
Arama Sonucu
maviADA'ya DÖN
Boş arama ile 4775 sonuç bulundu
- Jean Paul Sartre Felsefesi III
Varlığın diyalektik görünümleri: Kendinde varlık-Kendi için varlık 1943 yılında önemli felsefi düşüncelerini barındıran “varlık ve hiçlik” kitabı yayınlanır. Sartre açıktır ki, Heidegger gibi “varlığın ne’liği ile ilgili” değildir. O, varlığın görünen biçimleriyle ilgilidir daha çok. Kitabında bu görüşü yavaş yavaş açımlayan ünlü formülünü ortaya koyar: “Varoluş özden önce gelir.” Sartre, dinsel dogmadan kaynaklanan bir yanılgıya işaret etmektedir önce. Tüm on yedi ve on sekizinci yüzyıl boyunca insanın doğasının önceden belirlenebilirliği üzerinde durulmuştu. Böylece “öz”, yani “insanın değişmeyen özellikleri toplamı” insan daha varolmadan önce onu belirliyordu. Oysa Sartre, özcü yaklaşımın yanlışlığını , önceden belirlenmiş insan doğası diye bir şey olmadığını, insani özün varoluşun başlangıcından itibaren bulunmadığını ileri sürdü. Ona göre ne tanrı vardı ne de tanrının insanı yaratış planı. Özü olmayan insanın doğumu ile tıpkı diğer canlılarda olduğu gibi bir “kendinde varlık” (l’en-soi) doğuyordu. “Kendinde varlık” canlının yalnızca türüne özgü niteliklerden ibaretti. O, varlığın doluluğunun bir yansımasıydı. İçinde bu doluluğun önüne çıkan özelleşmiş bir şey barındırmıyordu. Ama (sadece) insan varoluşu gerçekleştikten sonra kendi özünü yaratabiliyordu. Kendi özelliklerini “özgür seçimi” ile belirliyordu.Oluşan bu varlık “kendinde varlık” denilen varlıktan farklı “kendi için varlık” (le pour –soi ) idi. Sartre’nin bu yaklaşımı Hegel’in varlık yaklaşımına benzemektedir. Hegel de kendi varlık felsefesinde Sartre’nin kullandığı terimleri kullanmıştır. Hegel için de varlık, “kendinde-olan” (“l’en-soi”), “kendi-olan” (“de soi”) ve “kendi-için olan” (“le pour –soi”) durumların, sürekli devinim içinde birbirlerine geçişleri, dönüşümleri, bütünleşmeleri ve sonuçta birbirlerinin içinde erimeleridir. Bu varlığın tarihini oluşturur, tarih ise varlığın yapısıyla birlikte değişimin nesnelliğini hazırlar.Bu yaklaşımlardaki ortak nokta “bilincin” yalnızca deneyimler (deneyimin nesnesinin ise bizzat tinin özü olduğu Hegel’ce bildirilmiştir) yoluyla bilebildiği ve kendini oluşturan özellikleri bu deneyimler yoluyla kazandığıdır. Varlığın diyalektiği , Hegel felsefesinde olduğu gibi Sartre için de “kendinde varlık” ile bir proje halinde olan “kendi için varlık” arasında süre giden diyalektik süreçtir. “Kendisinde varlık olarak dünya’, dünyanın herhangi bir etkileşime kapalı yapısını gösterir. Dünyanın Kendisinde Varlık olması demek onun “özdeşIik” prensibine uygun bir yapıya sahip olup, kendi kendisine özdeş olması demektir. Kendisinde Varlığın bu hususiyeti “Varlık ne ise o’dur”l şeklinde formül edilir. “Kendisinde Varlık kendisine göre (tam bir) kesafet gösterir Kendisinde Varlık’ın kesafeti, onun tam manasıyla kendi olduğu (som=massif) “anlamına gelir. O kendisiyle dopdolu olup, bilinçten yoksundur. Kendi kendisinde olup başka hiçbir varlıkla bağlantısı olmayan Kendisinde Varlık olumsal (contingent) bir varlıktır. Olumsallığı “mutlaklık” olarak karşımıza çıkan bir varlıktır. Başka bir deyişle, varoluşu itibariyle sebepsiz, izahsız, “fazladan” bir varlıktır. Varlık nedeni olmayan ve her türlü zorunluluktan uzak olan bu varlık kendisine bir bilinç yönelmeden önce varoluşu itibariyle lüzumsuz, sebepsiz, mutlak saçmalık olan bir varlıktır. 01.09.2021 Derleyen : Zeliha AYDOĞMUŞ Kaynaklar: Britannica ansiklopedisi,Sartre maddesi ,90 dakikada Sartre:Paul Strathern Gendaş yayınları,; Felsefe sözlüğü abdülbaki güçlü-erkan uzun Bilim ve sanat yayınları 2002 , Düşünce tarihi Orhan Hançerlioğlu ,Yüz soruda felsefe tarihi Selahattin Hilav,Jean Paul Sartre ve Fransız Varoluşçuluğu- David West,J.P. Sartre felsefesinde ben-başkası problemi-Yrd DoçDr. Emel KOÇ
- Benim Yazarlık Üniversitelerim
Şenol YAZICI * * -Soldan; Ahmet Özer, Hidayet Karakuş, Şenol Yazıcı, H.Yazıcı, Fadime Y. Karoğlu, Gülgün Çako, YALOVA Hangi Şiir, Hangi Edebiyat Etkinliğinde- Şenol YAZICI * Yalova'nın her mevsimi güzeldir ama sonbaharı ayrı bir güzeldir. Şimdi balık yasağı da kalkar, havalar da bu cehennemi hali yitirip biraz soğursa gör sen, ayrı bir bereket ve bolluk havası gelir tezgahlara. Ormanlar sonbaharın renkleriyle süslenirken, hemen her yeri bağ bahçe olan şehirde meyveler, sebzeler toplanmakla bitmez dallarda kalır. Atatürk zamanından bu yana ürettiğini, dışarıdan gelene hem de fahiş fiyatla satma alışkanlığını geliştirmiş halktan başaklamayı, yoldan geçene yaptıracak dende cömertlik beklenemez, ama bu görünüşte de olsa zenginlik doyurucudur. Üç ay geçirdiğim Ayvalık cehenneminden sonra en sıcak günlerini yaşayan Bursa'da da duramadım. Yalova, şimdi serindir deyip geçtiğimde, gerçekten bir vaha gibiydi. Gelişimin haftasına gitmedi duydum, Çiftlikköy'e bir kitap fuarı açılacaktı. Nasıl heyecanlandım?! Siz bilmezsiniz ama benim gerçek YAZARLIK ÜNİVERSİTELERİM bitirdiğim edebiyat fakültesi değil KİTAP FUARLARI olacaktır. Çünkü okullar varsayım; diğer adıyla teori, bir hayatın resmini çizerken, etkinlik ve kitap fuarları kutsiyeti bozmak uğruna, dişe diş kavgasıyla kazanmak zorunda olan gerçek hayatı ve insanı tanımlıyor hala. İlk kitabım çıktığında açılan Yalova Kitap Fuarının Yalova Kitabevi standında konuk yazar olmuştum. Kentte yaşayan on aileye yakın akrabam vardı, o dönem ülkenin en iyi liselerinden, kentin de en kalabalık okulu Yalova Lisesinde öğretmendim, yerel bir gazetede bir köşede yazıyordum, duyursam, arkadaşlarımı bilmem ama öğrencilerim sıraya girerdi, ama kimsenin haberi olmadığından tek bir okurum olmadı ilk yazarlık deneyimimde. Kendi aileme bile söylememiştim evimizin karşısında açılan kitap fuarında olacağımı, öyle bir hal. Kime malum olacaktı ki büyük yazar Şenol, bugün şu saatte, şurada imza günü yapacak... Bir hataydı elbet, gereksiz bir gurur ya da geçe kalmış bir anlamaya çalışmak... Yine de o ruh halini yaşadım, hatta gelecekte yapacak olduğum kültür sanat etkinliklerinin ilk fikir tohumları, yazacak olduğum kitapların çekirdek temaları o sandalyede oturduğum iki saatte kafamda oluştu desem yeri. Siyasetten arınamayan ahaliye rağmen edebiyat öğretmenliğini, istediğim gibi olmayan okurlarıma karşın yazarlığı da sevmiştim. Hayali okurlarıma Atatürk gibi "Ordular ilk hedefiniz Akdeniz" diyordum. Muhteşem bir duyguydu. Elbette o günlerde SELİMİYE CAMİSİNE ilk kez giren samimi Müslüman gibiydim; hayranlık, gıpta ve öğrenme arzusu doluydum. O dünyaya o kadar büyük saygım vardı ve kendimi öylesine o muhteşem mabede yakışmaz bir hakir görüyordum ki gençliğimde narsizme varacak dende bir selfie delisi olan ben, ilk ciddi yazarlık sınamamda bir fotoğraf bile çektirmemiştim, hesapla. Gelecekte bakınca dayak yemiş halimden utanırım diye çektirmemiştim herhal. Yine de keşke o gün birileri resmimi çekseydi sık sık hayıflanırım. Şimdi, başladığım yerden daha çok, aldığım yolu görmüş olurdum. -Soldan: Fadime Y. Karoğlu, Burhan Günel, Hidayet Karakuş, Belediye Yetkilisi, Şenol Yazıcı, YALOVA- Gerçek öğrencisi olmaya başladığım dönem, dergiyle Tüyaplara başladığımdan sonradır. Ondan sonra sayısız kitap fuarına ve etkinliğe katıldım, dergiyle çok sayıda televizyon programında yer aldım, hepsinde keyf aldım, ama hepsinde o ilk ilk etkinlikte duyduğum bakir heyecanı ve eşsiz tadı arayacaktım. Bir yıl sonra ilk sahici fuarım, kitabımın 2. baskısı bir yayınevinden çıktıktan sonra İzmir'de olacaktı ve benim asıl öğrenme sürecim başlayacaktı. Yayıncım standa girdiğimde beni uyaracaktı, "Buraya tonla para harcayıp gelmemizin nedeni kitap satmaktır unutmayalım." Yok, hakkını vermeli, iyi öğreten okullardı. O OKULU BİTİREMEDİM, ne var ki tasdikname aldığımda artık biliyordum; bir yazarı eseriyle değerlendireceksin, şahsiyetiyle, hayatta yaptığı işlerle değil. -S oldan:Şenol Yazıcı-Öner Yağcı-Ayşe Kilimci, Bursa Tüyap- 2006 Yeni deneyen, her yazar olmaya da özenene öğüdümdür, mutlaka katılın; yazarlığı başka bir gözle hissedeceksiniz. Bunun bir sosyal faaliyet ya da hoşça zaman geçirme işinden daha çok sorumluluk olduğunun ayırdına varacak, taşıyıp taşımamak ya da yapıp yapmamak konusunda ancak o zaman en sağlıklı kararı verebileceksiniz. Kitap Fuarının bir hafta açık kalacağını, o kalabalık kadroyu duyunca o heyecanla yazar olarak katılmayı bile düşündüm. Yeni bir kitabım yoktu yayınlanan ama eskilerden götürürdüm bende. Kütüphaneme bakındım, sadece 2011'de yapılan kitabımdan iki kitap kalmıştı, belki bunlarla gidebilirdim. Maksat o havayı solumaktı zaten, kitap satmak değildi ki. İçimden bir ses de " Sen aklını yitirdin herhalde, o zaman çiçeği burnunda bir yazar, bir yazma heveslisiydin. Sınamaya, anlamaya çalışıyordun, şimdi bilmem kaç kitabı olan, dergi yöneten bir yazarsın; öğrenecek neyin kaldı oradan." diyordu. Sağduyum heyecanıma galip geldi. Sonunda "Bir git gör," dedim. "Bak nasıl bir yerdir, ondan sonra bakarsın..." diye.. O ara Yalova Kitabevi sahibi Mustafa Aydın aradı, birlikte gittik fuara. -İstanbul kitap fuarı 2009, Can Yayınları sahibi Can ÖZ, Erdal Öz'ün oğlu da bizimle. Tekelleşen Edebiyat konusunu işliyoruz, İlk kez bu Tüyap'ta bir de stant tutacaktık.- Yirmiden fazla yayınevinin katılacağı duyurulan fuar, mahalle arasında, altında itfaiyenin yer aldığı kötü görünümlü bir binanın üst katındaydı. Düzenlemesi yapılmamış bahçesiyle, gelişigüzel park etmiş araçlarla mezbelelik gibi görünüyordu.. Yer olarak daha isabetsiz bir seçim yapılamazdı ama sonuçta bir ilkti, gelecek yıllarda daha iyilerini yaparlardı. Elli yıl kitabevi çalıştırıp, sıra bir kitapçıdan aristokrat bir uğrak yeri , kentin kültürel nabzının attığı bir nokta yaratmayı başaran Mustafa Aydın girer girmez etrafa bakıp "burada bir yayınevi yok." dedi. "Bunlar öncü. Kötü bakmayalım, bir ilk bu. Gelecek yıl şurada bilmem ne bankası yayınları olacak inşallah." dedim ben de. Hiç bir şeyin içimde oluşan heyecanı, çizdiğim hayal resmi bozmasına izin veremezdim. Yine de belediyenin bastırıp dağıttığı broşürlerde de ulusal çapta büyük yayınevlerinin adı geçmesine de bir anlam veremedim. Başka bir nedeni yoksa bir göz boyamaydı bu. Son yirmi yılda kurumların ağzından cazip, büyük yalanlar uydurulduğuna tanık da olmuştuk ama muhalefetin uzun bir aradan sonra aldığı Çiftlikköy'de yeni belediye iyi bir imaj çizmesine rağmen neden buna ihtiyaç duyuyordu, anlam veremedim. Bize kulak veren yandaki kitaplarını yerleştiren bir kitapçı: "Bize böyle davranırsanız buraya bir daha kitap bile girmez, bırakın kitapçıyı, yayıncıyı. Deremzede o adam..." Adam sıkıntılı gibiydi. Biraz önce olan bir olaydan söz ettiğini konuştuğunda anladım. Dışarıdan gelen kitap fuarına katılan bir depremzede yazarı burada olan bir dernek kovmuş muydu, kovdurmuş muydu, öyle bir şey anlatıyordu. Bir yandan da ileride bir köşede masa başında oturan birkaç kişiyi işaret ediyordu. Tüyap'a katılmak isteyen ama bir yayınevi olmayan yazarlar çoğu bir dernek ararlardı, derneklerde severek onlara kapısını açardı, sonuçta edebiyatçı dermeği değil miydi burası da. Buradaki derneğin başka türlü davranması için bir neden yoktu, ama ... Kovdukları kişinin bir depremzede olduğunu biliyorlar mıydı? 1999 Yalova depreminden sonra benim İzmir'de yaşadıklarımı anımsattı, içim dehşetli acıdı . İşaret ettiği yere bu kez merakla baktım. Tanıdığımız, hatta arkadaşımız olan, aralarından birinin de maviADA'da yazdığı insanları gösteriyordu. Bu tatsız konuyu kapatmak için "Yapmaz onlar öyle bir şey," dedim. Adam sinirlendi, bu kez tam ters tarafta bir köşeyi gösterdi." İşte kovulan adam orda, gidin sorun." dedi. Benden ayrılmış başka bir kitapçının kitaplarına bakmakla meşgul Mustafa Aydın'a yetiştim. . -Nizamettin Duran , Araştırmacı Yazar- Geçerken baktım depremzede yazara. Masasının üzeri kendi yazdığı kitaplarla doluydu. Bir cam tabloda özel yapılmış bir Atatürk portresi vardı. " Merhaba," dedim " Merhaba," dedi. Olumsuz hiçbir his uyandırmadı bende. Halim selim biriydi. Hatta bir yazardan daha çok düzgün bir devlet memuruna benziyordu. Sanki başka bir his bıraksa onu yargılama hakkım varmış gibi? Mustafa Aydın ilerliyordu, dernek başkanı da masasından kalkmış onu karşılamaya yönelmişti nezaketle. Konuk yazarla biraz konuşsam zararı olmazdı. "İçime doğdu," dedim. "Devlet memuru musunuz?" "Doğru bildiniz. Kültür müdürüydüm," diye açıkladı adam. "Nerde?" "Hatay'da." "Şimdi?" "Buraya yerleştim." Konuşacak çok şey vardı, ama "depremzede" olduğunu düşünüp aklıma gelenlerin hiçbirini beğenmiyordum. İncitirim diye endişe ediyordum. Kitaplarına bakmaya başladım, Şöyle bir baktığımda kendisinin adını taşıyan bir çok kitap gördüm. Mesih İsa’nın Sevdalısı Havarilerin Fedaisi Habibi Neccar, Yaşama Tanıklık Etmek, Kent ve Kültür, Hatay Aba Güreşi, Kültür Uygarlık ve Spor, Türk Spor Kültürü, Hıdrellez, Nıetzche, Koşarak Gelen Adam... aklımda kalanlar. Hatay'a gittiğimde de çok ilgimi çeken o dağla Habib-i Neccar Dağı ile ilgili kitabı elime alıp karıştırdım. Bursa Uludağ gibi etrafında üretilmiş birçok efsane vardı. Uygun bir soru bulamayınca öyle patavatsızca sordum: "Sabah burda değildiniz," dedim. Nizamettin Duran ya belli etmiyor ya da çok akıllıca davranıyor. İlerdeki dernek masasını işaret etti: "Ordaydım, sonra buraya geçtim." "Geçtim" diyordu, "kovdular" demiyordu. "Sana ne bunlardan," diyecek diye korktum. Hemen uzaklaşma gereğini duydum. Son anda adama moral olur diye "Bir dergi çıkarıyoruz, maviADA. internetten bulabilirsiniz. " dedim. İlgiyle telefondan aradı buldu. Gösterdi bana. "Evet o ," dedim. "İsterseniz yazın," Nizamettin Duran iyi bir müdür olmalıydı. Eğer denildiği gibi kovulmuşsa, böyle davranmak öğrenilmiş bir sosyal uyum ister. Ben olsaydım aynı koşullarda yıkılmıştım. 1999'un 17 Ağustos'unda olan depremde yıkılan evimi bırakıp gittiğim İzmir'den, çalıştığım Cem Bakioğlu ve Bornova Anadolu Lisesinden anımsadığım çok şey yok. Doğal ortamlarında göreceğim Nif Dağının sıklamenleri, ömrümde güzelliğinin ilk farkındalığını yaşayacağım mimoza çiçekleri, Güzelbahçe'nin dağlarındaki anemonlar, korkunç bir hüzün ve hak etmediği orantısız bir haksızlığa uğramışlık duygusuyla öfke... anımsadığım. Sürekli ağlamak istiyordum. Doğru, bir deprem enkazından çıkmıştık, sıkıntılarımız normaldi, ama bu kadar uzun sürmesi doğal mıydı? Sonradan öğrenecektim , bu tip travmalar ömür boyu sürebilirmiş. Bu halle şehir değiştirmeye, İzmir'e gelmeye nasıl cesaret etmiştim? İzmir'e giderken alıngan ve öfkeliydim, tüm Marmara gibi. Nasıl olmayalım ki bir gecede her şeyimiz yok olmuş, arkadaşlarımız, yakınlarımız ölmüş, başımızı sokacak kapalı bir mekan bulamıyorduk, bulsak yaşayamıyorduk, havalar soğuyor biz hala çadırlarda kalıyorduk ... haklı haksız bir öfke, o da beni ayakta tutar, alışır, de p remin etkilerini de aşarsam normalleşirim diye umudum vardı. Oysa şimdi asla geçmişe dönemeyeceğimi hissediyordum ve bu da bana çok acı veriyordu. O süreç çok zordu. Şimdi aramızdan olmayan, arkadaşım Gazi Üniversitesinin öğretim üyelerinden Şengül SUGERTİN Bornova'daki evini bize alışıncaya kadar vermiş, Yalova'daki evimizden geriye kalan neyse, de p remden kurtardığımız eşyaları, dostum Sabahattin Özden'in idare edin diye verdiği Yalova'daki eve atmış, eşyasız, bir otomobile, ne sığarsa onla, beş kişi İzmir'e gitmiştik. Şengül'ün evi Bornova merkezde on ikinci katlı yeni bir binadaydı. Bizse iki katlı binaların dümdüz olduğunu görmüştük. Yeni olması büyük bir avantajdı ama daha yeni bitmiş binaların da başına gelenleri bilmiyor muyduk? He p imiz gece yarısını geçe, sallanıyoruz diyerek uyanıyorduk, saatlerce de uyuyamıyorduk. Evine gidebilecek kadar samimi olduğumuz tek tanıdığımız, arkadaşımız Albay Mehmet Boz ve ailesi Güzelbahçe'de bir villadaydı ve Bornova'dan her fırsatta oraya taşınan, bir türlü mutlu olamayan bize, yardımcı olmaya çalışıyorlardı. O tuhaf alınganlık ve yersiz öfkeyle kim bilir onları da ne kadar incitmişizdir? Baharda kitabımın yayınlandığı yayınevi, İzmir Tüyap'a katılacağını söyleyince kadar sürdü bu. Önce bir şey hissetmedim, içim ölmüştü demek, sonra her şey, en azından benim için yavaş yavaş değişmeye, renklenmeye başladı. Tam farkındalık oluşunca da dünyalar benim oldu. Bana bir yaşama arzusu, yazma isteği geldi ki sormayın, demek onurlu bir meşguliyet istiyormuşum içten içe. Kısa sürede yayınlanmış gazete yazılarımdan yeni bir kitap Sevgili Yaz Annem'i yaptım, biten kitabım Benim Kimsem Olsana'yı Mehmet Boz'un unutamayacağım teşviği ve desteği ile yeniden bastırdım. Mehmet Boz hep derdi; Kararan gün kararıp kalmaz, gerçekmiş. İzmir gözüme nasıl güzel gözüktü. Günü geldi, Fuar'daki Tüyap'a giderken çocuklar gibi şendim. Nobran, patavatsız biri olan yayınevi sahibi rahmetli Yılmaz Yeşildağ bile gözüme şirin gözükecekti. O bahar iyileşmenin verdiği büyük enerjiyle yaşama daha bir olumlu gözle bakmaya başlamıştım ki o olay oldu. Hem de o günlerde tam Tüyap'ta... İzmir'de memur kesiminden çok tanıdığım vardı, ama İzmirli pek tanıdığım yoktu, hele yazar çizer... Güçlü bir sezgi ve anlatma yetkinliği olan yazar çizer takımı sahip olduğu bu özelliklerin aynı zamanda dezavantajıyla, hele rakip gördüğü öteki yazar çizerlerle yakınlaşmalarda kuşkulu ve evhamlı olur, yerel sanatçılarla yüzeysel tanışmalarım olmuşsa da yakınlaşmak uzun zaman alacak gibiydi. Kemeraltı'nda kitapçılık yapan şair Asım Öztürk bu anlamda hem uğrak yerim hem mihmandarım olacaktı. Tüyap öncesi dükkana uğradığım Asım Öztürk, bir etkinliğe gitmeyi önerdi. Olumlu buldu m. Yolda birkaç yazar çizerle karşılaştık, onlar da aynı etkinliğe gidiyorlardı. Asım Öztürk beni her zamanki nezaketiyle tanıştırdı., çok memnun olmuştum, nihayet arzu ettiğim ortam da oluşacaktı. O arada önümde yürüyen, az önce tanıştırıldığım Hasan ... diye bir yazar çok ciddi bir ifadeyle: "Seni tanımıyorum." dedi. "Oysa İzmir de yazan çizen bize sorar ilk." demesin mi? Sonra da önüne dönüp yürüdü. Yanındakiler gülerek eşlik ettiler. Şaka yaptığını hissediyordum, öyle de göğüsledim, ben de gülümsedim, ama zorlukla. Doğru yere vurmuştu şair, farkında olmadan o orantısız bir haksızlık duygusuna uğramış hal başlamış, ardından o tuhaf alınganlığım ve yersiz öfkem uyanmıştı yeniden. Ve o söz yeni yeni onardığım içimi 9 şiddetindeki bir deprem gibi darmadağın etti. Bu söz , yüzde yüz şaka olduğunu bildiğim bu söz beni İzmir'den nefret etmeye kadar götürecek, çalıştığım Bornova Anadolu Lisesinde de hakkım olan branşım Edebiyat derslerinin zümre arkadaşlarımın karşı çıkmasıyla bana verilmeyip Türkçe derslerine girmek zorunda kalmam da tuz biber ekecek , herkesle kavga edemeyeceğimi ya da böyle bir mecburiyetim olmadığını fark edip tayin isteyip hala yıkıntı olan Yalova'nın yakınına Bursa'ya dönecektim. O nedenle bu işgüzarlığa soyunmuş, "bizimkiler" diyeceğim dernektekilerin, aslında çok da insanlıklarını bilmediğim tanıdıkların, yapmışlarsa hatasını onarmaya çalışıyordum aklımca. Yanlarına gittiğimde "Bizimkiler" gittikçe koyulaşan tavşan kanı bir sohbeti demliyorlardı. -Soldan; Dernek Yetkilileri ve sağ başta Yalova Kitabevi sahibi Mustafa Aydın- Tanrı vergisi tatlı dilli Mustafa Aydın'la çabucak kaynaşmış, muhabbete dalmışlardı. Merhabalaşıp çoğu anılardan, dahil olduğumuz Yalova günlerinden konuştuk. Ne olduğunu sormayı düşündüm, hatta dernek başkanıyla konuşmayı... Sonra vazgeçtim. Nasılsa herkes halinden memnundu, bana ne oluyordu? İşgüzarlık işte. * meraklısına NOT: Hemen tahmin ettiğiniz gibi BAŞLIK, bir intihal değil, GORKİ'nin BENİM ÜNİVERSİTELERİM yapıtına ya da onu Türkçeye çeviren kimse onun yakıştırdığı ada bir öykünmedir.
