur: Aslında türküleri bizler üretmiyoruz, türküleri halk üretiyor. Bu konuda Musa Eroğlu’nun çok güzel bir sözü vardır “Türküler Anadolu Halklarının sesli düşünceleridir” der. Tiyatro içinde de geçerli bir yorumdur ki birinin bir şeyleri anlatmak ve üretebilmesi için, içinde bir derdinin olması lazım. Hepimiz kabul ederiz ki sanatın temel öğelerinden biri acıyı duymaktır. Pir Sultan Abdal, Aşık Veysel, Neşet Ertaş, Mahzuni mükemmel örneklerdir. Yaşadıkları coğrafyada, insanların sevinç, üzüntü ve nice sorunlarını anlatabilmişlerdir böylelikle.

Arman: Bir şeyler üretmek için özellikle müzikal anlamda, verdiğiniz değerli isimlerden yola çıkarak diyebilirim ki iki şey şart. Duygu ve teknik bilgi. Ben bu işin eğitimini alıp bir hat melodi kuramayan insanlar gördüm. Neden? Teknik bilgi var ama duygudan ve hissetmekten yoksun. Yani duygu olmadığı sürece müzikte anlamlı bir şey yapmak imkansız. Bizim bir Sareban şarkımız var dünyaya barışı haykırdığımız, ürettik çünkü çekilen acı hepimizin ortak acısı, tonu, gamı, makamıdır ki tüm dünya da savaşları yenmek isterdik. Teknik, birleştirir ve şekil verir ama esasen duygudur ezgiye can veren. Ayrıca belirtmeliyiz, doğaçlama gücümüz sahnede oluşan bir şey, fakat bu teknik açıdan bir altyapı yoksunluğu olarak anlaşılmamalı, teorik anlamıyla müzikal dilin eğitimini her birimiz kendi topraklarımızda aldık ve bu özelliğin Sareban’ın yaratıcı gücüne duygulandırıcı katkısını bir örnek vererek belirtmek istiyorum. Bir konser de “Bitlis’te Beş Minare “ adlı eski bir Türk Halk Ezgisini söylüyorduk. Bir aralık Ramazan’ın gırtlağından bir ses çıkıyor ve arkasından ben bu esinlemeyle gelen İran yöresel bir uzun hava okuyarak türküyle birleşebiliyorum.


SUNAK: Biz müzik deyince siz neden sokak anlıyorsunuz? Sesiniz sokağa nasıl yansıyor, nasıl yankı buluyor, dinleyenleriniz üzerindeki etkinizin, somut bilinç ve sorumluluğu giderek artıyor mu? Kısaca neler oluyor, neler yaşıyorsunuz sokakta?

Ramazan: İnsanları sınıflara ayırmasak da yaşamın kendiliğinden oluşan bir hiyerarşisi var ve sokakta bu ayrım kayboluyor. Diyelim ki güzel bir mekanda sahne alıyoruz, bizim için elbette hoş bir şey olurdu bu, ancak dar gelirli birinin lüks bir mekana gidip şarkılar dinleyip eğlenebilmesi olanaksız bir sey. Biz insanlar arasında var olan tüm ayrımların kaybolduğu bu toprak parçası üstünde duruyoruz işte, onların ayağına giderek. Yoldan geçen biri için bu ezgili güzelliğin tesadüfi olması bizim için gerçek bir haz. Müziğimizi hissederek yansıtıyoruz, duygu ve tını sokakta daha özgür konabilir insanın dallarına. Öyle de oluyor! Kulakların pası siliniyor, şükran duygusu ve paylaşmanın zevki! Çok güzel yankılar! Çok güzel şeyler! Hayal kırıklığına uğradığımız da oldu. Şimdi anlatacaklarımla sorumluluk duygumuzun niteliği açık hale gelecek. Halkımıza yaptığımız müziği anlatmaya çalışırken bu kırık evreden geçtik. Mesela Farsça okuduysak dinleyenler Kürtçe zannedip hafifçe önyargılı biçimde: “ Türkçe söyleyin de anlayalım” diyorlardı. Elbette bunu her yerde bangır bangır çalan batılı şarkılar için hiç mi hiç düşünmüyorlardı. Alışılmış. Fakat bize oldukça kadim ve kardeş halklarımızın dillerinden bir ezginin, havada anlaşılmazlık yaratması ironik. Şu an da : “Türkçe, Azeri Türkçesi, Farsça, Kürtçe, Kürtçe bir lehçe olan Zazaca, Lazca, Ermenice” türküler söylüyoruz. Susuz kalmışa su vermeli dedik ve gayret etmeye devam ediyoruz. Süreç içinde kendimizi anlatma çabamızla artık Denizli halkı ile iç içe olmayı başardık. Kırılmak dedik ya başlangıç anılarımızdan birini paylaşmak istiyorum. Sokaklardayız ve çalmaya başladık ancak kimse bizi dinlemiyor! Kötü hissediyor ama buna rağmen umursamazlıkla çalıp şarkılar söylemeye devam ediyoruz. Görme engelli bir vatandaş durdu yanımızda, kendinden geçercesine dinlemeye başladı. Sandalyemi ona verip kendim yere oturdum. Tek bir dinleyicimiz vardı belki ama çok özeldi. Neden özeldi vurgulamalıyım, yanımızdan geçip giden yüzlerce görme engelsiz! insan bizi görmüyor, görme engeli olan dostumuz bizi düpedüz üstelik ilgiyle görüyordu. Şimdi için belli bir görülürlük konumuna eriştiğimizi düşünüyoruz. Halkın artık daha önyargısız ve ilgiyle bizi dinlemeye başladıklarını gördükçe seviniyoruz. Hatta öyle ki bizi gördükleri yerde: “ enstrümanlarınız yanınızda mı çalsanıza!” yahut bir süre sokaklara çıkmasak : “nerdesiniz biz sizi çok özledik!” diyorlar.


