
Arama Sonucu
maviADA'ya DÖN
Boş arama ile 4488 sonuç bulundu
- Yedi Tepeli Şehir İstanbul
Nurten B. AKSOY * Roma İmparatoru Konstantin, yaşadığı dönemde gökyüzünde güneş, ay ve beş gezegenin olduğu gerçeğinden hareketle kenti, 7 tepe üzerine kurdu. Roma gibi Bizans İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu da 7 tepeli kentin sınırlarını korudu ve üzerine görkemli yapılarını dikti. Bugün İstanbul’u bildiğini söyleyen pek çok kişiye “İstanbul’un yedi tepesini sayar mısınız?” desek alacağımız cevapların çoğu “Çamlıca Tepesi, Kandilli, Gültepe…” şeklinde olur. Oysa “Yedi Tepeli Şehir” diye kastedilen tamamen eski İstanbul yani sur içindeki şehirdir. İstanbul’un üzerinde kurulduğu iddia edilen yedi tepe aslında, sur içi ya da Tarihi Yarımada da dediğimiz bölgede, yani fethedilen İstanbul’un tam merkezinde kalan bölümde yer alıyor. Edirnekapı’dan Sarayburnu’na uzanan üçgeni kapsıyor… “Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul” derken Yahya Kemâl Beyatlı, acaba hangi tepeden bakmıştı? İşte yedi tepeli şehir İstanbul’un o yedi tepesi ve o tepelere mührünü vurmuş yedi tarihi eser... Birinci tepe: Sarayburnu Tepesi Yedi tepeli şehrimde Bıraktım gonca gülümü. Ne ölümden korkmak ayıp, Ne de düşünmek ölümü. Nâzım Hikmet Tüm zamanlar boyunca kentin kamusal merkezi ve kalbi olan birinci tepe, Tarihi Yarımada’da Sarayburnu’ndan başlayıp, denizden yaklaşık 30-40 metre yüksekliğe ulaşan tepedir. Fatih Sultan Mehmet tarafından 1478 yılında yaptırılan Topkapı Sarayı, birinci tepenin en hakim noktasında yer alan en görkemli yapıdır. Bu tepe, Bizans ve Osmanlı İmparatorlukları zamanında saray alanı olarak seçilmiştir. Topkapı Sarayı’ndan başka bu tepede bulunan, Ayasofya Müzesi ve Sultanahmet Camisi şehrin silüetini belirleyen en güzel tarihi abidelerdir. İkinci tepe: Nuruosmaniye Tepesi İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı; Serin serin Kapalıçarşı, Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa Güvercin dolu avlular, Çekiç sesleri geliyor doklardan Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları; İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı. Orhan Veli Bu tepenin üzerinde Nuruosmaniye Külliyesi bulunduğu için, tepeye “Nuruosmaniye Tepesi” denir. Tepeyi süsleyen Nuruosmaniye camisi İstanbul’da inşa edilmiş ilk barok özellikli camidir. M.S. 330 yıllarında İmparator I. Konstantin onuruna, İstanbul’un bu ikinci tepesine dikilen Çemberlitaş ile temeli 1461 yılında atılan ve dünyanın en büyük, ve en eski kapalı çarşılarından biri olan tarihi Kapalıçarşı da bu tepededir. Üçüncü tepe: Beyazıt Tepesi Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler! Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler… Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu, Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu. Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından Hala çığlıklar gelir Topkapı Sarayından. Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar; Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar… Necip Fazıl İstanbul coğrafyasında en belirgin olan ve denizden bakıldığında ilk göze çarpan üç tepeden biridir. İkinci tepenin batısında, deniz seviyesinden 50-60 metre yüksekliğe ulaşan bu tepede yer alan anıt eserlerin başında, Mimar Sinan‘ın kalfalık devri eseri olarak nitelendirilen Süleymaniye Camii ile medrese, kütüphane, hastane, hamam, imaret, hazire ve dükkânlardan oluşan Süleymaniye Külliyesi bulunur. Ayrıca Beyazıt Camisi, İstanbul Üniversitesi ve Beyazıt Kulesi de bu tepededir. Dördüncü tepe: Fatih Tepesi İşte kurşun kubbeler şehri İstanbul’dasın Havada kaçan bulutların hışırtısı Karaköy çarşısından geçen tramvayların camlarına yağmur yağıyor Yenicami, Süleymaniye arkalarını kirli bir göğe vermişler Hiç kımıldamıyorlar Ayasofya elleriyle yüzünü kapamış bütün iştahıyla ağlıyor… İlhan Berk Kentin en yüksek noktalarından biri olan dördüncü tepedeki başlıca anıt eserler Fatih Camisi ve Bozdoğan Kemeri’dir. Kentin en yüksek noktası olması, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde buraya en prestijli anıtların yapılmasına neden olmuş. Bizans döneminde 12 Havariye adanan Havariyyun Kilisesi yapılmış ilk olarak bu tepeye. İstanbul’un Osmanlılar tarafından alınmasından sonra kısa süre için Rum Ortodoks Patrikhanesi olarak kullanılan bu kilise daha sonra, Fatih Sultan Mehmet, buraya cami ve külliye inşa etmek isteyince Pammakaristos Manastırı’na taşınmış ve 1461 yılında yıkılarak yerine Fatih Camisi yapılmıştır. Beşinci tepe: Yavuz Selim Tepesi Salkım salkım tan yelleri estiğinde Mavi patiskaları yırtan gemilerinle Uzaktan seni düşünürüm İstanbul Bin bir direkli Halic’inde akşam Adalarında bahar Süleymaniye’nde güneş Hey sen güzelsin kavgamızın şehri… Vedat Türkali Beşinci tepe, üzerinde bulunan Sultan Selim Camisi ve Külliyesi ile belirlenir. “Sultan Selim Tepesi” olarak da bilinen bu tepe 74 metre yüksekliğindedir. Çok dik bir yokuşla Haliç sahilindeki Balat ve Fener‘e uzanan bu tepenin eteklerine doğru bir başka görkemli bina, Rum Lisesi (Kırmızı Mektep) göze çarpmaktadır. Altıncı tepe: Edirnekapı kanatları parça parça bu ağustos geceleri yıldızlar kaynarken şangır şungur ayaklarımın dibine dökülen sen eğer yine istanbul’san yine kan köpüklü cehennem sarmaşıkları büyüteceğim pancak pancak şiirler tüküreceğim demek yine ben... Attila İlhan Altıncı tepe Edirnekapı ve Ayvansaray semtlerinin üzerinde kurulduğu, aynı zamanda şehrin batı surlarını taşıyan “Edirnekapı Tepesdir.” Kariye Müzesi civarında hafif eğimli olan bu tepe Kemerkaya mevkiinde dikleşir. Edirnekapı Tepesi üzerinde Mihrimah Sultan Cami, Kariye Müzesi ve Tekfur Sarayı bulunmaktadır. Mihrimah Sultan Camisi, Kanuni Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan’ın tek kızları olan Mihrimah Sultan adına Mimar Sinan tarafından yapılmış bir şaheseredir. Üsküdar’da da yine Mihrimah Sultan adına yapılmış aynı isimli bir cami daha vardır. Yedinci tepe: Kocamustafapaşa Tepesi Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul! Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer. Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul! Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer. Yahya Kemâl Beyatlı İstanbul’un son tepesi yani yedinci tepe ise Aksaray semtinden tarihi Bizans surlarına ve Marmara sahiline kadar uzanan bölgedir. Bir üçgeni andıran bu bölgenin içerisinde aynı zamanda üçüncü tepenin merkezi olan Cerrahpaşa'daki Arkadius Sütunu’yla, Altı Mermer’in kuzeyindeki Mokios Sarnıcı bulunmaktadır. Osmanlı döneminde, buraya da Haseki Külliyesi ve imareti ile Haseki Sultan Camisi ve Bayrampaşa mescidi yapılmıştır.
- Yıldönümünde Sarıkamış Harekâtı
Gürsoy Solmaz -Kardan heykeller- Yükleyenin kendi çalışması, maviADA * Birinci Dünya Savaşı'nın Osmanlı tarihi açısından en dramatik sayfalarından biri olan Sarıkamış Harekâtı 22 Aralık 1914'te başlamıştı. Felakete dönüşen harekâtta on binlerce Osmanlı askeri yaşamını yitirmişti. 22 Aralık 1914'te başlayan harekatta amaç Rusları kuşatmaktı ama 9 Ocak'a kadar süren bu savaşta Osmanlı ordusu binlerce askerini soğuktan donarak ya da hastalıktan kaybetti. Savaşın bitiş tarihi konusunda farklı görüşler var ama yaygın eğilim, Enver Paşa'nın cepheden ayrıldığı 9 Ocak'ı harekatın sonu olarak kabul ediyor. SARIKAMIŞ'A NASIL GELİNDİ? Osmanlı Devleti'nin, doğu sınırında konuşlu 3. Ordusu, 7-17 Kasım tarihleri arasında Köprüköy ve Azap muharebelerinde yaptığı cephe taarruzlarıyla Rusları az da olsa geri atarak küçük bir başarı kazandı. Kafkas Cephesi'ndeki kısmi başarı, Osmanlı Başkomutanlık karargâhında olumlu karşılandı ama yeterli görülmedi. Rusları kesin yenilgiye uğratacak planlar üzerine çalışılmaya başlandı. Ancak Osmanlı 3. Ordu Komutanlığı, hava koşulları nedeniyle Başkomutanlığa sormadan kışı geçirmek için birliklerini 8-10 kilometre kadar geri çekti. Aynı günlerde kuvvetlerinin büyük kısmını Alman ve Avusturya-Macaristan orduları karşında Batı Cephesi'nde toplayan Rus Başkomutanlığı da bölgedeki komutanlığına Türklere taarruz etmemesi yönünde emir gönderdi. İki tarafın bu hareketleri cephenin durgunluk dönemine girmesine neden oldu. TANNENBURG ÖRNEK ALINDI Başkomutan Vekili Enver Paşa, Ruslar karşısında cephe taarruzlarından istenilen kesin sonucun alınamaması nedeniyle, geniş kapsamlı bir kuşatma harekâtı ile Rus birliklerini imhaya karar verdi. Bu kararda, Berlin'de bulunan Osmanlı askeri ataşesinin Hindenburg karargâhından gönderdiği rapor da etkili oldu. Bu raporda, Rusların berkitilmiş mevzilerine taarruz etmenin yararsız olduğu, en etkili hareketin kuşatma olacağı belirtiliyordu. En iyi örnek olarak da Almanların, Tannenburg'da kazandığı "imha muharebesi" gösteriliyordu. 26-28 Ağustos'ta gerçekleşen ve Tannenburg Muharebesi adıyla bilinen kuşatma harekatında 125 bin Rus askeri esir alınmıştı. Diğer yandan kışı geçirmek için geri çekilen ve bu sırada oldukça bitap düşen 3. Ordu'nun böyle bir harekata hazır olmadığı savunuluyordu. Harekat sırasında 10. Kolordu'nun başına geçecek olan Genelkurmay İkinci Başkanı Kurmay Albay Hafız Hakkı Bey, 3. Ordu'nun durumunu yerinde görmek üzere bölgeye gönderildi. Enver Paşa'nın hazırladığı harekat planında büyük katkısı olan Hafız Hakkı Bey, harekata girişilmesi için bölgeden teşvik edici raporlar gönderdi. Bakan Fidan’ın Şam ziyareti dünya medyasında: Kritik görüşmeyi böyle duyurdular! En üst düzey diplomat övgüsü Bakan Fidan’ın Şam ziyareti dünya medyasında: Kritik görüşmeyi böyle duyurdular! En üst düzey diplomat övgüsü 'SAADET, ŞAN VE ŞEREF İLERİDE…' Enver Paşa, 12 Aralık'ta Alman kurmaylarıyla birlikte Erzurum'a geldi. Burada plana son şekli verildi. Plana göre, 3. Ordu iki gruba ayrılacak, bir grup Aras Nehri belgesinde bırakılacak ve Erzurum doğrultusundan gelecek Rus taarruzlarını durduracak, asıl kuvvetler ise Rus mevzilerinin yan ve gerisine sarkarak kesin sonuçlu bir taarruz gerçekleştirecekti. Rusların, 3. Ordu bölgesine kuvvet kaydırması için Karadeniz bölgesindeki, ağırlığını gönüllü birliklerin oluşturduğu kuvvetlere de önemli görevler verildi. 3. Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa, harekâtta başarı şansını görmediği için görevinden ayrıldı. Başkomutan Vekili Enver Paşa, 3. Ordu Komutanlığı'nı da üzerine aldı. Enver Paşa 22 Aralık'ta başlayacak kuşatma harekâtı için 19 Aralık'ta genel taarruz emrini yayınladı. Emir şu sözlerle noktalanıyordu: "Saadet, şan ve şeref ileride; alçaklık, sefalet ve ölüm geridedir." HAREKâTA NEDEN GİRİŞİLDİ? Birinci Dünya Savaşı dönemi Alman-Osmanlı ilişkileri üzerine çalışan ve Alman arşivlerinde araştırma yapan az sayıdaki akademisyenden biri olan Gaziosmanpaşa Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Çolak, 2 Ağustos 1914'te Almanya ile imzalanan ittifak anlaşmasını anımsatıyor. Harekatı BBC Türkçe'ye değerlendiren Çolak, "Almanya, bizden, Avrupa cephelerindeki orduların bir kısmını üzerimize çekmemizi ve cihat ilan etmemizi bekliyordu" diyor. Çolak, bunun nasıl olacağını ise "Kanal'da cephe açarak İngiliz, Kafkaslarda cephe açarak da Rus ordularını karşımızda tutmamız gerekiyordu" diye açıklıyor. Osmanlı İmparatorluğu'nun savaş başlamadan önce İngilizlere, Fransızlara ve Ruslara ittifak teklif ettiğini ama kabul edilmediğini söyleyen Çolak, "Boğazlar ve Doğu Anadolu'da toprak isteyen Rus baskısına karşı Almanlarla zar zor bir ittifak yapıldı. Dolayısıyla bunun da gereklerini yerine getirmek zorundaydınız" diyor. Çolak, mevsim olarak riskin yüksek olduğunu kabul ediyor ama önlemlerin alındığını da aktarıyor. İstanbul'dan üç gemiyle malzemelerin yola çıktığını ama Rus gemilerince bunların batırıldığını söylüyor. Kışın bu kadar şiddetli beklenmediğini de ifade eden Çolak, "Kış daha ılık geçebilirdi, gemiler oraya ulaşabilirdi. Risk büyüktü ve bu risk alındı ama aleyhimize işledi" diye konuşuyor. DERLEME: KAYNAK:İNTERNET
- Kırmızı Mektep
Nurten B. AKSOY * Bugün İstanbul’un özellikle de Haliç’in en görkemli ve gizemli binası olan Fener Rum Okulunu, halk arasında bilinen adıyla, Kırmızı Mektebi tanıyıp gezelim hep birlikte. Doğal güzelliği ve tarihi mirası ile anlata anlata bitirilmeyecek İstanbul’un Tarihi Yarım Adasını çevreleyen Haliç’in, bir başka deyişle Altın Boynuzun en görkemli binası olan Kırmızı Mektep, görkemli görünüşü nedeniyle çoğu kez aynı semtte olan Patrikhaneyle karıştırılır. Oysa Patrikhane sahildeki mütevazı bir ahşap binadadır. Orta çağdan kalma bir kaleye benzeyen heybetli yapısı ve özellikle kızıl rengiyle Haliç’in her iki kıyısından görünen bu görkemli binanın tarihi İstanbul’un fethinden hemen sonra başlar. Bugünkü adıyla Fener Rum Lisesi olan okul İstanbul’un fethinden önce faaliyet gösteren Patriklik Akademisinin bir devamı olarak bilinir. Fatih Sultan Mehmet’in 1454 yılında İstanbul’un fethinden sonra şehirden ayrılan Ortodoksları, şehre geri çağırmasıyla kurulan okul, Osmanlı dönemi boyunca birçok önemli kişinin yetişmesini sağlamış. Lise yüzlerce yıllık tarihi içerisinde “Patrikhane Akademisi”, “Büyük Rum Halkının Müzesi”, “Şehirlerin Kraliçesinin Müzesi”, “Kırmızı Okul”, “Mektebi Kebir”, “Birinci Akademi”, “Kuru Çeşme Rum Halkı Müzesi” gibi birçok isimle adlandırılmış. Kuruluşundan beri Patrikhanenin himayesinde pek çok binada eğitimine devam eden okul nihayet 1883 yılında, bugün eğitim verilen binasına taşınmış. Fener Rum Lisesinde bulunan büyük kütüphane ve arşiv sayesinde okulun tarihçesi, okulda görev yapmış müdürler ve idarecilerin listesine görev yaptıkları tarihlerle birlikte ulaşılabilmekte. Fener Rum Lisesi, 16. Yüzyıldan itibaren Osmanlı İmparatorluğunun dört bir yanından gelen Ortodokslara iyi bir eğitim vermek amacıyla önemli çalışmalar yapmış. Bu dönemde okul, burada yaşayan Rum azınlığın manevi ve kültürel merkezi olmuş, adı da “Osmanlı İmparatorluğu’nun İlk Edebiyat Akademisi” olarak değiştirilmiş. Okuldan mezun olan kişiler de Rum ve Osmanlı toplumunda üst düzey yöneticilik başta olmak üzere birçok aktif görevde bulunmuşlar. Fener Rum Lisesi’nin bugün içerisinde bulunduğu görkemli kırmızı bina 1881 yılında yapılmaya başlanmış, 1883 yılında da tamamlanmış. Patrik III. İoakim’in görev yaptığı bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu bünyesindeki zengin Rumlardan toplanan bağışlarla “Yedi Tepeli Şehrin” beşinci tepesi üzerine kurulmuş. Mektep Avrupa’da da birçok şato yapan meşhur mimar Konstandin Dimadis tarafından inşa edilmiş. Binanın yapım masrafı 17.210 altın lira tutmuş. Okulun arsası Moldovya Prensi olup bu okuldan mezun olan ve dönemin tanınmış simalarından şair, yazar ve tarihçi Dimitri Kantemir’e aittir. Kuş bakışı bakıldığında kanatlarını açmış kartala benzeyen bina taştan yapılmış olup dış cephesi Marsilya kırmızı tuğlasından ve granit taşından inşa edilmiş. Marsilya’dan gelen kırmızı kiremitler ise artık okulun süsü gibi olmuş. Hava koşullarına ve tüm diğer dış etkenlere karşı dayanıklı olarak yapıldığı için de yıllara meydan okumuş. 3020 metrekarelik bir kullanım alanına sahip olan bina üç katlı olup bir de muhteşem bir manzaraya sahip kuleden oluşur. İstanbul’a ve özellikle Haliç’e nazır bu kuleden şehir seyredilebildiği gibi bir aralar kuleye konan teleskoplarla gökyüzü de keşfe çıkılırmış. Okulun en gösterişli mekanlarından biri olan kulede bir zamanlar astronomi eğitimi veriliyormuş. Okulun en görkemli bölümü hiç şüphe yok ki meşhur tören salonudur. Tavan ve duvar süslemeleri orijinal hallerini korumaktadır. Özellikle duvarlarda Yunan tarih ve edebiyatının meşhur isimlerinin resimleri bulunmaktadır. Fener Rum Lisesi ve İlköğretim Okulu, bugün Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı Azınlık okulları statüsünde diğer resmi okullarla aynı müfredata sahip bir eğitim merkezidir. Resmi okullardan farklı olarak bazı dersler Yunanca anlatılmaktadır. Rum azınlığın giderek azalması nedeniyle öğrenci sayısı azalan okul eğitim ve öğretime halen devam etmektedir.