- İLHAM PERİM
Niyazi UYAR * Kuş oldun, polen oldun Karışıp gittin rüzgarlara Uçup gittin uçsuz bucaksız diyarlara. Ay’ımdın, güneşimdin, Karaya boyayıp gittin günümü. Ne kavgalar, ne savaşlar verdim, Sana kavuşmak adına. Kuş oldun, polen oldun, Toz olup gittin, Havaya karıştın, Havasız, soluksuz koydun beni. Bulut olup, Suyumu selimi kestin. Gecemdin, gündüzümdün. Gün yirmi dört saat, Umut ışığımdın! Sen, Sen sevgili Kuş oldun, polen oldun Kapılıp gittin rüzgarlara. Umuda, arzuya dair Yürek olsam da sevda şiirlerine Bu yürek hep sendedir. İsterse yağmasın yağmur, İsterse doğmasın güneş, İsterse dört mevsim kış olsun. Unutma sendedir bu yürek, İlham perim olduğunca Atıp duracaktır barış diye diye… Nisan 2026 / Salihli
- BİZİM ARAP
Niyazi UYAR* Hasat işlerini bitirince, ahşap evimizin tadilatını yapacaktık. Kırık kiremitlerden giren yağmurlar, çatımızın merteklerini çürütmüştü. Anam: “Şu mertekleri, direkleri değiştirmezsen, çatı tepemize göccek!” “Değişcek, değişcek, garı başınla her şeye garışıyon!” “Garışırın tabi, iş goleyi mi biliyon sen!” “Sen omazsan, aç galcez, halımız duman buban mı görüyo benim işlemi, gavır garı? “Bubamın adını ama azına, Allah daş ede seni!” “Bilen bilmeyen evliya sancak bubanı!” “Bubamın adını ağzına ama dedim ; sonra garışmam bak!” “Benden bulma kit kör şeytandan bul!” “Bulması mulması yok, şu gadacık kokuyosam senden, aha şudan şure kihmeyen!” “Şimdi elimden bir kaza çıkcak, tövbele olsun! Yarım canın va, bi fursa bi de ye vurcak!” “Elinden geleni akana goma!” “Gören, duyan da dediklerinin aslı va sancak… Gız kör garı, namı kör garı, aşlığı dişliği benim evimde buldun sen! Utanmadan geçmiş gaşıma vır vır edip duruyon, uluk garı!” “…” Sonra kırlangıcın kuyruğu suya değdi değmedi misali, koca bir kavga tüterdi. “Anana da babana da…” “Anan sarımsak, baban soğan…” “Sen…” “Aha senin…” “…” “Öldürsen de decen, kesen de…” “Allah ıslah etsin!” … Asmalca Kaşı’ndan kesilen çam tomrukları uygun yerlere istiflenmişti. Pırnalların siperlerine taşınan tomruklar, güneşin altında kurumaya bırakılmıştı. Oğlu Mustafa: “Bugün yeter, yoruldum, yarın devam edelim!” “Çok iş yaptın yorulcak! İş götü yok sizde, görün böyle çalışmak nasılmış öğrenin! Ehmek yemeye benziyo mu?” “Yoruldum buba, neden yalan söyleyeyim!” “Tamam, tamam, yarın devam ederiz. Şafakla kaldırın bak habarın osun!” “Tamam, kaldır!” Yukarıdan köy tarafından, aynı sülalenin çocukları öküzleri, danaları, boğaları önlerine katmış, Yusuf’un hayrat armutlarından beri gelmekte. Besbelli çay mevkiine gidecekler. Ben de onlarla gitmek istiyordum. Çayda eğlenmek, yüzmek, Atatürk gibi çay geçmek… Çocukça konuşmalarımızdandır çayda eğlenirken, “Atatürk böyle çay geçmiş, gâvurları böyle tepelemiş” derdik. Babamın izin vermeyeceğini bildiğim için, bir şey diyemiyordum. Çaya gitmek, eğlenmek, yüzmek, balık tutmak, gülmek, çocukça sevdiklerimizden bahsetmek, Atatürk gibi çay geçmek… İçim kaynıyordu. Cesaretimi toparlayıp: “Baba bende onlarla çaya gitmek istiyorum, öküzlerimiz yoruldu, hem dinlenirler, hem de çayda ot çok, garınlarını doyururlar bi güzel…” “Omaz, Mıstava agamın Fındık’la bizim Arap birbirine hasım, dövüşürle mövüşürle, bu iş gayıt zamanı bişe olur, omaz!” “Vuruşsunlar, dövüşsünler, Arap onu yener!” “Yenmesi değil, bu iş gayıt zamanı ne ederiz sonra, omaz diyon!” “Ama ben çok istiyom, öküzle hem yeşillik yer, hem gözleri gönülleri açılır!” “Bak Süleyman, bir şey osa elimden çekeceğin va, kimse elimden alamaz, habarın olsun!” “Tamam!” Dünyalar benim olmuştu. Ne kadar sevindim, tarif edemem. Çayda yüzmek, balık tutmak… Çaya varmaya az kalmıştı. Koca Ali’nin yara geldiğimizde, Amcamın Fındık’la bizim Arap, bir kapışmaz mı? Ortalık toz duman içinde kalmıştı. Ak toprağın tozu bir şey görmemize mani oluyordu. Bir Fındık, bir Arap üstünlük sağlıyordu. Arap, Fındık’tan daha genç, daha ataktı. Gençti, ataktı; lâkin gün doğmadan başlamıştı tomruk çekmeye. O yüzden iyiden iyiye yorgun düşmüştü. Arap, adı gibi kapkaraydı, karanın karası gözleri, kara tüylerinin arasından bir volkan gibi parlıyordu. Yerinde yurdunda duramazdı, Babam ona çift sürmeyi öğretmek için ne çok uğraşmıştı. Boyunduruk, sevle… kırıp etmişti. Arap’ın karnı toksa keyfine diyecek olmazdı. Durmadan eşinir, böğürürdü. Kimse yanında çevresinde duramazdı o zaman. Ne edeceği belli olmazdı çünkü… Bağırır, böğürür, eşinir, toprakları göğe çıkarır; boynuzlarını toprağa sürter, her şeye meydan okurdu. Anam bile yaklaşamazdı yanına. Bir abim, bir babam ilgilenirdi yalnızca… Hele bir de baharın yeşilini yemişse… Arap diye seslenince, başını kaldırır, sesin geldiği yöne döner, sonra “buradayım, bir şey mi var,” der gibi devam ederdi. Gücünü, cesaretini sahibinden almıştı. Hüseyin Amca’nın da gözü karaydı. Gözünü budaktan esirgemez, öfkelendi mi cihana meydan okurdu. Ol sebepten ötürü bir Allah’ın kulu gözünün üstünde kaşın var dememiş. Haklısına haksızına bakmaz, kim olursa tepesinin üstüne dikiverdi adamı. Serde de pehlivanlık da olunca… “Benim gençliğimin ateşi var bunda! Arap, Arap’ım benim,” diye sevip tımar ederken tarifi imkânsız bir keyif alırdı… Yarım saattir süren dövüşte Arap iyice yorgun düşmüştü. Fındık da öyle adı gibi fındık değildi. O adı ne diye vermişlerdi, kimse bir şey bilmiyordu. Öküz azması: Baş baştan, kıç kıçtan çıkmıştı. Arap’ı süre süre yarın ucuna kadar getirdi. Bir tos vursa, Arap on beş metrelik uçurumdan aşağı düşecekti. Arap, bir boynuz darbesi ile Fındık’ın alnını yardı. Saniyesinde oluk gibi kan ortalığı kan leşe çevirdi. Fındık acıyla geri çekildi. Arap, onu yokuş yukarı sürdü. O esnada kendini yana atarak, güç dengesini eşitlemeye çalışırken, boş bulundu… Hepimizin büyüğü Yunus, elindeki sopa ile dövüşü ayırmak için vurmaya başladı. İlk sopayı Arap’a indirdiği için Arap, geriledi. Öfkenin en büyüğü ile Yunus’a baktı. Bu bakış, “bunu yapmayacaktın, Çoban Yunus, bunu yapmayacaktın, beni bitirdin, zaten yorgundum, üstüne bir de sen,” der bakmıştı Tam o anda Fındık, Arap’a hırsla saldırdı. Panikleyen Arap’ı aşağı doğru sürmeye başladı. Bundan sonra Arap’ın kendini toparlaması imkânsızdı. Böğürdü mü dağı taşı inleten, hasımlarının yüreğine korku salan Arap… Çoban Yunus, elindeki sopayı boyuna vuruyor, vururken de “höst, höst, dest dest…” diye yırtınıyor; ama ne çare. O bağırdıkça Arap’ın paniği daha bir artıyordu. Fındık da bu sesi, dost sesi bilip daha bir saldırıyordu. Son gücüyle Arap’ı tam yarın başına kadar getirdi. “Eyvah Arap’ım, Arap’ım! Yunus abi Arap yardan aşağı düşcek. Fındık’a vur, Fındık’a vur elindeki sopayı, Fındık’a! Dest, dest… höst, höst…” Arap yarın ucundaydı artık, hiçbir mucize bu gidişi tersine çeviremezdi. Bir efsane biraz sonra sona erecekti… Arap, on beş metrelik uçurumdan iki tonluk bir külçe gibi indi. Sesi karşı yamaçlarda patladı. Metreslik Tepesi, Asarlık Tepesi, Encekler Çamlığı bir acının bir sonun böğürtüsüyle yankılandı. Volkan volkan parlayan gözler, açılmamak üzere kapandı. Öküz azması Fındık, Çoban Yunus’un kalleşliği, Hüseyin Amca’nın tomrukları… Arap Efsanesini bitirdi. Ele avuca sığmaz, boyunduruk almaz Arap, ona yakışmayan bir sonla elveda dedi yaşama… Babamın yüzündeki o gök gürültüsü yerini, insana kurşun gibi oturan bir suskunluğa bırakmıştı; "Ben sana demiştim," dedi, sesi sanki Asmalca Kaşı’nın derinliklerinden geliyordu. O an anladım ki, omuzları çökmüş, feri sönmüş gözleriyle bana değil, bitip giden bir efsaneye bakıyordu. Ne tadilatın ne de çekilen tomrukların bir hükmü kalmıştı artık, çocukluk hayallerim o ak toprağın tozuna karışırken, Arap’ın asil hatırası yüreğimde onulmaz bir yara, babamın dumanlı bakışlarında ise bir daha hiç sönmeyecek bir acı olarak çakılıp kaldı… Şubat 2008 Bornova
- Aşkın İki Yüzü
ŞENOL YAZICI * -Günümüz insanının zoru var aklıyla ve aşkla; sorarsan her şeyi netleştirecek, akla dayalı köklerini bulacak... Bir de yaş haddi koymuşlar; 40'tan sonra emekli... Kimsenin deneyime filan metelik verdiği yok. Bana sordun mu? Oysa kitapta yeri var; seksenlik nineye bile her bayram soracaksın, ağzında dişin var mı? Karmaşık mı karmaşık, sermaye her şeye olduğu gibi aşka da ayar çekiyor; insan varolduğundan bu yana tek tanımı olan aşk, şimdi muz gibi, herkese göre başka... mı? Hormon mu, dostluk mu , yol arkadaşlığı mı, üreme gayretinin ötekini katlanılır kılan ömrü söylentiye göre 3 yıl süren cilası mı? Kullan at özelliği yani...Yoksa hepsi mi?-. Ergenliğim şaşkın bademler gibi zemheriye patlayan çiçek olunca, körün tuttuğuna göre kadın budur, dediği ilkimdi rahmetli. İlk ne demektir bu terminolojide bilen bilir. O da; Anita Ekberg de öldü. Hakkını teslim etmeli, güzel kadındı. Kendinden sonra gelen ünlü ünsüz çok kadının profilini belirleyecek, çok kadına gömleğinin yakasını o şeytani oyluma kadar sanki unutmuş ya da düğme kendiliğinden açılmış gibi açık bırakmasını öğreterek ortamın en makbul kızı yapacak dende de karizmatik... Ellili yıllarda çevirdiği filmlerle salt bir devrin değil, bütün zamanların aşk objesine dönüşecekti. Ah bir de bakkalın kızı Semiha’ya ıslak gömlekle dolaşmayı öğretseydi… Ne garip şey şu aşk; ömrümce çevremde yaşıma yakın ne kadar öteki cins varsa tanış etmiş. Hiç başka derdin yok, hayat bir onun üstüne mi kurulu ne? Anita, İsveçli sinema yıldızı, uzun bir ömürden sonra, İnsanlığa aşkı keşfettirme misyonunu tamamlayıp 15 Ocak 2015'te İtalya'da aramızdan ayrıldı. İkon öldü ya, acaba şimdi aşk sağ mıdır? Televizyondaki sunucu Anita'yı anlatıyor, takmış aklını yaşına. O konuşurken aklıma gelen deli saçması bir düşünce beynimin kıvrımlarından içeri süzülüyor, omuzlarım düşüyor, yüzüme bir ağırlık geliyor, gözlerimden hormon ve enerji yayılmasın diye uğraşıyorum, olmayan bir aklı ve bilgeliği bakışlarıma oturtuyorum. Adam resmen aşkın bir yaşı var diyor: İyi, sen yaşa, ben emekliyim, bakmam bile başımı çevirip... diyorum. İçim gidiyor ama, öyle diyorum. O ise hala aşkla anlatıyor anlatıyor, on kere yüz kere, bin kere dediğini düşün, inanırsın. Hele herkesin dediğini düşün... Yarın fikrini değiştirip yaşı biraz daha aşağı çekebilir. Otuzdan sonra azanı teneşir paklar, derse... Kendisi otuz beş yaşlarında, der mi der. Gerçi parayı veren koyuyor kuralları, hormonu olan değil ama… Anita'nın gençlik resimlerini ardı ardına dizerek anlatıyor. 1931'de doğmuş İsveçli Anita Ekberg, ellili altmışlı yıllarda dünya çapında artık... Artistin genç sağlıklı fotoğrafları geçiyor ekrandan, anlatan da en çok da gençlikten ve aşktan, aşıklarından söz ediyor. “Bayan İsveç” seçiliyor ve ardından sinema oyunculuğu... Yirmi yıla değin alanında dorukta, böyle kadınlara aşık olunur diyor birileri, herkes de böyle kadınlara aşık oluyor... Hakkını teslim etmeli, her yönüyle cuk diye oturmuş aşk ikonu rolüne... Sinemanın işi bu, modeller yaratmak, sonra da o modellere göre anlayışlar, yaşam tarzları üretmek ve sonra da ezberlettiği o yaşam tarzı için ürettiği malı satmak… Farkına bile varmadan kaç tane arslan kralımız oldu bir ara: Arslan kitabımız, arslan yastığımız, aslan koltuğumuz, aslanlı bardağımız… En çok yandığım atılan mikili tişörtlerimdi… Haberde sürekli gençliğe vurgu yapılıyor. Yetmişli yıllarda artık yaşlanmaya döndüğü bu nedenle de film sektöründen teklif alamadığının altı çiziliyor. Yetmişli yıllar dediğinde Anita kırklı yaşlarda... Hani bir başka sektörün giyim ve makyaj sektörünün gaz verdiği slogandı; kadının en güzel yaşı kırktır, diyorlardı. Yalancılar. Artık net mi? Yani kırklı yaş, aşkın emekliliği mi şimdi? Tası tarağı topla çekil aşkın karasularından, gençlere yer aç… öyle mi? Hiç düşünmemiştim üzerinde, şimdi neler düşünüyorum. Aşkın yaşı var mıydı? Ya da aşk ölür müydü? Sunucuya göre var, kafasını hiç yormamıştır bile, eline verilen metni okuyor. Yarın bir egemen güç çıkar da yirmi yaşlarında aşk mı olur, aşkın yaşı 40'la 60 arasıdır derse ve bunu filmiyle kitabıyla yaşama biçimiyle desteklerse gör sen... Düşünüyorum, bizim altın çağımız başlarken tüketici potansiyelinin asıl gücü gençler dışardan bizi öylece izleyecek, olgunlaşmayı iple çekecek. Oh olsun! Bizi izlemeye mahkum ettiler ya neden olmasın? İyi de pazarda hala işlerine yarayabilirdik, bakarsın bize de satacak bir şeyleri çıkardı. Eminim düşünmüşlerdir bunu, yerimizi hazırlamadan kolayına müşterisini atmaz sermaye. Bize de başka şey satacaklar; anneler gününü, babalar gününü, daha bilmem neyi? Haberi veren genç sunucu yetmişlerden sonra unutulan artistin kederini yaşlanmasına bağlıyor. O artık aşk objesi olmaktan emekli. Onlar öyle diyor ama durmuyor İsveçli Anita, Vikinglerin kanı var onda. Ben hala yaşıyorum diyor, siz ne derseniz deyin, hiç niyetim yok emekli olmaya, aşk da yaparım, meşk de deyip Ekberg 1987'de yani 56 yaşında Intervista filmiyle mükemmel bir dönüş yapıyor sinemaya. Ama bir artist olarak... Sermaye, aşk objesi olacak hali olmadığına karar vermiş demek ki. O konuda ebedi emekli. Elbette sanatçılığın seks kadar etkisi ve evrenselliği yok, uzun sürmüyor film serüveni de... Sonrası anıların hatırına, eskiye saygıyla otuz yıl daha yaşıyor ama küskün, kendini anlamayan vatanına, İsveç’e bile dönmüyor ve 2015'te emekli olmaya yanaşmadan İtalya’da ayrılıyor aramızdan. Geriye hala hormonlara tavan yaptıracak muhteşem bir görüntü yığını bırakarak. Sunucu habire konuşuyor, Anita Ekberg’i öldüremiyor bir türlü, görüntüleri yükleyip yükleyip anlatıyor, ağdalı, bağıran bir sesle. Dirisini zaten posasına kadar sömürmüşlerdi, şimdi sıra ölüsünde... Şimdi kötü, kötüden öte başka bir şey, daha yıkıcı gözüken bir şey hissediyorum. Kırktan sonrası öyle bir yaş ki bir yanımıza gelen beklenmedik bir darbe zincirleme bir etkiyle bütün ruhumuzu altüst ediyor; horasanla tutturulmuş bir tuğla duvar gibi, bir teki çekilince bütün duvar çöküyor. Diken diken oluyorum. Beni zorlayan başka şey, tanıdık olmayan bir hal. Bu görmediğim bir ders gibi, oysa biz ne varsa görmüştük sorarsan: Biz artık aşktan da emekli miydik? Yani hepsinden mi? Durup bakamaz mıydık bile? Sahi aynı şeyden mi söz ediyorduk, onların anladığı aşk neydi? Bu gürbüz, uzun bacaklı, fidişi tenli, aralık dudaklı, iri göğüslü aşk modellerine bakarken biraz seziyorum da, dilim varmıyor. Ama kanaat oysa sınırlama sanki doğal. Aşka insan değil boğa arıyorlar sanki… yani bacağım olmasa kolum olmasa, ya da gözüm kör ya da gözüm kör; ne haddine diyecekler vallahi... Bolca fındık, kudret macunu filan yesek de gene olmaz mıydı? Her şeyi, kahvaltıyı, kadın erkek dansı, mini eteği, aşk da dahil ithal ettik biz, filmlerden, biraz da kitaplardan öğrendik… Cumhuriyetin verdiği işaret de buydu; çağdaş yaşam, örneği de batı. Ne var ki Batı çağdaşlığı da paraya çevirmek, kazanmak da istiyordu, alıcı da bizdik. O nedenle art niyetini gazeteye kitaba mı koyacaktı? Galiba filmlerde bu bölümü görmemiştik. Ama aklı olana sezdirilmişti, aşktan emeklilik yaşı evrenseldi, bizim de kırktı. Sonrası ne yaparsan yap artık aşık olamazdın. Uluslararası sermaye her şeyin olduğu gibi bunun da kuralını koymuştu. Nasıl birini seveceksin, kaç yaşında seveceksin?.. Kader gibi bir şey bu ya, doğarken yazılmış, sermaye sırrı dillendiriyor. Sen çırpın dur, her şey belli. Sinema toplumsal koşullandırma için güçlü bir araç... Bu kültür idollerimizin anlayıp da ihraç ettiği aşk buysa, öteki aşkı biz nerden aldık? Kerem ile Aslı’yı, Leyla ile Mecnun’u… Bir yaşam paylaşan, birbirini olduran, adam eden baktığında içinin titrediği… Yok öyle bir model mi diyorsun, o bizim yazmamız mı yani… Aç tavuk kendini darı ambarında görür ya. sen daha da aştın, darıları cilalıyorsun. Eskiden sinemaya gitmeyi ne çok severdim. Yalnızsam giderdim, sevgilim varsa giderdim, üzüntülüysem, sevinçliysem, yorgunsam... giderdim. Sigara gibi bir şeydi yani... Bilet parasını denkleştirirsem her ruh halim sinemaya gitmek için özel atmosferdi. Ankara’da şimdi çoğunun yerinde yeller esen, 70’li yılların sinemalarının hemen hepsinde tek bir sözcüğüne ihanet etmeden özenle