SUNAK: Herkesin merak ettiğini sıkça işittiğim bir soruyu düpedüz sormalıyım; neden bir kadın vokaliniz yok?

Ramazan : Öyle bir arayışımız olmadı evet. Arman ile aramızda belli bir uyum sağladık. Olsa hayır da demezdik elbette.

Arman : Tiz ve pes sesler olarak tamlık içindeyiz , Ramazan tiz ben ise pes tonlar da vokal açığına mahal vermiyoruz. Açıkçası hem denk gelmedi hem de şu an bulunduğumuz nokta da gerek de duymuyoruz. Ama daha önce belirttiğim gibi biz herkesi kucaklıyoruz, gelen enstrümanı ve sesi ile bize katılabilir. Tek bir ölçütümüz oluyor bu nokta da biz müzisyen istemiyoruz, biz sanatçı ruhlu insan istiyoruz.

Uğur: Sadece kadın vokal değil, enstrümanıyla veya sesiyle bir arada olmak isteyen tüm sanatçı ruhlu insanlara kapımız sonuna kadar açık.


SUNAK: Yorumladığınız eserlerin, genel bir teması var mı? Birden çok dilin ezgilerine ses veriyorsunuz, bu ayrım yapmanıza veya sınırlı seçişlere neden oluyor mu? Seçişlerinizde ritim, doku, armoni gibi özellikle belirlemiş olduğunuz öğeler ve grubun kendisine ait eserleri var mı?

Uğur: Ezgiler o yörede yaşayan insanların yaşam şekillerini anlatmalı, acıyla devinen zorlu zamanların ezgileri daha çok çekiyor bizi. Tabii ki bunu bir sınırlandırma olarak koymuyoruz, bir Rumeli türküsünün oynak ritmi, bir sevinç anını anlatmasıyla da etkiler bizi.

Ramazan: Genel bir tema belirlemek bize göre değil, hissedebilmemiz onu yaşamamız sanırım tek ölçütümüz olur. Ağıt türküsü de sevinç türküsü de olabilir, bu elbette bizim ruh hallerimizle de ilişkide. Keşif zamanlarımızın getirisi önceden belli, sevinç içindeysek daha ritmik ve şen dokulu, hüzünlüysek dokunaklı ve yaşamış canlı ezgileri buluyoruz. Zaten dünyayı ve insanı okuyacağız ezgileriyle bir sınır koymak da yanlış olur.

Arman: İranlı biri olarak bir Ege türküsü olan; “Al Yazmanın Oyası“ türküsü neden yakıldı bilmiyorum ama kalbimin nasıl etkilendiğini anlatmam zor. Duygu! Çok zaman çalıp söylüyoruz, onu yaşıyorum! Çok hisli, samimi ve bu yeter. Bunun böyle olması ortak paydamızda belirleyici oluyor. Şimdilik üretmekten ziyade yorumlara düşkünüz, sebebi ise biz daha yolun başındayız. İsim olarak ve kendimizi daha iyi belirlemek ölçüsüyle. İnsanların geleneksel olana bağlılığı ve dinleme alışkanlığı içinde durduğu, bu uğurda emek eden çok büyük üstatlar var. Biz yüreğimize alıp Sareban yorumunu ortaya koyalım istiyoruz. Yeterli bilinirlik, çaba ve emekten sonra kendi türkülerimizi şarkılarımızı ortaya koyabileceğiz. İnsanlar yeterince benimsediklerinde bunu kendiliğinden isteyeceklerdir zaten. Yönümüz bu. Özetle dinleyici kitlemizle kurduğumuz ilişkinin olgunlaşmasından sonra kendi şarkılarımızı da söyleyeceğiz.