- İstanbul'u Mimari Eserleriyle Süsleyen Aile
Nurten B. AKSOY * BALYAN AİLESİ İstanbul asırlardır bütün bakışların üzerinde olduğu bir gözde… Kimileri bu gözdeye kör kütük aşık olup onu süslemek için neyi var neyi yok ortaya dökmüşse, kimileri de kıskanç, cahil ve zavallı bir sevdalı gibi bağrına hep hançerler saplamış, saplamaya da devam ediyor. İşte İstanbul’u süsleyen, eserleriyle Mimar Sinan’dan sonra şehre damgasını vuran bir başka mimarlar ailesi Balyanları ve en bilinen eserlerini tanıyalım. Balyan ailesi: Balyanlar,18. ve 19. yüzyıllarda Hassa mimarları olarak Osmanlı Devleti tarafından yaptırılan birçok önemli mimari esere imzasını atan Ermeni asıllı mimarlar ailesidir. Son dönem Osmanlı eserlerinin birçoğunda bu soydan gelen mimarların imzası vardır. Bazı kaynaklar ise ailenin Osmanlı mimarisinin özünden kopuşuna yol açtığını söylerler. Dolmabahçe Sarayı İstanbul Boğazı’nın en baş köşesine kurulmuş, Balyan ailesinin en önemli ve en gözönünde olan eserlerinden birisidir. Sultan Abdülmecid döneminde, Garabet Balyan ve Nikoğos Balyan’ın birlikte yaptığı, Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatının son dönemlerini geçirdiği ve hayata veda ettiği, Barok mimarisinin en güzel örneklerinden biridir Dolmabahçe Sarayı. Dolmabahçe Saat Kulesi Bezm-i Âlem Valide Sultan Camisi ile Dolmabahçe Sarayı’nın Saltanat Kapısı arasında yer alan saat kulesi, 1890-1895 yılları arasında Sultan II. Abdülhamit tarafından saray mimarı Nikoğos Balyan ile Sarkis Balyan’a yaptırılmıştır. Her cephesinde saatler bulunan ve dört katlı olan kulenin yüksekliği 27 metredir. Fransa’dan getirilen saatler Saatçibaşı John Meyer tarafından kurulmuştur. İstanbul’un önemli kuleleri ndendir. Bezm-i Âlem Valide Sultan (Dolmabahçe) Camisi Tüm zarafetiyle Dolmabahçe sarayının yanında duran ve Gezi Olayları sırasında adı nice büyük yalana konu olan Bezm-i âlem Valide Sultan Camisi, Sultan Abdülmecit’in annesi Bezm-i Âlem Valide Sultan tarafından yapımı başlatılıp ölümü üzerine Sultan Abdülmecit tarafından tamamlanan ve tasarımı Garabet Balyan’a ait olan bir diğer eserdir. Beylerbeyi Sarayı Sultan Abdülaziz tarafından 1861-1865 yılları arasında mimar Sarkis Balyan’a yaptırılmıştır. Padişahların yanı sıra bugüne kadar 3. Napolyon’un karısı Eugénie, Karadağ Kralı Nikola ve İran Şahı gibi birçok ünlü ismi ağırlayan saray, geniş bir bahçenin içinde asıl saray (yazlık saray) ile birlikte Mermer Köşk, Sarı Köşk, Ahır Köşk ve iki küçük deniz köşkünden oluşur. Ortaköy Camisi Halk arasında Ortaköy Camisi olarak bilinen Büyük Mecidiye Camisi, Boğaziçi’nde Ortaköy semtinde sahilde bulunan Neo Barok tarzında bir camidir. Cami, Sultan Abdülmecit tarafından Mimar Nikoğos Balyan’a 1853 yılında yaptırılmıştır. Günümüzde Boğaziçi Köprüsünün gölgesinde kalmasına karşın, eşsiz bir konuma yerleştirilmiş olan ve çok zarif mimarisiyle dikkatleri çeken cami Barok üslubundadır. Geniş ve yüksek pencereleri Boğaz’ın değişken ışıklarını caminin içine taşıyacak biçimde düzenlenmiştir. Çırağan Sarayı Bugün Beşiktaş ve Ortaköy arasında bulunan araziye ilk olarak Lale Devri’nde bir yalı yaptırılmış. Sonraları Boğaz’ın en güzel köşelerinden olan bu yere çeşitli sultanlar çeşitli saraylar yaptırmışlar. 1857 yılında Sultan Abdülmecit buraya Batı mimarisi tarzında bir saray yaptırmaya başlamış, ancak sultan ölünce yarım kalan bu sarayı 1871 yılında sultan Abdülaziz tamamlatmıştır. Sarayın müteahhitliğini Sarkis Balyan ve ortağı Kirkor Narsisyan yapmıştır. Son kez 1876 yılının Mart ayında buraya gelerek bir süre dinlenen Sultan Abdülaziz, halk arasında Beşiktaş Mevlevîhânesi’nin yıktırılarak saray arsasına katılmasının uğursuzluk getireceği yolunda söylentilerin çıkması üzerine Çırağan Sarayı’nı terk ederek Dolmabahçe Sarayı’na yerleşmiştir. 1987 yılında otel olarak kullanılmak amacıyla sarayın restorasyonuna başlanmış 1990 yılında otel, 1992 yılında ise saray hizmete açılmıştır. Akaretler Sıra Evleri İstanbul’un Beşiktaş ilçesinde, Beşiktaş ile Maçka arasında, kendi adıyla anılan Akaretler semtindeki bina grubu Türkiyedeki ilk toplu konut projesidir. Sultan Abdülaziz döneminde, Dolmabahçe Sarayı akaretleri olarak yapımına başlanan bu sıra evlerin mimarı Sarkis Balyandır. Bir kısmı, sarayda çalışan muhafızlar ve ağaların kalması için bugünkü anlamıyla lojman konutlar olarak, bir kısmı da kira konutu olarak tasarlanmış ve bunlardan elde edilecek gelirle Aziziye Camisinin yapılması öngörülmüştür. Mustafa Kemal Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım da bir süre Akaretler Sıra Evlerindeki 76 numaralı binada yaşamıştır. Kuleli Askeri Lisesi Balyan ailesinin Boğaz’ı süsleyen en güzel yapılardan biri de Anadolu Yakasındaki Kuleli Askeri Lisesi’dir. Sultan Abdülhamit döneminde Ermeni mimar Garabed Amira Balyan tarafından yapılan binanın iki köşesinde bulunan beşer katlı iki kule nedeniyle bina “kuleli” ismiyle anılır. Selimiye Kışlası Balyan Kardeşlerden Mimar Krikor Balyan tarafından projesi çizilen Selimiye Kışlası, ortasında büyük bir avlu, dört köşesinde yedişer katlı birer kulesi olan dikdörtgen şeklinde çok büyük bir yapıdır ve İstanbul’u süsleyen Balyanların en görkemli eserlerinden biridir. Beyazıt Kulesi Günümüzde İstanbul Üniversitesinin Merkez Kampüsü içinde yer alan kule, ilk olarak Beyazıt semtinde 1749 yılında ahşap olarak inşa edilmiş. 85 metre yüksekliğinde ve 180 basamaklı kule, geçirdiği iki büyük yangından sonra üçüncü kez Sultan II. Mahmut zamanında, 1828 yılında Senekerim Balyan’ın mimarlığı altında tekrar yapılmış. Yangın Kulesi olarak kullanılan kulede yangınlar, gündüz sarkıtılan sepetlerle, gece ise fener yakılarak haber verilirmiş. Dahası için buradan buyurun. Nusretiye Camisi Padişah II. Mahmut tarafından 1826 yılında Mimar Krikor Balyan’a yaptırılan Nusretiye Camisi, tarihi İstanbul’un sınırları dışında inşa edilmiş en büyük camilerden birisidir. II. Mahmut’un yeniçeri ocağını kaldırması üzerine yeniçerilere karşı kazandığı zaferin anısına camiye “Nusretiye” denilmeye başlandığı söylenir. Küçüksu Kasrı İstanbul’un Küçüksu semtinde, Göksu Deresi ile Küçüksu Deresi arasında yer alan kasır, Sultan Abdülmecit tarafından Nikoğos Balyan’a yaptırılmış, inşaatı 1856 yılında tamamlanmıştır. Kasırlar, sadece hünkârların malı sayılan ve sarayların haricinde inşa edilen, köşkten büyük binalardır. Devamlı ikamet için kullanılmayan kasırlar, padişahların dinlenmeleri için vakit geçirdikleri yerdir. Küçüksu Kasrı da genelde günübirlik kullanılan ve av köşkü olarak tasarlanmış bir yapıdır. Pertevniyal Valide Sultan Camisi Planlarını Sarkis Balyan’ın çizdiği, hazırlanmasına Hagop Balyan’ın katıldığı Aksaraydaki Valide Sultan Camisi, Sultan II. Mahmut’un eşi ve Sultan Abdülaziz’in annesi olan Pertevniyal Valide Sultan tarafından 1869-1871 yılları arasında yaptırılmış Barok mimari tarzının en güzel örneklerindendir. Çifte Saraylar Çifte Saraylar veya Cemile Sultan Sarayı ile Münire Sultan Sarayı İstanbul’un Fındıklı semtinde yer alan sahil saraylarıdır. “Salıpazarı Sarayları” olarak da adlandırılırlar. Sultan Abdülmecit’in kızları Cemile Sultan ve Münire Sultan için 1856 ile 1859 yılları arasında inşa ettirdiği bu sarayların mimarı Garabet Amira Balyan’dır. Binalar, günümüzde Mimar Sinan Üniversitesi tarafından kullanılmaktadır. Bu saydıklarımızın dışında Balyanların İstanbul’un çeşitli yerlerinde daha başka eserleri de vardır.
- Ah Ey Mine'l Aşk
Nurten B. AKSOY * Aşk imiş her ne var âlemde. İlim bir kıyl ü kâl imiş ancak. (Aşk, dünyada her ne var ise onun kaynağıdır, ilim ise sadece koca bir dedikodu.) diye tarif etmiş aşkı koca şair Fuzuli... Bana göreyse aşk; sadece üç harften oluşan kendi küçük ama anlamı bir o kadar büyük sözcük. Aslında herkese göre değişen, içini gönlümüzce dolduracağımız bir kavram. Kiminin deli divane sevdiğine, kiminin çocuğuna, kiminin vatanına, kiminin yaradanına duyduğu o doyumsuz tutku... "Ah, ey mine'l aşk, sen nelere kadirsin !" dedirten o sımsıcak duygu: "AŞK" "Her yer aşk" ya konumuz, ben de "her şey aşk" deyip anlatsam nasıl olur ki diye düşündüm. Görelim bakalım "her ne imiş aşk..." İlk aşkım; ana rahmine düşüp hayat bulduğum şehrim, sarı sıcak rüzgarların estiği Mardin'im. Çocukluğumun ilk yıllarını geçirdiğim, taş evlerinde oturup, eyvanlarında uyuduğum, abbaralarında koşuşturduğum, sımsıcak insanların sarmalandığı şehrim. Sisler arasından göz kırpan bir maşuk Mardin bana ve o sisler içinde belleğime kazınmış "beyaz atlı prensim" yani Muro... O koca taş evin üst katında oturan; kıpkırmızı, içine binilebilen oyuncak arabasıyla beni Mardin'in kıvrımlı yollarında gezdiren, yıllar yıllar sonra kim olduğunu keşfettiğimde çok şaşırdığım çocukluk aşkım, büyük şair... Beyaz atlı prensim... Kısa bir yaşanmışlık olsa da bir o kadar unutulmaz, yürek yakan bir aşktır Mardin benim için. Acı ama tadı damağımda günlerin yaşandığı gizemli şehrim. Sonra esen sert rüzgarlar ve savrulan hayatlar; yurdun bir köşesinden bir başka köşesine göç ve yeni sevdalara kanat çırpan bir yürek... Hiç tanımadığın, bilmediğin birine aşık olmak gibi İstanbul'a aşık olmak. O zalim sevgilinin kollarında büyümek; hayatı acısıyla tatlısıyla öğrenmek, yıllara direnmek o sevgiliyle... tıpkı bir garip Orhan Veli gibi, bir garip Nurten... İstanbul'da Boğaziçi'nde Bir garip Orhan Veli'yim Veli'nin oğluyum Tarifsiz kederler içindeyim Urumeli Hisarı'na oturmuşum Oturmuş da bir türkü tutturmuşum İstanbul'un mermer taşları Başıma da konuyor martı kuşları Gözlerimden boşanır hicran yaşları Edalım... Senin yüzünden bu halim. İstanbul'un orta yeri sinema Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama El konuşurmuş, görüşürmüş bana ne Sevdalım... Boynuna vebalim İstanbul’da, Boğaziçi’ndeyim Bir garip Orhan Veli’yim (Orhan Veli KANIK) İstanbul; ömrümün yarısını her bir taşına, her bir köşesine aşık olarak geçirdiğim, anılarımla dopdolu ve güzelliğinin hunharca yok edilişine çaresizce seyirci kaldığım büyük aşkım. Ah İstanbul, neler yaşadık seninle... İlkokula sende başladım, o adını verdiğin üniversitenin sıralarından kimlerle birlikte geçtim, nice öğrenci yetiştirdim okullarında ve anamı, babamı verdim topraklarına daha niceleriyle. Sana sevdalı bir adamla evlendim, birlikte şiirler okuduk sana, el ele sokaklarında gezerken; ama sen kıskandın sevdiğimi, uzaklardan kalkıp seni görmeye geldiğimiz bir gün alıverdin onu benden. Belki de bir tek benim sevdalın olmamı istiyordun. Sonra senden ayrıldım, bir başka şehre, bir başka iklime savruldum esen meltem rüzgarlarıyla, bir gün geri dönmek umuduyla, yüreğimin en derinlerine gömdüm seni... İnsan aynı anda birden çok güzele sevdalanırmış ya... Ben de yeni sevdalara karıştım. Maviyle yeşilin kucaklaştığı, insanı yakan, kavuran iklimi gibi yürekleri sımsıcak dostlarla dolu bir başka şehre Antalya'ya sevdalandım bu sefer de. Yasemin kokan, portakal çiçeği kokan şehrin en çelebi yürekli adamıydı sevdiğim, eşim... Şiirler yazar, şarkılar söylerdi mimozaların açtığı zamanlarda. Sonra birden göç etti başka diyarlara, sevdamla beni baş başa bırakıp, ama giderken iki emanet bırakmıştı bana, aşkını onlarla yaşatıp büyüteceğim... Dedim ya, aşk sürekli kalıptan kalıba giren, şekil değiştiren ama özünde hiç değişmeyen bir tutku. Bu sefer de evlat aşkına döndü ve alevlendi içimdeki sevda. Sütümle beslediğim canımla büyüttüğüm, gün gelip gözümden sakındığım sevgililerim, canım oğullarım... Hani insanın yüreği kırk parçaya bölünürmüş ya bazen; şimdilerde yolun yarısını çoktan aşıp son merhaleye doğru yol aldığım demlerde benim de yüreğim pare pare... Her bir parçasında bir başka aşk, bir başka sevda. Biraz kırık, biraz mahzun... Bu arada eski sevdalımla yani İstanbul'la yaşıyorum emeklilik günlerimi. Her gün bir başka köşesini yeniden keşfediyorum. Kah Moda'dan kah Eyüp sırtlarından bakıyorum yedi tepeli şehrime. Her gün, yine, yeniden sevdalanıyorum eski aşkıma, içimde anılarımla... 2015/İstanbul
- Hilmi Yavuz