sakladığım bir anım vardır. Yerlerine yapılmış büyük iş yerlerini, apartmanları gördükçe o güzel arkadaşlarımın da bir devir dünyamın en önemlisi olarak var olduklarını, yaşadıklarını anımsıyor, bazılarının teninin kokusunu bile duyumsuyorum. Paylaştığımız her şey; şen kahkahaları, umut ya da endişeyle yüklü soruları, acemi, korkak ama bir başladı mı intiharına cesur elleri, her türden, her nüanstan, hemen her iklimden yağan ses tonlarının uğultusunda mutlu bir sarhoşlukla anımsıyor, bazen bir vitrinin aynasında kendimi aptal aptal gülümseyen ya da gemileri batmış gibi hüzünle düşmüş yüzümle buluyor, garipsiyorum. Ne çok şey paylaşmışız? O gün bir kaçamak, bir fetih, bir bilinmez de macera gibi duran utanılması ve saklanılması gereken onca anı şimdi en nadide mücevhere dönmüş paylaşımlar olmuş, ah bir yerden çıkıp gelse de yad etsek dediğin… Artık sinemaya da gitmiyorum. Ona bakarsan ben artık iyi bir devrimci de değilim. Ruhum bozuldu… Sonunda buna mı dönecekti? Oysa kaç yıldır yağmayan kar da günlerce yağdı. Ama içim kararmış… Noel Baba da gelse geyikleriyle aldırmayacağım, öyle. İnsan dediğimiz, bir devir büyük şehrin ışıklı caddelerinde çocuk başımıza bakmadan, kendimizi kurtaramazken, kurtarmaya ve itibarını iade etmeye uğraştığımız o kutlu yaratık, gördüklerim ve öğrendiklerimden sonra bana artık o denli değerli gözükmüyor. Bir çocuklar, bir de yaşlılar, önem verilmesi gereken, saygı sevgi gösterilmesi gereken bir onlar, onlar zayıf ve savunmasız da o nedenle. Elbette ellerine güç ve fırsat geçtiğinde ne olacaklarını tanrı bilir. Ötekileri, kolayca seviyorum diyemiyorum, belki eylemlerine ve anlarına bakarak tek tek, bazılarını seçerek sevdiğim oluyor hepsi bu… Ki onda da bir ihtiyat payı bırakıyorum, az sonra sokacak zehirli bir akrebe dönebilir, dikkat et, diyorum kendime. Artık kurtaracak ülkeler de yok, her şey ucuzladı. Hep bu aşkın yaşı sözü yaptı bunu, dağıldım. Bir zamanlar, Ruslar ilk geldiklerinde Trabzon Çömlekçi’ye yolum düşmüştü. Dünya güzeli, hepsi eğitimli doktor, avukat bilmem ne… dal gibi Slav kızları, incik boncuk satmaya gelirlerdi yeni açılan kapıdan. Sonunda başarmıştık, dünyanın 70 yıldır baş belası Komünizmi alternatif din olmaktan çıkarmış, ama yerine ne koyacağımızı çok düşünmeden Amerikan’ın tartışmasız dünya lideri, kapitalizmin herkesin kabulü din olduğu yeni bir döneme güle oynaya geçmiştik. Rusya bozgun halindeydi ve açlıktan ölmemek için her şeye hazırdılar. Kimse üstünde düşünmüyordu ama asıl Tanrı oydu; dinleri de mezhepleri de yaratan: Para; varlık yokluk… Limana yakın pazara doluşan kasabından, doktoruna, memurundan, bakkalına önce tüm Karadeniz, sonra tüm Türkiye erkeği o güzel kadınlara dünyanın en eski mesleğini anımsatacak, bavul ticareti yerini çok hızlı bir biçimde daha kestirme bir ticarete bırakacaktı. Her biri birer odun yarması, elinde tesbih ağzında küfür, belinde yapma tabancası hemşerilerim, bakkalında önlüğünü atıp karılarına vermedikleri pazar paralarını Nataşalar'a sunacaktı. Onlar ve o Slav kızlar, Tanrım, tam ağlanacak bir manzara... Çatal, bıçak tutmasını bilmeyen hemşerilerim, yanlarında ışık içinde kızlar en pahalısından otel motellerin seçkin müşterileri olacaktı çok zaman. Kimsenin yaşı sormadığı bir aşk pazarı... Sonunda bitti… Kar da… Pastırma yazı değilse bile bir güneş dolanıp duruyor tepemizde, buz gibi hava fırsat verse çık gez diyecek. Yazacak hava değil… Canım uzun yollara gitmeyi de çekmiyor… Eskiden sinemaya giderdim. Güzel bir film olsa izlenirdi, aranırken gördüm. Dolce Vita’nın “Buzdan Venüs’”ü o çekici sarışın, güçlü kuvvetli ama her şeysi yerli yerinde, muazzam orantılı ölçüleri olan bu çocuk yüzlü kadın, olağanüstü göğüsleri, kalın güçlü bacakları olan güzel Anita Ekberg ölmüştü. Benden epey büyüktü, cılız bedenime, sümüklü burnuma bakmadan tutulmuştum bu ay parçası Herkül’ün dişi versiyonuna. Biz geçe kalmıştık. Öyle çok filmi yoktu. Siyah beyaz resimleri asılırdı Trabzon’un en güzel sineması Konak’ın duvarlarında. Tek film oynatan dekoru döşemesi de adam seçen Konak pahalıydı. Çoğu vizyon değil eski ama iki film birden oynatan, öğrenci keseme de daha çok uyan bir sinemada izleyince şaşırmıştım. Yeni yeni başka türlü görmeye başladığım, ama nasıl yaratıktır bu diyerek dehşetli ilgimi çeken öyle de çok merak ettiğim çevremdeki kızların hiçbirine benzemiyordu. Bizim kızlarımız onun yanında sanki sıtmalı, hastalıklı, cılız ya da orantısız beslenmiş, acemice taklit bir üretim gibi görünüyordu. Ya çoktandır yeşillendiğim arka sırada oturan Nazan? Eh işte, gömlekli hali belki... o da ancak andırırdı ancak. Ekberg ise izleyene hormon pompalayan gerçek dışı bir şeydi. Ergen gençliğimin bütün enerjisiyle âşık olmuştum bu muhteşem dişiye... Sonunda efsaneyi ben de keşfetmiştim, yaşadığım şiddetli fırtınayı özendiğim aşk sayıyordum. Ne var ki kısa süre sonra Love Story’de tahta göğüslü, kara kuru, düz saçlı Ali Mac Graw’a filmdeki acıklı ölümüne sahi sahi ağlayarak, inanılmaz bir duygu bağıyla bağlandığımı fark ettiğimde yaşamımın en büyük içsel çatışmasına girecektim. Bu hal ondan sonraki yaşamımın olağanı olacak, hemen bütün aşklarımda bu iki figür yanyana, uzun süre yükseklerdeki “Mehlika Sultan” olacak, birini tercihte hep zorlanacak, birini bulduğumda ötekini deli gibi özleyecektim. Bir ara o devir Karadeniz’de çok yaygın olduğu üzere iki tiple de evimi ve geleceğimi süslemeyi bile düşündüğümü anımsamak şimdi beni ne güldürüyor. Bu Anita Ekberg travmasını ancak üniversite yıllarında, ortasına düştüğüm devrimci isyanın yol arkadaşlığında biraz kıracaktım. Artık benim seçimim ruhu olan kadın, konuşabildiğim, benimle birlikte ortak düşmana karşı dövüşecek kızlar üzerineydi. Ötekinde beyin bile az gelişmiştir… diye düşünüyor, bütün sarışın, sağlıklı ve gürbüz kadınların günahını alıyor, niyeyse elini tutmak, dans etmek olarak gördüğüm, öpüşmeyi bile ırz düşmanlığının ilk tohumu saydığım Ali Mac Graw modeli sevgililerimle itişe kakışa güya aşk denemeleri yapıyordum, çoğu yazma yanımın ilk dersleri olan mektuplarla. Sabahtan akşama değin kollarımıza kramp girecek dende hiç bırakmadan el ele dolaşırken ya da Kızılay’dan Çankaya’ya tüm pastanelerde tabure doruğunda kukumav kuşu gibi birbirine sabitlenmiş ama nasıl keyifle ama nasıl içlene içlene bakarken, arada bir beynime baltayla saldıran Vandal benzeri Anita Ekberg’i lanetli bir düşünceyi, utanılacak kirli bir şeymiş gibi kovalamaya ne çok uğraşmıştım. Sonraki yıllarda kadın imajımda çok etkili olacaktı Anita Ekberg. Sinema dünyası ise salt benim değil dünyanın gösterdiği ilgiyi iyi okumuş ardı ardına benzerlerini piyasaya sunmuştu. Raquel Welc, Birigitte bardot, Sophia Loren, Ursula Andress gibi… Deprem gibi salladıydılar dünyayı. Şimdi hiçbirinin adı anılmaz oldu. Birbirinden güzel ve çekici, ortak paydaları çok güçlü, sağlıklı bir kadın bedeni ve ameliyatla estetiğin henüz anılmadığı o dönemde bütün dünyanın emzikli çocuklarının önünde aşkla sıraya gireceği dende görkemli göğüsleri olan, aralık, etli mürdüm eriği dudaklarından biçimli dişleri gözüken, çocuksu yüz hatlarıyla masum, ama çok seksi bir vücutla alabildiğine kışkırtıcı onca kadın, sinemada boy gösterdi ama hiçbiri ona yetişemedi... ve nasıl olduysa hepsi de Anita Ekberg'le birlikte sır oldu… ALAİN DELON’U orta boy sakallı bir teyzeye dönmüşken de gördüm, aralarından en çok beğendiğim yerlilerden Cüneyt Arkın’ı şimdi görünce sanki kendi geleceğimi bir kâbusta görmüşüm gibi ağlayasım geliyor. Yılmaz Güney’in bozulmadan erken ölümünü onun adına büyük şans görüyorum. Hala dimdik duran sanki batoks banyosuna yatmış gibi yaşlanmayan Kadir İnanır’a ise niyeyse felaket içerliyorum. Arada bir batoksla matoksla desteklenip gençleşmiş halle, arada bir de olduğu gibi virane , bir aşka aday, bir emekliyim diyerek görünen ötekilere ise sadece gülüyorum. Orson Wels’in “ I know what it is to be young,” en sevdiğim şarkımdı yirmi yaşımda. Kırık İngilizcemizle tercüme ettiğimiz herkesin en güzel şarkısı, sanki yaşlılığı bilirmişiz gibi… Şimdiyse bir bizim söylediğimiz olmuş… Dün ölsen kimsenin genç demeyeceği, herkesin uzun yaşamış dediği ellili yaşlarda gençliğini, gençliğini de denmez, aklında kalanı taklit edenlerin şarkısı… Rodrigo’da öyle, Deniz Gezmiş’in son isteğiydi diyerek tanıyıp türkülerimizin ve uydurma aranjmanların yanına güçlükle sıkıştırdığımız uzun süre sadece entel bir konuk kalan o güzelim müzik nasıl şimdi vazgeçilmezimiz olmuş, türküler bu kez yabancılaşmış, anlayamıyorum. Daha da anlamadığım neden herkes Rodrigo’yu, Vivaldi’nin Dört Mevsimi’ni ıslıkla çalmıyor, Rasputin’i, Beyonce’yi, Paris Hilton’u, Lady Gaga’yı hatta Hadise’yi yeğliyor. Hadise’yi, Beyonce’yi gene anlıyorum, Anita Ekberg’in bir esintisi var üstlerinde, o hal her daim geçer akçe, evrensel bir karizmaymış demek ki, ama ötekiler neci? Daha görmediğimiz var mı, yaşlanmak buysa hiç güzel değil… Neyimiz varsa terk ediyor bizi, kitaplarımız, yazarlarımız, şarkılarımız, idollerimiz, kahramanlarımız, alıştığımız siyaset ve söylemler… Bildiklerimiz uzaklaşıyor, dünya tümüyle yabancılaşıyor; kendi ülkemizde sürgüne dönüyoruz. Gördüklerim, hissettiklerim hiç hoşuma gitmiyor. Çoktandır o bizi, biz onu unuttuk, yaşıyorsa bile acaba aşk bildiğimiz eski aşk mı? Denesek mi, kaygılarımızı aşıp? Belki bir daha hiç şansımız olmaz... Moda değişti diyelim, deneme izni verildi, iyi de... Kiminle... Yer çekimi tersine dönmezse eğer o “dam”ı ya da o adamı nereden bulacağız, hala hormon üreten... Aşk tek başına yapılamayan değil miydi? Yorulmak bir şey değil de korkum... ya aşk ölmüşse? İyisi mi riske girmemeli, biz müzik yapalım ya da kitap yazalım. Aslında görmediğimiz ne biliyor musun, on dakikalık bir eylem aşkı bina ediyorsa, bir evliliği otuz yıl, kırk yıl sürdürmek nasıl mümkün olur, insan eti onca ağırken? Onlar yanlış biliyor; madem ki aşk tek başına yapılamayandır, yani ötekini hep ister, o zaman başka bir sırrı var, aşk iki insanın hiç sorunsuz, gönülle paylaştığıdır. Neyi mi? Ayrıntı bizi küfre götürür, ama nesi varsa dersek, bazen bir HAYAT, bazen bir an paylaşmak, bazen 20'lerde de bazen 80'lerde de paylaşmaktır dersek özetlenmiş de olmaz mı? Boşversene sen, para kazandırmayana bakmazlar onlar; iyisi mi gel keyifli bir çay demle, en güzel giysilerini giyin, makyajını yap, oturup konuşalım, bu gece balkonda uyuyalım. O güzel şarkıyı da koy; “I know what it is to be young,” iyi gider bu geceye... Bakarsın ay da çıkar… *
- Nikolay Stepanoviç Gumilyov
Fark Edilmez Atlar Gibi * Ayırt edilemez atlar gibi, Acı dolu günlerimle parlıyor, Sanki tüm yaşayan güller soluyor, Ve tüm yaşayan bülbüller ölüyor. Ama o da üzgün ve üzgün, Tek mürebbiyem - aşkım , Ve saten derisinin altında, Zehirli kan şimdi hareket ediyor. Ve yaşadığım dünyada durursam , çünkü bir hayalim var: İkimiz de, iki kör çocuk gibi, Dağların kenarlarına gideceğiz, Bulutların çok beyaz ve yakın olduğu, Vadilerde sadece keçilerin koştuğu yer, Sonsuza dek solmuş gülleri aramak için, Ve cansız bülbülleri hatırlayın. Nikolay Stepanoviç Gumilyov 15 Nisan 1886 - 25 Ağustos 1921) Akmeizm hareketini kuran önemli bir Rus şair. İngiliz şairlerden Rupert Brooke ile çok fazla kıyaslanır. Yaşamı Donanma hekimi Stepan Yakovlevich Gumilyov ve Anna Ivanovna L 'vova'nın oğlu olarak Kronstadt 'ta doğdu. Çocukken lakabı şahin pençesiydi. Simgeci şairi Innokentiy Annensky 'in, öğretmeni olduğu Tsarskoe Selo gymnasiumda okudu. Sonra, Gumilyov, şiiri yazmak için kendisini teşvik edenin Annensky olduğunu söyedi. 8 Eylül 1902'de ilk yayını I run from cities into forest ( Rusça : Я в лес бежал из городов) isimli şiiriydi. 1905'te ilk şiir kitabı The Way of Conquistadors yayımlandı. Çad zürafalarından, Caracalla timsahlarına kadar konuları en fazla hayal edilebilen egzotik şiirlerdi. Gumilyov kitabıyla gurur duyduğu halde, eleştirmenler tekniği çok saçma buldular. Daha sonra deneyimsiz kişilerin şiirleriyle ilgilendi. 1907 ve sonrasında Nikolay Gumilyov özellikle İtalya ve Fransa olmak üzere kapsamlı bir şekilde Avrupa 'ya yolculuk yaptı. 1908'de yeni toplaması Romantic Flowers ortaya çıktı. Paris 'te kaldığı süre içerisinde edebi dergi Sirius'u yayımladı fakat sadece üç sayı sürdürebildi. Rusya'ya döndüğünde edebi sürekli yayın Apollon'a katkıda bulundu. O dönemde aslında varolmayan Cherubina de Gabriak 'a aşık oldı. Gabriak'in aslında iki insan için edebi bir lakap olduğunu öğrendi. Biri engelli bir öğretmen diğeri ise Maximilian Voloshin 'di. Bu mesele yüzünden 22 Kasım 1909'da Voloshin ile bir düello yaptı. Önceleri Flaubert ve Rimbaud 'u beğenen Gumilyov, Afrika 'yla büyülendi ve neredeyse her yıl oraya yolculuk yaptı. Etiyopya 'da aslan avladı, St. Petersburg Müzesinin antropoloji ve etnografya bölümü için Afrikalıların el işlerinden örnekler getirdi. Afrika temalarından oluşan Tent (1921) isimli derlemesi şiirinin dönüm noktasıydı. Şairler Loncası 1910'da Gumilyov simgeci şairi ve filozof Vyacheslav Ivanov 'un etkisi altına girdi. Akşam toplantılarında onun şiir üzerine görüşlerini benimsedi. Eşi Anna Ahmatova 'da İvanov'un partilerinde ona eşlik etti. Gumilyov ve Akhmatova, 25 Nisan'da evlendi. 18 Eylül 1912'de Rusya'nın en popüler tarihçisi olacak Lev Gumilyov doğdu. Rus simgeciliğinin belirsiz gizemciliğinden hoşnutsuz, Rus şiirleride yaygınlaştıktan sonra, Gumilyov ve Sergei Gorodetsky, batı Avrupa'nın Orta Çağ 'a özgü loncalarından ilham alarak şairlerin sözde loncasını kurdu. Onlar, şiirin tıpkı mimarinin ihtiyaç duyduğu gibi ustalığa ihtiyaç duyduğu bir görüşü benimsedi. İyi bir şiir yazmayla bir katedrali inşa etmeyi kıyasladılar. Bu grubun ideallerini betimlemek için, Gumilyov 1910'da The Pearls ve 1912'de the Alien Sky yayınladı. Hareketin en dikkat çekici ve dayanıklı ürününü Osip Mandelstam Stone (1912) isimli şiir derlemesiyle yaptı. Akmeizmin ilkelerine göre, herkes yeteneğine bakılmaksızın yüksek kaliteli şiir üretmeyi öğrenebilir. Sadece, loncanın ustalarını yani Gumilyov ve Gorodetsky'i izlemesi yetecektir. Onların kendi modeli, Theophile Gauthierdi ve Fransız Parnasse 'ının temel ilkelerinden yararlandılar. Bu yol, Gumilyov'un şiirlerinin rengarenk ve egzotik konu içeriğiyle birleştirdi, loncaya büyük sayıda amatör şair katıldı. Gayri resmi olmasına rağmen birkaç büyük şair, özellikle Georgy Ivanov ve Vladimir Nabokov , Gumilyov'un okulunu geçti. Savaş tecrübeleri I. Dünya Savaşı başladığı zaman, Gumilyov, büyük bir istekle Rusya 'nın seçkin tabaka süvari takımına katıldı. Cesareti için iki St. George Haçı nişanıyla mükafatlandırıldı (24 Aralık 1914 ve 5 Ocak 1915). Savaşla ilgili şiirlerinin olduğu derleme The Quiver (1916) adıyla toplandı. Rus Devrimi sırasında Paris 'te Rus seferberlik takımında hizmet etti. Tüm tavsiyelere rağmen Petrograd 'a döndü. Orada, Tabernacle ve Bonfire gibi birkaç yeni derlemeyi yayımladı. 5 Ağustos 1918'de Anna Ahmatova ile boşandı. Ertesi yıl tanınmış bir tarihçinin hiç evlenmemiş kızı Anna Nikolaevna Engelhardt ile evlendi. Daha sonraki yılları ve ölümü 1920 yılında Rus Yazarlar Birliğinin kurucu üyeliğini yaptı. Hiçbir zaman anti-komünist görüşlerini saklamadı. Halkın diğer tarafına geçti, yarı bilgili Bolşeviklerin küçümsemelerini umursamadı. 3 Ağustos 1921'de bir monarşist olduğu gerekesiyle Çeka tarafından utuklandı. Tarihçilerin çoğu bunun Çeka tarafından uydurulmuş br yalan olduğunu düşünür. 24 Ağustos'ta Petrograd Çekası Tagantsev Komplosu 'ndan sorumlu tuttuğu 61 katılımcının idamını emretti. Bu kişiler arasında Nikolay Gumilyov'da vardı. İdamların tam tarihleri, yerleri ve nereye gömüldükleri hala bilinmiyor. Rus şiirinde Gumilyov'un doğrudan etkisi şiddetliydi ama kısa sürdü. Nabokov bu düşünceyi Korney Çukovski 'in sadece çocuklar için şair olduğu gibi Gumilyov'un ergenler için şair olduğunu betimleyerek en iyi şekilde ifade etti. Onun en uzun soluklu derlemesi mistik tarzda yazılmış The Pillar of Fire" (1921)'di.