SUNAK: Gerçekçilik adına ve bütün sanatlar için önemli bulduğumuz içtenlik öğesini, öyle görünüyor ki Sareban’ da çok önemsiyor. Ses rengi ile çok beğenilen, güçlü bir vokal olan Ramazan arkadaşımıza sorumuz; en derinlerinden çığlıksı bir tizlikle gelen incelikli seslerin anlamı ne? Lirik bir üslup mu? İçten gelen ve teknik olmayan içgüdüsel bir dışavurum mu?

Ramazan: Çığlıksı deyişi doğru. Genel anlamda yaptığım müziklerde çıkardığım seslerin belli bir düzen içinde olmadığını söylemeliyim. O anda ne hissediyorsam akıyor seslerin içine, eğitimli bir ses değil bu! Üç senedir ani bir dürtüyle oluşan bu çıkışların, esere ayrı bir nağme vererek daha özgün bir hava kazandırdığını fark ettim. Bu bir taklit değil asla, belki de kör ama güçlü bir akıp gitmenin ve kayboluşun doğaçlama sesi olarak nitelendirilebilir.


SUNAK: Sizce “Ritim” melodi ve armoni gibi müziğin temel öğelerden biri mi sadece, olmazsa olmazı mı? Nasıl yorumlarsınız?

Uğur: Ritim son derece önemli ve yaşamsal bir kavram. Gerçekten insan doğasında, bütün olarak yaşamın doğasında var! Herhangi bir müzik aleti müzik yapmak için tek başına yeterli olabilir. Ama ritimsiz bir yaşam düşünülemez. Kalp vuruşlarımızın ritmi bariz bir açıklamadır. Arman Santur çalarken belli bir ritimsel ölçüyü korumak zorundaki eserin bütünlüğü algılanabilsin. Bir enstrüman olarak ritim araçtır, olmazsa olmaz diyemeyiz, sadece farklı bir tını eklenmiş olur ezgiye ancak müziğin ve yaşamın kalbi ritimdir.

Arman : Düşünülürse ritim dediğimiz şey yaşamla ve insanla iç içe gelen bir olaydır. Nehrin sularının akışında bile ritim vardır. Kimi zaman hızlı kimi zaman ağırlaşan ölçülerle. Ritim olmasa hayat oluşamazdı.


SUNAK: Şiirde de ritim çok önemli bir unsur. Lirik yaradılışlı şiirler ise mutlaka ezgisiyle duyulur, sizce şiir ve müzik birbiriyle nasıl bir ilişki kuruyor? Ayrıca Sareban’ın değerli sanatçılarının müzik dışındaki sanatsal eğilimlerini de merak ediyoruz.

Ramazan: Şiir müziğin canlı yoldaşı. Kanlı canlı kopmaz bir bağ bu. Müzik dışında şiir okumayı çok seviyorum. Hatta okutmayı da! Bu nedenle müziğin de eşlik ettiği etkinlikler düzenliyoruz. Kitap Kurdu Kafe yine bu anlamda yuvamız oluyor. “Şiirin Bam Teli” adıyla Salı günleri etkinlikler düzenliyoruz. Dostlara Sunak aracılığıyla bir çağrımız olsun, katılımları bizi mutlu edecek.

Uğur: Çok net bulunacak bir ilişki; Öyle ya bir şiiri okurken ezgili bir ton kullanıyoruz. Bir arkadaşımızla konuşur gibi okumuyoruz şiiri hiçbir zaman. Diğer sanatsal ilgilerime gelince; tiyatro oyuncusuyum. Aslında hayır ben bir oyuncu değilim, ün gibi bir kaygım yok, sevdiğim şeyi yapmış olmak büyük bir neşe. Yeterli. Aynı bu iki güzel insan ile müzik yapmaya çalışmam gibi. Bunun dışında elbette okumak ve şiir de çok önemsediğim ilgiler arasında.

Arman: Bazen sözler melodileri bazense melodi sözleri taşıyor. Pir Sultan Abdal’ın şiir sözleri melodiyi bugüne kadar taşıdı. Notası bile yoktu belki ve günümüz teknolojisi, bilgisiyle notalar yazılabiliyor ama bazen de bunu tam tersi de mümkün; sözlerin kalıcı olmayıp melodisiyle taşınması. Dolayısıyla şiir ve müzik her daim değişen dengelerle birbirinin tamamlayıcısı olacaktır. Şiir okumayı çok seviyorum.


