top of page

Arama Sonucu

maviADA'ya DÖN

Boş arama ile 4495 sonuç bulundu

  • Her Hafta Bir Dergi

    / ADA BAHAR 2019 Basılı Dergi ... / Dergiyi görmek ve okumak isterseniz resme ya da buraya tıklayınız

  • her hafta bir dergi

    maviADA SAYI: 7 / 2006 Nisan * içindekiler / maviADA DOSYA * ÇOCUK EDEBİYATIMIZ /​ 4. Can DÜNDAR 5. Öner YAĞCI 6 Zeynep ALİYE –Tamer GÜLBEK 8. Şenol YAZICI 9. Nadir GEZER 10.Ayşe TEHMEN – Hatice ASİLTÜRK 11. – DOSYA ÇOCUK EDEBİYATIMIZ 12.Prof. Dr. Sedat SEVER 13 Bilgin ADALI 14 Hidayet KARAKUŞ 16 Ayla ÇINAROĞLU / Biray ÜSTÜNER 17 Bekir YURDAKUL 18 Yr.Doç.Selahattin DİLİDÜZGÜN 19 Aytül AKAL 22.Nilay YILMAZ 24 MUZAFFER İZGÜ’yle SÖYLEŞİ / Niyazi UYAR / Nurten ALTAY 26 Mustafa Ruhi ŞİRİN 26 Gülten DAYIOĞLU’yla söyleşi – Mavisel YENER 27 Nur İÇÖZÜ / 29 DOÇ.DR Hasan ERKEK 31- MEHMET GÜLER 32- Mavisel YENER 33- Fatih ERDOĞAN- ÖYKÜ 34 – Aytül AKAL-ŞİİR 34- Doğanay YAZICI 35 –Güldem ŞAHAN 36- Gülsevin KRAL 37 –Mehmet ATİLLA 38-Aysel GÜRMEN 39-Tuncer CÜCENOĞLU DERGİYİ, yazıları GÖRMEK ve hepsini okumak için resme TIKLA 40- Sercan BALLIKAYA –SÖYLEŞİ 41-İrem GÜNER –Sabri ÖZDEMİR-şiir 42- Muhsin ŞENER 43-Yasin UZUN- söyleşi 44-Yusuf YAĞDIRAN 45 Murat SEVEN- Gülümser ÇANKAYA -ŞİİR 46-Muhsine ARDA 47-Tülay AKKOYUN 47- Olcay yanmaz / Ersan erçelik 48-Gökce Güneş / Mavi Işık / Yüksel AKYÜZ- Şiir / Ayhan SARIOĞLU-Şiir 49 - Burhan GÜNEL 50- Şenol YAZICI

  • Her Hafta Bir Dergi

    maviADA DERGİLERİ * ADA YAZ 2019 * DERGİYİ GÖRMEK, OKUMAK İSTERSENİZ RESME TIKLAYINIZ. *

  • Her Hafta Bir Dergi

    maviADA DERGİLERİ 5 / Kimse-SİZ, yaz 2003 * İçindekiler DERGİYİ, yazıları GÖRMEK ve hepsini okumak için Lütfen resme TIKLAYIN

  • her hafta bir dergi

    maviADA SAYI: 8 / 2006 YAZ * içindekiler / maviADA DOSYA / CENGİZ AYTMATOV /​ 4 Nadir Gezer 8 Ayhan Sarıoğlu 9 Ayşe Tehmen 9 Sunay Akın 10 Ulviye Savtur 11 Merve Çelik 12 Eray Korkmazer 12 Muhsine Arda 13 İrem Güner 13 Yaşar Miraç 14 E. Erçelik 15 S. Özdemir 16 Tülay Akkoyun 17 Ali Sığa 18 A. Ekim 19 Şükran Eker 20 Mühittin Bektaş 22 Şenol Yazıcı 23 Özgür Boz 24 Selma Akçam 29 Sevil Çağlar 30 DOSYA / CENGİZ AYTMATOV 31 Mehmet Soysal 32 İbrahim Aslan 32 Sinem Vardar 34 Y. Yağdıran 35 Salim Çonoğlu 36 Deniz Aslan 37 Cafer Gariper 38 Kalik İbrahimov 41 Ramazan Korkmaz 42 Muzaffer Gültekin 43 Nadya Saharov 44 Mavi Işık Yazıcı 45 Ali Gültekin 48 Mahiye Morgul 49 Mehmet Kuvvet 49 Gökçe Güneş Yazıcı 50 Onur Aslan 50 Yasin uzun DERGİYİ, yazıları GÖRMEK ve hepsini okumak için resme TIKLA

  • her hafta bir dergi

    maviADA SAYI: 9 / 2006 GÜZ * içindekiler / maviADA DOSYA öykü / 2 maviADA’dan 6 can Dündar 7 ece temelkuran 8 mavisel yener 9 halük ışık 10 şenol yazıcı 11 eray korkmazcan 16 sabri Özdemir 16 mehmet güler 19 asım öztürk 19 şaziye çelikler 20 ramazan korkmaz 22 güldem şahan 25 niyazi uyar 26 nilüfer ünver özyanık 28 ayşe kilimci 32 fadime yıldırım karoğlu 33 nadir gezer 36 nida öz 37 zeynep aliye 38 çağla baştürk 39 yusuf yağdıran 41 elif karaosmanoğlu 41 nilhan ceylan yıldırım 42 nalan çelik 44 mavi ışık 45 yüksel akyüz 45 ferhat karakaş 46 muzaffer gültekin 46 cumhur utku 47 gökçe güneş DERGİYİ, yazıları GÖRMEK ve hepsini okumak için resme TIKLAYIN

  • Her Hafta Bir Dergi

    maviADA DERGİLERİ 39 / ADA 4 GÜZ basılı dergi / GÜZ 2019 28 sayfa, renkli kapak Okumak isterseniz buraya ya da resme TIKLAYIN /