- Aşk Üzerine
AYCAN AYTORE * AŞK Aşk, insanlığın en eski sorularından biridir. Ne yalnızca bir duygu, ne yalnızca bir düşünce; hem bedensel hem ruhsal, hem bireysel hem toplumsal bir deneyimdir. Onu tanımlamaya çalışan filozoflar, şairler ve sanatçılar, aslında insanın kendisini tanımlamaya çalışmıştır. Çünkü aşk, insanın kendi sınırlarını aşma arzusunun en yoğun biçimidir. Felsefîk Yönü • Platon: “Şölen” diyaloğunda aşkı, insanın eksikliğini tamamlayan bir arayış olarak görür. Ona göre aşk, güzelliğin ve hakikatin peşinden gitmenin bir yoludur. Bu bakış açısı, aşkı yalnızca bireyler arası bir bağ değil, evrensel bir yükseliş olarak tanımlar. • Aristo: Daha dünyevi bir yaklaşım sergiler. Ona göre aşk, dostluğun en yüksek biçimidir; erdemli yaşamın temelidir. Aristo’nun bakışında aşk, toplumsal düzenin ve bireysel mutluluğun dengesiyle ilgilidir. • Modern düşünürler: Kierkegaard aşkı Tanrı’ya yönelişin bir sınavı olarak görürken, Sartre aşkı özgürlükler arasındaki gerilim olarak yorumlar. Bu farklılık, aşkın tek bir tanımı olmadığını, her çağda yeniden düşünülmesi gerektiğini gösterir. Edebî Yön • Divan edebiyatı: Aşk, ilahî olanla dünyevî olanın iç içe geçtiği bir metafordur. Sevgili, çoğu zaman Tanrı’nın bir yansımasıdır. • Modern Türk edebiyatı: Aşk, bireysel özgürlük, toplumsal baskı ve kimlik arayışıyla birlikte ele alınır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eserlerinde aşk, zamanın akışıyla birleşir; Oğuz Atay’da ise bireyin yalnızlığıyla çatışır. • Dünya edebiyatı: Shakespeare’de aşk trajedinin kaynağıdır; Dostoyevski’de ise insanın içsel çatışmalarının aynasıdır. Hayata Dokunan Yönü Aşk, yalnızca romantik bir bağ değildir. Dostlukta, sanatta, düşüncede bile kendini gösterir. Bir şehre duyulan sevgi, bir kitaba bağlanma, bir fikre tutkuyla sarılma da aşkın farklı biçimleridir. Bu nedenle aşk, hayatın en saf ve en karmaşık hali olarak kalır. Gerçek Aşkın İmkânı “Gerçek aşk” sorusu, aslında insanın kendisine yönelttiği bir sorudur. Gerçek aşk, belki de tanımlanamaz; çünkü her birey için farklıdır. Ancak ortak bir nokta vardır: gerçek aşk, insanı dönüştürür. Onu daha iyi, daha derin, daha özgür kılar. Bu dönüşüm olmadan aşk yalnızca bir heyecan olarak kalır; dönüşümle birlikte ise yaşamın merkezine yerleşir.
- Simone de Beauvoir
Simone Lucie-Ernestine-Marie-Bertrand de Beauvoir ; (9 Ocak 1908 – 14 Nisan 1986), Fransız yazar ve feminist filozof. Roman, felsefe politik ve sosyal deneme, biyografi ve otobiyografi yazarı, gazeteci. En önemli eseri 1949'da yazdığı, kadınların gördüğü baskıların bilimsel incelemesini yaptığı ve modern feminizmin temellerini kurduğu İkinci Cins (Le Deuxième Sexe) sayılabilir. Yaşamı Simone de Beauvoir 9 Ocak 1908'de Paris’te Georges Bertrand ve Françoise (Brasseur) de Beauvoir çiftinin kızı olarak dünyaya gelmiştir. Geleneksel bir ailenin büyük kızıdır. Otobiyografisinin ilk bölümünde (Bir Genç Kızın Anıları) dinine ve ülkesine bağlı ataerkil bir ailenin sorumluluklarla donatılmış kızı olarak yaşadığı dönemden bahseder. Kişiliğinin koyu Katolik annesinin ve bilinemezci babasının karşıtı olarak şekillendiği söylenebilir. Çocukluk ve ergenlik çağını etkileyen iki ilişkisinden biri kardeşi Helen diğeri arkadaşı Zaza ile olan ilişkisidir. Helen’in küçüklüğünden itibaren ona sürekli bir şeyler öğretmeye onu yetiştirmeye çalışmış ilişkisinde öğretici bir kaygı içinde olmuştur. Zaza ise trajik yaşamı ve ölümü ile Simone’nun karşılaştığı ilk sorunu oluşturuyordu. Matematik ve felsefede Baccalauréat sınavını geçtikten sonra Katolik Enstitüsü’nde matematik öğrenimi ve Saınte Marie Enstitüsünde yabancı dillerde yazın eğitimi gördü. Daha sonra Sorbonne’da felsefe eğitimi aldı. 1929’da seçkin Ecole Normale Superieure’ye kayıt olan ve Sorbonne’da kurs almakta olan Jean-Paul Sartre ile tanışır. Beavuvoir’un Ecole Normele’de eğitim gördüğü yanlış ve yaygın olan bir bilgidir. Ancak bu okuldaki Sartre ve felsefe grubundaki diğer insanlar tarafından iyi tanınmaktadır. 1929’da felsefede Agregation başaran en genç öğrenci olur. Sartre o yıl birinci olur, Simone ise ikinci. Sorbonne’da iken hayatı boyunca bilinecek lakabı Castor(Cesur)u edinecektir. 1943 yılında Simone, Konuk Kız (L'Invitée) adlı Rouen okulundaki öğrencilerinden Olga Kosakiewicz ile olan kronik lezbiyen ilişkisinin öyküsünü yayınladı. Bu öykü aynı zamanda de Beauvoir ile Sartre arasındaki karmaşık ilişkiyi ve ilişkinin bu üçlü ilişkiden nasıl zarar gördüğünü anlatır. Ve II. Dünya Savaşı'ndan sonra De Beauvoir, Sartre’ın Maurice Merleau-Ponty ve diğer arkadaşları ile kurduğu "Modern Zamanlar" (Les Temps Modernes) adlı politik gazetede çalışmaya başladı. De Beauvoir bu gazetede kendini geliştirdi ve ölümüne kadar editör olarak çalışmaya devam etti. De Beauvoir, Satre ve CHE Belirsizlik Ahlakı Üzerine (Pour Une Morale de L'ambiguïté, 1947) kitabında Fransız varoluşçuluğu etkileri fark edilmektedir. Kitapta çok sade bir biçimde Sartre'ın olmak ve hiçlik felsefeleri arasındaki geniş açıyı gösteDrmektedir. De Beauvoir bir biseksüeldir; ancak bir seminerde Nelson Algren’le tanıştığı 1947 yılına kadar orgazma ulaşamadığını belirtmiştir. Chicago’da Beauvoir, Algren ile ilişkisinde ilk orgazmını yaşar. Bu Fransa’da iki ayrı kitap olarak basılan İkinci Cins kitabına da ilham olur. Bu çalışma Amerika’da da The Second Sex olarak yayıncı Alfred A. Knoph’ın karısı Blance Knopf‘un tavsiyesi üzerine Howard Parshley tarafından çevrilerek yayınlanır. Kadın: Efsane ve Gerçek Simone de Beauvoir önce Kadın: Efsane ve Gerçek adlı denemesini yazar. Bu denemesinde erkeklerin kadınları, erkekleri yanlış havalara, izlenimlere sokan gizemli “diğer”ler olarak gördüğünü iddia eder. Ve erkeklerin, bu “diğer” olma durumunu, kadınları ve onların problemlerini anlamadıklarına, onlara yardım etmediklerine hatta onlara uyguladıkları baskılara bir neden olarak kullandıklarını iddia eder. Bu durumun tüm toplumlarda klişeleşmiş bir hal aldığını ve her zaman hiyerarşiyi elinde tutanların güçsüzleri “diğer” olarak tanımladığını ve onları etraflarında dolaşan karanlık gölgeler olarak nitelendirdiğini savunmuştur. Bu durumun sınıflar arasındaki ilişkilerde, dinsel, ırksal ayrımların mücadelesinde her türlü karşıtlıkta görüldüğünü ama hiç karşıtlıkta “diğer” nitelendirmesinin ve “diğer”e yaklaşımın kadın-erkek ayrımındaki kadar klişeleşmiş bir hal almadığını, hayatın mevcut düzenine gerekçe olarak gösterilmediğini söyler. İkinci Cins Yazarın bu eseri 1949’da Fransa’da yayımlanmıştır. Freudcu yönleri ağır basan feminist bir varoluşçuluk göze çarpar. Varoluşçulukta olduğu gibi de Beauvoir temel prensip olarak var oluşun özden önce geldiğini kabul eder ve “Kadın doğulmaz kadın olunur.” prensibine ulaşır. Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir'un mezarları Araştırmaları diğer kavramı üzerine yoğunlaşmıştır. Kadınların diğer olarak tanımlanmasını ve mevcut sosyal konumunu, gördüğü baskının temeli olarak olarak nitelendirir. De Beauvoir tarihte her zaman kadının sapkın ve anormal canlılar olarak görüldüğünü iddia eder ve Mary Wollstonecraft’ın dahi erkekleri kadınlara ulaşmaları gereken ideal örnek olarak gösterdiğini ileri sürer. De Beauvoir “Bu durum kadınların kendilerini normalden sapmış, dışta kalan ve normale ulaşmaya çalışan canlılar gibi algılamalarını sağlayarak onlarını başarılarını sınırlandırmıştır.” der. Feminizme göre bu düşünce artık bir kenara atılmalıdır. De Beauvoir iddia eder ki kadınlar erkekler kadar ayrım yapma, seçme yeteneğine sahiptir ve böylece kendilerini geliştirmeyi seçebilir, kadını mevcut durumundan ileri götürebilir, kendi hayatlarının ve dünyanın sorumluluğunu alabilir. Ölümü ve sonrası 1981'de Sartre'ın acı dolu son yıllarını anlattığı Veda Töreni'ni (Cérémonie Des Adieux) yazar. Kendisi de Paris'te Cimetière du Montparnasse Mezarlığı'na, Sartre'ın yanına gömülür. Mezar taşında isimleri alt alta yazılır. Ölümünden sonra ünü yayılmaya devam eder. Sadece 1968’lerin post-feminizminin kurucusu olduğu için değil aynı zamanda akademisyen olarak ve varoluşçu Fransız düşün insanı olarak da ünü gelişerek yayılır. Sartre'ın üzerindeki etkisi her zaman görülür. Felsefe üzerine yazdığı birçok eserde de Sartre'ın varoluşçu etkisi görülebilir. Paris'te Seine Nehri üzerine yapılan bir köprüye yazarın adı verilmiştir. Eserleri Konuk Kız (1943) Pyrrhus ve Cineas (1944) Başkalarının Kanı (1945) Kim Ölecek? (1945) Her Erkek Ölümlüdür (1946) Belirsizlik Ahlakı Üzerine (1947) İkinci Cins (1949) Gün gün Amerika (1954) Mandarinler (1954) Sade’ı Yakmalı mı? (1955) Uzun Yürüyüş (kitap)Uzun Yürüyüş (1957) Bir Genç Kızın Anıları (1958) Yaşlılık (1960) Sessiz Bir Ölüm (1964) Les Belles Images (1966) The Woman Destroyed (1967) Hesap Tamam (1972) When Things of the Spirit Come First (1979) Veda Töreni (1981) Sartre’a Mektuplar (1990) Aşk Mektupları (Nelson Algren'e) (1998) Ödülleri 1983 Sonning Ödülü
- LALELER ARASINDA ZAMANIN DURUŞU
Zeki BAŞTÜRK * Merinos Atatürk Kültür Merkezi bahçesine adım attığımızda, aslında bir oyunun eşiğinde değil, başka bir dünyanın kapısında bulduk kendimizi. Rembetiko Efsanesi henüz başlamamıştı; ama sanki sahne çoktan kurulmuştu; doğanın kendi sahnesi. Bir çay molasının sıradanlığı, lalelerin arasında eriyip gitti. Beyazın dinginliği, kırmızının coşkusu, sarının iç ısıtan neşesi… Her biri ayrı bir duyguya dokunuyor, insanın iç dünyasında karşılığını buluyordu. Laleler yalnızca bir çiçek değildi o an; susarak anlatan, konuşmadan çoğalan bir dildi. İnsan kimileyin bulunduğu yerden taşar. Ben de öyle oldum. Bir an kendimi bir papatya bahçesinde sandım; doğallığın, yalınlığın , içtenliğin ortasında… Sonra bir gelincik tarlasına sürüklendim. Kırılgan ama baş eğmeyen bir güzelliğin içinde. Oysa ayaklarım hâlâ aynı yerdeydi. Demek ki insanın yolculuğu her zaman adımlarla olmuyordu; kimi zaman bir çiçeğin rengiyle, bir kokunun anımsattığıyla başlıyordu. Lale, bizim kültürümüzde sadece bir süs değil, bir anlamdır. Osmanlı’dan bugüne uzanan bir estetik, bir zarafet simgesi… Lale Devri ile anılan o incelikli yaşam anlayışı, belki de hâlâ bu çiçeğin narin duruşunda saklıdır. Her lale, geçmişten bugüne uzanan sessiz bir köprü gibiydi sanki. Düşüncelerim, şiirlerin izini sürmeye başladı. Laleyi anlatan dizeler, onu bir sevgiliye benzeten şairler, her yaprağında bir anlam arayan kalemler… Doğa ile edebiyatın bu iç içe hali, insanın ruhunda derin bir yankı bırakıyor. Çünkü bazı güzellikler yalnızca görülmez, anımsanır. Sonra anladım ki, beklediğimiz oyun aslında çoktan başlamıştı. Sahnesi toprak, oyuncuları lalelerdi. Biz ise sadece izleyiciydik; sessiz, hayran ve biraz da dalgın… Ve belki de en gerçek olan şuydu: İnsan bazen bir bahçede oturur, bir çay içer… ama aslında kendi iç dünyasında uzun bir yolculuğa çıkar. Ara sıra siz de bakın çevrenize. Kendi iç dünyanızda çıkın yolculuğa. Ne güzellikler bulacaksınız içinizde. Laleler gibi renkli, laleler gibi güzel geçsin gününüz. Zeki BAŞTÜRK
- Çok Yönlü Bir Sanatçı; Nobel Ödüllü Edebiyatçı Günter Grass
Günter Wilhelm Grass, (d. 16 Ekim 1927; Gdańsk, Polonya - ö. 13 Nisan 2015; Lübeck, Almanya), Alman yazar, heykeltıraş, ressam ve grafik tasarımcıydı. Grass, 1957'den itibaren Gruppe 47'ye üyesiydi ve 1959'daki ilk romanı Teneke Trampet ile, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Alman edebiyatının uluslararası alanda en saygın ve meşhur yazarı oldu. Günter Grass'ın bir yazar olarak eserleri ve bir entelektüel olarak toplumsal rolü, hem Almanya'da, hem de Almanya dışında akademik araştırmalara ve basının ilgisine konu olmuştur. Grass'ın eserlerinde en çok ele aldığı konular, memleketi Danzig'i yitirmek, kendisinin ve Alman toplumunun nasyonal sosyalist geçmişiyle yüzleşmek olarak özetlenebilir. Bir yazar olarak popülaritesini sık sık güncel siyasî ve toplumsal olaylar hakkında yüksek sesle görüş bildirmek için kullandı. Uzun yıllar boyunca Almanya Sosyal Demokrat Partisi'ni ve Alman Yeşiller'i seçim kampanyalarında bizzat destekledi. Günter Grass'ın eserleri çok sayıda dile tercüme edildi, bazıları sinemaya uyarlandı. 1999'da Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı ve başka ödüllerle de onurlandırıldı. Hayatı Ailesi ve kökenleri Günter Grass, Protestan bir bakkal ile Kaşup kökenli Katolik bir annenin oğluydu. Çocukluğu, Danzig'te mütevazı şartlarda geçti. Ebeveyni Danzig'in Langfuhr semtinde (bugün: Wrzeszcz) bir bakkal işletiyordu. Katolik annesinin etkisiyle, küçük yaştan itibaren kilisede gönüllü olarak hizmet etti. Başlangıçta Hitler Gençliği (Almanca: Hitlerjugend) konusunda pek hevesli olmayan, kendi ifadesine göre[3] ailesini hapsedilmekten koruyabilmek için 1944'te 17 yaşında gönüllü olarak Wehrmacht'a katıldı.[4] Gençliği ve askerlik vazifesi Günter Grass 15 yaşında Reichsarbeitsdienst'e (RAD) kaydolmuş ve ardından Luftwaffenhelfer'e, Luftwaffe'ye yardım elemanı olarak katılmıştır. Kasım 1944'te 17 yaşında Waffen-SS'e kaydolmuştur (yaş haddinden dolayı Wehrmacht'a girememiştir). Kriegsmarine'de denizaltı hizmeti için gönüllü oldu. Ancak Donanma tarafından kabul edilmedi ve onun yerine Şubat 1945'te 10. SS Panzer Tümeni "Frundsberg"e atandı ve 20 Nisan'da yaralanıncaya kadar tank topçusu olarak savaştı. 8 Mayıs 1945'te Marienbad'da Müttefik askerleri tarafından esir alındı ve 24 Nisan 1946 tarihine kadar bir Amerikan esir kampında kaldı. 2006 tarihli otobiyografik öyküsü Beim Häuten der Zwiebel başlıklı öyküsünde, Bad Aibling'de Joseph Ratzinger ile hayalî bir karşılaşmayı anlatır. Grass, esir alındığında kendisini Waffen-SS üyesi olarak ibraz etmiş, ancak 2006 yılına kadar yayınlanan biyografilerinde bu bilgiyi bir sır gibi saklamıştı. İlk defa 2006 yılında Beim Häuten der Zwiebel başlıklı kitabında bu bilgiyi vererek, itiraf etti. Ekim 2014'ten bu yana Lübeck'teki Günter Grass Haus, sabit sergiye "asker olarak Grass” başlıklı bölümü de ekledi. Diğer şeylerin yanı sıra, Grass'ın ait olduğu SS Panzer Tümeni'nin rotası, ayrıca savaş esiri dosyaları ve 1944'te Reichsarbeitsdienst formalı gençlerin fotoğrafları sunulmaktadır. Müzedeki bir bölümde, Beim Häuten der Zwiebel'in yazım süreci göstelirken, orijinal el yazmasının sayfaları da sergilenmektedir. Ayrıca, Klaus Wagenbach, 1963 tarihli günlüğünde Grass'ın kendisine Waffen-SS üyesi olduğunu söylediğini not etmiştir. Eğitim hayatı 1948'de Düsseldorf'ta taş ustası Julius Göbel'in yanında meslek eğitimini tamamladı. Meslek eğitiminin ardından 1948'den 1952'ye kadar Düsseldorf Sanat Akademisi'nde Josef Mages ve Otto Pankok'un atölyelerinde grafik ve heykel eğitimi aldı. Geçimini, Düsseldorf'un şehir merkezinde Andreasstrasse üzerindeki Zum Csikós adında bir barda kapı bekçiliği yaparak idâme ettiriyordu. Teneke Trampet'te cüce, çocuk kahraman Oskar Matzerath'ın gözünden II. Dünya Savaşı yıllarını anlattı. Ardından Joachim Mahlke ve onun elmacık kemiğini ölümsüzleştirdiği Katz und Maus başlıklı öyküsünü yazdı. Hundejahre, Örtlich betäubt, Der Butt, Die Rättin, Kopfgeburten oder Die Deutschen sterben aus, Ein weites Feld, Mein Jahrhundert ve Im Krebsgang diğer yapıtlarıdır. Kopfgeburten oder Die Deutschen sterben aus'da Almanlar'ın soylarını devam ettirme endişesini ele alan Grass, Ein weites Feld başlıklı romanında Berlin Duvarı'nın inşâsı ile yıkılması arasında geçen süreci yansıttı. 2004 yılında İstanbul'da Goethe Enstitüsü ve Milli Reasürans Sanat Galerisi'nin işbrliği ile Gravürler başlıklı bir sergi açtı.[9] Grass 13 Nisan 2015 tarihinde Almanya'nın Lübeck kentindeki bir hastanede öldü.[10]