SUNAK: Yasaklandınız! Sokak sanatınızla ilgili kısıntılarla, şimdi ve belli ki gelecekte de karşılaşacaksınız. Hele ki son gelişen engellenme gerekçenizi ilk okuduğumuzda, bir tür sinirsel daralma ile gülümsemekten de kendimizi alamadık! Trajikomik. Bu halleriyle içine üniforma kaçmışlar size neden kızıyor ve sizinle neden dilekçelerle konuşuyor? Yalnız hissettiniz mi kendinizi? Çözüm çabalarınızdan, sevenlerinizin tüm bu olanlara tepkisinden, size nasıl katıldıklarından bahseder misiniz?

Ramazan: Yasaklandık! yasaklanmaya devam da ediyoruz. O halde varız! Elbette bu tür engellemeler bizi çıkmazda olduğumuz duygusuna sürükledi zaman zaman. Biz var olmaya çalıştıkça darp edildiğimiz, zabıta ve polislerin olumsuz baskısına uğradığımız oldu. Dilencilikle bile suçlandık. Ne yalnızlık ama. Oysa biz önceki yanıtlarımızda belirttiğimiz gibi güzel şeyler vermeye ve sokağın herkesi eşitleyen gücüyle, müziğimizi paylaşmak için çıkmıştık yola. Her şeye rağmen ılımlı kalıp kendimizi ve özellikle de hiçbir siyasi içerik taşımadığımızı dilekçelere yanıt vererek anlatmaya çalıştık. Arman verdi bu dilekçeyi tek başına. Sareban olarak değil ve bizi şaşkına çeviren bir ret daha verdiler karşılığında: “Sokaklarda size uygun yer bulunmamaktadır! “ denildi. Gülünç yine değil mi? Bizim açımızdan oldukça da üzücü. Neye göre ve ne adına yasaklanıyoruz? Müziğin yıkıcı bir etkisinin olduğu görülmüş şey midir? Halkın bizi anlamaya başlamasıyla birlikte destek bulmuş olmamız tutunacak tek dalımız oluyor. Yanlış bir şey yapmadığımızı bu kez dinleyenlerimizle anlatmaya koyulduk. Ve bu mücadele biz yasaklandıkça, sevenlerimizle, Sareban’ın sanat gücüyle devam edecek.

Arman: Benim söyleyeceklerim oldukça kısa; demek ki biz varız! Var olan şey kısıtlama ve engele uğruyor.


SUNAK: Sareban müzikal bağlamda tüm gelişim ve aşmaların içinden sürgün verip büyüyecek olandır kuşkusuz! Ancak süre giden anlamı ne olacak? Ve bu anlam elbette ki kişisel yaşamınızla da birleşen güçlü bir köprü olsa gerek. Dayatılan acı’dan kurtulamıyoruz. Her şeye rağmen yaşamaya dair halen olumlu ve umutlu bulduğunuz neler var? Okurlarımıza, sizi dinleyenlere özellikle söylemek istediğiniz bir şey? Sesiniz, soluğunuz sonsuz olsun dileğimizle!

Ramazan: Müzikal anlamda biz var olmaya devam edeceğiz, yeni renklerle, yeni seslerle, farklı tatlarla ve dokunuşlarla. Şu an sekiz dilde okuyoruz, yapabilirsek daha da artacak bu sayı. Adımlarımız büyüyecek. Tüm farklılığımızla var olacağız. Okurlarınız ve tüm dinleyenlerimize söyleyeceğimiz son söz, bu halayda; verilen desteği ötekileştirme sayan bilinçlere yenik düşmeden umutlu, yüce şarkılarıyla insanlığın, elimizi tutmaya devam etmeleri. Biz ötekinin içinde değiliz, şu anda Anadolu’nun dört bir köşesine yayılan sesimiz gönülden isterdik ki İran, Suriye yahut batı ülkelerine de yayılsın. Elimizde olduğu an tüm dünya ya ulaşacak sesimiz. Asırlardır durmayan kanın, savaşın durması için, barış için.

Arman: Ne kadar dayanabilir halk? Biz de onlar kadarız! Onlar büyüdükçe büyüyeceğiz.

Uğur: Biz canımızın parçası biliyoruz halkımızı, onların da bizi böyle görmelerini, sadece dinleyerek değil, kolumuza girip bu mücadele ortamında bizi ayakta tutmalarını istiyoruz. Söz ve müziği Sareban’a ait olan barış türküsüyle tüm dostlarımızı içtenlik ve sevgiyle selamlıyoruz.


Haydi hep birlikte sokağa

Birlikte ritm tutmaya

Savaşa karşı durmaya

Barışa zemin hazırlamaya

Oyy Sareban durma çal dostum çal


*


Derin Zorlu, Sunak Dergisi, Temmuz 2016

*

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı

<?php include_once("analyticstracking.php") ?>

© 2018 maviADA