Nurten B. AKSOY * Akşamın Yarısında Herkes öteki gibi duruyor… akşam da durduğu yerde durmuyor artık; Yolcu yolu kuşatıyor durmadan; Kapanıyor ‘Zaman’ denen karanlık… Hiçbir şeyde yok gibi ve her şeyde var; Sıkışmış birileri ara yerde; Kalbim! Durma yetiş eski yazlara! Nedense bir durgunluk var saatlerde… Her şey nasıl da bütündü bir zaman: Şimdi bahçe eksik, güllerse yarım; Kar yağar, hüzün bile yok… Ve nerdesiniz, Ah, evet nerdesiniz, yok saydıklarım? 14 Nisan 1936’da İstanbul’da doğan Hilmi Yavuz, Kabataş Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki eğitimini yarıda bıraktı. İngiltere’ye giderek bir müddet BBC’nin Türkçe bölümünde çalıştı. Yollar ve Zaman Sen bir yalnızlığı koşup gittin de Bir yerde buluşulur diye, belki de… Elbet buluşulur orda, o yerde… Bir hüzün töreniyle kutlanır Bulunur bir şeyler ve saklanır Saklanan zaman mı yoksa yol mudur? Aranır bahçelerde ve şiirlerde Kim bilir ki dündür, olgundur kalbimiz Yollarsa her zaman biraz küskündür Yokuşlarda ve inişlerde… Zamandır seni sardığım kumaş Bekledin, örtülsün ki yavaş yavaş… Erguvandın, kayboldun dile gelişlerde Londra Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. Türkiye’ye döndükten sonra çeşitli yayınevleri, gazete, dergi ve ansiklopedilerde çalıştı. Saygın üniversitelerde hocalık yaptı. Ay Doğar Ay doğar Bir ay doğar umarsız gözlerinden Bir ay batar bedir Allah Ya kara bir kırbaç gibi vur beni küheylânlara Ya beni öldür Allah Dünyada Nerede olursa olsun dünyada Senin umarsız gözlerin Kanlı bir avuç zehir Bir de yangınlı yaz akşamlarıyla bir gelir Ya da Senin umarsız gözlerin Mahzun eşkıya ateşleridir Tutuşur rüzgârlı bayırlarda İlk şiirleri Kabataş Erkek Lisesi’nde edebiyat öğretmeni Behçet Necatigil yönetiminde çıkan “Dönüm” dergisinde yayınlandı. Bu dönemde daha çok İkinci Yeni akımının etkisinde imgeci şiirler yazan Hilmi Yavuz, sonraki yıllarda gelenekçilikle çağdaş bir bakışı kaynaştıran, biçim ve özün dengelendiği bir düzey sergiledi şiirlerinde. Yalnızlık Bir Tarihtir Yalnızlık bir tarihtir ikimiz Dururuz odalarda bir giysi gibi En kalın soluklarla çekiyor ipi Kim bilir kimlere kalmışlığımız Yalnızlık bir tarihtir… sen misin Bir geçmişi sürüp giden ak turna? Ya benden önceydi ya da çok sonra Bir halk türküsüne gül olan sesin Yalnızlık bir tarihtir onlarla Gök dediğin iki kuşun arası Ey ilk yazlı gülüşlerin sonrası Ansızın donuyor gül, bakışlarda… İslam mistisizmi ve özellikle de tasavvuftan yararlanarak kendine özgü bir sözcük dağarcığı geliştirdi. Şiire çok emek veren, az ve zor yazan sanatçı 20 yılda sekiz şiir kitabı çıkardı. Doğunun Bebeleri Doğunun bebeleri taş bebek Değildir; say ki onlara cefa İnce yaralı bir gömlek Ve ninniler en çok akşamları zor Say ki onlar ağlarken lor Say ki gülerken çökelek Doğunun bebeleri taş bebek Değildir; yaşmaklı Siirt’i Kınalı Van’ı Sılayla gerdeğe girercesine Geçip gurbetin çobanı Ölüm, güz üşüşür yüzlerine Ay, gecenin şark çıbanı Doğunun bebeleri taş bebek Değildir; acıyı trahom, Gündüzü emek Gülüyse bir gelecek için kullanır Say ki anaları ova, babaları dağ Ve emzikleri tüfek Şiirlerini kapalı bir anlayışla, çeşitli imgeler ve mecazlarla kaleme alan şairin yazdığı şiirlerinin “Güzel mısralar haline dökülmüş bilmeceler” olarak adlandırılması da bundandır. Yolculuk ve Gül nerde o sarısabır, safran ve sarı sesi akşamın? duymak sanki bir gülün yolculuğu gibidir bahçeden sana doğru; gelsin, bilsin ve sensin, yağdığın o yağmuru alıp gidensin işte, daha ergin bir yaza… bahçemde yer kalmadı, her taraf tıka basa yaşlı yazlarla dolu… orda, elbet o çölün ortasında yabansı, ürkek ve sanki garip bir şeyler duyuyorum… sesler, şeyler? ölünün son gördüğü o gülü çağrıştıran, -nedense… ben yine bahçemleyim, bu belki kendimleyim mi demek? yolcu ten’dir, eğer yollar bedense… Yahya Kemal’den sonra Divan şiirine en çok yönelen ender sanatçılardandır. Büyük bir geleneğimizin olduğunu düşünen sanatçı, şiirlerinde Divan ve Halk şiirinden esintilere yer vermiştir. Deneme türünde de önemli eserleri vardır. Bütün O Aşkları Yazdı Da Ne Oldu Bütün o aşkları yazdı da ne oldu Gülleri çocukları denizleri tuttu da elinden Hep bir ceviz yaprağı gibi belirdi ince yüzü Bırakılmış gemilerin su kesimlerinden…
- Atatürk ve Çocuklar
Nurten B. AKSOY * Onu hepimiz asker, devlet adamı, yenilikçi, lider...her yönüyle tanıyoruz. Onun çocuklara ve gençlere ne kadar önem verdiğini ve onlara ne kadar güvendiğini de biliyoruz. İşte Atamızın bayram olarak çocuklara armağan ettiği bu özel günde, yanı 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramında, onu çocuklar ve gençler için düşündükleriyle bir kez daha analım istedik. Işıklar içinde uyu büyük Atatürk... Vatan sana minnettardır... / Büyük başarılar, değerli anaların yetiştirdikleri seçkin çocukların yardımıyla meydana gelir. Çocuklar geleceğimizin güvencesi, yaşama sevincimizdir. Bugünün çocuğunu, yarının büyüğü olarak yetiştirmek hepimizin insanlık görevidir. Çocuk sevgisi insan sevgisi için bir ihtiyaçtır. Milletin bağrında temiz bir nesil yetişiyor. Bu eseri (Türkiye Cumhuriyeti Devleti) ona bırakacağım ve gözüm arkamda olmayacak. Çocuklar her türlü ihmal ve istismardan korunmalı, onlar her koşulda yetişkinlerden daha özel ele alınmalıdır. Çocuklarımızı artık düşüncelerini hiç çekinmeden açıkça ifade etmeye, içten inandıklarını savunmaya, buna karşılık da başkalarının samimi düşüncelerine saygı beslemeye alıştırmalıyız. Çocukların temiz yüreklerinde; yurt, ulus, aile ve yurttaş sevgisiyle beraber doğruya, iyiye ve güzel şeylere karşı sevgi ve ilgi uyandırmaya çalışılmalıdır. Ey Türk Çocuğu, şunu da söyleyeyim ki, çok zekisin! Bu belli. Fakat zekanı unut, daima çalışkan ol! Bir gün ulusu sizin gibi beni anlamış gençliğe bırakacağımdan çok memnun ve mesudum. Biz her şeyi gençliğe bırakacağız... Geleceğin ümidi, ışıklı çiçekleri onlardır. Bütün ümidim gençliktedir. Asla şüphe yoktur ki Cumhuriyet'in gelecek evlatları bizden daha çok rahata kavuşmuş ve bahtiyar olacaklardır. Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı ve ikbal ışığısınız. Memleketi asıl ışığa boğacak olan sizsiniz. Kendinizin ne kadar değerli olduğunu düşünerek ona göre çalışınız. Sizlerden çok şey bekliyoruz..." Ey Türk gençliği! Birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. MUSTAFA KEMAL ATATÜRK * DERLEYEN: Nurten Bengi Aksoy
- Tarihteki İlk Logo ve Telif Hakkının Sahibi Ressam Albrecht Dürer
Nurten B. AKSOY * Alman asıllı Albrecht Dürer, Rönesans’ın en büyük temsilcilerinden olup taş-ahşap baskıları, gravürleri, portreleri ve dini içerikli resimlerinin yanı sıra özellikle suluboya ve karakalem tablolarıyla da ünlü bir ressam. Sanat tarihindeki tartışılmaz yerinin yanında, günümüz internet ortamında özellikle “Dua eden eller” olarak bilinen tablosu ve o tablonun dramatik öyküsüyle tanınan sanatçıyı, bu uydurma ama bir o kadar güzel öykünün yanı sıra gerçek yaşam öyküsüyle de tanıyalım. Rivayet edilen yaşam öyküsü On beşinci yüzyılın başlarında, Nürnberg yakınlarında oldukça fakir, on sekiz çocuklu bir ailenin çocuklarından biri olarak dünyaya gelir küçük Albrecht. Böylesi kalabalık bir ailenin reisi olan baba, oldukça mütevazı kazancını çocuklarına yetirmek için günde on sekiz saate yakın çalışır. Gerektiğinde konu komşudan da yardımlar gelir aileye. On sekiz kardeşten ikisi olan Albrecht ve Albert, bu umutsuz durumlarına rağmen, kalplerinde gizliden gizliye bir hayâli büyütürler. Her ikisi de usta bir ressam olmak istemektedir; ama babalarının kendilerini şehirdeki sanat akademisine gönderemeyeceğini de çok iyi bilirler. Günler, geceler süren tartışmalardan sonra iki kardeş ortak bir karar alarak, yazı-tura atmaya karar verirler. Yazı-turada kaybeden, maden ocağında çalışacak, kazandığı ile kazanan kardeşinin sanat akademisindeki masraflarını karşılayacaktır. Kazanan kardeş, dört yıl sonra mezun olduğunda ya resimlerini satarak ya da gerekirse madende çalışarak kardeşini okutacaktır. İki kardeş bir sabah fısıltılı dualar eşliğinde yazı tura atarlar. Oyunu Albrecht kazanır ve Nurnberg’deki sanat akademisine yazılır. Kardeşi Albert ise maden ocağının yolunu tutar. Dört yıl boyunca kardeşine eğitimi için para gönderir. Albrecht’in karakalem ve yağlıboya resimleri akademide hemen herkeste hayranlık uyandırır. Öyle ki daha mezun olmadan hatırı sayılır paralar kazanır. Genç sanatçı mezun olup köyüne döndüğünde, kalabalık ailesi evlerinin verandasında yemektedir. Uzun sohbetlerin ardından, Albrecht ayağa kalkar ve kardeşi Albert’in elinden tutarak kendisine yaptığı eşsiz iyiliği anlatır. Albrecht, kardeşi Albert sayesinde hayallerini gerçekleştirmiştir. Sonra sözlerini şöyle tamamlar: ”Ve şimdi, benim fedakâr kardeşim Albert, sıra senin. Şimdi Nurnberg’e gidip hayallerini gerçekleştirebilirsin. Masraflarını ben karşılayacağım.” Herkesin gözü Albert’e döner. Albert, solgun yüzünü yıkayan gözyaşlarını gizlemeye gerek görmeden, başını “hayır, hayır!” anlamında sallar. Kardeşlerinin, anne babasının yüzlerinde gezdirir gözlerini, yumuşak bir ses tonuyla konuşmaya başlar: “Hayır kardeşim, ben Nurnberg’e gidemem. Benim için artık çok geç, dört yıllık maden işçiliği ellerime neler yapmadı ki! Her parmağım en az bir kere ezilip kırıldı. Son zamanlarda, sağ elimde dayanılmaz romatizma ağrıları da başladı. Bir bardağı bile zor tutuyorum. Nasıl olur da karakalem, yağlıboya çalışırım ki? Parmaklarım fırça tutacak inceliği çoktan kaybetti. Hayır, kardeşim, hayır… benim için artık çok geç.” Albrecht Dürer, kardeşi Albert’in kendisi için gösterdiği fedakarlığı resmetmeye niyetlenir. Kardeşinin maden ocağında çalışmaktan eğri büğrü olmuş parmaklarını ve kırış kırış avuçlarını bütün detaylarıyla çizer. Resimde Albert’in ince parmakları göğe doğru yönelmiştir. Avuçların içi sanki gökten bir yağmur bekliyormuşçasına açıktır. Dürer, bu çalışmasına basitçe “Eller” adını verir. Fakat insanlar, böylesine açık avuçlara ve göğe yönelmiş parmaklara her kalbin içini ısıtan bir sırrı doldururlar. Bu buruk konuşmanın üzerinden 450 yıl gibi uzun bir süre geçer. Bugüne kadar Albrecht Dürer’in yüzlerce portresinin yanı sıra karakalem, suluboya, yağlıboya resimleri dünyanın sayılı müzelerinin duvarlarını süsler. Fakat bunlar içinde hiçbiri Albrecht Dürer’in o günkü yemekten sonra yaptığı karakalem çalışması kadar ünlü olmaz. Bugün yeryüzünde birçok çalışma masasının üzerini süsleyen, birçok duvarda asılı duran bu resim Dürer’le eşleştirilir, hatta yaratıcısından daha çok bilinir olur. Albrecht Dürer ’in Gerçek Yaşam Öyküsü Dürer’in babası, 1455’te Macaristan’dan gelerek Nürnberg’e yerleşen bir kuyumcudur. 1471 yılında bu şehirde dünyaya gelen Albrecht Dürer, çocukluğunu babasının kuyumcu dükkânında çalışarak geçirir. 13 yaşındayken kendi portresini, 14 yaşındayken “Madonna ve Müzik Melekleri” portresini yaparak erken gelişen resim yeteneğini kanıtlar. 1486’da babasının girişimiyle ressam ve ağaç baskı ustası Michael Wolgemut’un atölyesinde çırak olarak çalışmaya başlar. 1489’da işinden ayrılarak seyahat etmeye başlayan Dürer, 1490’da ilk yağlıboya tablosu olan babasının portresini tamamlar. 1492 yılında Basel’de tahta baskı atölyesinde çalışır. Nürnberg’e dönünce Agnes Frey’le evlenir ve bir yıl sonra İtalya’ya gider. Yola çıkmadan önce yaptığı eserler arasında öğretmeni Wolgemut’un portresi ile kendisinin nişan portresi de vardır. Daha İtalya’ya gitmeden Mantegna’nın bakır üzerine yaptığı gravürleri görür ve İtalyan sanatının etkisinde kalır. İlk suluboya peyzajlarını yolculuk sırasında çizer. 1496 yıllarında bakır üzerine yaptığı gravürlerle ustalığa erişir. İkinci kez gittiği İtalya’da iki yıl kalan ve orada Giovanni Bellini ile tanışan Dürer, ondan çok etkilenir. Dönüşünde matematik, geometri, Latince ve edebiyat gibi konularda bilgisini arttırmıştır. 1512’de Kutsal Roma-Cermen İmparatoru Maximilian’ın himayesinde saray ressamı olarak çalışmaya başlar ve bu görevini Maximilian’ın ölümünden sonra V. Karl döneminde de sürdürür. Sarayda çeşitli dekorasyon uygulamaları yapar. 1513-1514 yıllarında bakır oymabaskılarının en ünlüleri olan “Şövalye, Ölüm ve Şeytan, Aziz Hieronymus Çalışma Odasında ve Melankoli 1” adlı eserlerini yaratır. 1515 yılında Yüksek Rönesans döneminin ünlü ressamı Raffaello ile Dürer çalışmalarını birbirlerine göndermeye başlarlar. Sarayda çalıştığı yıllarda İmparator Maximilian’ın iki portresini (1519) ve “Lucretia” (1518) gibi ünlü resimlerini yapar. Bu arada gezilere de çıkar. 1518 yazında Augsburg’a gider ve orada Reform hareketinin öncüsü Martin Luther’le tanışır. Sonraki yıllarında Luther’in sadık bir izleyicisi olur. 1520 Temmuz’unda eşiyle birlikte Felemenk’te geziye çıkan Dürer, Alman sanatının önde gelen isimlerinden Matthias Grünewald’a bazı oyma baskılarını armağan eder. Felemenk resim okulunun ustalarıyla tanışır ve 1521 yılında ziyaret ettiği Brugge ve Gent’de 15.yüzyılın Flaman ustalarının yapıtlarını görür. Aynı yıl eşiyle birlikte Nürnberg’e döner. Sağlığı bozulmaya başlayan sanatçı son senelerini kuramsal ve bilimsel yazılarla kitap resimlerine ayırır. 1528’de ardında pek çok eser bırakarak 57 yaşında doğduğu şehir Nürnberg’de yaşama veda eder. Tarihteki İlk Logo ve Telif Hakkı “Dürer, sanatından para kazanmak, daha çok resim yapmak istediği için farklı baskı teknikleri dener ve bu uğurda Avrupa’da şehir şehir gezerek resimlerini pazarlamaktan çekinmez. Dürer’in resimleri sanatseverlerce çok ilgi görür, sadece kiliseleri ve asillerin evlerini değil, orta sınıftan resmi seven insanların duvarlarını da süsler. Durum böyle olunca da resimleri taklit edilir. Bunu önlemek adına pek çok tablosunun hemen altında görülen, adının baş harfleri A ve D’yi imza olarak kullanan ressam taklitçilerden yine de kurtulamaz. 1512’de Roma imparatoru I. Maximillian yeteneğini fark edip onu koruması altına alınca bu ilişkiden faydalanan Dürer, imparatorun emri ile resimlerinin imtiyaz hakkını alır. Bu, belki de tarihte telif hakkının ilk kazanılmasıdır.