  • her hafta bir dergi

    maviADA SAYI: 6 / 2006 0cak * maviADA’ya BAŞLARKEN Dergi Ekim2015'te çıkacaktı. Attila İlhan öldü. Sözü vardı, omuz verecekti bize... Darmadağın olduk. Yılbaşı öncesi 12 Eylül öncesinden bir arkadaşının evinde buluşmuştuk. İstanbul'dan gelen Öner Yağcı, neşeliydi. Gülüyor, konuşuyor anlatıyordu. Dergiyi konuştuk, Omurgayı, ilkeleri… Ulusu sevmeyi anlıyorduk ama ırkçı, kavimci, mezhepçi bir yaklaşımı kökten reddediyorduk. İlerici de olsa bir partinin adamı gözükmek istemiyorduk, işimiz kültür, sanat, edebiyattı bizim. Birlikte yazacaktık bunları buraya sözde. Elli yıl önceki bir dergideki gibi, iki ayrı imzayla iki ayrı yazı, bizi anlatan. Biri ulusala, biri dergi penceresine gönderme yapan. Çitayı ne kadar yüksek tuttuğumuzu, ne kadar büyük ülkülerimiz olduğunu falan… anlatacaktık. Bir şeyim yok, diyordu, Öner Yağcı, ameliyatlı kalbi için, ama baktıracağım… Hastaydı. O gece, sohbetin en derin yerinde telefonla kötü bir haber verip çağırdılar. Kalktım. Kardı dört yan, aşılmaz kar. Ankara’ya gittim. Çok ağır yanık bir yakınımızı görmeye gittim. Doktorlar ölüm hükmünü vermiş, imza istediler benden, ölsün diye olur. Bir aydır bağlı olduğu makineden ayırdılar, ölmesini izletirdiler bana… Ölüm hükmünü bana verdirdiler. Çaresizlik korkunç… Öldü. Alıp Trabzon’a götürdüm. Ortalık yangın yeri. Döndüm. Önerin kalp damarları tıkanmış. Gene gülüyor telefonda. Ne çok felaket, ne çok kötü haber… İçim sıkıntılı, içim hüzün. Dergi şimdi neci olacak? Dergide yer alamk isteyen ama aklınca kurnazlıkla istemem hallerinin tiyatrosu bir yazar ağzımı yokluyor, içim paramparça; bu dergi bizim ölüm haberimizi de verir umarım, demişim. O kadar uzun ömürlü olur. İyi de şimdi neci? Vazgeçmek geçiyor aklımdan. Onca emek, onca umut!... Bir yanım ardı ardına gelen olaylardan yılgın, yapma diyor. Öte yanım, hayır diyor, asıl şimdi yapmalı. Düşündüklerini yazmalısın. Anadil duyarlığımızdan söz et. Yenilikçi, dünyaya açık ulusal kültür sanat ve edebiyatın tam yanında olduğumuzu, güzel ve etik olan tüm yapıtlara kapılarımızı açacağımızı, evrenselliğin insanlığın ortak paydası olduğunu ve bizden de izler taşıması gerektiğini, derdimizin yerelden evrensele giden sanat olduğunu yaz. Yazamıyorum… Hüzün kapıları tırmalayan dev. Dergi bir yitip gidecek yenilere el veren, aydınlığa taşıyan bir imece. Bu dergide onca insan yazar… bu dergi, halkım, okur yazarım tutmazsa elinden, dergi olmaz ki. Halka güvenme diyor herkes.. Halkım beni düş kırıklığına sürer mi? Bir yazar arkadaşa ben bu halle giriş miriş yazamam diyorum, sen yaz. Ama kimseyi affetmeden yaz, beni de affetme Yazdı, yukarıdaki yazı onun. Bizim de altında imzamız. Başladık. Dedik ya biz hüzün ve kavgadan güç alıyoruz. Yenilmekten… Olsun biz halkımıza, okuryazarımıza, aydınımıza güveniyoruz. Sanatı kültürü pek sevmez ayrı. Biz de sevdirmeye gelmedik mi? Ondan yakmadık mı bu Anadolu fenerini? Bu kış kıyamette aydınlık bir geleceğe, birlikte… var mısınız? Şenol YAZICI 1 OCAK 2006 * içindekiler / maviADA DOSYA *Ulusal Kimlik ve Bellek Olan Edebiyat Bunalımda mı? /​ 2 Can Dündar 3 Şenol Yazıcı 4 N.Kültür Kiraz 5 Yasin Uzun 7 Tunay Bayrak 7 Mahmut Celaloğlu 8 Arslan Bayır 8 Fadime Y. Karoğlu 9 Hülya Soyşekerci 10 Sabri Özdemir 11 Niyazi Uyar 12 Mehmet Harlı 13 Asım Öztürk 15 Demirtaş Ceyhun 16 Mehmet Güler 18 Adnan Özer 19 Cengiz Gündoğdu 20 Faruk Bal 21 Hasan Güleryüz 23 Hasan Hüseyin Yalvaç 24 Nadir Gezer 25 Nesrin K.Kiraz 26 Ali Sığa 27 Öner Yağcı 31 Yusuf Yağdıran 31 Ersan Erçelik DERGİYİ, yazıları GÖRMEK ve hepsini okumak için resme TIKLA 32 Özgen Seçkin 33 Muharrem Demirdiş 34 Zeynep Aliye 35 Berna Bezek 36 Murat Üstübal 38 Şaban Akbaba 39 Fadime Karoğlu 39 Nurten Altay 40 Aycan Aytöre 44 Hilal Kahraman 45 Recep İmir 46 Murat Seven 47 Ferhat Karataş

  • Magdelena FRİDA

    "Olanaksızı iste, kendini yarat..." * Sanat, İnsanın varoluşundan bugüne kadar, başetmeye çalıştığı; keder, sevinç, hüzün, sevda gibi güçlü duygularının; kah sözlü, kah yazılı, kah resimleyip, dans ederek dışa vurum halidir. İnsan bu duygularıyla başetme hali içinde yaşamını şekillendirirken, bir yandanda güzelleştirme ve var oluş mücadelesi derdine düşer. İnsanı anlatmaya, sanat kadar elverişli bir alan, belki yaşamın kendisinde bile yoktur. Sanat okuyucuya ya da izleyiciye, kendi duygularının farkına varmalarını sağlayarak, onlara kendilerine ait şeyleri fısıldar. Başka bir deyişle sanatın temel işlevlerinden biri, insanların yaşamını daha dolu, daha gerçek yapmaktır. ‘‘Yaygın bir sanat yaşamın bütününü canlandırsaydı, ufak tefek gündelik işler ve zorunluluklar, gerek o andaki özellikleri, gerekse taşıdıkları anlam bakımından zevkli olurlardı. Ele aldığımız her işi bir yazarın yazı yazarken veya bir ressamın resim yaparken duyduğu istekle yapardık’’ diyor İrwin Edmun. Sanatın bu işlevi, özel durumumuzda yani bilincimizde belli bir değişiklik yaratarak, dış gerçeği değişikliğe uğratmamız için bizi daha yetkin ve güçlü kılmasıdır. Sanat kendine özgü araçlarla insan bilincinde belirli bir değişiklik yaratır. Var olanı, alışılanı ifade ederken, algılayamadığımız, farkında olmadığımız, düşünemediğimiz durum ve duruşları da gösterir. Böylece düşünceyi ve düş gücünü ayakta tutma ve giderek bunu zenginleştirme gibi bir işlevi de yüklenir. Sanatın bu büyük gücüne, insanı yeniden yaratma yetkesine onlarca örnek verilebilir… Ancak, ben bir kadın olarak, yaşam öyküsünden çok etkilendiğim birinden söz etmek isterim; Otobigografik resimleri, birleşik martı kanadı kaşları, ergen bıyıkları, her dem çiçeklenmiş saçları ve uzun etekleriyle, O bir feminist, devrimci aktivist bir sembol isim… Meksikalı kadın ressam FRİDA Kahlo!.. Frida resimleri,azimli ve kararlı duruşu,farklı karakteri, aşkları, acılarla dolu yaşam öyküsü, filmlere ve sahne sanatlarına konu olmuş, kendini yeniden yaratmayı başarmış ender kadınlardandır. Meksikalı dört kız çocuklu ailenin üçüncü kızı Magdelena Carmen Frida Kahlo Carderella,1900 lü yılların başında Dünya çocuk felci ölümleriyle kavrulurken, Altı yaşında çocuk felci geçirmiş, yaşam boyu bir ayağı aksak kalacağıyla da yüzleşmiştir.Bir bacağı diğerine oranla daha ince kalması nedeniyle akranlarının “Tahta bacak Frida” lakaplarına maruz kalsa da, Tanrı O’nun bir yaşam savaşçısı olacağı sinyalini ta o yaşlarda vermişti. Uzun etekler giyerdi.Sağlıklı çocukluk geçirmeyişi etken olsa gerek ki hep doktor olmak istiyordu. Frida azimli bir öğrencidir. Meksika’nın Ulusal hazırlık okulunun tıp bölümüne alınır. Okulda iki bin erkek öğrencinin yanında sadece otuz beş kız öğrenciden biridir.Çoğunluğu erkeklerdir arkadaşları, erkeklerle daha iyi anlaşmaktadır.Erkek gibi giyinir,öyle davranır.Belki babasının içten içe erkek çocuğu özlemine bir hoşluk olsun diyedir. Frida burada kendini sanat, felsefe, edebiyat alanlarında çok geliştirir. Çünkü ilerde Meksika'da önemli adamlardan olacak Alejandro Gomez Arias, Jose Gomez Robleda ve Alfonso Villa, Frida'nın okul arkadaşlarıdır. Frida yanında, aynı zamanda sevgilisi olan erkek arkadaşıyla okuldan dönerken, bindikleri otobüs bir tranvayla çarpışır.Bir çok insanın yaşamını yitirdiği bu kazada Frida, tranvay demirlerinden bir parçanın sol kalça kemiğinden girip uyluk kemiğinden çıkması sonucunda, sağ bacağı onbir yerden, omurları da üç yerden kırılmıştır. Parçalanmış vücudu ile, haftalar boyunca yoğun bakımda kalarak, mucize eseri sağ kurtulmuştur. Yaşamında İkinci kez kaderin tekerine çomak sokmayı başarmıştır… Kırılan kemikleri nedeniyle, çelik korselerle yatağa bağlı kalacak, belki de bir daha hiç kalkamayacaktır. Bir dizi ameliyatlar… Acılar,sancılar… Frida kendine acıyacak karakterde biri değildir.İmkansıza yer yoktur onun yapısında. Yattığı yerden, babasına resim yapmak istediğini söyler. Babası onun yatakta resim yapabilmesi için bir düzenek hazırlatır.Annesi ise kendisini unutmaması için tavana bir ayna koydurur. Frida, bitmez mücadeleci azmiyle, acılarını unutmak için deli gibi resim yapmaya başlar. Kendisiyle kalacak bol zamanı vardır. Acılarıyla başetmenin tek yoludur resim yapmak. Otobiyografik resimler yapar… Hep kendini çiziyorsun diyenlere; “Kendime çok fazla zaman harcıyorum ve herşeyden daha iyi bildiğim bir konuyum” cevabı hazırdır. Umarsızlık,sevgi,acı ve çok zayıf bir umuda sarılmanın hazin öyküsü…Tam iki yıl sürmüştür tekrar ayağa kalkıp yürüyebilmesi. Frida yeniden hayata döndüğünde artık sanatı daha çok hayatında tutması gerektiğini biliyor ve gerçekten iyi şeyler yapıp yapmadığını öğrenmek istiyordur. Sanatı politikadan ayırmadan bu çevreye yakın olmaya, onlarla davetlere katılmaya başlar. Hatta 1929'da Meksika Komünist Partisi üyesi olur. Frida,hayranlık duyduğu Meksikalı Michalangelo olarak tanınan Ressam Diego Rivera’ya çizdiği resimlerini değerlendirmesi için tanışır.Çapkınlığıyla da anılan Diego Rivera’ya aşık olmuştur. Henüz yirmi iki yaşındadır, Diego ise kırk üç. Fırtınalı bir aşktır onlarınki… Hayatında iki önemli kaza olduğunu, bunun ilkinin otobüs ve tranvay çarpışması, diğerinin ise Diego Rivera ile tanışmaları olduğunu söyleyecektir Frida. Evlenirler…Diyego’nun üçüncü evliliğidir.İri yarı,yakışıklı olmayan, şişman biridir Diego. Fil ile güvercinin birlikteliğine benzetilir aşkları… Diego’nun çapkınlıklarını bilir,aldatıldığını da. Ayrı oldukları dönemlerde, kendi birliktelikleri de olmuştur Frida’nın. Ancak ondan vaz geçememek gibi garip bir bağlılığı vardır. O’nu her şeyi yerine koymuştur… Babam Dieğo… Oğlum Diego… Kocam Diego… Kardeşim Diego… Sevgilim Diego… Diego… Diego… Diyecektir. Üç kez hamile kalsa da geçirdiği kazanın sonucu düşüklerle sonlanır ve çocuk sahibi olamaz bir daha. Hayvanları sever Frida… Papağanları, maymunları vardır, resimlerinde yer verdiği özel hayvanlardır bunlar. Özlemini çektiği çocuğu yerine koyduğu. Sürrealist Ressam Andre Breton’un katkılarıyla New York’ta bir sergi açacaktır Frida. Bu sergi büyük ilgi görecek ve yaşarken kıymet verilen nadir sanatçılardan biri olacaktır. Bu sergide resimlerinin yarısı satılacaktır.Ünlü aktörlerinde satın aldığı resimleri de vardır bunların içinde. Frida uluslar arası bir üne kavuşacaktır bu sergiden sonra Paris’ te de bir sergi açacaktır. Picasso, Kandinsky gibi isimler başta olmak üzere bir çok önemli ismin sergiye ilgisi hayli büyük olacaktır. Hatta Louvre Müzesi Frida’nın “Çerçeve” adlı tablosunu satın alacaktır. Picasso, Frida ile ilgili “ Biz onun gibi insan yüzleri çizmeyi bilmiyoruz” yorumunu yapacaktır. “La Esmeralda” Sanat okulunda öğretim üyeliğine başlamış, ancak sağlık sorunları yakasını bir türlü bırakmamıştır. Bildiklerini öğrencilerine aktarmak için direniyordur. Geçirdiği sayısız ameliyatlar, yeniden sıkıntı yaratmış, dokuz ay sürecek hastane yolu görünmüştür. 1953 Temmuzun'da Frida kangren olan sağ bacağını kaybetmeden önce, Meksika’da ilk kişisel sergisini açacaktır. Parçalanmış bedeninden yepyeni bir Frida yaratan bu olağan üstü güzel ruhlu kadın, öleceğini sezmiş,günlüğüne şu notu bırakmıştır. “Umarım Gidiş Neşelidir.Ve Asla Geri Dönmemeyi Umuyorum” 13 Temmuz 1954 yılında, henüz 47 yaşındayken, bu dünyadan ayrılacaktır. O geri dönmemeyi umduğunu söylese de, Frida’nın, gücünü sanattan alan ruhu, farklı kadınlarda, farklı alanlarda aramızda dolaşmaktadır!.. “ VİVA LA VİDA” (Yaşasın Hayat) * SANATIN GEREKLİLİĞİ DOSYASI