- Ataol Behramoğlu
Yeni Aşka Gazel * Uçurumlardan geçerek gelirim sana Delice, uçarak gelirim sana Unutup kederle biteni nice kez Merak merak gelirim sana İçim şarkılarla dolup taşarken Dilim dolaşarak gelirim sana Aklım bir pazar yerinden karışık Gönlüm tepetaklak gelirim sana Yeniden öğrenmek için her şeyi Bildiklerimi unutarak gelirim sana Dünyaya henüz gelenden farksız Çığlık çığlık, çırılçıplak gelirim sana Kopar diye beni köklerimden yine Uçur diye ey aşk, gelirim sana 2002 Ataol Behramoğlu (2010) Ataol Behramoğlu * Doğum 13 Nisan 1942 (83 yaşında) Çatalca, İstanbul Meslek Yazar, gazeteci, şair Milliyet Türk Eğitim Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Ataol Behramoğlu (d. 13 Nisan 1942, Çatalca), Türk şair, yazar, çevirmen, akademisyen ve edebiyatçı. Hayatı 1942'de babasının askerlik görevini yaptığı Çatalca'da dünyaya geldi. Azerbaycan kökenli olan ailesinin soyadı Gürus idi. İlk şiirlerinde de takma adı olan "Ataol Gürus'u" kullanmıştır. Aile, soyadını daha sonra Behramoğlu olarak değiştirmiştir. Babası yüksek ziraat mühendisi Haydar Behramoğlu, annesi İsmet Hanım'dır. “Nihat Behram” olarak tanınan gazeteci ve şair Mustafa Nihat Behramoğlu, Diş hekimi Yusuf Turan Behramoğlu ve avukat Namık Kemal Behramoğlu'nun ağabeyidir. İlkokul üçüncü sınıfa kadar Kars'ta öğrenim gördükten sonra; ilk, orta ve lise öğrenimini babasının Ziraat Müdürü olarak görev yaptığı Çankırı’da tamamladı. İlk şiirleri "Ataol Gürus" adıyla Yeni Çankırı, Yeşil Ilgaz, Çağrı gibi yerel gazete ve dergilerde yayınlandı. 1960 yılında lise öğrenimini tamamlayan Ataol Behramoğlu, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde Rus Dili ve Edebiyatı Bölümünden 1966 yılında mezun oldu. 1962'de üyesi olduğu Türkiye İşçi Partisi'nin (TiP) örgütlenme çalışmalarına katıldı. Yükseköğrenimi sırasında Yapraklar, Dost, Evrim, Ataç gibi dergilerde çıkan şiirleriyle dikkat çekti. Bu dönemin şiirlerini bir araya getiren ilk şiir kitabı Bir Ermeni General, 1965'te Ankara'da Toplum Yayınevi'nce basıldı. Gençlik dönemi şiirlerinde Orhan Veli, Attilâ İlhan ve İkinci Yeni şiirinin ortak özellikleri etkindir. Gerçek şiir kimliği 1965-1971 arasında Papirüs, Şiir Sanatı, Yeni Gerçek, Yeni Dergi ve Halkın Dostları'nda çıkan şiirleriyle oluştu. Halkın Dostları'nı İsmet Özel ve Murat Belge ile birlikte çıkarmaya başlamışlardır. Fakat dergi 12 Mart askeri muhtırasının ardından kapatılmıştır. Behramoğlu'nun 1960'lar ve 1970'lerin ilk yılları boyunca Özel'le yakın bir dostluğu olmuştur. Behramoğlu'nun bu dönemde yazdığı şiirlerinde toplumcu, etkin bir edebiyat anlayışının örnekleri yer aldı. 1965'te yayımlanan “Bir Gün Mutlaka” adlı kitabı 60'lı yıllar toplumcu kuşağının manifestosu niteliğindeki şiirlerden oluşmaktaydı. Kitaplaşan ilk çevirisi “İvanov” (Anton Çehov) 1967'de basıldı. Mihail Yuryeviç Lermontov'dan ilk şiir çevirilerini de bu dönemde yaptı. Gerçekçi ve toplumcu şiir ilkelerine yönelerek şiielerini yeni tema ve biçim arayışlarıyla beslemiştir. 1970 yılında siyasi nedenlerle yurt dışına çıkan Behramoğlu, 1972'ye kadar Londra ve Paris’te yaşadı. Paris’te Louis Aragon ve Pablo Neruda ile tanıştı. Aragon’un yönetimindeki "Les Lettres Françaises"de, Abidin Dino çevirisiyle, "Bir Gün Mutlaka" dan bir bölüm yayımlandı. 1971’de Paris’te Théatre de Liberté’nin kuruluş çalışmalarına katıldı. İlk oyun "Légendes à Avénir / Geleceğe Masallar" için bölümler yazdı. 1972 yılında kurulan Barış Derneği'nin kuruluşunda yer aldı. Sovyet Yazarlar Birliği’nin davetlisi olarak 1972'de gittiği Moskova’da yaklaşık iki yıl kaldı. Bu dönemde Moskova Devlet Üniversitesi'nde stajyer olarak Rus Edebiyatı üzerine çalıştı. Daha önceki dönemin ürünü çevirileri (Puşkin, Bütün Hikâye ve Romanları, 1972) ve yurt dışı dönemin ürünü şiirlerden oluşan üçüncü şiir kitabı "Yolculuk, Özlem, Cesaret ve Kavga Şiirleri" 1974'te Türkiye'de yayımlandı. 1974'te af yasasından yararlanarak ülkeye dönen Behramoğlu, Muhsin Ertuğrul yönetimindeki İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda dramaturg olarak çalışmaya başladı. 1975'te kardeşi Nihat Behram ile çıkardıkları edebiyat-kültür dergisi “Militan” büyük ilgi gördü. Bu dönemde Ataol Behramoğlu’nun "Ne Yağmur…Ne Şiirler…(1976)", “Kuşatmada (1978)”, “Mustafa Suphi Destanı" (1979), "Dörtlükler" (1980) adlı kitapları yayımlandı. 1979'da Türkiye Yazarlar Sendikası genel sekreteri oldu. Rus aslıllı Ludmila Denisenko ile evliliğinden kızı Barış o yıl dünyaya geldi. 1980 darbesi sonrasında dramaturgluk görevinden ayrılmak zorunda kaldı. "Ne Yağmur…Ne Şiirler…"'in yeni basımının mahkemece “toplatılması ve imhası”na karar verilen Ataol Behramoğlu bir hafta göz hapsinde tutuldu; kitap daha sonra beraat etti. 1981'de "İyi Bir Yurttaş Aranıyor" başlığı altında topladığı şiirler Türkiye’de “siyasal kabare” türünün ilk örneklerinden biri olarak birçok kez izleyiciye sunuldu. Aynı yıl Yunanistan’da şiirlerinden seçmeler "Türkiye, Üzgün Yurdum, Güzel Yurdum" adıyla yayımlandı. Dünya şairlerinden Rusça, İngilizce, Fransızcadan yaptığı çevirileri "Kardeş Türküler" adlı bir kitapta topladı (1981). "Son Yüzyıl Büyük Türk Şiiri Antolojisi"'nin ilk çalışmalarına başladı. 1982'de Barış Derneği kurucu ve yöneticisi olarak tutuklandı, on ay tutuklu kaldı. Cezaevinde bulunduğu sırada, Asya-Afrika Yazarlar Birliği 1981 Lotus Ödülü'nü kazandı. 1983'te 8 yıl hapse mahkûm edildi. 1984'te ülkeden gizlice ayrılarak Fransa'ya gitti. Bir süre sonra pasaport verilmeyen ailesini de gizlice yurt dışına çıkardı. Hayatının 1989 yılında kadar süren bu döneminde Paris Sorbonne Üniversitesi'nde Rus edebiyatı ve karşılaştırmalı edebiyat konularında lisans üstü bir çalışma yaptı. 1986'da Paris’te ressam Yüksel Aslan ile birlikte Fransızca Türk edebiyatı dergisi “Anka”yı kurdu ve yönetti. Birçok ülkede katıldığı toplantılarda konuşmalar yaptı, şiirlerini okudu. Almanya’da "Kızıma Mektuplar" (1985), "Türkiye, Üzgün Yurdum, Güzel Yurdum" (1985) adlı şiir kitapları ve "Mustafa Suphi Destanı"nın yeni bir basımı yayımlandı. Şiirlerinden Macarcaya yapılan bir seçmeler 1988’de Budapeşte’de “Europa” yayınevince yayımlandı Antoloji çalışmalarına da devam eden Behramoğlu bu dönemde "Son Yüzyıl Büyük Türk Şiiri Antolojisi"; "Dünya Şiiri Antolojisi" (Özdemir İnce ile birlikte); "Çağdaş Rus Şiiri Antolojisi"'ni yayımladı. Ayrıca “Çehov-Bütün Oyunları (1. Cilt)”, şiir üstüne yazılarını bir araya getiren “Yaşayan Bir Şiir” (1986) ile “Eski Nisan”, “Bebeklerin Ulusu Yok” adlı şiir kitapları yayımlandı. Hakkındaki davaların beraatla sonuçlanması üzerine Haziran 1989'da Türkiye'ye döndü. Türkiye'ye dönüşünden sonra Pendik Belediyesi'nde kültür danışmanlığı, ardından Simavi Yayınları'nda editörlük yaptı. 90'lı yıllarda “Sevgilimsin” (1993) adlı şiir kitabını ve çeşitli yazılarını bir araya getiren, "İki Ateş Arasında" (1989), "Nâzım'a Bir Güz Çelengi" (1989), "Mekanik Gözyaşları" (1990), "Şiirin Dili-Ana Dil" (1997) yayımlandı. Aziz Nesin ile ilgili anılarını "Aziz Nesin'li Fotoğraflar" (1995); yurt dışı gezi yazılarını "Başka Gökler Altında" (1996) adlı kitaplarda topladı. Vera Tulyakova’nın anılarından ve Nâzım Hikmet'in şiirlerinden oluşturduğu "Mutlu ol Nâzım" adlı bir oyunu; belgesel bir oyun çalışması olan "Lozan” adlı eseri vardır. 1995’te Türkiye Yazarlar Sendikası Genel Başkanı seçilen şair; bu görevi 1999’a kadar iki dönem sürdürdü. 2002'de Türkiye P.E.N. Yazarlar Derneği "Dünya Şiir Günü Büyük Ödülü"'nü aldı. 2008 yılında şiirlerinden geniş bir seçmeler Amerika Birleşik Devletlerinde yayınlandı. Aynı yıl kendisine Rusya Federasyonunca uluslararası Puşkin Nişanı verildi. 1992'de İstanbul Üniversitesi'nde başladığı Rus Dili ve Edebiyatı öğretim üyeliğini 2003'te aynı üniversitede doçent, 2009'da Beykent Üniversitesi'nde profesör olarak sürdürdü. Şimdi İstanbul Aydın Üniversitesi öğretim kadrosundadır. Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarlığı yapmaktadır.KAFA Dergisinde yazıları bulunmaktadır. 2015 yılının Nisan ayında Behramoğlu'nun 50. sanat yılı sebebiyle İzmir Büyükşehir Belediyesi iki konser düzenlemiştir. Behramoğlu'nun Beşiktaş'taki Şairler Sofası'nda bulunan heykeli (Mayıs 2022) Eserleri Şiir Her Şey Şiirdir (1955) Bir Ermeni General (1965) Bir Gün Mutlaka (1970) Yolculuk Özlem Cesaret ve Kavga Şiirleri (1974) Ne Yağmur... Ne Şiirler... (1976) Kuşatmada (1978) Mustafa Suphi Destanı (1979) Dörtlükler (1983) İyi Bir Yurttaş Aranıyor (1983, Ankara Sanat Tiyatrosu tarafından oyunlaştırılmıştır.) Türkiye Üzgün Yurdum, Güzel Yurdum (1985) Kızıma Mektuplar (1985) Şiirler 1959-1982 (1983) Eski Nisan (1987) Bebeklerin Ulusu Yok (1988) Bir Gün Mutlaka-Toplu Şiirler I (1991) Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var-Toplu Şiirler II (1991) Kızıma Mektuplar-Toplu Şiirler III (1992) Sevgilimsin (1993) Aşk İki Kişiliktir (1999) Yeni Aşka Gazel (2002) İki Ağıt (2007) Beyaz İpek Gibi Yağdı Kar (2008) Okyanusla İlk Karşılaşma (2008) Hayata Uzun Veda (2008) Ne Çok Hain (2017) Bir Çocuğa Layık Olmak (2018) Deneme-İnceleme Yaşayan Bir Şiir (1986, eklerle yeni basım 2007) Şiirin Dili-Anadil (1995, eklerle yeni basım 2007) Utanıyorum (1996) Mekanik Gözyaşları (1997) Nazım'a Bir Güz Çelengi (1997, eklerle yeni basım: Nazım Hikmet-Tabu ve Efsane (2008)) İki Ateş Arasında (1998) Kimliğim İnsan (1999) Başka Bir Açı (2000) Gerçeklik Duygusunun Kaybolması(2001) Rus Edebiyatı Yazıları (2001) Rus Edebiyatında Puşkin Gerçekçiliği (2001) Kendin Olmak ya da Olmamak (2003) Yeni Orta Çağın Saldırısı (2004) Biriciktir Aşk (2005) Rus Edebiyatının Öğrettiği (2008) Sivil Darbe (2009) Benim Prens Adalarım (2010) Yolculuk, cesaret ve kavga şiirleri Anı Aziz Nesinli Anılar (2008) Gezi Başka Gökler Altında (1996, eklerle yeni basım 2010) Yurdu Teninde Duymak (2008) Oyun Lozan (1993) Mektup Genç Bir Şairden Genç Bir Şaire Mektuplar (İ.Özel'le mektupları, 1995) Şiirin Kanadında Mektuplar (M.Demirtaş'la mektupları, 1997) Çocuk Yiğitler Yiğiti ve Uçan At Masalı (şiir-masal) Dünya Halk Masalları (çeviri-uyarlama) Düşler Kuruyorum (kitapta bölüm) M.Zoşçenko-Lastik Papuçlar (çeviri) Antoloji Büyük Türk Şiiri Antolojisi (2 cilt, 1987, eklerle yeni basım) Dünya Şiiri Antolojisi (4 cilt, 1997 Ataol Behramoğlu-Özdemir İnce) Çağdaş Bulgar Şiiri Antolojisi (1983, Özdemir İnce-Ataol Behramoğlu, eklerle yeni basım 2008) Çağdaş Rus Şiiri Antolojisi (eklerle yeni basım, 2008) Uçur Diye, Ey Aşk (Tematik Aşk Şiirleri, 2007) Çeviri Anton Çehov-Büyük Oyunlar (İvanov-Orman Cini-Vanya Dayı-Martı-Üç Kızkardeş-Vişne Bahçesi) Aleksandr Puşkin-Bütün Öyküler, Bütün Romanlar Aleksandr Puşkin-Seviyordum Sizi (şiirler) Aleksandr Puşkin-Erzurum Yolculuğu Maksim Gorki-Yaşanmış Hikâyeler Maksim Gorki-Bozkırda İvan Turgenev-Arefe Mihail Lermontov-Hançer (şiirler) Jose Marti-Göklerde Eriyip Gitmek İsterdim (şiirler) E. Babayev-Nâzım Hikmet V. Tulyakova-Nâzımla Son Söyleşimiz A. Fevralski-Nâzım'dan Anılar S. Viladimirov, D. Moldvaski-Mayakovski A. M. Şamsuddinov-Türkiye Ulusal Kurtuluş Savaşı Tarihi Fyodor Dostoyevski-Puşkin Üzerine Söylev Şiir Kitapları Aşk İki Kişiliktir Yarım Yüzyıldan Şiirler Bir Gün Mutlaka Kızıma Mektuplar Şiir Hayatın Neresinde? Ödülleri 1981 - Asya-Afrika Yazarlar Birliği Lotus Ödülü 2002 - PEN Yazarlar Derneği Dünya Şiir Günü Büyük Ödülü 2008 - Rusya Federasyonunca Uluslararası Puşkin Nişanı 2010 - Kabataşlılar Derneği Yılın En İyileri Ödülü 2011 - 14. Altın Portakal Şiir Sempozyumu Onur Ödülü 2014 - Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği, Aydınlanma Onur Ödülü 2016 - Avrupa Homeros Şiir ve Sanat Madalyası Ödülü 2016 - Eminescu Uluslararası Akademisi tarafından düzenlenen Uluslararası Şiir Festivali'nde Mihai Eminescu Nişanı ve Opera Omnia Ödülü 2021 - ADD Yılın Atatürkçüsü Ödülü (edebiyat dalında) 2024 - Yüzyılın Aydınlık Yüzleri
- BİT PAZARI
KILIÇDAROĞLU'nun CUMHURBAŞKANLIĞI ADAYLIĞI ve AKŞENER'in BÜYÜK DESTEĞİ * 24 Eylül 2022 / KILIÇDAROĞLU, CHP'YE seslendi: Arkamda mısınız? İlk güçlü ses Meral AKŞENER'den geldi: Kılıçdaroğlu'na herhalde ölünceye kadar şükran duyacağım, dedi. Bu erkek kıtlığında gel de erkek gibi kadın deme... Akşener aylar öncesi de söylemişti; ben başbakan olacağım diye... Bu açıklamanın Türkçesi, Kılıçdaroğlu ne derse ordayız, demekti. Peki Kılıçdaroğlu, kimden ses almak istedi? Kılıçdaroğlu için herşeyi söyleyebilirsiniz, ama Türkiye tarzı siyaseti bildiğini söylemeyin; yani kurnazlığı, yani kızım sana diyorum gelinim sen işit demeyi...bilmez. İnsan kendini geliştirir diyeceksiniz, ne var ki fıtratında varsa sınırları zorlar. O Erdal İnönü gibi kazaen gelmiş, ama aldığı misyonu da en iyi yapmaya çalışan " iyi bir adam". Ecevit gibi hitap yeteneği de yok ki süsleyip anlatsın. Peki Kılıçdaroğlu'nun nesi iyi? Herhalde seçme şansınız olsa "komşum olsun" diyeceğimiz biri... Sadece o kadar... Ne Gandi ne de KİNG... Ülkenin içine düştüğü bu türbülans haline ve kuralsız siyasetine "iyi insan" olmak yetmeyecektir ama suyun başını tutan bunlar, kimseye yer açmazlar ki. Son ana değin ümidimi yitirmedim, sol hareketi de toplayacak, Kılıçdaroğlu'nun da evet diyeceği bir karizmatik lider çıkar, dedim ama görünen eldekiyle idare edilecek; o zaman tek adamlığın sınırsız güçlerini kullanabilecek bir geçiş sürecinde güç sarhoşu olmadan verdiği sözü tutmaya en yakın adamdır Kılıçdaroğlu... ve bu kısır koşullarda bir şanstır da... Cumhurbaşkanlığını üstlenecek ve tekadam olmanın marifetiyle herşeyi eski haline getirip yeniden seçim isteyecek... Buna emin olan 6'lı masa da beklentilerini ve umudunu o güne değin saklayacak. Akla yakın... Akla yakın olmayan mutfakta oluşan yangının bütün apartmanı sarmasının önüne kim geçecek? Sadece faizi artırmak yetecek mi? Ortaklar bunun getirdiği tepkilerin depresyonunu kime yıkacaklar? Bir dahaki seçimde CHP diye bir parti bile kalmayabilir. Kuşkusuz iyi niyetli CHP'liler de bunun farkında, kaygılılar. Bazıları da var ki başka hesaplarda... İşte bu nedenlerle KILIÇDAROĞLU'nun muhatabı, gerçekten de çatlak sesleri çoğalan CHPlilerdir. Bu onun köprüden önce artçılarına son soruşu ve güven oylamasıdir. 6'lı gruptan geriye kalanların, özellikle DEVA ve GELECEK partililerin açıklamalarında her seferinde dedikleri gibi ayrı aday çıkaracaklar, ki bu adet yerini bulsun diye yapılacak ya da seçmene diyet ödenecek, yoksa CHP seçmeninin aklının yatmadığı birinin kazanma şansının olmadığını bilmeyen mi var, ikinci tura kalırsa en çok oyu alan da anlaşacaklar. Bu ileride oluşacak kaçınılmaz ayrışmayı da öteleyecek doğru adım da olacaktır.... KILIÇDAROĞLU, ülke gerçeğinde dengeleri değiştirecek yeni bir durum ortaya çıkmazsa, muhalefet açısından bu seçimde cumhurbaşkanlığına en yakın duran, varolanların içinde en doğru aday olacaktır. Aynı biçimde seçime kendi adayıyla katılacak gibi duran HDP de KILIÇDAROĞLU'na çok da soğuk bakmayacaktır, hele seçim ikinci tura kalırsa... Mansur Yavaş'a olduğu gibi dışarıdan destek verecek bir HDP'ye, İYİ Partinin de itiraz etmeyeceğini de düşünmek mümkün. Bekleyip göreceğiz. Şu kesin bu seçim Cumhuriyet tarihinin hem en heyecanlı hem de en renkli seçimi olacak.