- Bir Şehr-i İstanbul ki
Nurten B. AKSOY * S ana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul! Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer. Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul! Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer. Nice revnaklı şehirler görünür dünyada, Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan. Yaşamıştır derim en hoş ve uzun rüyâda Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan... Yahya Kemal *** Bugün 29 Mayıs, İstanbul'un Fethinin 568. Yıldönümü... Asırlarca imparatorluklara başkentlik yapmış, nice hükümdarların rüyalarını süslemiş, dünyanın göz bebeği olmuş, ama belki de en kadersiz , en zulmedilen şehirdir İstanbul... Asırlardır doğal afetlere, saldırılara, işgallere, savaşlara maruz kalmasına karşın hep direnen ve yaşamaya devam eden; şairlerin, yazarların gizemli şehridir İstanbul... Şiirlere, şarkılara ve daha nice sanat eserine ilham kaynağı olmuş; deniziyle, tepesiyle, erguvanlarıyla ve her gün bağrına saplanan hançerlerle yaşamaya devam eden, yedi düvelin göz diktiği Şehr-i İstanbul'dur bu yedi tepeli şehir... Küçücük bir yarımadada, yedi tepe üstüne kurulmuş bu kutsal şehir artık kabına sığamıyor. Birer mezar taşını andıran gökdelenleriyle, beton dökülüp genişletilen sahilleriyle, yok edilen ormanları ve su kaynaklarıyla, ülkenin ve dünyanın dört yanından akın akın gelen çaresiz insanlarıyla, katledilmeye çalışılan tarihiyle sürekli ihanete uğrayan, Tevfik Fikret'in deyişiyle "Bin kocadan arta kalan dul bir kızdır" artık bu zavallı şehir. Belki de o koca FATİH uğruna karadan gemiler yürüttüğü bu güzel şehrin bugünkü halini görseydi, şehri yeniden fethetmeye kalkardı.... Bütün bunlara rağmen İstanbul yine de bir sevda, hem de kara bir sevda…Ne kadar kızsak da sevmekten vazgeçemeyeceğimiz bir sevgili. Uzaktayken hasretiyle yanıp tutuştuğumuz, içinde yaşarken hep yerden yere vurduğumuz, asırlardır adına methiyeler düzülen, huysuz ama bir o kadar da güzel sevgili… Fotoğraflar: Nurten B. AKSOY
- Aramızdan Bir Kimse
Gülseren ENGİN yazar * SÖYLEŞİ / Zeliha AYDOĞMUŞ 1946'da İstanbul’da doğdu. Çocukluğu ve gençlik yılları Ankara’da geçti. 1971'de hekim oldu. Ülkenin pek çok yöresinde ve Almanya’da çalıştı. İlk şiiri 1963'te Gözgü Dergisi’nde, ilk öyküsü 1965'te Ankara Sanat dergisinde yayımlandı. Şiir, öykü, roman, deneme, makale, gezi yazıları, tiyatro oyunları, senaryolar yazdı / yazıyor. Hâlen pek çok dergi ve gazetede yazılar ve eleştiriler yazmakta. Bir süre maviADA da yazılarını okuduğumuz yazar, anı zamanda resim de yapıyor ve pek çok karma ve kişisel resim sergisine katıldı. · İlk kitabi Yorgun Konak 1989’da, son kitabı Smyrna'nın Yazgısı 2020’de çıkan yazarın yirmiyi geçkin, değişik türlerde basılı eseri ve birkaç ödülü var · İzmir’de yaşıyor. maviADA adına söyleşiyi Zeliha AYDOĞMUŞ yaptı. * Zeliha AYDOĞMUŞ : Adettendir, önce sizi tanıyalım mı? Kimdir Gülseren Engin? Gülseren ENGİN : Merhaba Zeliha Aydoğmuş. Bundan çok çok yıl önce bir mayıs öğle vakti İstanbul’da doğmuşum. Aslında Bursa’lıyım. Babamın memleketi Bursa / Osmangazi’de nüfus kaydım; ancak çok sevdiğim bu kent akrabalarımın yaşadığı ve sık sık ziyaret ettiğim bir kent olarak kaldı. Henüz iki aylıkken babamın işi gereği Ankara’ya gitmişim. Gidiş o gidiş… Yaklaşık ilk otuz yılım Ankara’da geçti. İlk, orta, lise ve Hacettepe Tıp Fakültesinde öğrencilik; sonra Erzurum Üniversitesi Tıp Fakültesi derken diploma alışım ve Ankara’ya dönüşüm. Gezginliğim Erzurum’a gidişimle başladı demeliyim. Ardından Trabzon’da zorunlu hizmet, Ankara’ya dönüş ve Numune Hastanesinde Fizik Tedavi uzmanlık eğitimine başlayışım, konuyu sevmediğim için ayrılıp zorunlu hizmetimi tamamlamak üzere Ankara’nın Güdül İlçesine Sağlık Ocağı hekimi olarak gidişim… Hizmetim bittiğinde Hacettepe Tıp Fakültesi Patoloji bölümünde uzmanlık alışımla birlikte Ankara maceramın bitişi… Sonrası çok hareketli yıllar… Mersin, Adana, İzmir, İstanbul, Almanya (Orada da Mannheim, Heidelberg ve Hamburg kentleri), dönüş İstanbul; sonra İzmir, Karadeniz Ereğlisi, yeniden İstanbul, Rize ve şimdilik İzmir… Ufukta Mersin olduğunu biliyorsunuz. Başınız döndü değil mi? Bunca koşuşturma içinde şef yardımcılığı, şeflik sınavları, ellinin üstünde tıbbi araştırma ve yayın, dört sağlık başvuru kitabı, Kanser Bilgi Danışma Merkezi’ni kuruş ve yönetiş… Elbette annelik… Bir kızım var. Bunca koşuşturma içinde iyi bir anne oldum mu bilemiyorum. Zeliha AYDOĞMUŞ: Kanser Bilgi Danışma Merkezi hakkında biraz bilgi verir misiniz? GÜLSEREN ENGİN: Heidelberg’de böyle bir merkezde çalışmıştım. Almanya’dan dönüşte Türkiye’de ilk kez böyle bir merkez kurmak istedim. Bütün dünyada var olan bir hizmet kurumu bu. Ancak ne üniversiteler, ne Sağlık Bakanlığı ne de Kanser Vakıfları proje ile ilgilenmeyince maaşımı ortaya koyup üç yıl boyunca halka kanser konusunda BEDAVA bilgi verdim. Ben de kansere yakalanmış ve onu yenmiş biri olarak hastaların bilgi almaya ne kadar gereksinimleri olduğunu biliyordum.Üç yıldan sonra BEDAVA Hizmet suç denildi ve suçlu gibi pek çok savunma vermek durumunda kaldım. Zorunlu olarak bu merkezi kapattım. Ben patolog olarak kanserin ne olduğunu öğrencilerime ve asistanlarıma öğretiyordum; ama “Bana kanser konusunda hastalara bilgi veremezsin “ diyorlardı. Aradan yirmi yıl geçti ve hâlâ ülkemizde böyle bir kurum yok. Oysa hastalar için o kadar yararlı ki… Hâlâ beni telefonla arar hastalıklarıyla ilgili bilgi alırlar. Zeliha AYDOĞMUŞ : “Ülkemizde Edebiyat” deyip bir başlık atsam ve altını kısa ama açıklayıcı cümlelerle doldurmanızı rica etsem neler söylerdiniz? Gülseren ENGİN : Ülkemiz edebiyat yönünden verimli bir toprağa ve iklime sahip. Bu topraklar dünyanın oluştuğu zamanlardan bu yana pek çok kavmin gelip yerleştiği, kültürünü bıraktığı topraklar… İnsanlarımız da bu kültürden beslenip zenginleşmişler. Bütün sanatçılar için olduğu gibi kalem ustaları için de geçerli bu… Şairlerimiz, öykücülerimiz, romancılarımız ve oyun yazarlarımız bu bereketli topraklardan adeta fışkırıyorlar. Birbiri ardına ürünler veriyorlar. Bu zenginliği seviyorum. Elbette üreticiliğin bir nedeni de bu sancılı topraklarda yaşanan acılar…Yıllar süren savaşlar, açlık, yoksulluk… Sanat ürünleri rahat bir yaşamda doğmazlar. Zeliha AYDOĞMUŞ Ülkemizde doktorlarımızı, sanatın çeşitli kollarında ve edebiyat alanında eserler verirken görüyoruz. Oysa eğitiminiz uzun, işiniz zor? Neden kaynaklanıyor bu? Acaba yazmak, yaşamınızın yoğunluğunda temiz hava, rahat bir soluk almak için ruhunuzda açtığınız bir pencere miydi? Gülseren ENGİN : Güzel bir tanımlama; ancak ben hekim olmazdan önce yazardım. Bu işe biraz erken başladım. Ortaokulda içe kapanık, arkadaşlarıyla iletişim kuramayan, hayal kurmayı ve okumayı çok seven bir çocuktum. O dönemde fazla çocuk kitabı yoktu. Kemalettin Tuğcu’nun yaşamın acıklı hikâyelerini anlatan kitaplarını okuyordum. Ben de böyle bir roman yazmak istedim. Boş derslerde arkadaşlarım koşup oynarken bir kenara çekilip harıl harıl acıklı bir roman yazıyordum. Bir süre sonra diğer çocuklar ne yazdığımı merak edip yanıma geldiler. Roman yazdığımı duyunca okumamı istediler. Bir süre sonra sınıf sessizleşti. Herkes beni dinliyordu. Böylece insanlarla iletişim kurmanın yolunu öğrendim. Ondan sonra yazmayı hiç bırakmadım. Lisedeyken 1963'te ilk şiirlerim Gözgü Dergisinde yayımlandı. İlk öykülerim ise 1965'de Ankara Sanat Dergisinde yer aldı. Ne tıp fakültesindeyken, ne hekimlik yaparken yazmayı hiç bırakmadım. Evet yaşamın güçlüklerine dayanabilmek için sanat çok önemli. Biraz da içten gelen bir dürtü. Kendini ifade etmenin yolu…Ben de hayata direnebilmek için hâlâ yazıyorum. “Yazmazsam deli olurdum” diyenlerdenim. 16. Kitabım “Smyrna’nın Yazgısı” yeni yayımlandı biliyorsunuz. Yetmiş beş yaşıma girdim; ama yazmaya, üretmeye devam ediyorum. Zeliha AYDOĞMUŞ: Gülseren ENGİN'in kitaplarında ulaşmayı hedeflediği bir ereği var mı, varsa nedir? Gülseren ENGİN: Elbette edebiyat sanatında olgunlaşmak, iyiye, varsa mükemmele ulaşmak. Temiz bir Türkçe ile yalın bir anlatımla yazmak ve anlaşılır olmak dileğim. Önce şiir yazmayı denedim. Şairim diyemem. Zor zanaat… Beni düz yazı konusunda yüreklendiren değerli usta Aziz Nesin’dir. Ona bir dosyada şiirlerimi göndermiştim. Hemen yanıtlamıştı beni. Şair olmadığı için şiirlerimi değerlendiremeyeceğini söylüyor ve ekliyordu, “Mektubunuzdan anladığıma göre düz yazıda çok başarılısınız. Öyküler yazın ve içinizdeki şiiri öykülere yedirin” diyordu. Onu dinledim ve öyküler yazdım. Sokaktaki sıradan insanları anlatan, onların sıradan gibi görünen; ama aslında hiç de sıradan olmayan hikayelerini, acılarını anlattım. İlk öykü kitabım “Yorgun Konak (1989 )…” Bunu “Sevgi’nin Masalı” (1992) ve “Kaçış Düşleri”(1994 ) izledi. “Kurutulmuş Çiçek Bahçesi”( 2003) ilk iki öykü kitabının bir arada yeni basımı aslında. Arada “Gezi İzleri”( 2000) adlı gezi anılarım ve “Geç Kalan Öyküler”(2002) var. Bu kitap iki ödüllü, okurla gerçekten geç buluşan bir kitap oldu. Zeliha AYDOĞMUŞ: Ödüllerinizden de söz eder misiniz? GÜLSEREN ENGİN: Evet , ilk ödülümü 1993'te aldım. Ömer Seyfettin Öykü Yarışması ikincilik ödülü… 1994 yılında aynı yarışmada özel ödül, 1998'de “Sıradan Öyküler” adlı dosyamla Yunus Nadi Öykü Ödülünü. 2001 de “Bozgun Dönemeci” adlı dosyamla Orhan Kemal Öykü Birincilik Ödülünü kazandım. Bu iki dosya sonradan “Geç Kalan Öyküler “ kitabımı oluşturdu. Zeliha AYDOĞMUŞ : İlk çıkan kitabınızdan bu güne kadar verdiğiniz eserleri; kronolojik sıralaması, çıkış noktaları, yani hangi düşünce ile yazıldıklarını ve amaçlarının ne olduğunu bizimle paylaşır mısınız? GÜLSEREN ENGİN: Öykülerimden söz ettim. Roman daha uzun soluklu bir çalışma… Hele tarihi romanlar… Kanser Bilgi Merkezini kapattıktan sonra emekli oldum. Tam o sıra Yunus Nadi Öykü Yarışmasını kazandım. Onun da verdiği güçle roman yazmaya karar verdim. İlk Romanım “Cehennemde Bir Ada” ( 2001) dört çocuğun gözünden II. Dünya Savaşı sırasında yaşanan acıları anlatıyordu. Bu, bir SAVAŞA HAYIR romanıydı. Bu ana tema hiç değişmedi. Bütün romanlarımda aynı temayı işliyorum. İkinci romanım “Yorgun ve Yaralı” (2004 ) ise bir aşk öyküsü zemininde, Balkan savaşlarından başlayarak Osmanlı’nın çöküşünü anlatıyor. Düşünün bu topraklarda 1908 den başlayarak 1922 ye kadar hep savaşlar yaşandı. 14 Yıl sürekli savaştı Anadolu insanı… Benim dedem de Çanakkale gazisiydi. Pek çoğumuzun dedeleri hatta nineleri savaştılar. Oysa günümüz gençliği yaşanan savaşları sadece tarihleri oluşturan sayılar olarak biliyorlar. Çekilen acıları, özverileri bilmiyorlar. Onlara bunu tarih kitaplarındaki kuru bilgilerle anlatamayız. Bu yüzden tarihi romana devam ettim. Gençlerimize bunları romanlarımla öğretmeyi görev edindim. “Yorgun ve Yaralı” aslında Dedem ve babaannemin hikayesidir. Aynı zamanda Çanakkale savaşının da destanıdır. Bu arada bir yayınevinin isteği üzerine “Sancılı Kent Ankara” kitabını yazdım ( 2008 ). Kendi anılarımı da içeren; ama ilk çağlardan günümüze Ankara’nın hikayesini anlatan bir kitaptır.. Türler üstü bir kitap oldu. Tarih, roman, anı ve fantastik hikayelerden oluştu ve çok beğenildi. Yorgun ve Yaralı ile başladığım çöküş dönemi romanını işgal ve kurtuluş savaşıyla sürdürmek istedim. Smyrna üçlemesi böylece ortaya çıktı. “Ağlama Smyrna Döneceğim” (2012), İzmir’in Yunan işgalinden, “Smyrna’nın Gözyaşları” ( 2017 ) ile Ege halkının direnişine ve kurtuluş savaşına uzandım. “Smyrna’nın Yazgısı” (2020) kitabıyla, İzmir’in 9 Eylülde kurtuluşuyla bitirdim üçlemeyi. Ancak bu üçlemede Yorgun ve Yaralı romanının kahramanları da yer aldılar ve böylece bir nehir roman gelişti. Gençlerimizin gerçekte ülkenin ne zorluklar yaşadığını belgelere dayalı bu romanlardan öğreneceklerini ve hiç unutmayacaklarını umuyorum. Zeliha AYDOĞMUŞ: Edebiyat alanında yaşamınıza ışık tutmuş, yazın becerinizin gelişimine kılavuzluk etmiş, çok severek okuyup etkilendiğiniz isimler var mıdır? Bir de mutlaka okunmalı diyebileceğiniz, aklınızdan çıkaramadığınız eserler hangileridir? Gülseren ENGİN: Çocukluğumdan beri kitap kurduydum. Hâlâ öyleyim. Yerli ve yabancı pek çok yazar bana yol göstermiştir. Çok uzun bir liste oluşturur. Öykü konusunda Tarık Dursun K., Sait Faik, Haldun Taner ve Aziz Nesin ilk aklıma gelenler… Yabancılardan Edgar Alan Poe, Jack London, Cortazar , Carlos Fuentes diyebilirim. Romanı bana öğreten ilk yazar Kemalettin Tuğcu demiştim. Onu Halide Edip Adıvar, Recaizade Ekrem gibi klasik romancılarımız ve günümüzden Ayla Kutlu, izledi..Aslında öyle çok yazar ve kitap var ki… Araştırmacı yazar olmayı ise bana sevdiren yabancı gazeteci yazarlardır. Aynı zamanda hekim olan Robin Cook da çok başarılı, araştırmaya dayalı romanlar yazar. Yazım tekniğimi Michel Zevako’dan aldım. Onun Pardanyanlar serisi gençliğimde severek okuduğum kitaplardandır. Agata Christie’nin polisiyelerini de çok severim. Romanlarımda bu iki yazarın tekniğini kullanarak merak ögesini diri tutmaya çalışırım. Saint Exupery’nin “Küçük Prens “ kitabı başucu kitabım oldu uzun yıllar. Vasconcelos’un “Şeker Portakalı, Mark Twain’in “ Tom Sawyer” kitabı ve Jules Verne’nin bütün kitaplarını çok severim. Bunda hâlâ çocuk yanımın büyümemekte ısrar etmesi önemli rol oynamakta… Marquez’in “Yüzyıllık Yanlızlığı” başta olmak üzere bütün kitapları… Kutsal İsyan yazarımız Hasan İzzettin Dinemo’ya ise saygım sonsuzdur. Bütün kitapları okunmalıdır. Şiir denince Nazım Hikmet elbette… Atilla İlhan, Orhan Veli… Tiyatro oyun kitaplarını da çok severim. Başta Shakespeare olmak üzere Lorca, Albee,Tennessee Williams, Haldun Taner, Hidayet Sayın, Orhan Asena… Zeliha