  • Bir Kitap Kalbini Açıyor

    "UYKUSUZLAR İÇİN MANİFESTO" dan... * Esra Odman İyier / UYKUSUZLAR İÇİN... / Roman * Gece 03:00… Yeni bir güne az kaldı. Yeni bir günle gelecek olan ölümlere, yangınlara, kazalara, istatistik değeri olan birçok olaya. Mesela; şu saatlerde acaba kaç kadın kocası tarafından dövülüyor? Kaç kadın harika bir sevişmenin sonuna yaklaşmış, kan ter içinde? Hangi çocuk altına kaçırdığı için annesinden dayak yiyor? Kaç insan hastanenin nefes almayan beyaz duvarlarının arasında solunum cihazına nefes veriyor? Acaba kaç adam gidenlerin yerini doldursun diye kaç kadının bacak arasında hayaller kuruyor? Kaç öğretmen ertesi günkü dersi düşünürken, kaç siyasetçi kesesini doldurmak için telefon trafiğinde helak oluyor? Kaç terörist ertesi gün patlatacağı yerin krokisi üstünde çalışıyor ya da öldüreceği onca insanın vebalini kaç tanesi kalbinde duyuyor, kaç tanesi sırtında taşıyor? Ya doktorlar? Nöbetlerinin en derininde kaç bacak, kol topluyor ameliyathanenin soğuk rüzgârında? Belki de yarına çıkmayacak olanların kaç tanesinin akrabası doktoru öldürme planı yapıyor? Kaç asker sınırda akil olmadıkları için vurulup şehit düşüyor? Kaç mülteci sınır kapısından geçerken ev, araba, maaş ödülü aldığı için ülkemizi çok seviyor? Birileri kaç mülteci hesaplıyor, Akdeniz'e gömerek zengin olacağı?.. Daha kaç kişi var; yarın ölümden döndüğü için sevinip, internette paylaşacak? Bugün yine uykusuzum. Kafamda deli düşünceler koyun sayar gibi ölüleri sayıyorum. Buraya geldiğimden beri geçtiğim yolların hepsi patlatıldı. Suçumu sorana ben uykusuzum diyorum. Sanki ben uyumadıkça ülkedeki insanlar çıldırıyor. Sanki ben uyumadıkça borsa kendini kaybediyor. Ben uyumadıkça siyasetçilerin hepsi yalan söylüyor. Ben uyumadıkça gözlerim yanıyor, sabaha çıktığımda Ankara yanıyor. Ben uyumadıkça midem ağrıyor, sabaha Ağrı Dağı çevresinde askerlere pusu kuruluyor. Ben uyumadıkça hava alamıyorum, akşamına havaalanında patlama oluyor. Ben uyuyamıyorum işte! Ve bütün suç bana kalıyor… İlk şahit olduğum Osetya’daki okul katliamında kaç gece ağladım, bilemiyorum. Çocuklar dedim, iç yangınım arttıkça. Çocuklar öldü, annelerinin gözleri önünde. Sonra rehine kurtarma operasyonu dendi adına. Soykırımın ince dantel motifi gazetelere manşet oldu anaların gözyaşlarıyla ilmek ilmek. Uyumamaya o zaman başladım. O gece ilk defa uykusuz kaldım. İlk defa o gece uykusuzluğumu anlamlı bir çaresizlikten çıkartıp, anlamsız bir baş ağrısına çengelledim. Sonunda uykusuzluğun üstüme yapışacağını bilmiyordum 25 yaşında. Üniversiteyi bitirmenin haklı gururuyla rol kesiyordum her başvurduğum iş yerindeki patrona. Sonunda çalışamayacağımı, evlenemeyeceğimi, çocuk sahibi olamayacağımı anladım. Tıpkı gerçeklerin yalancı bir yansımasıydı sır tutmuş cam misali aynada. Kendimi görüyordum ama ayna puslu bir camdı aslında.