- YAZAR OLACAK ÇOCUK
YAZMA DEPRESYONU ve YÖRESEL SAĞALTIMI * ŞENOL YAZICI* * Yenilsek de, Cümle Alemin Alkışlayacağı Görkemli Ölümler Olacaktır Bizimkisi * Yetmişli yıllarda, kitaba göre, Tanrının, yeryüzüne inse seçecek olduğu bir mesleğe başlamıştım: Öğretmenliğe. Yaşım daha henüz on altıydı. Bizim kuşak, hepsi de ithal olsa da, kraldan daha kralcı sarıldığı uzun saçları, mini etekleri, dünyayı değiştirmeye kararlı düşünceleriyle, Müslüman mahallesinde salyangoz satan akılsız tüccarlar örneği yaşam gerçeğinin dışında bir yerlerdeydi. Yani uyum bile tek başına teslimiyetti ve düşkünlüktü. Oysa akıl, yaşama uyum kabiliyetidir ve güya biz, her dem çok akıllıydık. Sivas’a yürüyerek on iki saatte ulaştığım bir köyde öğretmendim. Sorarsan Tanrının seçeceği mesleği yapıyordum. Oysa hiç itibarım, önemim yoktu. Ne bilinen anlamda okulum vardı, ne de görünen öğrencim. Bir ahırı hem okul, hem evim yapmıştım, görmek istersem öğrencileri de tarlada ya da hayvan güderken bulabilirdim. Mesleğini aldığımız Tanrıya gösterilen saygıyı beklemesek de sonuçta biz burada devleti temsil ediyorduk, hani sahibinden dolayı köpeğine itibar edilir ya ona benzer bir itibara da razıydık, ama yoktu. Davranışta ve konuşmada siyaset bilmeyen bir gencin, tarlada çalıştırdıkları çocuklarını okula göndermeleri için sıkıştırdığı köylüyle iletişiminin iyi olması zaten zordu. Gidip şikâyetçi olduğum devletin de onca sıkıntısı içinde ben neydim ki? Gördüğün eğitime, savunduğun tüm görkemli ideallere, ettiğin büyük sözlere karşın gerçeğin aynasında ağırlığın, boyun, kilon belliydi: Sen hiçtin, sen yoktun. Ne yapardın? Düşünürdün... Gücü sınırlı olan ama anlayan insanın düşünmesinin ve ortaya çıkan çaresizliğinin tanımı yoktur. O çıldırtan donmuşluğu anlatacak söz yoktur. İşte anlatma arzusu ve yazma sıkıntısı o zaman başlar. Bir başladı mı da durmaz… Sonsuza değin kanarsın. Ahırdan bozma okulum ve evim de yazmaya başladım. Yara deşildi. Hiçlikten duyduğum kilitlenme, akışkan bir şeye, değişik de olsa bir eyleme dönüştü: Bir başkaldırıya. O dünyada iyilik asla yenilmiyordu, o dünya hakça dönüyordu. Yaşamın kendindeki hiçbir saçmalığa ve eşitsizliğe izin vermiyordu. Bu gerçekçi bir edebiyat değildi. Gerçekte yenenler ve yenilenler, ezenler ve ezilenler hep vardır ve eşitlik sadece rastlantıdır. İyi de edebiyat, yani kurmaca hayat, gerçek hayatla örtüşmek zorunda mıydı? Öyle başladık. Yazmasak, duyduğumuz haksızlık duygusuyla sokağa çıkıp, suçlu bu, diyeceğimiz birilerini yok etmeyi düşünebilirdik. Bize karşı ve acımasız olan dünyaya, aynı silahlarla saldırabilirdik. Oysa biz, yarası neyse sağalmış, sorunu neyse giderilmiş bir dünya da, tüm insanlarla birlikte yaşamak istiyorduk. Nihayet yenilmediğimiz dünyalar yaratmak için… ya da yenilsek de, cümle alemin alkış duyacağı görkemli ölümler olacaktı bizimkisi, onun için yazdık. Hiçbir şey olmasa da kendi ruhumuzu kendi tükürüğümüzle iyileştirecektik. Öyle yazdık. Yazarken aklımızın kenarında bile değildi yayınlamak. Oysa bu hastalığın 4. ve en son evresi buymuş. *** Son gemi, bir öncekine bakarak yapılır, her adım, bir sonrakini getirir. Gün oldu, yazdıklarımız kalıcı olsun dedik, birileriyle paylaşmak istedik. Gün oldu, yaralarımızı iyileştirme alçakgönüllülüğü, başkalarının yaralarını da iyileştirebiliriz öz güvenine dönüştü, kim bilir. Her ne ise derdimiz paylaşmaktı. Yazdığını paylaşmak kitapla olurdu. Hesaplamadığımız, engin aklımızla göremediğimiz, aynamızdaki kör nokta orasıydı. Biz, kör noktaları yığınla olanlardan olmasaydık, onca kurmaca yaşamı üretecek kadar işlek aklımızla en azından ilk depremde yıkılacak hanlar, hamamlar diken müteahhitler, bankaları deveyle götüren tüccarlar, halkını birbirine kırdıran politikacılar olurduk. Anlayamadık. Hepimiz, önce o duvara tosladık, sonra biriktikçe biriktik. Bu ülkede bankazedeler, depremzedeler kadar, yayıncızedeler de vardır. *** Biz yeni yazanlar ordusu, belki başka ırmaklardan geliyorduk, belki başka savaşların yenikleriydik ama ortak bir yana sahiptik: İster aşkımızı, ister dünyamızı bizi yenen neyse onu, terk etme değil, daha yaşanır kılma derdindeydik ve tek silahımız düşüncelerimizdi; yani yazdıklarımız. Gene hiçtik. Oysa şimdi kelli felli adamlardık, fakültelerimizi de bitirmiş, az da olsa para da kazanmış, birkaç milletvekili de tanıdığı olan insanlardık, az mı? Niye, bizi kimse bando mızıkayla karşılamadı? *** Burma bıyıklı, altın kolyeli, altın dişli, göbeğine kadar açık yakalı, purolu, yatlı katlı birileriydi ya da çulsuz, bastığı her kitapta milyarderlik hayalleri kuran bir tezgahtardı yayıncı. Ve kitapla, sanatla ilgisi, göğün denizle ilgisi kadardı. O bir tek şey bilirdi. Yazarın emeğinden daha zengin olmak… İlk tanımlama buydu ama gerçek bu değildi. *** Bizdeki her yaşam yorgunu ki daha çok ilk gençlikte çıkar ortaya bu tipler, duyarlı bir ruh yapısına sahipse ve azıcık da mürekkep yalamışsa her yenilgisinde kaleme kâğıda sarılır. O yüzden şairi de, yazanı da hayli çok bir toplumuz. Hal budur ya, sövgülerdeki başarımızı bir yana koyarsak, anlatıda şöyle ele gelir çok ürün ürettiğimiz de söylenemez ya. Yine de yazdığımızı yayınlatırsak yetkinliğimiz perçinlenecek gelir bize. Oysa yüz bin basılıp da kapağı bile açılmayan birçok kitabın yanında, adamın birinin el yazması kitabının, ortaçağın karanlığından bu güne bir deha ürünü olarak taşındığını görünce, tek başına kitabın basımının başarının kanıtı olmadığının da fark edilmesi gerekir ya, nerde? *** Yayıncılık tıpkı bakkallık, konfeksiyonculuk, meyhanecilik gibi bir ticari iştir. Ulvi değerlerle donanmış, insanlığı karşılıksız aydınlatmak derdinde olan kutsal makamlar değildir. Para kazanmak hem meşru hakkı, hem de tek mantığıdır. Bunu da kitap satarak yapacaktır. Ticari anlamda kitap nedir? Birilerinin en az bir yılda ürettiği, bir harcanarak beş ya da on beş kat arası fiyatla tüketilebilen, solmayan, modası geçmeyen, çürümeyen, bin yıl sonra da değerli olan, iç çamaşırının en iyisinden daha çok sürümü olan bir meta. Fiyatı nasıl paylaşılır: On beş yeni Türk liralık bir kitabın, beşi dağıtım şirketine gider, biri matbaa, dizgi, kapak ve benzerlerine gider, geri kalan yayımcıya, hani durmadan ağlayan yayımcıya, biri de, evet sadece biri yazara kalır. Ki bu yüzde sekizlik, onluk oran demektir ki, çok az yazara nasiptir. Bu ideal haldir. Ülkemde asıl yaygın hal şudur ki, yukarıdaki üretim ve paylaşım tablosu hemen hemen aynı olsa da, bir yanı eksiktir. Bu bire on beş veren altın yumurtlayan tavuktan çok az yayıncı zengin olur: Çünkü çoğu kitap aradaki dağıtımcı ve perakendeci ikilisinde yok olur, geri dönmez. Yayıncı nedir ve kaç tiptir? Yayıncı meşru yoldan kazanç sağlayan her hangi bir tüccardır. Genel de üç tip olurlar. Biri şöyle ya da böyle kitap, matbaa işine bulaşmış, yani çekirdekten gelme ve sonunda kendi işini kurmaya karar vermiş, bakmış ki, bir milyona mal edilen bir kitap on beş katına satılabiliyor, dünyanın en karlı işi olarak görmüş ve o işe soyunmuştur. Onun yazmayla çizmeyle ilgisi, fatura yazmaktan öte değildir, bu birinci tip. İkinci tipse, yayıncının duvarında yığılmaktan yorulan yazar, o dünyaya mutfaktan dalmaya karar verir. Açar dükkânını, önce kendi kitaplarını basar, ardından başkalarınınkini. Kısa bir süre sonra ticaretin kurallarını işletmesi gerekliliğini, alacaklılar hatırlatmaya başlayınca o da para kazanmaya karar verir. Verir ya, ticaretin hiç katlanamadığı, ütopik felsefeli bir tüccar yazardır. Üçüncü tipse, parası vardır, karlı bir iş peşindedir, kitabı seçer. Yeryüzünde bire on beş verecek, at yarışı dışında başka hiçbir uğraş yoktur ki at yarışında kaybetme olasılığı da vardır. Ve para kazanır. Üç tip yayımcının da ortak özelliği, kitabı üretenin yüzde on çevresindeki hakkından mümkün olduğunca kısmaktır. Yazarlar kaç tip olur: Bir gerçekten iyi yazanlar, orta halli yazanlar, kötü yazanlar. İyi yazanlara yayınevleri kapılarını açar. Orta hallilere ara sıra, kötülere ve de yenilere hiç bakmaz. Bu tanımlama da doğru değil. Bizdeki yayınevlerini, bir ikisi dışında, iyi yazmak, kötü yazmak hiç ilgilendirmez. Yeni yazarla ya da eski yazarla hiç ilgilenmediği gibi. Sadece o kitabın satıp satmayacağıyla ilgilenir. O nedenle, bir eski tanınmış dansözün yazdığını, Nobel alacak bir kitaba haklı olarak yeğler. Çünkü bizde o okuyucu vardır, futbolda iyi olanın, kitabında iyisini yazdığı sanılır, Kız Tavlama Sanatı’nı okursa tüm kızları ayartacağını, Saç Çıkarma Yöntemleri’ni okursa sırma saçları olacağını sanır. Okur tipi bu olunca geriye yayıncının yapacağı hiçbir şey kalmaz. O mantığını yürütür; ben bir iş yeri çalıştırıyorum, emeğim para kazanabilmek için, satmayan kitap Nobel alsa bana ne? Peki, kimi zaman çıkan, niteliğini tüm dünyaya kanıtlamış iyi kitaplar bizde nasıl çıkıyor? Çok basit: O niteliğini kanıtlamak sırasında ve süreçte kendi reklamını da yapmış olduğundan, yayınevi de satacağına kesin gözüyle bakar ve o kitabı dünyanın telifini ödeyerek alır basar. Ya da çalarak, yani korsan basar. Genelde tüm Türk yazarların ortak özelliği de, her yazanın yazdığına yüz yılın en iyisi gözüyle bakmasıdır. Doğal olarak da ne olursa olsun kitabını bastırmak temel amacıdır. Ne var ki bunun ekonomik giderini kendisi değil başkasının üstlenmesini bekler. Başkası da garantisi olmayana neden yatırım yapsın? Çıkmaz sokak ve yığılma da orda başlar. O zaman yeni yazan, ne yaparsa en doğrusudur? Satacağı kesinleşene değin, dergilerde gazetelerde yazmalı. Kitabının sadece beşte biriyle parasını çıkarabileceğin bilerek ilk kitabını kendi üretmeli. O sınanmayı alnının akıyla aştıktan sonra da emeğinin karşılığını verecek yayınevini buluncaya değin dayanmalı. Bunun bir toplu grev olduğunu düşünün, kimsenin yazmadığı bir ülke. Aradan birkaç kişi, fırsat bu fırsat deyip grevi kırmazsa olacağı düşünün. O yayıncıyı bulamazsanız, bu ülkede son yüz yolda sanattan, hele ki edebiyattan, en büyük yayınevlerinde kitapları basılanlar da dahil, zengin olanın görülmediğini ama seçiminiz olan bir onuru sergilediğinizi düşünüp övünün. Sakın fare dağa küsmüş de, dağın haberi olmamış türküsünü söyleyenlere bakmayın. Basacak kitap bulamayan yayıncı, okuyacak adam gibi kitap bulamayan okur, sonunda seni bulacaktır. Bulmazsa ne gam, sen zaten yazdığını yaranı iyileştirmek için üretmemiş miydin? O değil, onu okuma şansını bulamayan üzülsün. Bir yayınevinden çıkmak bir kitabı iyi yapmıyor. Aksine kitabınız iyi değilse bir yayınevinden çıkmak kötülüğü yaygın kanı biçimine hızla döndürmeye yarar. O halde iyiliğinizi kanıtlayana değin yazın. İyiliğin demlenmesinin zaman aldığını hiç unutmayın. Belki bir gecede birileri ermiş olabilir, birileri üç günde inşaattan türkücülüğe geçebilir, birileri iki ayda arka mahalleden sinema sanatçılığına sıçrayabilir, ama hiç kimse iyi bir eğitim almadan, müthiş bir yaşam deneyi geçirmeden, yaşadığını kendi içinde cehennem acılarıyla harmanlamadan yazar olamaz. O halde, para kazanmaktan vazgeçen yayıncılar doğana değin değil, sizsiz olmayacağına inanan yayıncılar ve okuyucular doğuncaya değin yazın. Zor gözüküyor değil mi? Ayrıca değer mi? Yazmak için bu denli mücadele verecek yerde kafayı çalıştırıp yat kat sahibi ya da dilini uydurup iktidar partisinin bir kenarından tutunup çok şey olmak varken yazar olmak için bunca emeğe değer mi? Bilmem ki? Sizin derdiniz sadece yazmak değil yazma hastalığının 4. ve son evresindesiniz. Bu soruyu kendinize sormak için geç kalmadınız mı? Hem unutmayın; Yenilsek de, Cümle Alemin Alkışlayacağı, Yüzyıllarca Anlatılacak Görkemli Ölümler Olacaktır Bizimkisi. Yine de sormadan edemiyorum: Hiç kimseden yardımsız, kendi emeğimizle yaptığımız ve salt bize özel, aklımızı ve yüreğimizi koyduğumuz, başarırsa insanlık durdukça bütün çağları aşabilecek başka neyimiz vardı?
- Emrah’a…
YUSUF ERBAY * 1. (Şad ol gönül / müjdeler olsun mumlara yolcuya kurban kesilsin…) 2. saçları yorgundu / üşüyordu gurbeti tanıyordu âşık… yağmalandı varı yoğu karardı gün / bir tutam tütün acıdı bayram sabahı… çırpındı baykuş / viraneye saçıldı sır kadehler titredi durup dururken dolu boşaldı / boş kırıldı… -saçları yorgundu ayrılık tütüyordu üstünde ömrü talan oldu / âşık şad oldu.
- ŞİİR SANATI
ATİLLA JOZSEF * Şairim ben; ama şiiri Kendisi olarak umursamam bile. Gece ırmağının taşıdığı yıldız Çirkinleşir göğe tırmanmak isterse. Zaman damla damla eriyip gitmede Karnım tok sütüne masalların Ben gerçek ve elle tutulan bir dünyayla beslenmekteyim Göğün köpükleridir yükselen üstünde o dünyanın Girip yıkanasın diyedir kaynak Orada ürpertili ya da dingin sular Birbirlerine karışıp sarmaşırlar Sevimli, akıllı şeyler konuşarak Birtakım şairler- ırak olsunlar benden- Tepeden tırnağa çamur içinde Yalandan bir sarhoşluğun imgelerini kusarak Yolculuk etmedeler birinci mevki bir esrimede Meyhaneler de ırak olsun benden Ben akla giderim ve daha öteye… Hiçbir şey ruhumu alçaltamaz Dalkavukluğa, ikiyüzlülüğe… Sev, ye, uyu, iç: kendine Ölçü olarak evreni almalısın. Bizi yoksul ve tutsak kılanlara Bir zerresini bağışlamam yaşama hakkımın. Hiçbir uzlaşmaya yanaşmadan Mutlu olma hakkımı haykırırım Kızarır yanaklarım tutkudan Tutuşur ateşler içinde kanım. Hiç kimse beni susmaya zorlayamaz Bilimdir bana omuz veren çünkü. Çağ beni koruyor, onun oğluyum ben Beni düşünüyor sürerken sabanını köylü. İşçinin içine doğan şey benim Mekanik iki hareket arasında Şu hırpani kılıklı delikanlı Beni bekliyor sinema kapılarında. Ve benim yakıcı dizelerimi Vurmaya kalkıştığında alçaklar Yola çıkar kardeş tanklar Gümbürdeyerek şiirlerimi İnsan çocuk daha, bunu biliyorum Ama büyümek istiyor, işte bu onun deliliği. Ebeveynleri sevgi ve akıl Ona göz kulak olsalar bari… Çev: A. Behramoğlu Attila Jozsef (11 Nisan 1905 - 3 Aralık 1937) Macar, toplumcu gerçekçi şair. Otuz iki yıllık kısa ömrüne karşılık, bütün Avrupa’nın en iyi şairlerden biri sayılan Macar şair Atilla József, 11 Nisan 1905’te Budapeşte’nin dış mahallelerinden birinde doğdu.