AYDOĞMUŞ : Cumhuriyet tarihiyle yakından ilgili bir yazar olarak, Cumhuriyetin ilanından bu güne ülkemizin gelişim sürecini değerlendirmenizi istesem; aksayan tarafların giderilmesi adına neler yapılabiliri sorgulasam, özellikle doğu ile batı arasındaki medeni gelişmeler yönünden oluşan farkın sebepleri nelerdir ve bu negatif farkların giderilmesi için neler yapılabilir sizce? Gülseren ENGİN : Çok sey yapılabilir. En başta doğru ve eşit eğitimle kafa yapılarının değişmesi gerek. Köy Enstitüleri yeniden kurulsa ne iyi olur diye düşünüyorum çoğu zaman. Zeliha AYDOĞMUŞ : Gülseren ENGİN'in kesinlikle tahammül edemediği ve olmazsa olmaz dediği karakteristik özellikler nelerdir? Gülseren ENGİN: Doğruluk, içtenlik, adalet ve iyi zeka… Zekânın kötüsü insana da topluma da zarar verir. Aptallığa ve geri kafalığa dayanamıyorum. Zeliha AYDOĞMUŞ: Edebiyat, tamam; hemen hemen tüm sanatların temel unsurunu oluşturuyor, peki sizin ilgilendiğiniz başka sanatsal veya toplumsal uğraşlarınız oldu mu, olduysa bunları bizlerle paylaşır mısınız? Gülseren ENGİN: Evet, yine çocukluktan beri resim yaparım. Bu konuda çeşitli ustalardan ders de aldım. Pek çok karma ve kişisel sergim oldu. Ne yazık ki son yıllarda resim yapamıyorum. Müzikle ilgim şarkı söylemek düzeyindeydi; ama yaşlanınca ses de gidiyor. Tiyatro bir tutkuydu benim için; ama Üniversite dışında oynama olanağım olmadı. Tiyatro aşkımı oyun yazarak gideriyorum. Zeliha AYDOĞMUŞ: En sevdikleriniz; şehir, eşya, bitki ve hayvan oyununa buyur etsem sizi; Gülseren ENGİN: İzmir, bilgisayarım, gül ve kedi desem… Zeliha AYDOĞMUŞ: Mesleki yaşamınızla ilgili ilginç, unutamadığınız bir anınızı bizlere aktarmanızı rica etsem, mümkün mü? Gülseren ENGİN: Trabzon’un Arsin ilçesinde sağlık ocağında hekim olarak çalışıyordum. Bir akşamüstü mesai bitişinde kaymakam ve karısı muayene için geldiler. Ben lojman olmadığından ocakta depo odasını boşaltmış, orada kalıyordum. Henüz okuldan yeni mezun olmuş, 26 yaşında genç bir kızdım. Kaymakam ve karısını muayene edip ilaçlarını yazdıktan sonra onlara kahve pişirmek üzere mutfağa gittim. Tam elimde kahve tepsisi mutfaktan çıkarken kapıda iri yarı bir adamla karşılaştım. Ellerini beline dayamış bana tabancasını gösteriyordu. Zaten o yıllarda Trabzon’da kadınlar bile tabanca taşıyorlardı. ”Hastam var. Köye gideceğiz” dedi. Nefesi buram buram içki kokuyordu. “Biraz bekleyin, hastam var” dedim; ama korkmuştum. Akşam vakti sarhoş ve silahlı bu adamla köye nasıl gidecektim? Odaya girdiğimde yüzümden Kaymakam bir sorun olduğunu anlamıştı. “Bir hasta varmış.” Köye götüreceklermiş” dedim. Kaymakam ve karısı kahvelerinden iki yudum almamışlardı ki kapı hızla açıldı ve adam içeriye daldı. “Benim hastam ölüyor, siz burada keyif çatıyorsunuz” dedi. Ben soğukkanlılığımı korumaya çalışarak açıkladım. “Kaymakam Bey eşini muayeneye getirdi. Dışarıda bekleyin” dedim. Kaymakam sözünü duyunca homurdanarak çıktı adam. Kaymakam: “Size engel olmayalım “ dedi. Kalktılar. Kapıya kadar geçirdim. Dışarıda bir kamyon vardı. Şoför mahallinde de iki adam daha… Beni herhalde kucaklarında götüreceklerdi. “Bu kamyonla mı gideceğiz” diye sordum. “Evet” dediler. Kaymakam da adamın içkili olduğunu anlamıştı. “Böyle gidemezsiniz. Benim jipe gelin, ben götüreyim” dedi. O zamanlar jipler askeriyeden gelme, çadır beziyle kaplı ilkel arazi araçlarıydı. Cep telefonu filan da yoktu ki jandarma çağırsın. Kaymakam direksiyona geçti, yanında karısı, ben de arkaya oturdum. Kamyon önde biz arkada ilçeden çıkıp yayla yoluna saptık. Fındıkların arasından dağa doğru tırmanıyoruz. Bir yer geldi, yol bitti. Kamyon durdu. Etrafta ev filan görülmüyordu. İçkili adam gelip bundan sonra yürüyerek gideceğimizi söyledi. Kaymakam beni bu adamla gönderemeyeceğini düşünüp torpidodan tabancasını aldı, beline soktu. Karısına “Sen jipte kal” dedi; ama dağ başında, fındıklığın içinde jip de güvenli değildi. Neyse İçkili adamın peşinden fındıklıkta epeyi tırmandık; sonunda ev göründü. Hasta kadın iki gündür yemiyor, içmiyormuş. Sık sık bayılıyormuş. Benim elimde bir tansiyon cihazı ve bir dinleme aleti dışında hiçbir şey yoktu. İlaç da… Ne yapabilirdim ki… Kadınla konuşunca sorun anlaşıldı. İçkili adam Almanya’da çalışıyormuş, izine gelmiş. Hasta kadın kız kardeşiymiş ve onun kocası da Almanya’da işçiymiş. Bir Alman kadına tutulmuş ve onunla evlenmiş. Bu kadının resmi nikâhı olmadığından çocuklarıyla ortada kalmış. Günlerdir yemeden içmeden kesilmiş, ağlar dururmuş. Derin bir soluk aldım. Hemen bir sakinleştirici ilaç yazdım ve içkili adama verdim. ”Yemek yedirin, bol su içirin bir şeyi kalmaz” dedim. Kaymakam ve ben yeniden yokuşu inip jipe geldik. Bu arada akşam karanlığı çökmüş, kuş sesleri azalmıştı. Uzaktan köpek ulumaları geliyordu. Kaymakamın karısı bembeyaz bir yüzle jipte büzülmüş oturuyordu. Belli ki çok korkmuştu. Yeniden yola koyulup ilçeye dönerken hiç birimiz konuşmuyorduk. Zeliha AYDOĞMUŞ: Nelerle mutlu olursunuz? Gülseren ENGİN: Sevdiğim insanlar, yani kızım ve torunlarım başta olmak üzere ailem ve arkadaşlarımla bir arada olmak çok mutlu eder beni. Hele deniz kenarındaysak, denizi seyrediyorsak… Zeliha AYDOĞMUŞ : Korkularınız, iyi ki ve keşkeleriniz; Gülseren ENGİN : Gelecek güvencesi önemlidir benim için. İhtiyarlığın ne olduğunu iyi bilirim. Başkalarına yük olacak kadar yaşamaktan korkarım. İyi ki hekim olmuşum. Önemli ve yararlı bir mesleğim var. Ekonomik özgürlüğümü kazandırıyor bana. Kimseye muhtaç olmadan yaşayabiliyorum. Bu da gerçek anlamda özgür olmak demek. İyi ki hâlâ aklım başımda, bir üniversitede ders verebilecek kadar… Yeni şeyler öğrenebilecek kadar. Örneğin son zamanlarda Portekizce öğreniyorum. Keşke sesime özen gösterseydim de onu kaybetmeseydim. Zeliha AYDOĞMUŞ: Belki çok erken, sonuçta kitabınızın henüz dumanı üstünde, yine de sormadan geçemeyeceğim; yeni bir kitap hazırlığınız var mı, varsa bizlere biraz bahseder misiniz? Gülseren ENGİN: Smyrna Üçlemesinin son kitabı “Smyrna’nın Yazgısı” beş yıllık ağır bir çalışmayla bitti. Şu sıra dinleniyorum; ama henüz yayımlanmamış, çoktan bitirilmiş dosyalarım var. Romanlar, öyküler, gezi ve çocuk kitapları… Zeliha AYDOĞMUŞ: maviADA Dergisi adına yaptığım bu söyleşide sorularıma samimiyetle ve içtenlikle cevap verdiniz. Öncelikle bunun için teşekkür ediyorum. Son olarak okurlarınıza iletmemizi istediğiniz bir mesajınız var mı? Gülseren ENGİN: Okumayı seviniz. Her kitap size yeni ve ilginç dünyalar sunar. TV ve sinemadan çok farklıdır. Okuduklarınız beyninizde hayal dünyasının kapılarını açar ve siz kafanızda bambaşka düşsel evrenler yaratırsınız. O hayaller size özeldir; biriciktir. Siz okumayı seviniz ki çocuklarınız da sevsinler. Ülkemiz okuyan insanların ülkesi olmalı ki geri kalmaktan kurtulalım. Yeni kitaplarda buluşmak üzere…Sevgiyle Gülseren Engin’in son kitabı “Smyrna’nın Yazgısı” bir üçleme; Kurtuluş Savaşı yıllarını işleyen kitapların sonuncusu 2020 Sonbaharında çıktı. SÖYLEŞİyi İNDİRMEK için aşağıya tıklayın
- Girit’ten Anadolu'ya
Nurten B. AKSOY * Tam 103 yıl önce, 30 Ocak 1923 tarihinde Lozan Barış Antlaşması kapsamında hayata geçirilen ve takip eden süreçte yüz binlerce insanın hayatını değiştiren, belki de o hayatlarda onulmaz yaralar açan mübadele nin ve bir mübadil çocuğun, annemin öyküsü... Ana Rahminden Göçe Şimdi 1925 yılında Girit’te yaşayan ve Türkçe bilmeyen bir Türk ailesinin Marmara Adasında dünyaya gelen kızlarının öyküsünü anlatalım kendi ağzından ilk önce... *** Sıcacık, karanlık bir yerdeyim, ılık bir suyun içinde, hiçbir şey göremiyorum, ayırt edemediğim sesler alıyorum ötelerden, uzaklardan sanki. Arada bir üstümde gezinen bir el sanki okşuyor beni, bazen bir inilti, bir hıçkırık çalınıyor kulağıma. Kötü bir şeyler olduğunu hissediyorum; ama ne olduğunu bir türlü anlayamıyorum… Sonra sanki bulunduğum yerden ayrılıyorum, göbek bağım orada, bedenim orada; ama ben dışarı çıkıyorum, olanları seyre dalıyorum… Akdeniz’in ortasında kocaman bir ada, maviliğin arasında uçsuz bucaksız yemyeşil ovalar, zeytin ve sakız ağaçlarının çevrelediği, beyaz badanalı evler sıralanmış tepelere, bağların arasına. Tepeden aşağı koşturan çocuklar avaz avaz bağırarak oynaşıyor. Aralarında ablamlar ve abimler de var. Bir telaş var ortalıkta, siyah başörtülü kadınlar, çiçekli basma elbiselerinin kollarını sıvamışlar, gözlerinde hüzün var sanki, bir ayrılık hüznü… Koşuşturuyorlar evlerin arasında, bir şeyler toplamaya uğraşıyor gibiler. Sonra uzaktan babamın geldiğini görüyorum, omuzları çökmüş. Belki aldığı haberden belki de elinde taşıdığı yükten. – Haydi toplanın artık, diye sesleniyor anneme. Topla çocukları Fatma ve vedalaş komşularla, ayrılık vakti geldi, gitmeliyiz… Tepelerden aşağı, sahile doğru inen yük arabalarını görüyorum sonra. Yüzleri asık, gözleri yaşlı kadınlar kucaklarındaki çocuklarıyla doluşmuşlar arabalara, erkekler de ayaklarını sürüyerek takip ediyor arabaları. Ellerinde tüfekleriyle jandarmalar sarmış sahili, gelenleri arabalardan indiriyorlar telaşla. Annem bir yandan kardeşlerimi çağırırken bir yandan da karnını tutuyor, sanki hafiften okşuyor beni… Kıyıdan uzakta, açıkta bekleyen bir gemi var, eski köhne bir gemi. Sandallara doluşan komşularımız gemiye doğru yol alırken sıramızı bekliyoruz sahilde biz de. Biraz sonra dolan gemi, kara dumanlarını savurarak uzaklaşıyor adadan. Bakakalıyoruz giden geminin ardından öylece… İki gün, üç gün sahilde bir başka geminin gelmesini bekliyoruz. Üşüyoruz denizden esen rüzgârla, evlerimize dönmemize izin vermiyor jandarmalar, bekliyor bekliyoruz… Çünkü biz artık 'mübadilmişiz' başka topraklara gitmek, buralardan ayrılmak zorundaymışız. Nihayet üç günün sonunda geliyor beklenen gemi. Bu sefer biz doluşuyoruz sandallara ve gemiye bindiriliyoruz itiş kakış ve açılıyoruz yeni ufuklara doğru. O bindiğimiz köhne gemi her dalganın çarpışında gıcırdıyor, sallanıyor. Güvertede üst üste birbirine sokularak ısınmaya çalışan insanları savuruyor oradan oraya. Belki de benim yüzümden midesi sürekli bulanan annem perişan bir vaziyette kıvranıyor, daha bir sarılıyor kardeşlerime. Babamsa kucağındaki kemanına sarılmış sıkı sıkıya, çocuğu gibi. O geçimimize katkı olsun diye geceleri düğünlerde çaldığı kemanına… Minicik çocukların öldüğünü ve çığlıklarla denize bırakıldığını fark ediyorum bir ara. Ağlayan, çırpınan insanlar görüyorum. Günler süren bu zorlu yolculuk bir rıhtımda sona eriyor nihayet. Hepimizi alıp eski, köhne bir binada topluyorlar. Etrafta beyaz gömlekli adamlar koşuşturuyor, hasta olanlara bakıyorlar. 'Karantinaymış' buranın adı. Birkaç gün de burada bekletildikten sonra bir başka yolculuğa çıkıyoruz yeniden. Bir başka adaya, Marmara Adası’na doğru. Eski taş mekteplere yerleştiriyorlar burada da bizi. Annem bitkin, yorgun, mecalsiz koşturup duruyor kardeşlerimin ardında. Sonra bir sabah, daha güneş doğmadan annemin çığlıkları geliyor kulağıma; inliyor, acı çekiyor sanki… Etrafta koşuşturan kadınlar yardım etmeye çalışıyorlar ona… Birden bir aydınlık çarpıyor gözüme, sanki güneşin sıcacık ışıkları… Sevinç çığlıkları arasında sesleniyor kadınlar: “Gözün aydın Fatma bir kızın daha oldu…” Bu hikâyede anlattığım annesinin karnından dünyayı gözleyen kişi rahmetli annem Latife Bengi’dir. Resmin ortasında yer alan dedemin solunda, kucağında ablamla yer alan güzel ve mahzun kadının 1926 yılında Girit’te başlayıp Erdek’te devam eden yaşamı önce Heybeliada’ya, oradan Mardin’e göç ederek devam etmiş ve yıllar sonra döndüğü İstanbul’da bir sürgün olmanın zorluklarını hissederek hep Girit’i özlemiştir. **** MÜBADELE NEDİR Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi veya Değişimi; 30 Ocak 1923 tarihinde Lozan’da yapılan ve resmi adı “Yunan ve Türk halklarının mübadelesine ilişkin sözleşme ve protokol” olan sözleşme uyarınca, Türkiye ve Yunanistan’ın kendi ülkelerinin yurttaşlarını din esası üzerine zorunlu göçe tabi tutmasına, bir başka deyişle azınlıklarından “değiş tokuş yöntemi” ile kurtulmalarına verilen addır. Göçe tabi tutulan kişilere ise “mübadil” denmiştir. Mübadele ile 1.200.000 Ortodoks Hıristiyan Rum Anadolu’dan Yunanistan’a, 500.000 Müslüman Türk de Yunanistan’dan Türkiye’ye göç etmek zorunda kalmıştır. Mübadele kapsamına giren kişiler ile girmeyen kişiler arasındaki ayrımın ana kıstası ırk ya da dil değildi. Esas alınan kıstas “din” olduğu için Rum denilenlerin arasında, Türkçeden başka dil bilmeyen ve konuşamayan Türk Ortodoks Hıristiyanlar, Yunanistan’dan gelen Müslümanların arasında da Türkçe bilmeyen, Rumca ya da kendi ana dillerini konuşan insanlar vardı. Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi kapsamında, Türkiye’de sadece İstanbul kenti ile Gökçeada ve Bozcaada’da oturan Rumlar, Yunanistan’da ise sadece Batı Trakya Türkleri mübadeleden muaf tutulmuşlardı. Mübadelede Drama, Girit, Kavala, Selanik, Vodina ve Yanya’dan Türkiye’ye gelen nüfus, Doğu Trakya ve Batı Anadolu’da Rum azınlığın ayrılışı ile boşalan yerlere iskan edilmişlerdi. Mübadillerin yoğun olarak iskan edildikleri şehirler Adana, Balıkesir, Bilecik, Bursa, Çanakkale, Edirne, İstanbul, İzmir, Kırklareli, Kocaeli, Manisa, Mersin, Samsun ve Tekirdağ idi. Değişimin çok büyük bir bölümü 1923-1924 yıllarında gerçekleşmiş, ancak geriye kalan az sayıda durumda da bu uygulamaya 1930 yılına kadar devam edilmiştir. Zorunlu göç gerek Türk, gerek Yunan ekonomisinde yaklaşık 20 yıl süren ağır bir krize yol açmıştır. Sözleşme gereği 1 Mayıs 1923 tarihi itibariyle Türkiye topraklarındaki Rum/Ortodoks nüfus ile Yunanistan topraklarındaki Türk/Müslüman nüfus arasında zorunlu göç uygulaması şarta bağlanmış oluyordu.