  • Raşel Rakella Asal ve Volga Hüznü

    Geçmiş'in kaygan, yumuşak dokusu ile 'şimdi'nin durağan dinginliğinde dans ediyorum, diyor sevgili Rakella. 'Volga Hüznü'nde dolaşmaya başlamadan önce, okuru bu cümlelerle göreceklerine, yaşayacaklarına hazırlıyor. Anılar yazar için melon şapka takmış, ensesine küçük bukleler dökülen genç bir adam. Belli ki Volga Hüznü’nü yaşarken, okuru ile birlikte, anılarla dans edecek. Yazar, temiz, çapaksız ve akıcı diliyle Rusya sokaklarında dolaştıracak bizi? Albümü aralayıp yazmayı deniyor. Kalemini kâh şiirin o eşsiz tadına daldırıyor kâh bir kameranın gözüne oturtuyor okuru. Volga Hüznü bildiğimiz gezi kitaplarına benzemiyor. İlk St Petersburg'a uğruyoruz. Şehrin kurtuluş hikayesini, gelişimini zorluklarla geçen 900 gününü okuyoruz. Neva nehri gözlerimizde canlanıyor gözlerimiz satırları takip ederek akıyor. Moussorki tiyatrosunda Raşel Rakella Asal'ın yanına oturup Giselle bale gösterisini izliyoruz. Bale onun için dilsiz bir söyleşi, hareketlerle, figürlerle ve seslerle anlatılan canlı ve konuşan bir resim Sarayları, müzeleri merakla okurken, dilindeki akıcılık bizi de yaşadığı duygu ve görüntü karmaşasının içine çekiyor. Tarih elimden kayıp gitmiş, ben ona tutunamamışım diyor ve yer yer gördüğü manzaralar aklında bir fotoğraf karesine dönüşüyor. Yaşadığı duygu seli onu bir çeşit kendi yaşamını ve anılarını sorgulamaya götürüyor. Kitap boyunca yalnız Rusya'yı değil yazarın çağrışımları ve anıları ile bir Paris'te buluyoruz kendimizi bir Maxim Sali'nin o hazin hikâyesinin içinde. Rus edebiyatından Tolstoy, Dostoyevski, Çehov üzerine verilen bilgiler, yapılan tespitler elimizdeki kitabı daha farklı ve doyurucu bir boyuta taşıyor. Sanat tüm duygularımızın bir tin olarak ruhumuza düşen bir özeti miydi? Bu soruya rastlayınca kitabın kapağını gözlerimle birlikte kapatıp uzun uzun düşünüyorum. Yazar görüneni ve görünenin ardındaki duyguyu, görülemeyeni de anlatıyor sanki. O zaman yaşamak nasıl? Nereye kadar? Doğru yön hangisi?, Belki de bilgelik hiç sorgulamamak demekti. Bir solukta okunmuyor Volga Hüznü. Durup düşünerek, düşünürken özleyerek tadına ağır ağır vararak okunabiliyor. İçinizden sorduğu sorulara yanıtlar veriyorsunuz, elinizdeki kitapla sohbet ediyorsunuz. Zaman özür dilemedi benden. Çekip gitti. Çünkü zaman, tanrının haylaz çocuğudur diyorum usulca. Raşel Rakella'nın gülen gözleri geliyor aklıma, gülümsüyorum. Bu kez çok ara verdin hadi devam et diyor kulağıma. Ladoga Gölü’ndeyiz, kahraman göl de diyorlar ona, oradan Onega Gölü’nün serin suları ile kucaklaşıyoruz. Sonra birden Beethoven Ay Işığı Sonatı çınlıyor kulaklarımda, sözcüklerin ritmi sanki Ay Işığı Sonatı ile uyum içinde. Selene ve Endymion'nun hikâyesi içinde biz de nehrin sularına akıyoruz ve yolumuz Kizhi adasından geçiyor. İsa'nın yüz değiştirmesi kilisesi insan zekâsına hayran bırakıyor bizi. Otuz altı yıl süren bir acının böyle bir sanat eserine dönüşmesi karşısında sanatçının önünde saygıyla eğiliyorum. Kiliseler, manastırlar, kasabalar arasında Çehov'un pazar günleri kilise korosunda ağabeyleri ile söylediği ilahiler eşliğinde, okuru da büyülü bir yolculuğa çıkarıyor. Barajlar, kanallar ve Volga üzerinde akmaya devam ediyoruz, roman kahramanları selamlıyor bizi. Kivilov, Şatov, Raskonikov? Volga Hüznü üzerine yazılacak çok şey var, iyi bir okuru tatmin etmenin ne kadar zor olduğunu bilen ve yazmayı deneyen biri olarak bu kitabı çok sevdim. Eline ruhuna, samimiyetine sağlık sevgili Raşel Rakella?

  • Borç Yazılar

    BİLİYORUM, BU YAYINLAR ÖZÜR BEKLİYOR, BEN DE HOŞGÖRÜ... ORTASINI BULSAK YA, BEN İNADINA SAVUNMA KESİLMEDEN YANİ... * N. UYAR'ın kitabını tanımak için resme TIKLAYIN İşimiz bu; inadına yaşamak. ...ve elbette dik durmak amentüsü... Ne var ki bazen elinizde değildir, öyle olduğunu sanır ya da iddia edersiniz ama siz çoktan dört ayağa geçmiş, başka bir evrimin ABCsindesiniz. SÜPRİZLİ BİR DERGİ: Denizli SUNAK SUNAK dergisiyle ilgili tanıtımını okumak için TIKLAYIN * ŞEHİR DERGİSİ / Bir Alçakgönüllü Kahraman Dergiyle ilgili Yazıyı Okumak için Resme Tıklayın Kabuğunu Kırmaya Çalışan Bir Dergi: ZİL ÇALDI Dergiyle ilgili yazıyı okumak için RESME TIKLAYIN Anlamazsınız bile... Anladığınızda belki bir bilen sizsiniz. Belki tüm dünya... Ama değişmeyen işin kuralıdır; insan insana iyi günde itibar eder, bilmelisiniz. SÜPRİZLİ BİR DERGİ: Denizli SUNAK Tanıtımını okumak için TIKLAYIN Aklınız varsa, yok bir şey deyip geçersiniz. O da bir hikaye olur... Olur da tanıklar varsa ne yaparsınız? ÖZÜR DİLEMEK YETMELİ... Postaneye uğramayalı çok olunca... Ama SÖZ, mahcubiyet sağlam bir SENETTİR. Borcum borç... ŞEHİR DERGİSİ / Bir Alçakgönüllü Kahraman Dergiyle ilgili Yazıyı Okumak için Resme Tıklayın ***

  • Silahların Gölgesinde Aşk

    NAİL UYAR, Öykü, 144 sayfa, Nisan 2016, Kora Yayınları İstanbul * Kitabın Arka Kapağı *