- Halil CİBRAN
Nurten B. AKSOY * ÇOCUKLAR Çocuklar sizin çocuklarınız değil, Onlar kendi yolunu izleyen hayatın oğulları ve kızları. Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler Ve sizinle birlikte olsalar da, sizin değiller. Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil. Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır. Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil. Çünkü ruhlar yarındadır. Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz. Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları Kendiniz gibi olmaya zorlamayın. Çünkü hayat geriye dönmez, Dünle de bir alışverişi yoktur. Siz yaysınız, çocuklarınız ise, Sizden çok ilerilere atılmış oklar. Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür. Ve o yüce gücü ile yayı eğerek, Okun uzaklara uçmasını sağlar. Okçunun önünde kıvançla eğilin. Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar, Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever. Halil Cibran ( Khalil Gibran ) Lübnan asıllı ABD vatandaşı şair ve yazar, filozof, ressam (D. 6 Ocak 1883, Bişşeri/Lübnan – Ö. 10 Nisan 1931, New York/ABD). Osmanlı İmparatorluğu kontrolündeki Kuzey Lübnan’ın Bişerri semtinde Hıristiyan Maruni mezhebine bağlı bir ailede doğdu. Ailesinin yoksulluğu nedeniyle resmi bir eğitim alamadı. Köy papazından Süryanice ve Arapça dillerinin yanı sıra dinin temel esasları ve İncil dersleri aldı. 1895’te annesi ve kardeşleriyle Amerika’ya göçerek Boston’a yerleşti. Burada göçmen çocuklarına ayrılmış bir sınıfta okula başladı. Kara kalemle yaptığı çizim ve resimler öğretmenlerinin dikkatini çekti ve Cibran'ın yaratıcılığını fark eden öğretmeni Cibran'ı fotoğrafçı ve yayıncı F. Holland Day 'e tanıştırdı. Halil Cibran’ın evrensel sanatla tanışması eğitimiyle ilgilenen hamisi olan fotoğraf sanatçısı Fred Holland Day sayesinde oldu. Fred Holland sayesinde yaptığı resimler kitap kapağı olarak yayımlandı. 1898'de resim ve sanat eğitimi görmek için Beyrut'a geri gönderildi. 1904 yılında el-Muhacir adlı gazetede deneme türündeki ilk edebi ürünlerini yayımlandı. İlk çalışmasında kafesteki bir kuşu betimledi. Bu makale ‘Vizyon’ adını taşımaktadır. 1998'de Cibran Halil Cibran genç şair olan Josephine Preston ile tanıştıktan sonra onunla duygusal olarak yakınlaştı. Genç şair yazarımıza ‘ genç ermişim benim’ diye hitap etmekteydi. Halil Cibran’a esin kaynağı olan bu sözcükler Ermiş kitabının yazılmasında büyük rol oynadı. 1923 yılında yayımlanan Ermiş adlı başyapıtı 26 şiirden oluşmuş karma şiir denemelerini içerir. El Mustafa adlı bir kahinin 12 sene boyunca kaldığı Orphalese şehrinden ayrılarak evine gitmek üzereyken bir grup halk tarafında durdurulur, burada hayat üzerine çeşitli diyaloglar kurulmuştur. Ermiş kitabında el Mustafa hakikati temsil etmektedir. Diyaloglarda da halka öğretilerini sıralamıştır. Halil Cibran’ın Ermiş kitabı özellikle Avrupa’da Amerika’da 68 kuşağının elinden düşürmediği kitaplar arasında yer almaktadır. Ünlü Amerikalı şarkıcı Elvis Presley Halil Cibran’ın eserlerine hayranlığıyla bilinirdi. Çoğu zaman O’nun kitaplarını ücretsiz dağıtmıştır. Halil Cibran daha sonraki eserlerinde kadın hakları konusunu ve ruhban sınıfına eleştirilerini kaleme almıştır. Yazdığı bu eserler yüzünden gençleri zehirlemesi ve tehlikeli, ihtilalci bulunması bahane gösterilerek kilise tarafından aforoz edilmesine neden olmuştur. Amerika’da birçok aşk serüvenleri yaşadı. 1923 yılında Mısır’da yaşayan Arap yazarı Mey Ziyade ile mektup yoluyla ilişki kurdu ve yaşamının sonuna kadar Mey Ziyade ile mektuplaşmayı sürdürdü. Halil Cibran ve Mey Ziyade birbirlerine karşı derin bir aşk beslemelerine ve bir araya gelme imkânına sahip olmalarına rağmen ne birbirlerinin sesini duydular ve ne de bir kez olsun bir araya geldiler. Mektuplar soylu sevdalarını taşıdı. Aşkın çok özel bir halini yürekten yaşadı. Eserleri ve düşünceleri dünya üzerinde geniş yankı uyandırdı. Şiirleri yirmiden fazla dile çevrilmiş olan Cibran aynı zamanda başarılı bir ressam idi. Resimlerinin bazıları günümüzde dünyanın birçok şehrinde sergilenmektedir. Yaşamının yaklaşık son yirmi yılını ABD'de geçiren yazar, ölümüne kadar kaldığı bu ülkede eserlerini İngilizce yazmıştır. Halil Cibran'ın en ünlü eserlerinden biri olan ve ilk kez 1923 yılında basılan Nebi adlı eseri, toplam 26 adet şiirden oluşan bir karma şiir denemeleri kitabıdır. El Mustafa adındaki bir kahinin 12 sene kaldığı Orphalese şehrinden ayrılıp evine gitmek üzereyken bir grup halk tarafından durdurulması ve ana kahraman ile halk arasında insanlık ve hayatın genel durumu hakkında geçen konuşmalar kitabın kendisini oluşturmaktadır. Cibran'ın bu kitapta El Mustafa isimli şahsa verdiği bu isimle peygamber Hz. Muhammed'i işaret ettiği ihtimali büyüktür. Ermişin Bahçesi Halil Cibran'ın Ermiş kitabının devamı niteliğindedir. Türkçeye çevirisi R. Tanju Sirmen tarafından yapılmıştır. Yayın yılı 1999. Halil Cibrân'ın edebî hayatı üç devrede ele alınabilir: Sosyal sorunlarla ilgilendiği dönem (1905-1908), baş kaldırı, şüphecilik ve güç konularına eğildiği dönem (1908-1918), barış, sevgi, zarafet, zihin berraklığı ve iç dinginliğinin hâkim olduğu dönem (1918-1931). Cibrân edebî kimliğinde kör taklitten uzak durmuş, insanı toplumun kurbanı haline getiren Doğu gelenekleriyle özden çok kabuğa önem veren Batı uygarlığı ve materyalizmine karşı çıkmış, cahil erkekler, israfa ve ahlâkî çözülmeye mâruz kalmış kadınlar, Makyavelist politikacılar, bilimde ilerlemiş, insanlıkta geri kalmış uygarlıklar karşısında ilkeli bir duruş ortaya koymuştur. Onda sosyal sorunları belirleyip çözüm önermeyen sosyal eleştiri, çözümsüzlükler ve düzelmezlikler karşısında karamsarlığa kapılarak doğaya kaçış eğilimi gibi nitelikler de gözlenmiştir. Cibrân ayrıca parantez içi anlatımlar (istitrat), tekrar, ıtnâb, istiare, teşbih, tezat gibi sanat öğelerinin, lafız ve terkiplerdeki armoni, yalınlık, akıcılık ve sembolizmin egemen olduğu nesirsel şiir üslûbuyla özdeşleşmiş, bu üslûp Cibrân üslûbu olarak da anılmıştır. Onun mistik anlayışında Ebü’l-Alâ el-Maarrî, İbn Sînâ, Gazzâlî ve İbnü’l-Fârız’ın tesirleri bulunduğu gibi fikir ve sanat dünyasının oluşmasında da birçok Batılı yazar etkili olmuştur. Cibrân’ın el-Mevâkib ’inde beşer türünün doğasının temiz olduğu, medeniyetlerin onu kirlettiği, insanın temiz ve saf haline dönmesinin gerektiğini savunması J. J. Rousseau’nun etkisiyledir. İnsanoğlu Îsâ adlı eserinde Îsâ’nın ilâh değil insan kimliğini ve biyografisini ele alması Ernest Renan’ın tesirine bağlanır. Demʿa ve ibtisâme ’sinde kalbin akıldan önce geldiği ve deliliğin aklın son aşaması olduğu fikri İngiliz ressamı William Blake’ten gelmiştir. Yine tabiatın bir parçası olarak insanın özgürlüğünü savunan Ralf Waldo Emerson, romantik şair John Keats ve Friedrich Nietzsche de Cibrân’ı etkileyen fikir ve sanat adamlarıdır. 1931 yılında Amerika’da 48 yaşındayken siroz ve tüberkülozdan öldü. 1932’de Cibran’ın cenazesi doğum yeri Bişerri’ye gönderildi ve küçük bir kilisenin bahçesine defnedildi. * https://www.adadergi.com/post/2018/04/27/halil-cibran
- Sezilmemiş Aşka Gazel
G. LORCA * Karnındaki karanlık manolyanın Kimseler anlamadı kokusunu, Acıttığını kimseler bilemedi Dişlerinle sıktığın aşk kuşunu Binlerce Acem tayı uykuya yattı Alnının ay vurmuş alanında, O senin kar düşmanı göğsünü Kucaklarken dört gece kollarımla. Bakışın tohumların solgun dalıydı Alçılar, yaseminler arasından. Aradım vermek için yüreğimde O fildişi mektupları her zaman diyen. Her zaman: acımın bahçesi benim Gövden her zaman, her zaman şaşırtıcı Damarlarının kanıyla dolu ağzım, Ağzın ölümüm için söndürdü ışığını. (İspanyolca'dan Çeviren: Ülkü Tamer) * Federico Garcia Lorca 5 Haziran 1898 - 19 Ağustos 1936 1898 yılında, İspanya'nın Granada bölgesindeki Fuente Vaqueros kentinde doğan İspanyol şair Lorca, yüzyılının en büyük iki İspanyol şairinden biri olarak kabul edilir. Lorca'nın başarısında çocukluğunun büyük payı vardır. Granada'nın Fuentevaqueros kasabasında, varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Lorca'nın babası ateşli, canlı, neşeli bir adam; annesi ise sessiz ve ağırbaşlı bir kadındı. 1928'de yazdığı Romancero gitano (Çingene Baladı) ile ün kazanan Lorca, Salvador Dali ile birlikte İspanya'nın çağdaşlaşması için çalışan sanat adamlarından birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Şiirde, politikada ve ahlak anlayışında modernliğin savunucusu olan Lorca, eşcinsel tercihi nedeniyle Katolik Kilisesi ile arasının açılmasına neden olur. 1918'de, burjuva sınıfını, yeryüzünü şiirle doldurmuş olan İsa'yı katletmekle suçlayan Lorca, geçtiğimiz günlerde gelmiş geçmiş en başarılı edebiyat eseri seçilen Cervantes'in Don Quixote (Don Kişot) 'u bir İsa figürü olarak ele alanlara katılır. Şair kavramını acılar çekmesi gereken bir kimse ile özdeşleştiren Lorca, İsa'nın hem katledilişini kınar, hem de kanının akması gerektiğini ifade eder. 'New York'ta Bir Şair' adlı eserinde Manhattan'ı, cesede doymayan bir mezbahaya benzeten Lorca, 'hayvanların can çekişenler için öldürülüşünü' kaleme alarak kafasındaki batı anlayışına yönelik eleştirel yaklaşımlarını göz önüne serer. Lorca ve 'Deli' lakaplı Salvador Dali, vücuduna saplanan oklar ile tasvir edilen Katolik Ermişi Aziz Sebastian'ı Aziz Yansızlık olarak yapıtlarında tasvir ederler. Dostlarınca apolitik bir sanatçı olarak nitelenen ve herhangi bir görüşe organik bağlarla bağlanmayan Lorca, yazdığı Yerma ve Bernarda Alba'nın Evi isimli oyunlarda ise Katolik Kilisesi, yükselen Nazizm ve milliyetçilik akımlarına karşı olan tutumunu yansıttı. Giyim kuşamında ve evinin dekorasyonunda ölüm ile özdeşleştirdiği beyaz rengi tercih eden şair, burjuva tarzı zevkler ve milliyetçilik ile çatışan çalışmalar yapmakta ve Franco'cuları masumiyeti katletmekle suçlamaktaydı. Şiirlerinin yanısıra tiyatro için yazdığı ve sahnelediği oyunlarla da ünlenen Lorca, eserlerinde hastalık hastalığını ve ölümü üzerine senaryolarını Kanlı Düğün (Blood Wedding, 1935) , Yerma (1937) ve şiirlerinde başarı ile yansıtmış; ölüm - yaşam, verimlilik - kısırlık gibi çelişkiler arasındaki inişli çıkışlı çizgiyi başarı ile yakalamıştır. 19 Ağustos 1936'da doğduğu yörede Franco'nun adamları tarafından öldürülen Lorca, uluslararası camiada -özellikle de bir dönem yaşadığı Arjantin'de oldukça büyük bir yas ve öldürülüşüne duyulan tepki ile- alanında idolleşmiş, saygın fakat marjinal bir edebiyat adamı olarak hatırlanmaktadır. Eserlerinin dünya çapında tanınmasının sebebi Lorca'nın geleneksel İspanyol kültürü ile çağdaş yaşamın sorunlarını içtenlikle işlemiş olmasıdır. Şiirlerindeki yaşama coşkusunu, doğa sevgisini, hüzün dolu duyguları her insan tanır ve kendine yakın bulur. Lorca'nın sade ve derinlikli şiirleri, geniş kitlelerce kabul görmüştür. Sürrealist bir ressam olan Salvador Dali ve yönetmen Luis Bunuel 'in yakın arkadaşıdır. Eserleri Impresiones y paisajes (Impressions and Landscapes, 1918) Poema del cante jondo (Poem of Deep Song, 1921) Libro de poemas Book of Poem, 1921) Oda a Salvador Dali (Ode to Salvador Dalí, 1926) Canción de jinete (Songs, 1927) Primer romancero gitano (Gypsy Ballads, 1928) Poeta en Nueva York (A Poet in New York,) Llanto por Ignacio Sánchez Mejías (Lament for Ignacio Sánchez Mejías, 1935) Seis poemas gallegos (Six Galician poems, 1935) Diván del Tamarit (The Diván of Tamarit, 1936) Sonetos del amor oscuro (Sonnets of Dark Love, 1936) Primeras canciones (First Songs, 1936) Tiyatro El maleficio de la mariposa (The Butterfly's Evil Spell, 1919-1920) Los Títeres de Cachiporra (The Billy-Club Puppets, 1922-1925) Mariana Pineda (1923-1925) La zapatera prodigiosa (The Shoemaker's Prodigious Wife, 1926-1930) Amor de Don Perlimplín con Belisa en su jardín (The Love of Don Perlimplín, 1928-1933) El público (The Public, 1929-1930) Así que pasen cinco años (When Five Years Pass, 1931) Retablillo de Don Cristóbal (The Puppet Play of Don Cristóbal, 1931) Bodas de Sangre (Blood Wedding, 1932) (Kanlı Düğün) Yerma (1934) Doña Rosita la soltera (Doña Rosita the Spinster, 1935) Comedia sin título (Play Without a Title, 1935) (yarım) La casa de Bernarda (The House of Bernarda Alba, 19 Haziran 1936) Kısa Oyunlar El paseo de Buster Keaton (Buster Keaton goes for a stroll, 1928) La doncella, el marinero y el estudiante (The Maiden, The Sailor and The Student, 1928) Quimera (Dream, 1928) Senaryo Viaje a la luna (Trip to the Moon, 1929) / DERLEME/ Kaynak, İNTERNET * 10.04.2018
- BİR İSTANBUL MASALI
Nurten B. AKSOY * "Bu şehr-i Stanbûl ki bî-misl ü bahâdır Bir sengine yek- pâre Acem mülkü fedâdır." diyor Lâle Devri'nin büyük şairi Nedim İstanbul için. Ben de haddim olmayarak bu beyite nazire yapıyorum: "Bu şehr-i Stanbûl ki bî-misl ü belâdır Bir sengine yek- pâre bütün canlar fedâdır." diyorum... Niye mi böyle diyorum, anlatayım efendim hâl-i pür melâlimi. Evvel zaman içinde bir akşam Boğaziçi Üniversitesi Kampüsünde çok sevdiğim sanatçı Melihat Gülses'in konseri vardı. Arkadaşım ile konsere gitmek üzere biletlerimizi ayırttık, daha doğrusu bizim Emir Bey ısmarladı bu konseri bize. Efendim bizim mahalle cenahından saat 16.00 sularında yola koyuldum. Eh eski bir İstanbul hanımefendisi (!) olarak şık şıkırdım giyindim ne de olsa konsere gidiyordum... Evden çıkıp da caddeye indiğimde ayaklarımda bir tuhaflık hissettim, sanki gittikçe tabanlarım göçüyordu, bir müddet yaylanarak yürüdüm "Hayırdır inşallah" diyerekten, ama yürümem gittikçe zorlaşmaya başlamıştı. Şöyle bir kenara çekilip ayaklarıma baktığımda o giymeye kıyamadığım sevgili ayakkabılarımın dolgu topuklarının paramparça olduğunu gördüm gözlerim dolaraktan. Bu arada Kadıköy yolunu yarılamıştım, eve dönsem olmaz çünkü arkadaşım beni bekliyor. Hemen bir taksiye atlayıp doğru Bahariye'ye her zaman ayakkabılarımı aldığım dükkana gittim, ama bu arada ayakkabılarım kamyon lastiği gibi paramparça olmuştu. Çarçabuk kıyafetime uygun bir ayakkabı seçip ayağıma geçirdim ve son hızla dükkandan çıktım. Arkadaşımla buluşup bir şeyler yedikten sonra nefes nefese saat 18.00 de Kabataş motoruna vasıl olduk. Sert rüzgarın etkisiyle bir beşik gibi sallanan motordan inip hemen birer bardak çay içtikten sonra Boğaziçi Üniversitesi'ne giden otobüse attık kendimizi. Bilmiyorduk ki asıl çilemiz şimdi başlayacaktı! Normal koşullarda Kabataş-Hisarüstü arası, otobüsle en fazla 15-20 dakikayı geçmez, ama malum İstanbul'un akşam trafiği, o 15-20 dakikalık yolu bize tam 90 dakikada aldırdı. Otobüsün içinde hafakanlar basarken arkamızdaki ambulansın sesi de canhıraş feryatlarla bize eşlik ediyordu. Artık kendimizi ve kaçırdığımız konseri düşünmeyi bırakıp ambulanstaki hasta için dua etmeye başlamıştık, içimiz burkularak. Neyse motor homurtuları ve şoförlerin bitmek bilmeyen kavgaları arasında vaktin nasıl geçtiğini anlamadan (!) konser salonuna gelebildik. Allahtan sanatçı da geciktiği için konser yarım saat geç başladı. Hemen yerlerimizi aldık ve büyük bir bitkinlik ve rehavetle koltuklarımıza gömüldük. Melihat Gülses'i aslında 20 yıl öncesinden tanıyorum. Eşi Necip Gülses ve çok değerli bestekar rahmetli Çinuçen Tanrıkorur ile Antalya'ya gelmişlerdi ve biz de eşimle misafir etmiştik kendilerini. O zamanlar çok da tanınmayan bir TRT sanatçısıydı kendisi, ama yıllar ve o billur sesi onu artık çok ünlü bir sanatçı yapmıştı. O muhteşem yorumu ile söylediği şarkılarını saz arkadaşlarına yaptığı şakalar ve esprilerle süsledi, ama konsere gelenler tıpkı bizim gibi öylesine İstanbul sarhoşuydular ki kadıncağızın esprileri hep havada kaldı, hatta bir ara "Hiç böylesine sakin, sessiz ve tepkisiz bir seyirci kitlesi" görmediğini bile söyledi. Klasik ve Neoklasik eserlerden oluşturduğu konserini tam da izleyicilerin ayılmaya başladığı sırada bitirdi. Mayıs ayının o soğuk poyrazlı akşamında kendimizi dışarıda titreşirken bulduk. Neyse ki Emreciğim bize kıyamamış da arabayla bizi almaya gelmişti. Allahtan ikinci bir trafik çilesine maruz kalmadan 23.30 da evimize kavuştuk. Eve geldiğimde şöyle bir hesap yaptım; tam yedi buçuk saat harcamıştık iki saatlik bir konseri izleyebilmek için. İşte bu yüzden bir kez daha diyorum ki: Bu şehri Stanbûl ki bî-misl ü belâdır Bir sengine yek-pâre bütün canlar fedâdır." Foto 1.2: Nurten B. AKSOY
- Yazar Olacak Çocuk
ŞENOL YAZICI * YAZMA DEPRESYONU * Akrabamız olan Celal öğretmen bende bir hikmet görmüş olmalı ki yere göğe sığdıramıyordu. Annem ve babam, onun övgülerini duyup, simit satarak katkıda bulunduğum okul kütüphanesinden aldığım ders kitaplarının arasına saklayarak okuduğum kitaplarla olan derin ilişkimi görünce nasırlı elleriyle başımı okşar "vali olacak benim oğlum," derdi. Elimde değildi, gürültüyü duymak için kulak kabartır, açık kapıdan sokağa bakardım, o dediği, geçecek valiyi görür, neye benzediğini anlarım diye... Hastanede sıhhiyeci olan bir yakınımızdan ete kemiğe bürünmüş doktorluğu duymuştuk ama vali, neydi, kimdi, nasıl olunur, bildiğimiz yoktu, yine de doktorluktan öte, paşalık gibi yüksek bir yer olduğunu hissediyordum. Babam benim sonumu göremedi, yolda aramızdan ayrıldı, böylece varsa bile vali olma şansımın yok olduğunu anlamamıştım, ama annem, beceremediğim köy öğretmenliğini bırakıp akıldışı bir dönemde Ankara'da üniversiteyi bitirmeme, olaylı yıllarda sıkıntılı eğitim yaşamıma, ardından bir hayat kurduktan sonra sıradanlıktan, haritada bir nokta halinden kurtulma gayretime, elimdeki tek sermayeden sözcüklerle süsleyerek somut bir Nietzsche diyesi "kendi fevkinde", "önemli adam" yaratma sürecine hem tanık, hem kefil oldu. Kitaplarım ardı ardına çıkarken, Kerbela'daki Hüseyin'in hikayesini kulağıma fısıldayarak ilk esin perim olan annemin benden daha çok mutlandığını, torunlarının peşinde uzun süredir hasret kaldığı bağından bahçesinden dolayı nasırlarını kaybeden elleriyle başımı okşamasından anlardım. Vali olamamıştım ama galiba yazar olma yolundaydım. * "bilinen öyküdür, adam olması beklenir öncelikle, çocuktan, ben ve ötekiler ne vali olabildi ne de adam..." Arka kapakta bu dizelerim ve elimde sigara bir resmim vardı. O günlerde Ahmet Kabaklı dahil tüm büyük adamların ders kitaplarında bile tütün delisi, sigaralı resimleri yer alırdı ve sigaranın otuz yıldır süren terörden de, çevre kirliliğinden de, kimsesizlikten, işsizlikten ve açlıktan ve aşksızlıktan da kötü olduğunu henüz bir büyüğümüz ak’ledememişti. Yirmi yaşında yazdığım ama ancak otuzlu yaşların sonunda yayınlatma cesaretini ve borç parasını bulduğum bugünse 4. baskısını yapan ilk kitabımın arka kapağında işte onlar vardı. Ülkenin en iyi edebiyat fakültelerinden birini bitiren bir edebiyat öğretmeniydim, dünyayı okumuştum, sahip olmak için neyim varsa tükettiğim binlerce kitabım vardı... ve yine denemeyle sabitti ki dünyanın en güzel aşk mektuplarını yazıyordum, televizyon, radyo programları yapıyor, çalıştığım kentlerin il çapındaki etkinliklerinin kamberi olmayı gururla taşıyordum. Ben yazmayacaktım da kim yazacaktı? Yirmili yaşlarımda yazdığımı, on beş yıl sonra bulduğum borç parayla uydurma bir matbaada sanat ve edebiyat aşkını ağzından hiç düşürmeyen bir matbaacıya acısını hala hissettiğim fahiş bir fiyatla bastırdım... Bastırmaz olaydım... Sonrası... Kalbimi koyduğum ama yanıtsız kalan bir aşk mektubuydu. O ağır sessizliği şimdi bile olanca netliğiyle anımsar ürperirim... Beklediğim değildi. Nerden bileyim ki o sessizlik ne kadar