- Harbi Konuşan Bir Şair Can YÜCEL
Nurten B. AKSOY * Öz Geçmişim Ben ömrümce muhalif yaşadım. Devletçe de menfi bir TİP sayıldım Onun için kan grubum RH NEGATİF Bu dizeler Can Yücel’in yaşamının özetidir sanki. 'Küfür etme özgürlüğü'ne sahip çıkarak, 'Türkiye’deki insanların tek özgürlüğü olan küfrü ele vermemek lazım, sahip çıkmak lazım!' diyerek 'harbi konuşmak'tan söz eder. ‘To be or not to be’ sözünü ‘Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin’ şeklinde çeviren, şiirin Can Babası bazen sivri dilli, bazen küfürbaz ama bir o kadar da sevgi doludur. Ağustos ayı, O’nun hem doğduğu hem de yaşama veda ettiği ay... Can Yücel, 21 Ağustos 1926 tarihinde ikiz kardeşi Canan ile İstanbul’da dünyaya geldi. Annesi Gülsüm Refika Hanım, babası ise eğitimci bir yazar ve ileriki yıllarda da genç cumhuriyetin milli eğitim bakanı olan Hasan Âli Yücel’dir. Can Yücel, kız kardeşi Canan ile birlikte Boğaziçi İlkokulu’na gider, ama kardeşiyle devamlı kavga halinde olduğu için aile çözümü Can’ı yatılı okula yollamakta bulur. Okulda Latince öğrenir, Nâzım okurlar. Sınıf arkadaşlarından biri de Gazi Yaşargil’dir. Birlikte yurtdışında okuma hayalleri kurdukları ve bu amaç uğruna harçlıklarını biriktirdikleri can dostu Gazi. "Can Yücel yerine bana burs verildiği çok söyleniyor” diyerek şöyle anlatır o günleri… “Ama ne bana burs verildi ne de Can’a. Hasan Âli Yücel, Temmuz 1943’te yanıma gelerek ‘Gazi Bey, Can bana söyledi Viyana’ya gitmeye karar vermişsiniz. Ben de Can’ı İngiltere’ye göndereceğim. Lütfen onu ikna edin’ dedi. Ben de ikna ettim, yol gösterdim sadece. Ama ikimize de burs verilmedi. İkimiz de ailemizin imkânlarıyla yurtdışına çıktık. Can çok iyi arkadaşımdı.” Lise bittiğinde Hasan Âli Yücel oğlunu Nazi Almanyası’na göndermek istemediği için Gazi Yaşargil yurtdışına tek başına gider, Can Yücel ise kendisi için harçlıklarından biriktirdiği parasını arkadaşına verir. El Tutuşa Tutuşa Ne kadar çok elimiz varmış meğer İlkin, senin elinle tutuşan benimki Sonra çocuklarınki Gençlerinki Tekel işçilerininki Sonra, ellerin elleri… Ne kadar çok elimiz oldu, baksana Tutuşa tutuşa Bir orman yangını gibi Can Yücel bir süre Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde Alman filolojisi okur. Üniversitede sol kanatta yerini alır ve Dil-Tarihteki İlerici Gençler Derneği’ne üye olur. Bunlar Hasan Âli Yücel’in kulağına gidince Can Yücel’e Cambridge yolu açılır. Çünkü 1946’da Türkiye’nin çok partili düzene geçmesiyle birlikte Can Yücel’in muhalifliği daha somut bir kimliğe bürünür. Uzun süre Fransa ve İngiltere’de yaşar. 1953’te yurda döndüğünde Kore Savaşı’na katılan Türk birliğinde askerliğini tamamlar. Londra’da BBC’nin Türkçe bölümünde spikerlik yapar. 1963’te Türkiye’ye döndükten sonra Marmaris’te bir süre turist rehberi olarak çalışır. Ardından İstanbul’a yerleşip bağımsız çevirmen ve şair olarak yaşamını sürdürür. 12 Mart döneminde Che Guevara’nın “Gerilla Harbi” ile “İnsan ve Sosyalizm” kitaplarının çevirisi nedeniyle 15 yıl hapis cezasına mahkûm edilir. 1974 affıyla özgürlüğüne kavuşur. İstanbul’da Vatan, Demokrat ve Söz gazetelerinde köşe yazıları yazar. Önce İzmir’e oradan da Muğla’nın Datça ilçesine taşınır. 12 Ağustos 1999′da burada yaşamını yitirir. Can Yücel, edebiyata şiirle başlar. Çeşitli dergilerde yayımlanan şiirlerini 1950′de basılan ilk şiir kitabı “Yazma”da toplar. Bu kitabın ardından uzun süre biçim arayışlarıyla uğraşır. İlk şiirlerinde uyaklı söyleyiş, coşkulu anlatım, geleceğe umut ve güvenle bakış belirgin özellikleridir. 1973′te basılan ikinci şiir kitabı 'Sevgi Duvarı'nda imge-sözcük-anlam üçlüsünün birbiriyle dengelendiği insan-doğa ilişkilerini konu alan şiirleri dikkat çeker. Kara mizah ögeleri taşıyan siyasal içerikli bazı şiirlerinde tarihsel ve günlük olayları iç içe işler. 1974′te çıkan üçüncü kitabı “Bir Siyasinin Şiirleri” önceki dönemlerin bileşkesi olur. Bu şiirlerde cezaevinden dışarıya dönük gözlemlerini, izlenimlerini, duygu ve düşüncelerini yansıtır. Hiciv gücü ve sözcük oyunlarıyla eriştiği dil ustalığı, geniş kültürüyle beslenen şiirini yeni boyutlara ulaştırır. Halk ağzı ve türküleri ile deyişlerinden de yararlanır. Şiirin yanı sıra tiyatro oyunları da çevirir. 12 Eylül sonrasında müstehcen olduğu iddiasıyla “Rengâhenk” adlı kitabı toplatılır. “Avuçlarındaki ter kokusunu özlediği” karısı Güler Yücel’le 1956 yılında evlenir. Bir mülakatında Güler Yücel’den “Pek severim karımı haa! Babam bana, ‘sen tek karıyla yaşamaya mahkumsun’ derdi. Güler’le yaşıyorum. Çok da seviyorum canımın içini” sözleriyle bahseder. Can Yücel o dönülmez yolculuğa çıkana değin ömürlerinin 43 yılını birlikte geçirirler. 1973 yılında evliliğe bakışını şu sözlerle anlatır: “Evlilik , inanmadığım halde içerisinde 17 seneyi bitirdiğim bir kurum benim için. 17 senede (abartmıyorum) 40 çift arkadaşımın son verdiği kurum aynı zamanda da… Evliliğimin bu kadar uzun sürmesinin gizi belki de kuruma inanmamaktan geçiyor. Evliliği toplumun dayattığı şekilde yaşamamaktan… Nedir bu dayatmalar? Erkeğin muhakkak kadından yaşça büyük olması, eğitim seviyesinin erkeğin lehine ya da en azından eşit olması bunların sadece ikisi… Olmaz, yürümez diyor toplum… Erkek yaşça büyük olmalı ki, kadına ‘höt’ dediğinde oturmalı kadın… Ya da yumuşatıyorlar; efendim kadın erkekten önce çöktüğü için (hani doğum falan) küçük olmalıymış yaşı… Eğitimde de böyle… Kadının çok okumuşu bilmiş olurmuş, evde kalmakmış layığı! Eşim benden 2 yaş büyük; ne ‘höt’ dememe gerek kaldı 17 senede, ne de benden önce çöktü… Yıllar içinde ben yaşlandıkça o gençleşti. – ‘Ooo Can Bey kapmışsınız çıtırı’ esprilerine muhatap dahi oldum. Eşim 3 üniversite bitirdi; ben bi taneyi 9 senede bitirdim… Ne o bana bilmişlik tasladı, ne ben ona ezik baktım…” Küçük Kızım Su’ya Bir derin uykudaydım ölümün içinden Açtım ki gözlerimi Bir suyun gölgesi gibi Kendisi adeta bir suyun Ayakucunda sen oturuyorsun Şiir getirenlerin çok olsun çocuğum! Üç çocuğu oldu Can ve Güler Yücel’in; kızları Güzel ve Su ile babasının adını verdiği oğlu Hasan Yücel. Kendi nasıl bakıyorsa hayata, çocuklarına da o ilhamı vermeye çalıştı. Çocukları için aşkı diledi, mutluluğu diledi; “Şiir getirenlerin çok olsun çocuğum!” diye ekledi. Büyük Can Dedi ki Kovalamayın beni yatağa Hiç uykum yok Daha lafınıza karışacağım Ortalığı dağıtacağım Televizyonu kapatacağım Ayçiçeği resmi yapacağım daha Başparmağıma şiir okuyacağım Islık çalacağım Daha çok işim var Gecenizi karartacağım Kütahya vazonuzu kıracağım Vakitsiz yatırmayın beni Daha çok erken Ve bir gün 'Anne babadan kalma yarısı yaşanmış ömrü'nü tükettiğinden bu yana nice aşklara, nice isyanlara tercüman olan şiirler bırakır ardında Can Baba… Mezar taşlarına bile tahammül edemeyenlerin diyarında özlem ve saygıyla anıyoruz büyük şairi,
- Cumhuriyeti Biz Böyle Kazandık
Nurten b. AKSOY * Cumhuriyetimizin kuruluşunun 102. yıldönümü. Yani en büyük bayramımız. Aslında zaman zaman unutsak da hepimiz tarihimizi, bugünlere nasıl geldiğimizi, neler yaşayıp, ne badireler atlattığımızı çok iyi biliyoruz. Ama bu topraklardaki geçmişimize kısacık bir göz atıp Cumhuriyetin nasıl kazanıldığını yine de bir hatırlatalım istedik... Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim. 1299 yılında Anadolu’nun küçük bir kasabası olan Söğüt yakınlarında kurulan Osmanlı Devleti altı yüz yıldan fazla hakimiyet sürmüş güçlü bir devletti. 1453 yılında İstanbul’un fethiyle kuruluşunu tamamlayan Osmanlı, Muhteşem Süleyman’ın ve daha sonra da 1579 yılında ünlü Vezir-i Azam Sokullu Mehmet Paşa’nın ölümlerine kadar en şanlı dönemini, yani Yükseliş dönemini yaşamış, üç kıtaya nam salmıştı. Gelişme ve Yükseliş dönemlerinden sonra, şanlı zaferlerin ve fetihlerin bitmesiyle önce Durakalma Devri; saltanat kavgaları ve iç çekişmelerle geçen bu dönemden sonra da Gerileme Devri başlamıştı. On dokuzuncu yüz yılla başlayan gerileme devrinde, girdiği savaşlardan ve imzalanan anlaşmalardan sürekli kayıpla çıkan Osmanlı Devleti ne yazık ki sonunda parçalanma dönemine girmiş,19.yüzyılın ikinci yarısından itibaren de Avrupa’nın “Hasta Adamı” olarak görülmeye başlanmıştı. (Deyim 12 Mayıs 1860 tarihinde The New York Times tarafından yazılır ve kullanılmaya başlanır.) 19.Yüzyıl Dünya tarihi açısından olduğu kadar, Osmanlı Devleti açısından da birçok değişimin yaşandığı bir yüzyıldır. Bu yüzyılda Osmanlıda mutlakıyet yönetiminden meşrutiyete geçilmiş ve padişahın yanında İttihat ve Terakki Fırkası da yönetimde söz sahibi olmaya başlamıştı. Milliyetçilik akımının etkisiyle ayaklanan milletlerle uğraşan Osmanlı yöneticileri, bir yandan da Avrupalı devletlerin içişlerine karışmalarını engellemeye çalışıyorlardı. 20.Yüzyılın başında Osmanlı Devletinde kötü gidişi durdurmak, birlik ve bütünlüğü sağlamak için türlü kurtuluş çarelerine başvurulsa da bunlardan istenen sonuç elde edilememiş ve ne yazık ki yıkılış kaçınılmaz olmuştu. Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak ve ipek bir halıya benzeyen toprak, bu cehennem, bu cennet bizim. Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın, Yüzyılın başında kaybedilen Trablusgarp ve Balkan savaşları, ardından patlayan 1. Dünya Savaşı, Osmanlının toparlanma çabalarının hüsranla bitmesine neden olmuştu. 1914’te başlayıp dört yıl süren I. Dünya Savaşı sonunda Almanya, Avusturya – Macaristan, Bulgaristan ve Osmanlı Devletinin de içinde yer aldığı İttifak Devletleri yenilmiş, yenen ve yenilen bütün devletler savaştan çok zarar görmüştü. Milyonlarca insanın öldüğü, şehirlerin yakılıp yıkıldığı bu savaştan sonra, yenenlerle yenilenler arasında önce ateşkes, sonra da barış antlaşmaları yapılmış, İmparatorluklar yıkılarak, yerine yeni devletler kurulmuştu. 1.Dünya Savaşından yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğunun, İtilaf Devletlerince işgali sonucunda Misak-ı Millî sınırları içinde, ülke bütünlüğünü korumak için çok cepheli siyasi ve askeri bir milli mücadele yani Kurtuluş Savaşı başlatılmıştı. 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal’in Samsuna ayak basmasıyla başlayan ve 11 Ekim 1922’de imzalanan Mudanya Mütarekesi ile fiilen, 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması ile de resmen sona eren Kurtuluş mücadelesi ile Cumhuriyetin de temelleri atılmıştı. 13 Ekim 1923’te Ankara’nın başkent ilan edilmesinden sonra Atatürk, “egemenliğin ulusa dayandığı” bir sistem olan cumhuriyet yönetiminin ilanı için hazırlıklar yapmaya başlamıştı, 29 Ekim günü Atatürk milletvekilleri ile de görüştükten sonra, taslağı hazırlanan “Cumhuriyet” önergesini Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne vermiş, Meclisin de önergeyi kabul etmesiyle Türkiye Devletinin yeni yönetim biçimi Cumhuriyet, yeni ismi de “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” olarak belirlenmişti. yok edin insanın insana kulluğunu, bu dâvet bizim... Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim... (Nazım hikmet Ran) Bir millet, bir devlet küllerinden yeniden doğuyordu. Artık yeniden ayağa kalkma zamanıydı. Atatürk’ün önderliğinde el ele, gönül gönüle veren Türk Halkı yeni Cumhuriyete şekil veriliyordu. Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, laiklik, devletçilik, inkılapçılık olmak üzere; Türkiye’nin çağdaşlaşma yönünü belirleyen, Atatürk Devrimlerine temel teşkil eden ve Türk milliyetçiliğini esas alan bu ilkeler. Türkiye’yi çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırabilecek, bilimsel düşünceyi esas alan aklın ve mantığın çizdiği yollardı. Artık laik ve demokratik bir ulus devlet olan Türkiye Cumhuriyetinde, toplumsal, kültürel, yasal ve iktisadi bir dizi düzenlemeye gerek vardı. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı olan Mustafa Kemal Atatürk tarafından öncülük edilen, TBMM’nin açılmasından sonra 1922’de saltanatın kaldırılması ile 1937’de laikliğin anayasaya girmesine kadar devam eden ve sonucunda teokratik ve çok uluslu Osmanlı Devleti’nin laik, demokratik ulus devlet Türkiye Cumhuriyetine dönüşmesiyle sonuçlanan devrimleri hayata geçirmeye gelmişti sıra. Atatürk’e göre bu devrimlerin amacı; Türk Milletinin son asırlarda geri kalmasına neden olan bütün kurumları kaldırarak yerine milletin karakterine, şartlara ve çağın gereklerine uygun ve ilerlemeyi sağlayacak yeni kurumlar kurmak ve Türkiye’yi çağdaş medeniyetler seviyesine çıkartmaktı. İlk iş olarak Tevhid-i Tedrisat yani öğretimin birleştirilmesi ile başlayan devrimler, harf devrimi, kılık kıyafet devrimi, soyadı kanunu, Kadınlara siyasi hakların verilmesi, medeni kanunun çıkarılması… gibi sosyal, siyasi, ekonomik, kültürel ve anayasal alanda yapılan bir dizi düzenlemeyle devam etmişti. İşte bu zor koşullarda kurulan Cumhuriyet; 98 yıllık bu süreçte pek çok isyana, ayaklanmaya, darbeye maruz kalmasına karşın demokrasi anlamında hala emeklemeye devam etmekte; siyasi, sosyal ve ekonomik bir kavgadan sağ salim çıkabilme savaşı vermekte. Umudumuz ve dileğimiz Cumhuriyetin; kardeş kavgasının olmadığı, halkının mutlu ve barış içinde yaşayacağı nice yaşlara ulaşması. BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN…
- Nazım Hikmet‘in Adına Şiir Yazdığı TANYA