  • SÜRPRİZLER DERGİSİ: DENİZLİ SUNAK

    SUNAK Resim ve Sanat Evi'nin Denizli'de yayını olarak 13. yılını sürdüren SUNAK dergisi, alışılmış kültür sanat dergilerinden her yönüyle ayrılıyor. Ayrılıyor ama... Gönderdikleri, ne var ki yaşam beklenmeyenlerinden denk getirip uğrayamadığım postaneden ancak aldığım, SUNAK sayılarının ilkine bakıyorum.Yıl 12 Sayı:43 Haziran 2015 yazıyor. Postaneye bunca zaman uğramayışım büyük ihmal, üretebileceğim bir bahanem yok; ama bu dergi... 10 yıl önce gönderilene ne kadar çok benziyor. Hiç değişmemiş, genç kalmış diyeceğim... ama bir klasikleşen biçim de olduramamış. Daha çok ders... diyemiyorum da...hiç yol almamışlar gibi. Sözü eğip bükmeye gerek yok, birisi şirinlikten vazgeçmezse kral hep çıplak kalacak. Ne yazık ki SUNAK, tüm iyi niyetine, onca emeğine karşın geçirdiği 13 yıl ve 46 sayıdan kendi gerçeğini yaratamamış. Görsel'in baskın gücü kendiliğinden yazının ve tasarımın önüne geçmiş, ne var ki bu tip dergilerin kullandığı pahalı teknoloji, lüks baskı da olmayınca onlara ulaşamadan kalmış, kültür sanat dergilerinin sadeliğine de üretenlerin alanları nedeniyle dönemeyince 28 sayfalık dergi karışık bir broşür ya da hevesli bir fanzin izlenimi veriyor ilk anda...Yani SUNAK, Resim ve Sanat Evi'ne müşteriye tanıtıcı bir broşür dersek, sorun kalmıyor. Yani ben çok şey bekliyorum. Kalmıyor da giriş yazılarında "...Denizli'nin kültür sanat ateşi... dergisi," diye adlandırılıyor ve sanat yönetmeni de dahil her dergiye nasip olmayan organlarını ilan ediyor, dahası benim gibi müşterisi olma şansı sıfıra yakın insanlara, uzak şehirlere posta kargo ücreti esirgenmeden gönderiliyor. Onda yazanların bir kısmı da öyle, uzak diyarlarda oturuyor... Yani SUNAK ben bir kültür sanat dergisiyim diyor, beni görün, bana katılın, katkı verin diyor, öteki adıyla... O zaman iddia ettiği gibi olmak zorunda... Elbette hoşgörülü olmamız gerek, bu desteksiz, hatta yığınla engeli olan imece dergilerin yaşaması ve artması için. O nedenle değil mi benim Sunak'tan hemen her maviADA sayısında övgüyle söz etmem, yine o nedenle değil mi 5 saat ayırıp dergileri okuyup, inceleyip bu yazıyı yazmam? İyi de on yıl da taş olsa değişir azıcık. Acaba anlaşılacak mı? Kimin umurunda, adam yerine koyup dergi gönderdilerse ben de adam gibi davranıp gördüğümü yazmak zorundayım. Anlamazlarsa bir daha göndermezler olur biter. Bu biçimsel yönü... Bu görüntü sizi yıldırıp vazgeçirmezse açıp bakarsanız aslında ciddi bir gayreti fark ediyorsunuz, en basitinden ortada ciddiye alınması gereken 12 yıl var, ama yine de bir değil, ne çok şey eksik diye düşünmekten de vazgeçemiyorsunuz. Denizli son zamanların en hızlı gelişen büyüyen kentlerinden biri. Ekonomik yapısının örneklerine göre iyi olduğu gözleniyor. Kültür sanat dünyası, sosyal hayatı bildiğim değil elbette. Sık sık gittiğim Pamukkale'den baktığınızda, orada kültür sanatın değil, paranın egemenliğini görürsünüz, her yerdeki kadar. maviADA'ya çok yerden yazan çizen gelmişti ama Denizli'den pek anımsamıyorum. Üç beş dergi gönderdiğimiz de arkadaştı. Bu genelleme değildir ümidim. SUNAK'tan başka dergi var mıdır, onu da bilmiyorum. Elimdeki dergiye bakınca bir öncesi, taklit edilecek ya da örnek alınacak bir başka dergi olmadığını düşünüyorum. Böyleyse bu Denizli gibi bir kent için hem üzücü hem de şaşırtıcı olurdu, ama SUNAK dergide gözlediğim, verilen emeğin önüne geçen eksiklerin de bir açıklaması olurdu. Şu anda tek gerekçe, künyeye yazılmış parayla satılmadığını, ekonomik gücü olmadığını belirten ibare. Bu takdir edilecek bir yönü de ortaya koyuyor, özveriyle 12 yıl ve 43. sayıyı yapmışlar. Ne var ki bazı şeyleri açıklamaya yetmiyor. Başlangıcından bu yana bize dergi gönderen Hakan Keysan ve SUNAK'a hep ilgiyle, büyük bir potansiyelin çekirdeği gözüyle bakmışımdır. Ama bu kez, bir şey hala değişmedi hissine kapıldım. Demek biz okurlar doğru eleştiriler yapıp yardımcı olamamışız, yazanı çizeni de şiiri ve yazısı yer bulan da aslansın demekle yetinmiş. Artık beni hoş görecekler. Ya da anlamak istemeyip kötü bilecekler. Yine de ayrıntıyı görsünler isterim, egom değil, deneyimimle söylediklerim. O damdan düştüm çünkü, bilirim. Elime geç varan dergilerin ilki Haziran 2015 tarihli...Ondan başlıyorum. Birlikte bakıp değerlendirelim. Belki bu tür girişimleri iyi niyetle alkışlamaya yatkınlığıma karşın neden duraladığımı da bulabiliriz. 30'a yakın ad sıralanmış ciddi ciddi, güzel, düzgün, hatta iddialı cümlelerin karmakarışık tasarımın içinde kaybolduğu kapakta. Onca kişinin eserleriyle nereye sığdığını merak ediyorsunuz? Bir de dosya çalışması eklenmiş: Kent Kültür İnsan diye... Belli ki ağırlık onda. Nitekim dergiyi açıp baktığınızda da ağırlığı değil büyük bölümü onun kapsadığını, edebi nitelikten daha çok, bilimsel, uzman işi görüşler, bilgiler yer aldığını görüyorsunuz. Araya sıkıştırılmış, gerçekten sıkıştırılmış ve yazık edilmiş çok sayıda şiir, birkaç edebi örnek olsa da baskın gelen kentin bozuk yapılaşması üstüne uzman yorumları... Oysa kültür sanat dergisinde bu ancak bir sayfalık değinme olur bu konuya. Ya da bir öykünün, denemenin fonu... Sonuçta sanat "yolboyu gezdirilen aynadır". Ayrıca kabul de ederim bir mimarlık dergisinde de şiir olur,... ama herhalde bütünü şiir olmaz. Gördüğüm Hakan Keysan, eğitimli, kalemi düzgün, güzel şiirler de yazan bir yayın yönetmeni. 13 yıllık deneyimlerinden bu basit sonucu yani biçimsel yönü aşacak çözümleri öncülü olmasa da üretebilecek biri. Aynı masraf, aynı emekle SUNAK 13 yılda devleşen bir isme dönebilir, bugün kendi masrafını da çıkarırdı. Hadi o yoğun işlerinden ve asli görevlerinden fırsat bulup bir çekidüzen veremedi, ya yazar adlarında yer alan onca insan, hem de yakın plan Denizli'de oturanlar uyaramaz mıydı? Sahi bir dergideki yönetmeni biliyorum da, sanat yönetmeni ne iş yapar? Eminim şimdi işgüzarlıkta değindiğim bu konuları dert eden birkaç kişi çıksaydı o gruptan , Denizli de öyle bir dergiye omuz verecek çok insan çıkardı. Ne yapılacaktı? Çok basit, mademki sayfayı artırmak ciddi masraf ve para büyük dert, o zaman sadece anlar bir bakışla nitelik artıracak yöntemler aranacaktı. Az daha kalın kağıt kullanacaktı sayfada. Özgün sade her sayıda anahatları yerinden oynamayan bir kapak yapacaktı. Düzyazılarda nerede başlayıp nerede bittiği belli olacak ferah sayfalar ve bir düzenek seçecekti. Şiirleri bir ayıpmış, kusurmuş gibi saklayan içsayfa tasarımını terk edip uzun şiirlere tam sayfa, kısa şiirlere tam sütün ayıracaktı. Elbette o şiirleri dolma biçiminde hepsini aynı sayfaya yığmayıp düz yazıların arasına dağıtacaktı. Şiir kitabı tek başına belki ilgi görmez, ama dergileri okutur. Bu artı bir para ister mi? Sanmıyorum, istese de onca emeğin yanında hiç sayılır. Benim eleştirim buna... Yoksa elbette taşrada bir dergiyi 13 yıl yaşatmak, değil bir güvercin, kırk güvercin uçurmakla eştir ve adamı aziz yapmaya yeter. * Bunca acıtan eleştiriden sonra hala okunursa yazdığım, gelelim gönderilen ikinci dergiye. İkinci SUNAK dergisi, sanki karanlığından silkinmiş, uyanmış, güzelleşmiş... şaşırtıcı ama daha düzgün, karmaşayı bitirmiş dingin mesajlı bir kapağa da sahip ... Daha da hacimli gözüküyor. Elbette, kalın kağıt bunu sırrı. Ne var ki bu dergi ilkinden tam bir yıl sonraya ait, 13.yıl. Yani Temmuz 2016. Doğal olarak da 3 sayı sonrasına...46. sayı. Sabırsızlanıyorum. SUNAK o mucizeyi gerçekleştirmiş bile... Artık gerçek bir dergi olmuş. En çok sevindiğim emeğim boşa gitmeyecek, okuyup değerlendirmeye değer. Kapak resimde de gördüğünüz gibi "gezi olaylarına" gönderme yapan "Sokak Sanat" göndermesini içeren bir çalışmayla. "Sokak Sanat" salt kapağı açıklayan bir imge mi yoksa dergi içinde özel çalışma mı bakmadan bilinmez. Sabrımı dizginleyip sayfa sayfa gideceğim. Hakan Keysan'a ait bir şiirin yer aldığı kapak içi şaşırtıcı dende aydınlık ve ferah, görünen sayfalar da öyle. Şimdi derginin künyesi okunur olmuş. DAĞLAR TALANCILARIN SOKAKLAR BİZİMDİR başlıklı, gezi olaylarına ve ülkemizin içinden geçtiği karanlık sürece, ardından Denizli yereline değinen 2,5 sayfa gibi oldukça uzun tutulmuş bir başyazı var ilk sayfada. 3.sayfada bir şiir de yer alıyor. Kapak katılmadan yapılan numaralandırmaya göre dergi 28 sayfa gözüküyor, oysa 32 sayfa, yani öncekine göre 4 sayfa artmış. Numaralandırmayı kapağı da katarak yapmalarında yarar var, çünkü kapağın içini dışını kullanıyorlar zaten. Farkındalar mı bilmiyorum ama 36 sayfalık belli standartları tutturmuş dergiler kültür bakanlığından ciddi sayılacak bir yardım alabiliyor. Tabi bunun için de önce bir İSSN almaları gerekli bakanlıktan. Ayşe Kaygusuz, Türev adlı öyküsüyle 4.sayfada. Ünsal Çankaya'nın şiiri bu kez tam sütuna düzgünce yerleşmiş. Serap Çerezci öyküsüyle 6-7-8. sayfalarda. Ramazan Aydın'ın şiiri Söylemeliyim ve Gül Özkan'ın şiirleri de 7-8'de. Mehmet Pekdüz, Bekir Yıldız'ın Eserlerinde Toplumsallık konusunu işlemiş. Dergideki bu şaşırtıcı güzelleşmeden duyduğum sevinç 10-11-12-13. sayfaları görünce kursağımda kalıyor. Sütunlar ardı ardına şiirlerle doldurulmuş. Elbette önceki dergilerde olduğu gibi değil, düzgünce, ama sevimsiz... 14. sayfada kapağın gizemi çözülüyor. SOKAKTA SANAT bir dosya adıymış. Derin Zorlu'nun bir yerel müzik grubuyla yaptığı söyleşi ilgi çekici ve çok başarılı bir çalışma. Dilinden de anlaşılan Derin Zorlu iyi bir şair de... Derin Yanık şiiri usta işi dizeler barındırıyor. Yaşar Oğuz Ergen Taşralısın İstanbul yazısında İstanbul ve taşrada sanat konularına değiniyor. Kemal Girgin Petekteki Bal şiiriyle 21.sayfada yer almış. Emine Çakır'ın Taşradan Geldim şiiri tam sayfa olarak 22.sayfanın konuğu. 23.sayfada farklı bir tat nefes aldırıyor:ARKEOLOJİ. Ne varki yazarını aramakla bulamıyorsunuz. Kaynak verilse de yazarı belli olmayan yazı bu nedenle çok sevimli gözükmüyor. 25.sayfa dergi üyelerinin aldığı ödüllerden söz eden hoş bir sayfa olmuş. Fahrettin Koyuncu Denizliyle ilgili kitapların bir bölümünü konu etmiş yazısında. Ramazan Efe bir şiiriyle 28.sayfada. Arka kapak içinde bir çeviri şiir yer alırken, arka kapakta Fahrettin Koyuncu'nun bir şiiri var. Sonra da dergiye destek olan kitabevlerinin adları sıralanmış. Evet... Boşuna konuşmuşum başta. Geç de olsa benim aklım olmadan da başarmış SUNAK... Her yazan çizenin yer almak isteyeceği gerçek ve hoş bir dergi olmuş. Sahi göndersem bana da yer verirler mi acaba, diye bile düşündüm. Siz de düşünüyorsanız hakankey@msn.com adresine bir ileti gönderip deneyin. Yazınız kabul görürse abone olmayı unutmayın. Bir katkınız olsun. Hem de yazınız şiiriniz konserve edilirse hesap sorma hakkınız. Ne yazık ki güzel şeyler bazen dehasız, çoğu kez de parasız olmuyor. *