uzun sürerse başarının, dostundan, düşmanından aldığı not da o derece yüksektir. Şimdi bir şey yaptığımda öğrendiğim bu ölçüyü kullanırım, susuyorlarsa sen güzel bir şey yapmışsındır. Değişen bir şey yoksa başarı arama yaptığında; ya anlamamışlardır ya da kayda değer bulunmamıştır, azıcık üzül ama yüreğin rahat olsun, başın dingin kalacak; senin için cehennem kuyuları kazılmayacak demektir. Ama yok susuyorlarsa, yani hiççç bir şey olmamış gibi davranılıyorsa, yani gölgelenmeyecek bir başarıya imza atmışsan eğer, bir başka yanından da kork, içten kaynayan cadı kazanına da hazırlan... Neden sonra o buz gibi sessizlik çözüldü. Belediye başkan adaylarından biri, beni onurlandırdı; yemeğe davet etti. Onca sessizlikten sonra hiç beklemediğim bir tonda da olsa ses almak sevindirdi ama siyasi misyonunu biliyordum, ben şabloncu hiç olmadım, siyaseten hoşgörülü olmayı da öğrenmiştim zaman içinde, ama karşımdaki o işten, yani siyasetten hayatını kazanan biriydi ve bizzat şablon üreten ve ancak onların varlığıyla kendisi de varolacak biriydi, düşüncelerimiz taban tabana zıttı. Belli ki dört eğilimden birinde eksik kadro vardı, benimle tamamlayacaktı. Eksik olan eğilimlerden hangisini tamamlayacağımı çok merak etsem de deneme yanılma yapacak zaman olmadığının farkındaydım, telefonun ucunda bekliyordu. " Teşekkür ederim ama devlet memuruyum," dedim. Bulabileceğim tek çıkış kapısını da böylece kapattım. Kimse kitabımdan övgüyle söz etmedi, umutla verdiğim birkaç kişinin de okuduğunu da sanmıyorum, kimse de bıraktığım kitapçıdan satın almadı, hatta mektuplarımı sabırsızlıkla bekleyen arife dangalak böcekleri de... İyi ki de almamışlar, neden sonra satılanların parasını da çoğu kitapçı ödemeyecekti zaten. Bir tek Yalova Kitabevi satmasa da verdiğim kitapların hepsinin parasını verdi ... Yine de bulunduğum küçük kentin kahramanı oldum, ama başka bir nedenle. Utanmadan sigaralı resmini kitabının arkasına koyan kötü örnek bir öğretmen olarak popülerliğime çok emek verdi en yakın arkadaşlarım ve elbet dönemin yerel siyaset dukaları ve uşakları... Sigara yasakları o zaman olsaydı, yanmıştım. Sigara yüzünden yaşı büyütülerek asılan ilk kişi olacağımı düşünürüm hala. Yıldım mı? Deli misiniz, yaptığından ders alacak aklım olsaydı zaten yazmazdım. Bir sonraki kitabıma mayolu resmimi koyacağıma, aba altından sopa göstererek beni yıldırmaya çalışan vali yardımcısına yeminle söz bile vermiştim. Altı ay sonra bir yayınevi ikinci baskısını önerdi kitabın, yaptırdım. Mayolu resmi mi soruyorsunuz, o kadarına cesaret edemedim, ama yine de yakındı arka kapaktaki resmim. Bu kez de, hem de İzmir gibi bir yerde resimden beni okuyan edebiyat öğretmeni bayan okurlarım, maço erkek sıfatını yakıştıracaktı. İlk kitapla beraber bitirdiğim yeni kitabımı da yayınlattım. O zamanlar böyle çok edebiyat dergisi yok, adı duyulmayana sayfasını açansa hiç yok, okurumla yüzleşmek, boyumun ölçüsünü almak için bana öneri getiren gazetelere yazmaya başladım... İşte o zaman kıyamet koptu. Yazdığım gazetenin bana layık olmadığını, kendi gazetelerine yazmamın yazarlığıma ufuklar açacağını çabucak gören dönemin garip koalisyon iktidarının yerel uzantıları, milletvekili adayı da olan okul müdürüm kanalıyla ikna için her yolu denedi. Yazarlık namusu diye bir şey vardı, hiç görmemiştim, görmedim de, ama Zola'dan biliyordum, herhalde vardı ve ben kalemimi kimsenin emrine vermeyecektim. Yanaşmadım. Nefes alsam suç oldu, almasam suç... Benim teklifini geri çevirdiğim kişi seçimi kazanıp belediye başkanı olmasın mı? Boyuna posuna bakmadan onu reddeden beni unutur mu? Sen misin haddini bilmeyen; komünist olduğuma dair bir yazı döşendi, hiç zoruma gitmedi, ama benim aşkı anlatan öykü kitabıma "komünist saçmalıkları" demesi çok zoruma gitti. Oysa çevremdeki komünistler de, seni küçük burjuva, neden "DAS KAPİTAL"ın Şenol versiyonunu yazmak yerine aşkı işledin, diye veryansın ediyordu. Aklın tutulmuş bakarsın, soramazsın, "Niye ki, aşk da bir emek hak ilişkisi değil miydi?" diye... Yok değilmiş ve kutsal değerler sorgulanmaz mış... Benim olmadığı kesin de ... Kimin kutsal değeri bu? Yanlış anlama olmasın, onlara göre kutsal olan aşk değil, DasKapital... Yaşadığımız deprem sonrasında herkes canıyla uğraşırken onlarsa affedemedikleri yazarlığımın şanlı direnişini bitirmek için olsa gerek benimle uğraşmayı sürdürdüler. Evim yıkılmış askerlerin verdiği bir çadırda kalıyordum çoluk çocuk. Nasıl olduysa yıkılmış okulların zamanında açılmasına karar verildi. Edremit’ten gelen kurtarma birliğinin yüzbaşısı yeğenimdi. Askerlerle birlikte Yalova lisesini stadın yan tarafında boş bir alana çadırlar kurup okul açtık. Doğal olarak öğretmenlerin bir kısmı sabahçı bir kısmı da öğlenci oluyordu. Beni ise haftanın yedi günü hem sabahçı hem öğlenci yapmıştı idare. Duyurduklarında öğretmenler kurulu toplantısındaydık. Sordum: “Ben de ailesi olan bir depremzedeyim. Neden sadece ben?” Beni belediye başkanının gazetesine yazmam için zorlayan siyasete atılan önceki müdür kazanamamış ama zorunlu emekli olmuştu. Yerine vekalete gelen tanımadığım at suratlı biri, çoktandır hazırladığı yanıtı herkesin içinde önüme atarken keyifliydi: “ Kitap yazmaya zaman buluyorsun…” Bırak insanlığını, ezberi bile kötüydü. Okutmuşlardı ama o kadar… Ne ilgisi var, bile diyemedim. Öyle üzülmüştüm. Siyasetin acımazlığının ve kininin bu denli keskin ve parlak bir yüzü olabileceğini öğrenmiştim. ve... yıkılan evimin enkazına çadır açmış olan ben, bu kez başa çıkmaya çapımın yetmeyeceğini anlayıp gönüllü sürgüne gittim. Zaman su gibi aktı, kitaplarım çoğaldı. Kazaen içine düştüğüm maviADA dergisini çeyrek yüzyıl yaptım, yapıyorum, görünen öteki dünyada da yaparım. Yüzlerce yazı yazdım, onlarca etkinlik... Bütün Tüyaplarda aşkla seferberdim, salt kendim değil, derginin yazarlarını da taşıdım. Çok ilk kez yazanı, kitaplı yazar oluncaya değin destekledim, omuz verdim, başarılı olanların ilk bana ve elbette dergiye de omuz silktiğini de gördüm. Küstüm, kırıldım ama hiç de ders almadım. Biliyordum; o kişiyle biz uzun yol dostu da olsak aynı olurdu, insan mayası bu; adamsa her yerde değilse cennette bile... İnsan kendini büyüteni, sır verdiğini, borç aldığını; kısaca düşkün zamanlarının tanığını sevmez. O anasının rahminden peygamber doğmuştur. Bir güvercin uçurmakla peygamber olunmaz deyip kimisi 4. baskısını yapan on kitap yazdım ve çeyrek yüzyıldır da sorumlusu olduğum bir kültür sanat edebiyat dergisini yaşatmak için cenk ediyorum. Kimlerle mi? Sistemle, basın yasasıyla, deneyimli ama egosu deli, kendinden başka peygamber tanımayan yazarla, şairle, deneyimsiz, kırk yaşına kadar bir yerde yazısı bile yayınlanmamış, ama potansiyeli olduğuna çok inanan, ilk kitabı çıktığında Orhan Pamuk'un bir milyon ödüllü Nobelli hali olacağına çok emin yazma özentisi, ama bilinç ve nezaketinden yoksun arife dangalak böcekleriyle, gerçekten iyi niyetli, emeğe saygılı, ama rotasını çizemeyen, kendine hedefler koyamayan yeni yazanla, dergiye özveriyle destek veren, iyi de yazan ama işbirliği yapmayı birilerinin boyunduruğuna girmek olarak alan insan egosu, yazarlığından daha gelişkin arkadaşlarımla, ortada bir pasta varmış gibi ben yiyeceğim diyerek birbirini boğazlayan öteki imece dergilerle... Ellerimle armağan ettiğim kitabı bir salyangozmuş gibi küçümser bir edayla tutarak, yaşamında ilk okuduğu kitap benimki olduğu halde inanılmaz bilmiş;" sende mi yazdın ," " şu sayfada benden söz etmişsin, kadına / erkeğe çevirmişsin beni ama kaçmaz, tanıdım.. ." diye edebi hikmetler yumurtlayan arkadaşlarımla hatta kitaplarımda atalarıyla benzerlikler bulan akrabalarımla ve elbet para, dağıtım, dizgi, baskı sorunuyla... yani gölgem dahil herkesle ve her şeyle... bir kendi adıma değil, kitabına emeğine sahip çıkmaya çalıştığım arkadaşlarım adına da... Gülmeyin fare delikten geçemez ama kuyruğuna teneke bağlarmış, olsun kahramanlık ütopyamızdır. Hala düşünürüm, bana onca sıkıntı, masraf ve emeğe malolan, hiçbir maddi geri dönüşünü göremediğim bir kitap ne kadar sihirli bir güçmüş ve ne kadar haset uyandırıyormuş. Çoğu yazan çizenin başına benzer şeylerin geldiğini, bazılarının ailelerinin bile bu beklenmedik piyangoya dayanamayıp dağıldıklarını duymak da beni teselli etmiyor. Sürecin başlangıcını, onca yıldır verdiğim bu uzaktan anlaşılmaz, yanındaysa hiç katlanılmaz, körlemesine mücadeleyi bilen, sağ olsunlar aklıma güvenen, boşa kürek çekmeyeceğime de inanan dostlar, benim mutlaka bir zengin maden yakaladığıma ve bu nedenle inat ettiğime ve kesin büyük adam olduğuma emin soruyorlar. Başlangıçta yılmadan anlatıyordum. Çok söz ediyordum ama anlattıklarımda bilinen anlamda bir kazanım olmadığını görünce bana besledikleri güvenin sarsıldığını görüyor, ağlayasım geliyordu. Oysa bana kalsa ben istediğimi elde etmiş, çok şey kazanmış, ancak ülkenin çok küçük bir azınlığının ulaştığına ermeyi başarmıştım. İlk kitabımda fal açmamıştım, ama doğru görüyormuşum. Deneylerden sabitti. Her ne kadar bu ülkede büyük adamlığın yolu emekten ve akıldan geçmiyorsa da, elbette akıllı çocukların büyük adam olması beklentisi doğaldı. Ne var ki ben ve bana benzeyenlerin sistemce onanmış ne vali ne de büyük adam olamayacağını yetmişli yıllar zaten kanıtlamıştı. Herkes eksiğinin peşinde koşar. Geçenlerde "Bursa'nın Değerlileri" sergisinde Deli Ayten, Zeki Müren'den sonra seçilen birkaç kişiden biri olduğumu, sergi salonunda büyük boy resmimi sergilediklerini görünce duyduğum gururu söylesem, biliyorum ona da gülüp geçersiniz. Yine de sormadan edemiyorum, hiç kimseden yardımsız, kendi emeğimizle yaptığımız ve salt bize özel, aklımızı ve yüreğimizi koyduğumuz, başarırsa insanlık durdukça bütün çağları aşabilecek başka neyimiz vardı? Benim için yazmak, elbet öğrendiğim bir okul, kendimi geliştirdiğim bir arena, evrene bir müdahale, haksızlığa karşı bir savaşma biçimi, kavgayı asla kaybetmeyeceğim bir alana çekme yöntemiydi, doğru. Ama hepsinden doğrusu benim için yazmak, kimsenin giremeyeceği, şifrelerini çözemeyeceği kendi özelimi yaratmaktı. Vali olmak değil... *
- Yazar Olacak Çocuk
Yazma Depresyonu * ŞENOL YAZICI * -Gücü sınırlı olan ama anlayan insanın düşünmesinin ve ortaya çıkan çaresizliğinin tanımı yoktur, O çıldırtan donmuşluğu anlatacak söz de... İşte yazma sıkıntısı o zaman başlar.- ... bilinen öyküdür, adam olması beklenir öncelikle, çocuktan, ben ve ötekiler ne vali olabildi ne de adam... Arka kapakta bu cümleler ve elimde sigara bir resmim vardı. O günlerde Ahmet Kabaklı dahil tüm büyük adamların ders kitaplarında bile tütün delisi, sigaralı resimleri yer alırdı ve sigaranın otuz yıldır süren terörden de, çevre kirliliğinden de, kimsesizlikten, işsizlikten ve açlıktan ve aşksızlıktan da kötü olduğunu henüz bir büyüğümüz ak’ledememişti. Yirmi yaşında yazdığım ama ancak otuzlu yaşların sonunda yayınlatma cesaretini ve borç parasını bulduğum bugünse 4. baskısını yapan ilk kitabımın arka kapağında işte onlar vardı. Ülkenin en iyi edebiyat fakültelerinden birini bitiren bir edebiyat öğretmeniydim, dünyayı okumuştum, sahip olmak için neyim varsa tükettiğim binlerce kitabım vardı... ve yine denemeyle sabitti ki dünyanın en güzel aşk mektuplarını yazıyordum, televizyon, radyo programları yapıyor, çalıştığım kentlerin il çapındaki etkinliklerinin kamberi olmayı gururla taşıyordum. Ben yazmayacaktım da kim yazacaktı? Yani... sanıyordum. Yirmi yaşımda yazdığımı, on beş yıl sonra bulduğum borç parayla sıradan bir matbaada sanat ve edebiyat aşkını ağzından hiç düşürmeyen bir matbaacıya acısını hala hissettiğim fahiş bir fiyatla bastırdım... Bastırmaz olaydım Sonrası... Yanıtsız bir sessizlikti. O ağır sessizliği şimdi bile olanca netliğiyle anımsar ürperirim... Neden sonra buz gibi sessizlik çözüldü. Kimse kitabımdan övgüyle söz etmedi, umutla verdiğim birkaç kişinin de okuduğunu da sanmıyorum, kimse de bıraktığım kitapçıdan satın almadı. İyi ki de almamışlar, neden sonra satılanların parasını da kitapçılar ödemeyecekti zaten. Bir Yalova Kitabevi verdiklerimi satmasa bile parasını peşin ödedi. .. Yine de bulunduğum küçük kentin kahramanı oldum, ama başka bir nedenle. Utanmadan sigaralı resmini kitabının arkasına koyan kötü örnek bir öğretmen olarak popülerliğime çok emek verdi en yakın arkadaşlarım ve elbet dönemin yerel siyaset dukaları ve uşakları... Sigara yasakları o zaman olsaydı, yanmıştım. Sigara yüzünden yaşı büyütülerek asılan ilk kişi olacağımı düşünürüm hala. Yıldım mı? Deli misiniz, yaptığından ders alacak aklım olsaydı zaten yazmazdım. Bir sonraki kitabıma mayolu resmimi koyacağıma yemin ediyordum. Altı ay sonra bir yayınevi ikinci baskısını önerdi kitabın,yaptırdım. Mayolu resmi mi soruyorsunuz, o kadarına cesaret edemedim, ama yine de yakındı arka kapaktaki resmim. Bu kez de resimden beni okuyan İzmir gibi bir yerde maço erkek sıfatını yakıştıracaktı, edebiyat öğretmeni bayan okurlarım. Onunla beraber yeni kitabımı da yazdım ve yayınlattım. O zamanlar böyle çok edebiyat dergisi yok, okurumla yüzleşmek, boyumun ölçüsünü almak için bana öneri getiren gazetelere yazmaya başladım... O zaman kıyamet koptu. Yazdığım gazetenin bana layık olmadığını, kendi gazetelerine yazmamın yazarlığıma ufuklar açacağını çabucak gören dönemin garip koalisyon iktidarının yerel uzantıları, milletvekili adayı da olan okul müdürüm kanalıyla ikna için her yolu denedi. Yazarlık namusu diye bir şey vardı, hiç görmemiştim, görmedim de, ama Zola'dan biliyordum, vardı ve ben kalemimi kimsenin emrine vermeyecektim. Yanaşmadım. Yaşadığımız deprem sonrasında herkes canıyla uğraşırken onlarsa affedemedikleri yazarlığımın şanlı direnişini bitirmek için olsa gerek benimle uğraşmayı sürdürdüler. Bugün düşünüyorum da herhalde milletin bekaası için benimle uğraşıyorlardı. Evim yıkılmış askerlerin verdiği bir çadırda kalıyordum çoluk çocuk. Nasıl olduysa yıkılmış okulların zamanında açılmasına karar verildi. Edremit’ten gelen kurtarma birliğinin yüzbaşısı yeğenimdi. Yalova lisesini stadın yan tarafında boş bir alana çadırlar kurup birlikte açtık. Doğal olarak öğretmenlerin bir kısmı sabahçı bir kısmı da öğlenci oluyordu. Beni ise haftanın yedi günü hem sabahçı hem öğlenci yapmıştı idare. Duyurduklarında öğretmenler kurulu toplantısındaydık. Ben de sordum: “Ben de ailesi olan bir depremzedeyim. Neden sadece ben?” Beni onların gazetesine yazmam için zorlayan siyasete atılan önceki müdür kazanamamış ama zorunlu emekli olmuştu. Yerine vekalete gelen tanımadığım at suratlı biri, çoktandır hazırladığı yanıtı herkesin içinde önüme atarken keyifliydi: “ Kitap yazmaya zaman buluyorsun…” Vicdanı kiralık bu adamın bırak insanlığını, ezberi bile kötüydü. Okutmuşlardı ama o kadar… Ne ilgisi var, bile diyemedim. Öyle üzülmüştüm. Siyasetin acımazlığının ve kininin bu denli keskin ve parlak bir yüzü olabileceğini de öğrenmiştim. ...ve yıkılan eviminin enkazına çadır açmış olan ben, bu kez başa çıkmaya çapımın yetmeyeceğini anlayıp gönüllü sürgüne gittim. Zaman su gibi aktı. Yüzlerce yazı yazdım, onlarca etkinlik yaptım, bütün Tüyaplarda aşkla seferberdim, salt kendim değil, derginin yazarlarını da taşıdım. Çok ilk kez yazanı, kitaplı yazar oluncaya değin destekledim, omuz verdim, başarınca ilk bana elbette dergiye de omuz silktiğini de gördüm. Bir güvercin uçurmakla peygamber olunmaz deyip on kitap yazdım ve on yıldır da sorumlusu olduğum bir kültür sanat edebiyat dergisini yaşatmak için cenk ediyorum. Kimlerle mi? Sistemle, basın yasasıyla, deneyimli ama egosu deli, kendinden başka peygamber tanımayan yazarla, şairle, deneyimsiz, kırk yaşına kadar bir yerde yazısı bile yayınlanmamış, ama potansiyeli olduğuna çok inanan, ilk kitabı çıktığında Orhan Pamuk'un bir milyon ödüllü Nobelli hali olacağına çok emin yazma özentisi, ama bilinç ve nezaketinden yoksun arife dangalak böcekleriyle, gerçekten iyi niyetli, emeğe saygılı, ama rotasını çizemeyen, kendine hedefler koyamayan yeni yazanla, dergiye özveriyle destek veren, iyi de yazan ama işbirliği yapmayı birilerinin boyunduruğuna girmek olarak alan insan egosu, yazarlığından daha gelişkin arkadaşlarımla, ortada bir pasta varmış gibi ben yiyeceğim diyerek birbirini boğazlayan öteki imece dergilerle... Ellerimle armağan ettiğim kitabı bir salyangozmuş gibi küçümser bir edayla tutarak, yaşamında ilk okuduğu kitap benimki olduğu halde inanılmaz bilmiş, "sende mi yazdın, şu sayfada benden söz ediyorsun, kadına/erkeğe çevirmişsin beni ama kaçmaz, tanıdım..." diye edebi hikmetler yumurtlayan arkadaşlarımla hatta akrabalarımla ve elbet para, dağıtım, dizgi, baskı sorunuyla... yani gölgem dahil herkesle ve her şeyle... bir kendi adıma değil, kitabına emeğine sahip çıkmaya çalıştığım arkadaşlarım adına da... Gülmeyin fare delikten geçemez ama kuyruğuna teneke bağlarmış, olsun kahramanlık ütopyamızdır. Hala düşünürüm, bana onca sıkıntı, masraf ve emeğe malolan, hiçbir maddi geri dönüşünü göremediğim bir kitap ne kadar sihirli bir güçmüş ve ne kadar haset uyandırıyormuş. Çoğu yazan çizenin başına benzer şeylerin geldiğini, bazılarının ailelerinin bile bu beklenmedik piyangoya dayanamayıp dağıldıklarını duymak da beni teselli etmiyor. Sürecin başlangıcını, onca yıldır verdiğim bu uzaktan anlaşılmaz, yanındaysa hiç katlanılmaz, körlemesine mücadeleyi bilen, sağ olsunlar aklıma güvenen, boşa kürek çekmeyeceğime de inanan dostlar, benim mutlaka bir zengin maden yakaladığıma ve bu nedenle inat ettiğime ve kesin büyük adam olduğuma emin soruyorlar. Başlangıçta yılmadan anlatıyordum. Çok söz ediyordum ama anlattıklarımda bilinen anlamda bir kazanım olmadığını görünce bana besledikleri güvenin sarsıldığını görüyor, ağlayasım geliyordu. Oysa bana kalsa ben istediğimi elde etmiş, çok şey kazanmış, ancak ülkenin çok küçük bir azınlığının ulaştığına ermeyi başarmıştım. İlk kitabımda fal açmamıştım, ama doğru görüyormuşum. Deneylerden sabitti. Atatürk ve Ecevit gibi birkaç örneği saymazsak bu ülkede büyük adamlığın yolu emekten ve akıldan geçmiyorsa da, elbette akıllı çocukların büyük adam olması beklentisi doğaldı. Ne var ki ben ve bana benzeyenlerin sistemce onanmış ne vali ne de büyük adam olamayacağını yetmişli yıllar zaten kanıtlamıştı. Herkes eksiğinin peşinde koşar. Benim için yazmak, elbet öğrendiğim bir okul, kendimi geliştirdiğim bir arena, evrene bir müdahale, haksızlığa karşı bir savaşma biçimi, kavgayı asla kaybetmeyeceğim bir alana çekme yöntemiydi, doğru. Ama hepsinden doğrusu benim için yazmak, kimsenin giremeyeceği, şifrelerini çözemeyeceği kendi özelimi yaratmaktı. Vali olmak değil... Bana kalsa eşsiz bir saltanatım var ama... Gene de onca yıldan sonra sormadan edemiyorum: Bunca sıkıntıya değer miydi? Yazmak için bu denli mücadele verecek yerde kafayı çalıştırıp yat kat sahibi ya dilini uydurup iktidar partisinin bir kenarından tutunup çok şey olmak varken yazar olmak için bunca emeğe değer mi? Bilmem ki? Yazma depresyonuna girmeyen hiç bilmez. Geçenlerde "Bursa'nın Değerlileri" sergisinde Deli Ayten, Zeki Müren'den sonra seçilen birkaç kişiden biri olduğumu, sergi salonunda büyük boy resmimi sergilediklerini görünce duyduğum gururu söylesem, biliyorum ona da gülüp geçersiniz. Yine de sormadan edemiyorum, hiç kimseden yardımsız, kendi emeğimizle yaptığımız ve salt bize özel, aklımızı ve yüreğimizi koyduğumuz, başarırsa insanlık durdukça bütün çağları aşabilecek başka neyimiz vardı?