Nurten B. AKSOY * - Nazım Hikmet ‘in adına şiir yazdığı, Naziler tarafından idam edilen, Sovyetler Birliği Kahramanı 18 yaşındaki Rus kızı Zoya’nın hikayesi. .. - 1942 yılının Ocak ayıydı. Moskova buz kesmişti... Öyle soğuk bir yel esiyordu ki ölüm bile üşüyordu. Moskova yakınlarında bir cenaze töreni; gömülen 18 yaşında bir genç kız. Sessiz sedasız, gencecik bedeninin üstü buzlu toprakla örtülüyordu. Mezarın başındaki tahtada şunlar yazıyordu: Zoya Kosmodemyanskaya. Peki kimdi bu Zoya Kosmodemyanskaya, niye ölmüştü? Zoya, “yaşam” demekti. 1923 doğumluydu. Rusya'da eğitimli bir ailenin kızıydı. Babası kütüphaneci, annesi öğretmendi, kitaplarla büyümüştü. Daha 15'inde Puşkin'i, Tolstoy'u, Cervantes'i, Goethe'yi, Sekspir'i okumuş, Beethoven ve Çaykovski dinlemişti. 16'sında Sovyetler Birliği Komünist Parti gençlik örgütü “Komsomol”a katılmıştı. 1941 yılının Haziran ayıydı. Nazi Almanyası Rusya'ya saldırmıştı. Her gün yeni bir yer işgal ediliyordu. Zoya 18'ine yeni basmıştı, gönüllü olarak askere yazılmıştı. Annesi karşı çıkmıştı; ama o, dinlememişti. “Düşman bu kadar yakınken başka ne yapabiliriz?” demişti. Kısa süreli bir silah eğitiminden sonra Partizan'a katıldı. Kod adı Tanya oldu, saçlarını kestirdi. Gören erkek sanıyordu, görevi Moskova çevresinde işgal altındaki köylerde Nazilere baskın yapmaktı. Tarih 25 Kasım 1941 idi. Tanya Alman süvari alayının karargah kurduğu Petrischevo'yu basacaktı. Köye gizlice sızdı, at ahırları ve Rusların kaldığı evleri ateşe verdi. Tam uzaklaşacaktı ki bir Rus işbirlikçisinin ihbarıyla yakalandı. Elbiseleri çıkarılınca kadın olduğu anlaşıldı. Naziler Tanya'ya gece boyunca işkence ve tecavüz ettiler. Sordular; bilmiyorum dedi. Sordular; söylemem dedi. Sordular; konuşmam dedi... Sır vermedi, sadece kod adını söyledi: Tanya. Naziler çılgına döndü; işkence ve tecavüz sabaha kadar sürdü. Ertesi gün kar üstünde yürüttüler Tanya'yı, işkenceden tüm bedeni mosmordu. Köy meydanında dar ağacını kurdular. İki makarna kasası, yağlı urgan ve cellat. Tanya tabureye çıkarken gülüyordu, urgan boynuna takılmadan kendisini izleyen yurttaşlarına bağırdı: “Yoldaşlar! Neden bu kadar kasvetlisiniz? Ölmek için korkmuyorum! Halkım adına öleceğim için mutluyum!” Sonra Nazi askerlerine döndü.. "Siz beni şimdi asıyorsunuz ama yalnız değilim. Biz iki yüz milyon insanız, hepimizi asamazsınız." Cellat tabureyi çekti, Tanya 18'inde ipin ucunda can verdi. Naziler ibreti alem için Tanya'nın cansız bedenini haftalarca idam sehpasında asılı tuttular. İki aya yakın her önünden geçen Nazi askeri cansız bedeni dipçikledi, tekmeledi. Soğuk havada beden çürümedi ama morardı ve şişti. Sovyet Ordusu 1942 yılının 20 Ocak'ında bölgeyi ele geçirince, Tanya'nın bedeni, idam sehpasından indirildi ve gömüldü. Tanya'nın idamı tarihte bir dönemeçti. Nazilerin yenileceğinin müjdesiydi. Gömülmeden çekilen fotoğrafları tüm Sovyet askerlerine dağıtıldı. Ve emredildi; "Düşmana saldırırken, Tanya'yı düşünün." *** Nazım Hikmet, Bursa Cezaevi’nde, Tolstoy’un “Savaş ve Barış” çevirisini yeni tamamlamış; La Fontaine‘den Masallar çevirisi üzerinde çalışıyordu. Elle yazmak çok zamanını alıyordu; cezaevindeki dokumadan kazandığı parayla ikinci el bir daktilo aldı. Sağlık sorunları vardı, ama çok mutluydu; kasvet günleri bitmişti; Naziler savaşı kaybetmişti. İşte o günlerde yazdı “Tanya” şiirini… *** TANYA zoe’ydi adı ismim tanya dedi onlara tanya; bursa cezaevinde karşımda resmin bursa cezaevinde, belki duymamışsındır bile bursa’nın ismini bursa’m yeşil ve yumuşak bir memlekettir. bursa cezaevinde karşımda resmin sene 1941 değil artık, sene 1945 moskova kapılarında değil artık berlin kapılarında dövüşüyor artık seninkiler bizimkiler bütün namuslu dünyanınkiler.. tanya; senin memleketini sevdiğin kadar ben de seviyorum memleketimi seni astılar memleketini sevdiğin için ben memleketimi sevdiğim için hapisteyim ama ben yaşıyorum ama sen öldün sen çoktan dünyada yoksun zaten ne kadar az kaldın orada on sekiz senecik… doyamadın güneşin sıcaklığına bile… tanya; sen asılan partizan, ben hapiste şair sen kızım, sen yoldaşım resmin üstüne eğiliyor başım kaşların incecik, gözlerin badem gibi renklerini fotoğraftan anlamam mümkün değil fakat yazıldığına göre koyu kestaneymişler. bu renk gözler çok çıkar benim memleketimde de… tanya; saçların ne kadar kısa kesilmiş oğlum memet’inkinden farkı yok alnın ne kadar geniş, ay ışığı gibi rahatlık ve rüya veriyor insanın içine. yüzün ince uzun, kulakladır büyücek biraz, henüz çocuk boynu boynun henüz hiçbir erkek kolu sarılmamış anlıyor insan. ve püsküllü bir şey sarkıyor yakandan süsünü sevsinler mini mini kadın. arkadaşları çağırdım bakıyorlar resmine; _tanya senin yaşında bir kızım var. _tanya kız kardeşim senin yaşında _tanya senin yaşında sevdiğim kız bizim memleket sıcaktır bizde kızlar tez kadınlaşır.. _tanya senin yaşında kızlarla okulda, fabrikada, tarlada arkadaşız tanya; sen öldün ne kadar namuslu insan öldü ve öldürülmekte ama ben, söylemesi ayıpmış gibi geliyor bana ama ben yedi yıldır kavgada hayatımı tehlikeye koymadan hapiste de olsa da yaşıyorum) sabah oldu tanya’yı giydirdiler ama çizmeleri, şapkası, gocuğu yoktu iç etmişlerdi onları torbasını giydirdiler torbada benzin şişeleri, kibrit, kurşun, tuz, şeker…. şişeleri boynuna astılar torbasını verdiler sırtına göğsüne bir de yazı yazdılar “partizan” köyün meydanına kuruldu darağacı atlılar çekmiş kılıcı halka olmuş piyade askeri zorla seyre getirdiler köylüleri iki sandık üst üste iki makarna sandığı sandıkların üstüne yağlı urgan sallanır urganın ucunda ilmik partizan kaldırılıp çıkarıldı tahtına partizan kolları bağlı arkadan durdu urganın altında dimdik.. nazlı boynuna ilmiği geçirdiler bir subay fotoğrafa meraklı bir subay elinde makine; kodak bir subay resim alacak tanya seslendi kolhozlulara ilmiğin içinden “ _ kardeşler üzülmeyin gün yiğitlik günüdür. soluk aldırmayın faşistlere yakın, yıkın, öldürün….” bir alman vurdu ağzına partizanın genç kızın beyaz, yumuk çenesine aktı kan fakat askerlere dönüp devam etti partizan: “_ biz iki yüz milyonuz iki yüz milyon asılır mı? gidebilirim ben ama bizimkiler gelecekler teslim olun vakit varken…” kolhozlular kan ağlıyorlardı, cellat çekti ipi boğuluyor nazlı boynu kuğu kuşunun fakat dikildi ayaklarının ucunda partizan ve hayata seslendi insan “_ kardeşler hoşça kalın kardeşler kavga sonuna kadar duyuyorum nal seslerini geliyor bizimkiler…” cellat bir tekme attı makarna sandıklarına sandıklar yuvarlandılar ve tanya sallandı ipin ucunda… Nazım Hikmet Ran Düzenleyen: Nurten B. AKSOY
- Osmanlı’da Karikatür Çizen Bir Devlet Adamı
Nurten B. AKSOY * Yusuf Franko Paşa ve Karikatürleri 1956 yılında Kapalı Çarşı’da bir halıcı, Amerikalı bir diplomata bir albüm satar. Albüm, diplomat ve ailesiyle birlikte uzun bir yola çıkar. Nil Nehri’nden geçer, Abadan’a uçar. Afganistan, Hindistan, Nepal, Burma, Kamboçya, Vietnam, Endonezya ve Japonya’ya gider. Sonunda kendisini Kuzey Amerika’da bulur, Vermont’u görür. Sonra Toronto’da yeniden bulunur. İzlanda’da bir ara durak yapması gerekir, ama istikamet bellidir: Beyoğlu… Albümün içinden Osmanlı bürokratı, hariciyeci, mutasarrıf, cemiyet adamı, oyuncu, karikatürist Yusuf Franko Kusa ile müthiş yeteneğiyle çizdiği 19. yüzyıl sonu Beyoğlu'su ve insanları çıkar: “Yusuf Franko’nun İnsanları.” Nasrî Franko’nun oğlu olan Yusuf Franko, 1856’da İstanbul’da dünyaya gelir. Babasının izinden giderek Hariciye Nazırlığına girdiğinde henüz 17 yaşındadır. Hariciye Muhaberat Dairesinin müdürlüğünü yapar, Hariciye Nazırı Tevfik Paşa’nın özel kabinesini yönetir. Fransa’yla yaşanan Midilli Adası krizinde müzakereleri yönetip adanın Osmanlı topraklarında kalmasını sağlayışı II. Abdülhamid tarafından takdir edilerek ‘bâlâ’ rütbesine terfi ettirilir. Babası ve eniştesi gibi o da Cebel-i Lübnan Mutasarrıflığına atanır. 1912’den 1918’e kadar resmi bir görev almayan Yusuf, Osmanlı Devleti’nin son yıllarında Posta-Telgraf ve Hariciye nazırlığı yapar. Pera eşrafının aranan isimlerinden biri olan Yusuf, Fransız-Levanten iş adamı Alfred Caporal’in kızı Lucie Caporal’le evlenir. Bu evlilikten Giselle ve Claire adında iki kızları olur. 1933’te öldüğünde arkasında kalburüstü bir kariyer ve eşine az rastlanır bir eser bırakır. Üst düzey bir bürokrat ve Sultan Abdülhamid’e de yakın olan Kusa ailesine mensup olması sebebiyle, iş hayatının gerilimlerinden kurtulmak için 1894-1896 yılları arasında gizli saklı ve kendine özgü bir üslupla çizdiği karikatürlerini “Types et Charges” ismini verdiği bir defterde toplar. Ancak Lübnan mutasarrıflığı ve hariciye nazırlığı gibi çok önemli noktalara kadar yükselmesi ve devletin kritik noktalarında çalışması nedeniyle 1896’dan sonra karikatür çizmeyi bırakır. Latince ‘carrus’ kökünden türemiş olan ‘karikatür’ sözcüğü, bu sanatın tarihsel gelişimindeki gerçeği de açık eder. ‘Carrus,’ araba demektir; arabayı yüklemek için ‘caricare’ kullanılır. Yüklemek, buradaki kritik vurgudur. Bu söz Avrupa dillerinde evrimleşirken bir yandan ‘charge’a, yani suçlamaya, saldırıya, iğnelemeye, hicve, sorumluluğa uzanır; bir yandan da ‘karikatür’e, tam anlamıyla ‘aşırı yükleme’ anlamı katar. Yusuf Franko, karikatürlerini topladığı albüme ‘Types et Charges’ (Tipler ve Yükler) ismini verdiğinde, işte bu geleneğe ve anlam dünyasına seslenmek ister. Yüzyıl sonunda bir Osmanlı bürokratı olarak kendi sosyal dünyasındaki ‘tipleri’ resmederken, onlara yüklenir; bazen hafifçe, bazen de ‘aşırı’ biçimde hicveder onları. Yusuf Franko’nun karikatürlerinde yansıttığı sosyal çevre, zengin kapitalistleri, yüksek cemiyet mensupları, Osmanlı paşaları, Levantenleri, yedi düvelden diplomatlarıyla, özel bir dünyaya aittir. Bu dünya da 19. yüzyıl Osmanlı başkentinde Avrupalılaşmanın sembolü olarak görülen, eski Bizans başkentinin çeperinde bir Ceneviz kolonisi olarak gelişen Galata ve onun uzantısı Pera yani Beyoğlu’dur. Yusuf Franko Hariciyedeki görevleri sebebiyle Beyoğlu’ndaki sosyal çevrede kolaylıkla yer edinir. Zaten Franko ailesi Osmanlıda önemli ve tanınmış bir ailedir. Yusuf’un babası Franko Kusa eski Cebel-i Lübnan mutasarrıfıdır, hatta ünlü Naum Tiyatrosu’nun sahibi Naum ailesi ile de akrabalık ilişkileri vardır. İşte Beyoğlu’nu çok iyi bilen Yusuf Franko hiciv dolu karikatürleri ile Beyoğlu sosyal hayatına giydirmelerde bulunur. Kitabının adı da zaten bu yüzden Fransızcada yüklenmek kelimesini köken alan charge’dan gelir. Örneğin; Osmanlıda Hariciye Nazırlığı, Babıali Hukuk Müşavirliği gibi yüksek düzeyde görevlerde bulunmuş Ermeni asıllı bir Osmanlı diplomatı ve devlet adamı olan Gabriel Moradukyan’ı bir papağan olarak çizip hicveder. Aslında politik ve bürokratik eleştirileri, son dönemlerini yaşayan Osmanlıdaki bir bürokrat için riskli bir konudur. Özellikle ülkede daha önce pek örneğine rastlanılmayan bir alanda, resmin bile günah sayıldığı bir ortamda Fransız tarzıyla hicivler yapar. Sonunda Yusuf Franko kariyerinin de yükselişe geçmesi ile bu tutkusunu bırakır, fakat kitabın son sayfasına kendisini astığı karikatürle zekice bir nokta koyar. Yusuf karikatüristi öldürür, albümü kapatır ve oyunu bitirir. Beyoğlu’nda hayat bulan Franko’nun bu eseri, 1956 yılında Kapalı Çarşı’da dükkânı bulunan bir halıcı tarafından Amerikalı bir diplomata satılır. Uzun yıllar bu ailede kalan eser, aileyle birlikte Amerika, Kamboçya, Vietnam, Toronto, İzlanda, Hindistan, Japonya gibi birçok ülkeyi gezer. İlk defa 1966 yılında ABD’de Horizon isimli kültür-sanat dergisinde yayınlanan bir makalede tanıtılır. 1969’da ise Hayat Tarih Mecmuasında bu makalenin tercümesi ile albüm kendi topraklarında ilk defa tanıtılmış olur. Türk karikatür tarihine ilişkin çalışmalarda bazı referanslar olsa da hiçbir müze envanterinde görünmeyen ve sergilenmeyen bu albüm, Toronto’daki Aga Khan Müzesinde muhafaza edildiği tespit edilene kadar gizemini korur. Ardından bu “seyyah” albüm, İzlanda’nın Reykjavik kentindeyken serginin küratörü Bahattin Öztuncay aracılığı ile 2016 yılında Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Koç’un koleksiyonuna katılır. Kaynak: https://yusuffranko.ku.edu.tr/
- Demir Kilise
Nurten B. AKSOY * Adeta birer mezar taşı gibi yükselen beton yığınlarının, bilmem kaç yıldızlı alışveriş merkezlerinin ve gökdelenlerin semalarını kapladığı, dünyanın en güzel şehirlerinden biri olan mahzun İstanbul’un bir köşesinde kalmış mücevherlerinden biridir Sveti Stefan Kilisesi. Haliç’in mavi sularının kıyısında, Ortodoks Bulgar Cemaati tarafından 120 yıl önce inşa edilmiş olan, Nam-ı diğer Demir Kilise “Hoşgörü bizim geleneğimizde var” sloganıyla uzun bir restorasyon sürecinden sonra yeniden açıldı. Biz de İstanbul’un incilerinden olan bu zarif kiliseyi, yapılış öyküsünü anlatarak tanıtalım istedik. Rivayete göre, İstanbul’da yaşayan Bulgarlar 19. yüzyılda Rum Patrikhanesinden ayrılarak kendileri için bağımsız bir kilise yaptırmak isterler. Zamanın Osmanlı padişahına isteklerini arz ederler. Fakat Sultan Abdülaziz, Bulgarların Fener Patrikhanesi'nden bağımsız bir kilise yapmalarını istemez. Bulgarların isteklerini doğrudan reddetmemek için de "Kilise inşaatını üç ay içinde bitirmek koşuluyla izin veririm" der. Çünkü böyle bir inşaatın o dönemin koşullarında üç ayda bitirilmesi mümkün değildir. Bunun üzerine Bulgarlar kiliseyi, Viyana'da demirden döktürüp, sonra da Tuna Nehri ve Karadeniz üzerinden taşıyarak Haliç’in kıyısına üç ay içinde kurarlar. Kilisenin söz verildiği sürede bittiğini gören Sultan Abdülaziz de verdiği sözü tutmak zorunda kalır. Dilden dile anlatılarak günümüze gelen ve ilgi uyandıran bu rivayetle ilgili yazılı bir belge olmadığı gibi, böyle bir kilisenin üç ay gibi kısa bir sürede inşa edilmesi de mümkün olmadığına göre gerçek hikayeyi anlatalım. O dönemde İstanbul’daki Ortodoks kiliselerinde Rumca ayin yapılmaktadır. Bu nedenle İstanbullu Bulgarlar kendi dillerinde ayin yapabilmek için Fener Rum Patrikhanesi'nden bağımsız bir kilise kurmak isteseler de Patrikhane Bulgarların bu isteğine karşı çıkar. Ancak dönem Panislavizm dönemidir ve Rusya’yı arkasına alan genç Bulgar devleti, Osmanlı üzerinde bir güç gösterisi yapmayı arzulamaktadır. 1849'da Osmanlıdaki Bulgar cemaatinin ileri gelenlerinden ve o dönemde milletvekili olan Stefan Vogoridis, Bâb-ı Âli'den bir kilise yapılması için izin alır. Kilisenin yapımı için de ikisi kagir, biri ahşap üç bina ve geniş bir avlusu olan 25 odalı evini hibe eder. Böylece 1850 de Bulgar Eksarhlığı (önderliği) açılır. Eksarhlığın tam karşına da ahşap bir kilise yapılır ve kiliseye bağışçının adına ithafen Sveti (Aziz) Stefan adı verilir. Bulgarlar on yıl sonra artık Fener Rum Patriğini dini önder olarak kabul etmeyeceklerini deklare ederler. Bunun üzerin Fener Rum patriği 1872’de Bulgarları aforoz eder. Bulgarlar da ahşap kilisenin yerine daha büyük ve gösterişli bir kilise yapma iznini Osmanlıdan alırlar. İzni alan Bulgarlar bu kilisenin inşası için bir proje yarışması açarlar. Yarışmayı Ermeni mimar Hovsep Aznavur, ihaleyi de Avusturyalı Rudolf Waagner Şirketi kazanır. Kilisenin inşası 1,5 yıl sürer. Kilisenin bütün dış cephesi, yan duvarları, pencere kenarları, merdivenleri, kabartmaları, çan kulesi neredeyse hemen her şey demirdendir, bu yüzden kilise Demir Kilise olarak da ünlenir. Kilisenin yeri denize çok yakın olduğu için kilise, aşınmaya karşı beton yerine tamamen demirden yapılır. Önce deneme amaçlı Waagner şirketinin bahçesinde prefabrik olarak kurulur. Sonra parçalar Tuna Nehri ve Karadeniz üzerinden İstanbul'a taşınır. 1898'de de Sveti Stefan Kilisesi açılır. Patrikhane de 1945'te Demir Kilise'yi tanımayı kabul eder. Neo-gotik ve Neo-barok stilde inşa edilen kilisenin sadece mihrap kısmı ağaçtan yapılır ve altın kaplanır. Kilisenin ikonaları için Moskovalı bir fabrikatör ile sözleşme imzalanır ve ressam Lebedev de bu ikonaları resmeder. Kilisenin kulesinde bulunan ve en büyüğü 400 kilo civarında olan altı çan ise Rusya'da dökülür. 500 ton ağırlığında olan kilisenin malzemesi ufak gemilerle İstanbul’a getirilir. Brezilya'da yetişen ve suyun içinde yaşayan ağaçlardan yapılmış 325 kazık Haliç’e çakılır. Komple demirden oluşan parçalar, vidalarla denizin üzerindeki ağaçların üzerine monte edilerek 1898'de kilise ibadete açılır. Denizin üzerinde olması nedeniyle zaman içinde yapıda korozyon oluşur ve demir erimeye başlar. Haliç'in çevresi düzenlenirken, kilisenin önüne yapılan yol nedeniyle kilisenin üzerine monte edildiği ve su ile yaşayan ağaçlar su alamadığından zeminde çamurlaşma oluşur. Kilise denize doğru kaymaya başlar. Bunun üzerine 2006 yılında kilisenin çevresine 330 beton kazık çakılarak kilisenin denize kayması önlenir. Zamanında tüm dünyada sadece 2 adet olan demir kiliselerden diğeri zamanla yok olunca Balat’taki Sveti Stefan Kilisesi dünyadaki tek demir kilise olarak kalır. Üç kubbeli ve haç şeklinde olan kilise, dış süslemelerinin zenginliği ile de dikkatleri üzerine çeker. Mihrabı Haliç’e dönüktür. Çan kulesi giriş kapısının üzerinde ve 40 metre yüksekliğindedir. 9 yıl restorasyon nedeniyle kapalı olan Demir Kilise 7. Ocak 2018'de yeniden ibadete ve ziyarete açılır. Yolunuz Haliç taraflarına düşerse bu ilginç ve güzel kiliseyi görmenizi tavsiye ederiz.