  • Bir Şehrin Hikayesi

    * AKAY AKTAŞ / Bir Şehrin Hikayesi IĞDIR * 170 sayfa / Ankara, 2017 Ocak * NEREDEN NEREYE; IĞDIR Gündüz Murgül Bakkaldan lavaş alıyorum. 50’li yaşlarda tahmin ettiğim dükkân sahibi nerede oturduğumu sordu. Çocukluk ve gençlik yıllarımın belleğimde bıraktığı alışkanlıkla; “Gaz Ambarı’nın oralarda” deyivermişim. Muhatabım boş gözlerle baktı, anlam veremediğini fark ettim. Düşündüm, Iğdır ve Iğdırlı ne çabuk ve de ne çok değişmiş. Böyle giderse Iğdırlının kafasında atalarının toprağına dair hiçbir iz kalmayacak. Doğaldır ki, geçmişi -en azından yakın geçmişi- araştırıp yazıya dökmeyince izler ve sözler zaman rüzgârlarında savrulup gider. “Söz uçar yazı kalır.” Kadim dostum Akay Hoca, bu öncelikli işe girişmiş, Iğdır’ı; tarihiyle, toprağıyla,kültür ve sosyal yaşantısıyla, insanlarıyla, töreleriyle –deyim yerindeyse- kapı kapı dolaşarak kayıt altına almış ve kendinden sonra geleceklere bir yapıt bırakmış: Bir Şehrin Hikâyesi/ NEREDEN NEREYE IĞDIR. Çocukluğu ya da gençliğini Iğdır’da geçirmiş kişiler, bu kitabın yapraklarını çevirirken bir bakıma kendi yaşantılarının bir bölümünü seyretmekle kalmayacak; hafif iç geçirmeler arasında geçmişin o doyum olmaz anlarını da hissedeceklerdir. Salt bilgi aktarmamış; geçmişin o geri dönülmez hasretini satırları arasına sindirmiş, aziz dostum. Kitap, bir yola çıkıştır; “eksikleri”, kendinden sonraki araştırmacılar tarafından tamamlanacaktır. Ancak bu süreçten önce, kitabı eline alıp geçmişe yolculuk edenler, Akay Hoca’yı arayıp; “Hocam, şu da vardı” dese, ya da geçmişe dair bir bilgiyi, bir fotoğrafı iletse, eminim, dostum yeniden kolları sıvayacak, ortaya daha doyurucu bir yapıt çıkacaktır. Geçmişimiz toprağımızdır; onda yeşerdik, ondan boy attık. Geçmişi olmayanın geleceği de olmaz. Başka bir söylemle geldiğimiz yolu bilmezsek, avâre avâre dolaşır nereye gideceğimizi bilmeyiz. Akay Hoca’nın yapıtı, çocuklarımız için köklerini unutturmayacak başucu kitabıdır. Iğdırlı hemşehrilerim, bu kitaptan çocuklarınız, torunlarınız için bir tane edinin. İleriki tarihlerde biri kalkıp onlara; “Sen kimsin?” dediğinde, onlar da; Oğuzlardan Iğdır Bey’den başlayarak Ertuğrul Gazilere ve nice Türk beylerine yurtluk olan bu toprağı ve modern Türkiye’nin çağdaşlaşma hareketinin öncülerinden olan atalarını gönençle anlatsınlar. Kıvanç duydukları tarihleri onların yaşam yolunu aydınlatsın. KİTAPLA İLGİLİ ÖTEKİ YAZILAR

  • EFSANE DOLU ANADOLU

    maviADA'nın kuruluş döneminde yazılarını severek okuduğumuz ​​ çocuk öykücüsü olarak tanınmış yazar Mehmet Güler'den bir kaynak kitap çalışması... Beklenen kitabı Anadolu söylence ve efsanelerini konu edinen EFSANE DOLU ANADOLU, kitabı Doğan Kitap'tan çıktı.

  • Bir Şehrin Hikayesinde – IĞDIR

    KİTAP: AKAY AKTAŞ / Bir Şehrin Hikayesinde - IĞDIR Ankara, 170 sayfa, Ocak 2017 Renkli baskı, Büyük boy * Kağıt ne zaman sevinir bilir misiniz? Mektup olunca, kitap, dergi, gazete olunca, yani; yazı ile buluşunca. İşte o noktada kağıt, okuyucu ile buluşur, anlam kazanır, değeri artar, eser olur. Ben, kağıdın peçete olmasına, tuvalet kağıdı olarak kullanılmasına üzülmüş karşı olmuşum. Ama bu karşı oluşum hiçbir şeyi değiştirememiştir. Ülkemizde yine peçete ve tuvalet kağıdı kullanımı kitap, gazete, dergi kullanımından daha fazla olmaya devam etmektedir. Derken, kitap tarafından bir yeni yayın çıkması içime su serpti. Emekli Öğretmen, Araştırmacı – Gazeteci bildiğimiz; “Akay Hoca” diye ünlenen sevgili, Akay AKTAŞ, benim de önerimle; Iğdır’ın geçmişinden bu gününe yansıyan; yaşanmışlıklarını, hikayelerini, sorunlarını, gerçeklerini , belgeleriyle birlikte kaleme almış yayınlanmak üzere kağıt ortamında Ankara’ya bana göndermişti. “Nede olsa Başkent’ti burası, baskı tekniği daha iyiydi” diye düşünmüş olmalıydı. Kitabın adını: “NERDEN NEREYE IĞDIR” olarak sabitlemişti. Elbette bu isim kitabın içeriğiyle tam bir uyum yakalamıştı. İçeriğe şöyle bir göz gezdirdikten sonra ikinci bir isim de ben koydum “BİR ŞEHRİN HİKAYESİ” diye. Böylece iki isimli bir kitap çıkmış oldu piyasaya. Bence ikisi de kitaba yakıştı, ikisi de bir birini tamamlamış oldu. Bu isimlerle birlikte, artık yazılı kağıtlar KİTAP olmayı başarmıştı. Kitabın içeriğinde Iğdır’la ilgili ilk kez rastladığım tespitler, iddialar, fotoğraflar var. Beni en çok etkileyen bölümler: “IĞDIRIN ARKLARI” (Kitap S. 75,76,77).ve “IĞDIRIN ESKİ EVLERİ” üzerine yapılan sunumdu (Kitap S.140-156). Bu iki konu benim çocukluk ve gençlik yıllarımdaki Iğdır izleri taşıdığından olacak, bu bölümlerden fazlasıyla etkilendim. Etkilendim ne demek! Büyük bir zevk, keyif aldım ki; bir kere okumakla yetinmeyip, iki hatta, üçüncü okuma yaptım. Ama ne zamanki Iğdır’ın eski evlerinden – “günümüz evleri” konusuna geldiğinde, keyfim de zevkim de, hevesim de kaçmıştı. Günümüz evlerini iştahsızca okudum. İçimdeki olumsuzluk zirve yapmıştı. Bu durumdayken Iğdır adına mutluluk şiiri yazamazdım ki. İçim hüzünlü, anılarım kırık, hevesim kaçık bir halde oturup aşağıdaki şiiri yazdım. Bu, “bir şehrin yaşayanlarına sitemiydi” bir bakıma. Bir şehrin kırgınlığı, küskünlüğü de diyebilirsiniz. Ya da bir şehrin kendisini bu hale getirenlerden “hesap sorması” da olabilir. İşte o şiiri kitabı alamayan, okuyamayanlar için paylaşıyorum: BİR ŞEHRİN HİKAYESİ Bir şehirim ben, Ağrı Dağı’nın eteğinde, Sürmeli çukurunda. Nice medeniyetler Nice savaşlar gördüm, Aras Nehri kan aktı, Ağrı Dağı durdu, baktı. Yıllar yıllara devretti, “İl oldun” dediler Sevindim elbet. İçim coşku, Dışım şaşkınlık, Nüfusum hızla arttı. Zor günlerimdi Dar günlerimdi Yeşillerimi yolup Geleceğimi çaldım. Binalar yaptım yüksek Binalar yaptım beton Aklım karma-karışık Birde baktım ki; Eyvah ki eyvahhh Betonlar arasında Kaybolmuşum… Bu şiir, Iğdır’ı bu hale getiren “bizim kuşağa” yeni yıl armağanımdır … Yorulmuşum, Yaşlanmışım, Naçar kalmışım. Geçmiş günlerimi Arar olmuşum. Ben Iğdır’ım, Dünü yaşadım, Bugünü yaşıyorum, Yarınla sözlüyüm. Yaralarımı sarıyorum Yitiklerimi arıyorum Umudumu koruyorum. Tek arzum var; Sizinle yaşamak Sizinle yaşlanmak. Artık bende hayat: Dikine / Dikene… Artık bende hayat: Zehir / Zemberek Artık bende hayat: Nefes / Nefese…İÇ. Duydum ki; Akay Hoca’nın yorucu bir çalışma ve emekle hazırladığı “NERDEN NEREYE IĞDIR” kitabının dağıtıma başlamasıyla, bitmesi bir olmuş. Kitap okumanın gün be gün azaldığını hissettiğim şu günlerde; “duyulan güzel bir haber” umut çiçeklerinin filizlenmesine yetti bile. Ben, ülkemizin kalkınmasını kağıt kullanımıyla ölçecek kadar ileri gitmiş, haddini aşmış birisiyim. Kitap, Gazete, Dergi, Mektup olarak kullanılan kağıt miktarı; “Peçete”, “Tuvalet Kağıdı” olarak kullanılan miktarı aştığında; Ülkemizin şimdikinden çok daha iyi bir yerde olacağına inan birisiyim. Kağıt kullanımında bir de “Sosyal Medya” olayı var ki, bu konuya hiç girmeyeyim. “Nereden Nereye IĞDIR” kitabının bu denli hızlı dağıtımı geleceğe ilişkin beklentimi şımarttı, kabul ediyorum. IĞDIR, geçmişiyle, birikimleriyle, sahip olduğu varlıklarıyla adına kitap yazılmayı hak eden zenginliklerle doludur. Şehrimizin çevresiyle birlikte; değinilmemiş, işlenmemiş, el değmemiş alanlarından yeni kitaplar bekliyoruz… Umutsuz yaşayacağıma, bekleyişle yaşamak daha güzel değil mi?... 08. 01. 2017

  • Aydınlık

    Öner Yağcı'nın Ödüllü Aydınlık adlı Kitabı Çıktı Deneme, 224 sayfa, 2017 Temmuz, Kırmızı Kedi Yayınları ÖNER YAĞCI * ANADOLU’NUN UMUDU AYDINLIK ve ÖNER YAĞCI “Ben insan olmak istiyorum, insan sözcüğünün Maksim Gorki’nin deyişiyle ‘onurlu sözcük’ haline gelmesini istiyorum, özgür bir insan olarak yaşamak istiyorum diyenler kitaplarımı, okusun, yeter.” Diyen eğitimci-yazar Öner Yağcı, “Anadolu’nun Umudu Aydınlık” adlı eseriyle Vedat Günyol’un adını yaşatmak amacıyla düzenlenen ‘Vedat Günyol Deneme Ödülleri’ yarışmasında Seçici Kurul tarafından 74 yapıt arasından birinci seçilmiş, geçtiğimiz Mart ayında yapılan ödül töreninde de ödülünü almıştı. 2002 yılından 2014 yılına kadar maviADA dergisinde de yazılarıyla aktif olarak yer alan Öner Yağcı, 1951 yılında Tokat-Zile’de dünyaya gelir. İlköğrenimini Yozgat-Yerköy’de tamamlar. Tokat İlköğretmen Okulu’nu ve Gazi Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümünü 1975’te bitiren yazarımız 12 Mart döneminde yargılandığı DEV-GENÇ davasında iki yıl kadar tutuklu kalır. Ağrı-Taşlıçay’da öğretmenlik, Kars-Sarıkamış’ta askerlik görevini yapar. 12 Eylül döneminde, yöneticilerinden olduğu TÖB-DER hakkında açılan davada yargılanır ve beş yıl hapis yatar. 1974’ten beri birçok dergide yazıları yayımlanan ve çeşitli yayınevlerinde çalışan, birçok yapıta imza atan Öner Yağcı kendisine 2016 Vedat Günyol Deneme Ödülü'nü kazandıran "Anadolu'nun Umudu Aydınlık" kitabındaki denemeleriyle, Anadolu'ya borcunu ödediğini vurgularken, üzerinde yaşadığımız toprakların bereketini ve Anadolu'nun en değerli meyvesinin Cumhuriyet olduğunu anlatıyor. Öner Yağcı bu kitabında emperyalizme, küreselleşmeye, postmodernizme karşı, okurun önüne cesareti ve ütopyayı koyuyor. Yeni dünya düzeni”nin yalnızca korkunç bir savaş dönemine karşılık geldiğini göstererek, “büyük insanlık”a sesleniyor. Vedat Günyol Ödülü Seçici Kurulu, Öner Yağcı'yı ödül gerekçesini şöyle açıklıyor: “Batıda Reform ve Rönesans aydınlığında gelişen sanat ve kültür birikiminin, ülkemizdeki cılız görüntüsünden kurtularak başarıya ulaşma çabasını güçlendiren olgular; klasiklerin Türkçe'ye kazandırılması, Köy Enstitüleri ve Halkevlerinin eğitim ve kültür merkezlerine dönüşmesi, Mustafa Kemal aydınlanması olarak nitelenen sürecin tohumlarının atılmasına neden olmuştur.” "Aydınlanma üzerine biriktirdiği ve sistemli bir düşünce haline getirdiği Anadolu Aydınlığını yeniden umuda çevirme başarısını gösteren Öner Yağcı, bu süreci; akıcı, etkileyici, okurları ile paylaşır biçimde yalın ve duru bir Türkçeyle anlatmayı başardığı için “Anadolu'nun Umudu Aydınlık” başlıklı yapıtıyla 1. Vedat Günyol Deneme Ödülü'ne layık bulmuştur."