- Nardugan-Yeni Yıl Bayramı
Nurten B. AKSOY * Acısıyla tatlısıyla koca bir yılı daha geride bırakıp yeni bir yıla başlayacağız. Her ne kadar “acısıyla-tatlısıyla” desek de geride bıraktığımız yılın hem dünyada hem ülkemizde çok da tatlı anılar bıraktığını söyleyemeyiz. Bu yıl da daha önceki yıllar gibi savaşlarla, terör olaylarıyla, doğal afetlerle, kazalarla ve yitirilen canlarla acı dolu ve kötü bir yıl olarak anılarımızdaki yerini alacak. Daha güzel günler ve yarınlar için umutla karşılayacağız yeni yılı. Çünkü her yeni başlangıç yeni umutlara gebedir. Şöyle veya böyle her insanın geleceğe dair umutları, beklentileri vardır, bu nedenle insanoğlu her yeni başlangıcı kendince kutlar ve kutsar Her yıl sonuna doğru başlayan “yılbaşını nasıl kutlayacağız, nereye gitsek, Noel’le yeni yıl aynı mıdır, kutlamak günah mıdır, dinimizde yeni yıl kutlaması yoktur….” gibi sonu gelmeyen tartışmalara rağmen yeni yıl gelecek ve insanlar bir şekilde onu karşılayacak, çünkü dediğimiz gibi her yeni şey ve yenilenmek insan için umut demektir. Şöyle İnternet dünyasına girip küçük bir araştırma yaptığımızda yeni yıl kutlamalarının sonradan icat edilen bir adet olmadığını, çok eskilere dayanan bir gelenek olduğunu görüyoruz. Örneğin bunlardan biri Nardugan Bayramı, bir başka deyişle yeni yıl bayramı. Nardugan, Ön Türklerde ve İslamiyet’in kabulüne kadar olan dönemde Türkler ile Sümerlerde de aynı adla anılan yeni yıl bayramıdır. Her yıl 22 Aralık’tan sonra gelen ilk dolunayda kutlanan Nardugan geleneğinin Türkler gibi anayurtları Orta Asya olan ve çeşitli nedenlerle Mezopotamya’ya göç eden Sümerlere Türklerden geçtiği, oradan da Anadolu kültürleri aracılığıyla Eski Roma’ya değin uzandığı ve günümüzdeki yılbaşının temelini oluşturduğu sanılıyor. “Orta Asya steplerinde tarım ve hayvancılıkla uğraşarak yaşamlarını sürdüren Türklerde güneş çok önemlidir. 21 Aralık günü en uzun gecedir ve ardından günler uzamaya, güneş daha çok görünmeye başlar. Bu yüzden 22 Aralık gününü Türkler çok önemser ve bu tarihten sonraki dolunayın çıktığı ilk günü yeni yılın başlangıcı kabul ederler. Söylencelere göre; İslamiyet öncesi Türk inançlarında gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık tarihinde gece, gündüzle kıyasıya bir savaşa girer. Bu uzun savaştan sonra gün, geceyi yenerek zaferi kazanır. Yani günler uzamaya, güneş yüzünü daha çok göstermeye başlar. İnsanlar da güneşin bu zaferini, bir anlamda yeniden doğuşu, büyük bir sevinçle, büyük şenliklerle “akçam” ağacının altında kutlarlar. Anadolu’da dokunan halı, kilim ve işlemelerimizde motif olarak bugün hâlâ görülen Akçam ağacının sadece Orta Asya’da yetişen kutsal bir ağaç olduğu söylenir. Türklerin, tek tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre, yerin göbeği sayılan yeryüzünün tam ortasında bir “Akçam ağacı” bulunduğuna inanılırdı. Bu ağacın tepesi, gökyüzünde oturan tanrı “Ülgen”in sarayına kadar uzardı ve bu ağaca da “Hayat ağacı” denirdi. Nardugan sözcüğü “Güneşin yeniden doğuşu” anlamına gelir. (Nar: güneş, Tugan ya da dugan: doğan demektir) Nardugan şenliklerinde Türkler güneşi geri verdiği için Tanrı Ülgen’e dualar edip, duaları Tanrı’ya ulaşsın diye akçam ağacının altına hediyeler koyar, dallarına da ipler, bezler bağlayarak o yıl için iyi dileklerde bulunurlardı. Bugün hâlâ süregelen geleneklerimizde olduğu gibi insanlar bu bayram için evlerini temizler, güzel giysiler giyer, ağacın etrafında şarkılar söyleyip oyunlar oynarlardı. Yaşlılar, büyük babalar, nineler ziyaret edilir; aileler bir araya gelerek yaptıkları özel yemekleri birlikte yiyip içerlerdi, çünkü bayramın tüm aile ve dostlar bir araya gelerek kutlandığında ömrün çoğalıp uğur getireceğine inanılırdı. (Kaynak: Muazzez İlmiye Çığ) Yani Türkler her yılbaşında bir ritüel olarak yapılan çam ağacı süsleme geleneğine ve kutlamalarına yabancı değildi. Tarih öncesine dayanan ağaç kültünde, Hayat Ağacı ve rengarenk çaputlarla süslenmiş dilek ağacı geleneği günümüzde de Asya’nın en doğusundan Balkanlar’a kadar her yerde yaşamaktadır. Günümüzdeki çam ağacı süsleme geleneği de bereketli zamanları hatırlatan yeşil bir ağacı süsleyip, yeni yıl ile birlikte yeni başlangıçları kutlamak ve daha mutlu bir yaşam hayali kurmak da aslında binlerce yıl önceki antik çağ insanlarının inanışından çok farklı değil. Bu inanışın yani bir diğer deyişle “Noel Ağacı” hazırlamanın kökeninin Pagan dinine dayanan bir gelenek olduğu söylenir. Paganizm, temelinde “kadim doğa dinleri” olan spritüel bir yaşam tarzıdır. İşte doğanın kutsallığına inanan ve doğadaki her şeyde izlerini gösteren o ilahiliğe saygı duyan Paganlarda çam ağacı süsleme geleneği de bu inancın bir tür ifadesidir. Çam ağacı, Paganların doğaya saygı duruşunun göstergesiyken, Çin’de ve Mısır’da her mevsim yeşil kalan yaprakları ile ölümsüz yaşamın sembolü kabul edilmiş. Yeni bir yıla girerken bu ülkelerde çam ağacı, zamansızlığa vurgu yapmak niyetiyle süslenmeye başlanmış. Doğudan esen çam ağacı rüzgarı Avrupa’da ise farklı bir alışkanlığın ardından yılbaşına taşınmış. Hıristiyanlık öncesinde putperest bir inancı benimseyen Avrupalılarda yaygın olan ağacı kutsama inancı Hıristiyanlığın ardından ağaçların süslenmesine dönüşmüş. Hristiyan olan ülkelerde her yıl 25 Aralık tarihinde İsa’nın doğumu olarak kutlanan Noel, Doğuş Bayramı, Kutsal Doğuş veya Milât Yortusu isimleriyle de bilinir. Zaman içinde Hristiyan olmayan toplumlarca da büyük bir sevinç ve coşkuyla kutlanan Noel, dini içeriği olmayan, sadece eğlence amaçlı hediyeleşme ve yeni bir yılı karşılama amacıyla pek çok toplumda kutlanmaktadır. Gerek Noel’in gerek yılbaşlarının ana figürü olan Noel Babaya gelince; Hıristiyanların Noel Baba dedikleri Aya Nikola, Antalya’nın Patara antik kentindeki Demre’de yaşamış bir azizdi ve fırtınaya tutulan denizcilerin koruyucusu sayılırdı. Demre’de fakirlere, özellikle çeyizi olmadığı için evlenemeyen kızlara yardım ettiği ve onları rencide etmemek için özellikle geceleri yoksulların evine girip para bıraktığına inanılırdı. Genellikle sekiz Ren geyiğinin çektiği arabasıyla evlerin damlarında dolaşan, sırtındaki içi hediye dolu heybeyle evlere bacadan giren ve armağanlarını uslu çocukların ayakkabılarının ya da ocağın üstünde asılı çoraplarının içine bırakan Noel Baba hâlâ yaşayan folklorik bir şahsiyettir ve günümüzde yılbaşlarının en önemli figürüdür. Şöyle veya böyle geleceğe yani yeni bir yıla ait güzel hayaller kurmak, savaşsız, kavgasız ve yaşanılası güzel günler umut etmek hepimizin hakkı. Öyleyse mutlu bir yeni yıla kavuşmak dileğiyle...
- Nardugan Gecesi
YUSUF ERBAY* NARDUGAN Kar tutmuş Akçamdan; - gönlümün tam ortasındaki hayat ağacından- kaldırımlara dökülen soğuk, ince damarlarına süzülüp şehrin, parlak camları buğuluyor. Kılıcını çekmiş keskin karayel, şaha kalkmış kısrağını sürüp geceye, yalnız yolcuya meydan okuyor. Bir açılıp bir kapanan dalgalar, boğazda lacivert resimler çiziyor. Mavi hanımelleri, beyaz zambaklar, art arda yıkılıyor kıyı boyunca. Kara karışıp eriyor dünyanın çilesi, denize inip kalkıyor belirsiz kanatlar. Kuytuya sığınmış martı şafak sayıyor. -Üstünde çatısı olanlar umutlu yeni doğan günden / Nardugan’dan. Gittikçe azalan iyiliğe sığınıp, kötülük menzilinden çıkıyorlar. Hasta bakışlardan koruyup nazarını, Tanrı’nın flütünü çalan müjdeci rüzgârın önüne düşüyor. Herkesi ürperten bu ses, onun ruhunu sağaltıyor- Nardugan sabahında yalnız yolcu, Açların, düşkünlerin hacet kapısı Ayaz Ata’ya sığınıp el açıyor. ‘Ey Soğukların Sultanı, Narkız’ın atası, Kutsa, karanlığı yenen Beyaz Prensi. Işığı davet et şölenimize’. Güneşi geri veren Ülgen’e şükredip, Zaferi kutlayacağız yarın, Yeniden doğacak mavi yıldız, Yeniden göverecek umutlarımız.
- Kar Üstünde Donup Kalan Kardelenler
Nurten B. AKSOY * "Sarıkamış üstünde kar; Kar altında Mehmedim yatar, Gülüm donmuş kara dönmüş; Gören sanmış yârini sarar… Kimi Yemen kimi Harput; Üzerinde ince çaput; Avut yiğit gönlün avut, Yar sarmazsa Mevlam sarar…" (Kemal Arı) Toplam on bir günde kaybedilen binlerce hayat… Başkomutan vekili Enver Paşa ve yardımcısı Alman Bronzart Paşa… Sarıkamış’tan ta Batum’a kadar, Rus işgali altındaki Türk toprakları ve bu toprakları savunmak için Allahüekber Dağlarında solan KARDELEN ÇİÇEKLERİ… Birinci Dünya Savaşında Osmanlı ordusunun, Rus işgali altındaki toprakları kurtarmak amacıyla başlattığı, on binlerce askerin ölümüyle sonuçlanan büyük bir yenilgidir Sarıkamış Harekatı. Birinci Dünya Savaşının Osmanlı tarihi açısından en dramatik sayfalarından biri olan Sarıkamış Harekâtı, 105 yıl önce, 22 Aralık 1914’te başlamıştı. Felakete dönüşen harekâtta binlerce Osmanlı askeri yaşamını yitirmişti. 22 Aralık'ta başlayan harekatta amaç Rusları kuşatmaktı; ama 9 Ocak’a kadar süren bu savaşta Osmanlı ordusu binlerce askerini ya soğuktan donarak ya da hastalıktan kaybetti. Savaşın bitiş tarihi konusunda farklı görüşlere karşın, yaygın eğilim Enver Paşa’nın cepheden ayrıldığı 9 Ocak’ın harekatın sonu olduğudur. Birinci Dünya Savaşının başlarında Osmanlı donanmasına bağlı Yavuz ve Midilli zırhlıları Rusya’nın Karadeniz limanlarını bombardıman edince Rusya Osmanlı Devletine Savaş ilan eder. Bir Rus kolordusu işgal altındaki Sarıkamış’tan Erzurum yönüne doğru ilerlemeye başlar. Osmanlı birlikleri sayıca az olmalarına rağmen, Köprüköy’de beklenmedik bir başarı kazanır ve Rus birliklerini geriletir. Ardından Erzurum’daki 3.Ordu genel bir saldırı başlatarak Rus birliklerine ağır kayıplar verdirir. İşgal altında olan Artvin’de kurtarılır. Bu arada Başkomutan Vekili Enver Paşa, Ruslar karşısında cephe taarruzlarında istenilen kesin sonucun alınamaması nedeniyle, geniş kapsamlı bir kuşatma harekâtı ile Rus birliklerini imhaya karar verir. Bu gelişmenin ardından Enver Paşa Kars, Batum, Ardahan ve Rusya’daki Türkleri kurtarmak amacıyla Sarıkamış’a yapılacak büyük bir saldırının hazırlıklarına başlar. Harekatı Alman Genel Kurmayı da destekler. Çünkü Kafkaslarda böyle bir harekatın başlaması, Doğu Avrupa’da Alman Ordusuna karşı savaşan Rus kuvvetlerinin bir bölümünün Asya’ya çekileceği anlamına geliyordu. Diğer yandan kışı geçirmek için geri çekilen ve bu sırada oldukça yorgun düşen 3.Ordu’nun böyle bir harekata hazır olmadığı savunulduğundan, 10.Kolordu’nun başına geçecek olan Genelkurmay İkinci Başkanı Kurmay Albay Hafız Hakkı Bey, 3.Ordu’nun durumunu yerinde görmek üzere bölgeye gönderilir. Enver Paşa’nın hazırladığı harekat planında büyük katkısı olan Hafız Hakkı Bey, tüm olumsuzluklara rağmen harekata girişilmesi için bölgeden teşvik edici raporlar gönderir. Doğu Cephesi komutanlığını üzerine alan Enver Paşa ve yardımcısı Alman Generali Bronzart, Aralık 1914’te Erzurum’a giderler. Hazırlanan plana göre saldırı çok geniş bir cepheye yöneltilir. Ana güçler Sarıkamış’a, bir kolordu Batum’a başka bir birlik de İran üzerinden geçerek cephenin güney kanadına saldıracaktır. Ancak 3.Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa, harekâtta başarı şansı görmediği için görevinden ayrılır. Başkomutan Vekili Enver Paşa, 3.Ordu Komutanlığını da üzerine alır. Enver Paşa 22 Aralık’ta başlayacak kuşatma harekâtı için 19 Aralık’ta genel taarruz emrini yayınlar. Emir şu sözleri içermektedir: “Saadet, şan ve şeref ileride; alçaklık, sefalet ve ölüm geridedir.” 22 Aralık’ta harekete geçen 9. ve 10.Kolordular Oltu ve Bardız yönünde ilerleyerek Ruslara büyük kayıplar verdirirler. Bunun ardından Enver Paşa, 9.Kolordunun kendisine yetişmesini beklemeden, bu Kolordunun 29. Tümeniyle birlikte hızla Sarıkamış’a yönelir. Ama dört gün sonra Sarıkamış önlerine geldiğinde (26 Aralık) gücünün yetersiz kalacağını düşünerek 9. ve 10.Kolorduları beklemeye başlar. Bu bekleyiş savaşın gidişatını tamamen değiştirir. Ruslar Sarıkamış’a büyük bir yığınak yaptığı için, 9. ve 10.Kolordu askerleri Sarıkamış ve Allahüekber Dağlarını aşarken ağır kış koşullarına uygun donanımları olmadığından çok büyük kayıplar verir. Türk Ordusu 28 Aralık’ta Sarıkamış önlerine geldiğinde toplam asker sayısı 60 binden 10 bine inmiştir ve bu askerlerin savaşa katılacak güçleri kalmamıştır. Gene de 29 Aralık’ta saldırı başlar; hatta küçük bir güç Sarıkamış’a girer. Ama bu üstünlük sadece iki saat sürer. Rus, Türkistan Kolordusu komutanı Yudeniç’in karşı saldırısı sonucunda 9.Kolordu çekilmeye bile fırsat bulamadan teslim olur. Enver Paşa ise 10. ve 11.Kolordulardan artakalan güçlerle Bardız’a çekilir. (5 Ocak 1915). Sarıkamış yenilgisi, Osmanlılar için bir dönüm noktası olmuştur. Rus orduları 1915 başlarından sonra Doğu Anadolu’yu sürekli baskı altında tutarak Erzurum’u ardından da Erzincan’ı işgal ederler. Rusların cephe gerisindeki Türklere uyguladığı büyük baskı yüzünden de binlerce kişi Batıya göç etmek zorunda kalır. Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığına göre bu savaşta Osmanlı 60.000 askerini kaybetmiştir. Savaşın en hazin kısmı ise bu kayıpların birçoğunun Ruslar ile yapılan çarpışmalarda değil de ağır hava koşullarında yani soğuk, kar ve donanımsızlıktan olduğudur. Sarıkamış Harekatının 105.yılında tüm şehitlerimizi saygı ve rahmetle anıyoruz.
- DEĞİRMEN TAŞI
DOĞAN SOYDAN * . Önce tek basamaklı sayıları alt alta yazıp toplamayı, çıkarmayı öğrendik; ardından iki, üç, dört, beş basamaklılar… Sonra çarpma, bölme işlemleri… Ah! ne de zordu kesirli sayıların dört işlemini yapmak! Dilimizi çıkara çıkara öğrendiğimiz her bir işlem –toprağın tohumu çimlendirdiği gibi- zekâmızı çimlendirirmiş meğer. Derken, her yıl bir yaş daha büyüdükçe, zekâmız çimlendikçe zor problemler çıkmaya başladı karşımıza; üstesinden gelebilmek için uğraştırıp dururduk o minik beynimizi. Öğretmenler bütün bunları öğretirken, vermek istedikleri asıl ders başkaymış meğer: “Hayatta daha nice problemler çıkacak karşınıza!..” Bunu derken her kapıyı açacak anahtarı da vermişler bize: “Düşün+aklını kullan+çöz. ” Peki, düşünüyor muyuz, aklımızı kullanıyor muyuz, karşılaştığımız problemleri çözebiliyor muyuz? 1980’li yıllarda el büyüklüğünde hesap makineleri çıkıp yaygınlaşınca önce matematik öğretmenleri tedirgin olup telâşlandılar. “Eyvah, artık çocuklar aklını kullanmayacak!” dediler. Böyle başladı “Tuşa bas problemi çöz” devri ve öğretmenler haklı çıktı. Eline kâğıt kalem alıp hesap kitap yapan var mı şimdi?” Çok geçmeden, “Aklını kullan + düşün + problem çöz” yerine, “Tuşa bas + hazır bilgiye kon!..” devri şahanesi(!) başladı. Televizyon izliyor, bilgisayar kullanıyorsanız bütün bilgiler elinizin altında, olan biten her şey gözünüzün önünde… İşte asıl yanıltıcı olan bu… Dışarıdan öğrenilenler elbette bir boşluğu dolduracak ama kendi beyin gücünüzün dolduracağı yer yine boş kalacaktır. Televizyonun, bilgisayarın sunduğu ya da başkasından öğrendiğiniz hazır kalıba giriyor, aynen kabul ediyor ve düşünmeye gerek duymuyorsanız; kafanızın içinde taşıdığınız o beyni boşuna taşıyorsunuz! Öğretmenlerin, siz daha çocukken beyninize yerleştirdiği, “Düşün+ aklını kullan+problem çöz” anahtarını kullanmıyorsunuz demektir; dış güdümlü yaşıyorsunuz demektir; ipinizin bir ucu başkasının elinde demektir! “Bütün bunların değirmen taşıyla ne ilgisi var?” diyeceksiniz; İşte ben de bunu anlatmak için yazdım bunca sözü: “Padişahın biri oğlunun çok iyi bir bilgin olarak yetişmesini istermiş. Oğlunu yetiştirecek bilge hocayı bulmak için dört bir yana haber salınmış. Gelen hocalar sınavdan geçirilmiş ve en iyisi bulunmuş. Hoca başlamış Padişahın oğlunu eğitmeye. Günler günleri, yıllar yılları kovalamış derken tam yedi yıl geçmiş. Çocuğun iyice yetiştiğini, hiçbir eksiğinin kalmadığını düşünen hoca, günün birinde bu şehzadeyi alıp Padişahın huzuruna çıkarmış. El etek öptükten sonra, “Buyurun padişahım, çocuğunuzun istediğiniz gibi yetiştirdim. Bilge bir kişi olup olmadığını sınayabilirsiniz” demiş. Duruma pek sevinen Padişah gizlice yüzüğünü çıkarıp avucuna almış ve oğluna, “Avucumun içinde ne var? Haydi, göster bakalım hünerini” demiş. Şehzade şöyle bir derin düşündükten sonra gözlerini kapatarak, “Yuvarlak bir şey…” demiş. Padişah neşe içinde, “Evet!..” dedikten sonra, “Başka?..” demiş. Şehzade, “Ortası delik” deyince Padişah biraz daha sevinmiş ve son soruyu sormuş, “Haydi söyle ne olduğunu” demiş. Çocuk çokbilmiş edasıyla, “Değirmen taşı” deyince, Padişah sinirlenmiş, gözlerini hışımla bilge hocaya çevirmiş. Padişahın ne demek istediğini anlayan bilge hoca: “Padişahım” demiş, “şehzademiz benim öğrettiklerim sayesinde avucunuzdakinin yuvarlak olduğunu, ortası delik olduğunu bildi ama değirmen taşının avuca sığmayacağını kendi aklıyla bulması gerekirdi, benim yapabileceğim bu kadar,” demiş. Demem o ki insanın dışarıdan öğrendikleri bütün eksikliğini gidermez; bazı şeyleri de kendi aklımız, mantığımız ve zekâmızla bulmak, öğrenmek zorundayız. Toplum olarak en büyük eksikliğimiz bu olsa gerek; düşünmemek… Ah! bir düşünebilsek…

Hayat ve Sanat
DERGİSİ
Emek veren herkesin ADAsı



