  • VATAN Saklı Maçka

    Trabzon Maçka ilçesi, adı çok duyulmasına bakmayın tarihi ipek yolu üzerinde, yüksek dağların arasında, iki derenin birleştiği çatakta, dar bir düzlükte kurulu küçücük bir Anadolu kasabasıdır gerçekte. Ne var ki Artvin gibi, Fatsa gibi onu büyük ve özel yapan kimi yanları vardır. Doğal güzellikleri, Sümela, Vazelon gibi görkemli antik yapıları,tarih içinde İpek yolu güzergahında oynadığı rol bir yana, okuma oranı Türkiye'nin en yüksek ilçelerinden biridir. Bedri Rahmi Eyüpoğlu, Sebahattin Eyüpoğlu kardeşlerin, bir zamanlar ülkenin en büyük örgütlerinin TÖBDER'in başkanı Gültekin Gazioğlu'nun, sanatçı Volkan Konak'ın, Sunay Akın'ın... memleketi olan yerdir bu dere yatağına sıkışmış, gariban ilçe. Karadeniz'in doğuya açılan en büyük kapısı olma özelliğini uzun yıllar taşıyan ilçe, varolduğu günden beri de Trabzon'a yönelik işgalci güçlerin ana hedeflerinden biri olmuş. Turhan Eyüpoğlu yazdığı Maçka’nın kurtuluşu olan 15 Şubat 2018 tarihinde çıkacağını müjdelediği VATAN SAKLI MAÇKA adlı kitap bu işgalci güçlere karşı verilen yerel mücadeleyi anlatıyor. Aşağıdaki bölüm kitaptan bir alıntıdır. "Mehmet nedir planın?" "Bir planım yok! Bu haine ihanetini itiraf ettirdikten sonra başına sıkmak!" Ali Yemen, kocaman bir oh çekti. O gün yapılacak birkaç işi yaptıktan sonra Mulaga deresinde bulunan mağaraya doğru yola çıktılar. Mağaraya geldiklerinde kimse yoktu. Beklemeye başladılar. Hava iyice kararmış, dışarıda göz gözü görmüyordu. Sessizlik her tarafa hakim olmuş, mağaranın yanında akan küçük ırmağın sesi müzik gibi geliyordu. O sese atların ayak sesleri karışınca Mehmet anlamıştı geldiklerini. Demirci Raif'in ağzını kapatmışlar, gözleri açıktı. Geri dönemeyeceğini Raif hariç herkes biliyordu. Raif'i kırık bir sandalyeye oturtup ellerini arkadan, bacaklarını da sandalyenin bacaklarına bağlamıştılar. Demirci Raif şaşkın bir vaziyette olana bitene bir anlam vermeye çalışıyordu. Mehmet: "Ağzını açın!" dedi. Raif'in ağzı açılır açılmaz: "Siz ne yapıyorsunuz, beni buraya niye getirdiniz?" diye bağırmaya başlamıştı. Ali Yemen, Ateşten aldığı duvardan çıkan taşı Raif'e göstererek: "Bu nedir?" diye sordu. Raif ilk başta anlamadı. "Ne bileyim nedir?" diye cevap verdi. Ali Yemen, elindeki taşı Raifin yüzüne olanca hızıyla vurunca Raif'in burnu kırılmış olacak ki oluk gibi kan akmaya başladı. Ali Yemen taşı Raif'e göstererek: "Bu bizi dinlemek için duvardan çıkardığın taş!" deyince Raif başına gelecekleri anladığı için yalvarmaya başladı. "Ruslar beni bilgi getir diye zorladılar!" deyip olanları anlatmaya başladı. Raif, her şeyi şakıyan bülbül gibi anlatıyordu. Ali Yemen, sanki taşı hazineyi saklayan sandığın kilidine vurmuş da hazine dışarıya dökülmüş gibiydi Raif. Tüfekçioğlu: "Vatanı satmaya değer mi iki üç altın, değer mi Raif?" dedikçe Raif gözyaşlarını tutamıyor, ağlıyordu. Aradan bir saat geçmişti. Mehmet, Ateş'e: "Bunun yüzünü yıka!" diye seslendi. Ateş güğümdeki suyu Raif'in yüzüne çarptı. "Ateş, ellerini ayaklarını da çöz!" deyince Ateş dikkatli bir şekilde Mehmet'in yüzüne baktı. "Ateş, çöz ellerini ayaklarını!" Ateş ipleri çözdü. Mehmet, Ateş'e: "Raif'in eline su dök, yüzünü yıkasın!" dedi. Ateş, Raif'in eline istemeye istemeye su döktü. Raif yüzünü iyice yıkadı; artık yüzü ortaya çıkmıştı. Herkes hayretle Mehmet'e bakıyordu. Mehmet bir sandalye alarak Raif'in önüne koydu ve oturdu. "Raif ben seni dinledim! Şimdi sen beni dinle! Vatan nedir, bayrak nedir, sancak nedir, millet nedir, toprak nedir diyorsun ya!" Raif hemen atıldı söze: "Ben öyle bir şey demedim!" "Öyle bir şey demene gerek yok. Yaptığın böyle bir şey anlamına gelir, bizim gibi vatan sevgisi olanlarda! Aç kulağını, dinle beni; gerçek neymiş dinle! Sen hiç yemeğine tuz yerine toz döküldüğünü gördün mü? Geceleri çamurlu bir çukurda yatarken silah sesiyle fırladın mı? Mehtaplı gecelerde yakamozları değil kıpırdaşan gölgeleri izledin mi? Yaylalarda senin saçını kekik kokulu rüzgarlar okşarken barut kokusu saçını sardı mı? Vatanın bütünlüğü için elde silah dağ başlarında geceleyenleri bilir misin sen? Sevdiğin arkadaşının kanı sıçradı mı üzerine? Yarasını elinle sarıp bir yudum su verdin mi? En son içtiği sigarasını yaktın mı? Can arkadaşının yastık yaptığın dizinde can verdiğini gördün mü sen? Şehitlik denilen o yüceler yücesi fikri bir kez hissettin mi sen yüreğinde? Vatan borcu yaparken acımasızca sırtlarından vurulan insanları bilir misin? Sen hiç şehit babası, şehit anası gördün mü? Sen hiç şehit çocuğu gördün mü? Sen hiç henüz kavuşamamış sevgiliyi, şehit yavuklusunu gördün mü? Sen bunlar için bir şey yapmayı aklının ucuna bir kez olsun getirdin mi? Bu adamlar geriye dönmeyi hiç düşünmediler Raif! Dudaklarının arasında sadece iki kelime süzüldü. "Vatan sağolsun! Canım albayrakta bir damla kan olsun yeter ki vatan sağolsun." Mehmet'in gözlerinde artık yaş durmuyordu. Ayağa kalktı, Raif'in arkasına geçti ve kafasına bir el silah sıktı. Mehmet'in konuşmasında ağlamaya başlayanlar mağaranın dışına çıkmıştılar. Bu silah sesinden ötürü bir anda irkilerek içeriye koştular. Raif, sandalyede oturuyor; başı öne eğilmiş bir vaziyette sanki 'Hepinizden özür dilerim!" gibi duruyordu. Mehmet, ayağı ile Raif'i öne iterek: "Bu vatan hainini görünmeyecek, bulunmayacak bir yere gömün!" dedi. *

  • Gece Şairleri Koğuşu

    1 Dolunaya yakışır Geceyi kim iyi giyinirse Çünkü ay Yanılmış kadınlar sokağıdır Kimse bilmez Kozasında uyuyan bir dev En kuytu köşelerini ıslatır bu yerin Bu gece bu vakitsiz çocuk eskimeleri Bir özgürlüğü de kalmadı bu yerin Küçücük şeyleri Dağılmış bilyeleri Size iyi geceler dilerim 2 Haklıdır belki şair Bazen kendini gündüzde unutan ay Ama geceye aittir düşleri Elinde bir çocuğun hiç bitmemesi gereken Sürekli azalan şekeri Belki haklıdır kadın Sarılıp sabaha uyanmak için Aç düşlerine oturur Orada bir şarkının şakağında Kaba adamların gövdesini değil Gizil yaylaların rüzgârını uyutur Belki de haksızdır şair Ve kendini sürekli ay sanan ırmağın sureti En hızlı koşusunu biriktirirken Ölmüş bir tayın ağlamasıdır. 3 Ve şairler takla atmak için minder beklemez Kadınlara ve martılara bakarlar… Sonra bir sessizliği yakıp Parmaklarına… Hakan Keysan, DÜN AĞRISI * Şiir,64 Sayfa, Artshoop, Eylül,2017

bottom of page