top of page
1/707

DEĞİRMEN TAŞI


DOĞAN SOYDAN

*

.

Önce tek basamaklı sayıları alt alta yazıp toplamayı, çıkarmayı öğrendik; ardından iki, üç, dört, beş basamaklılar…  Sonra çarpma, bölme işlemleri… Ah! ne de zordu kesirli sayıların dört işlemini yapmak! Dilimizi çıkara çıkara öğrendiğimiz her bir işlem –toprağın tohumu çimlendirdiği gibi-  zekâmızı çimlendirirmiş meğer. Derken, her yıl bir yaş daha büyüdükçe, zekâmız çimlendikçe zor problemler çıkmaya başladı karşımıza; üstesinden gelebilmek için uğraştırıp dururduk o minik beynimizi. 


Öğretmenler bütün bunları öğretirken, vermek istedikleri asıl ders başkaymış meğer: “Hayatta daha nice problemler çıkacak karşınıza!..” Bunu derken her kapıyı açacak anahtarı da vermişler bize: “Düşün+aklını kullan+çöz.” Peki, düşünüyor muyuz, aklımızı kullanıyor muyuz, karşılaştığımız problemleri çözebiliyor muyuz?

1980’li yıllarda el büyüklüğünde hesap makineleri çıkıp yaygınlaşınca önce matematik öğretmenleri tedirgin olup telâşlandılar.  “Eyvah, artık çocuklar aklını kullanmayacak!” dediler. Böyle başladı “Tuşa bas problemi çöz” devri ve öğretmenler haklı çıktı. Eline kâğıt kalem alıp hesap kitap yapan var mı şimdi?”

 

Çok geçmeden, “Aklını kullan + düşün + problem çöz” yerine, “Tuşa bas + hazır bilgiye kon!..” devri şahanesi(!) başladı. Televizyon izliyor, bilgisayar kullanıyorsanız bütün bilgiler elinizin altında, olan biten her şey gözünüzün önünde… İşte asıl yanıltıcı olan bu… Dışarıdan öğrenilenler elbette bir boşluğu dolduracak ama kendi beyin gücünüzün dolduracağı yer yine boş kalacaktır. Televizyonun, bilgisayarın sunduğu ya da başkasından öğrendiğiniz hazır kalıba giriyor, aynen kabul ediyor ve düşünmeye gerek duymuyorsanız; kafanızın içinde taşıdığınız o beyni boşuna taşıyorsunuz! Öğretmenlerin, siz daha çocukken beyninize yerleştirdiği, “Düşün+ aklını kullan+problem çöz” anahtarını kullanmıyorsunuz demektir; dış güdümlü yaşıyorsunuz demektir; ipinizin bir ucu başkasının elinde demektir!  “Bütün bunların değirmen taşıyla ne ilgisi var?” diyeceksiniz; İşte ben de bunu anlatmak için yazdım bunca sözü:

 

“Padişahın biri oğlunun çok iyi bir bilgin olarak yetişmesini istermiş. Oğlunu yetiştirecek bilge hocayı bulmak için dört bir yana haber salınmış. Gelen hocalar sınavdan geçirilmiş ve en iyisi bulunmuş. Hoca başlamış Padişahın oğlunu eğitmeye. Günler günleri, yıllar yılları kovalamış derken tam yedi yıl geçmiş. Çocuğun iyice yetiştiğini, hiçbir eksiğinin kalmadığını düşünen hoca, günün birinde bu şehzadeyi alıp Padişahın huzuruna çıkarmış. El etek öptükten sonra, “Buyurun padişahım, çocuğunuzun istediğiniz gibi yetiştirdim. Bilge bir kişi olup olmadığını sınayabilirsiniz” demiş. Duruma pek sevinen Padişah gizlice yüzüğünü çıkarıp avucuna almış ve oğluna, “Avucumun içinde ne var? Haydi, göster bakalım hünerini” demiş. Şehzade şöyle bir derin düşündükten sonra gözlerini kapatarak, “Yuvarlak bir şey…” demiş. Padişah neşe içinde, “Evet!..” dedikten sonra, “Başka?..” demiş. Şehzade, “Ortası delik” deyince Padişah biraz daha sevinmiş ve son soruyu sormuş, “Haydi söyle ne olduğunu” demiş. Çocuk çokbilmiş edasıyla, “Değirmen taşı” deyince, Padişah sinirlenmiş, gözlerini hışımla bilge hocaya çevirmiş. Padişahın ne demek istediğini anlayan bilge hoca:

“Padişahım” demiş, “şehzademiz benim öğrettiklerim sayesinde avucunuzdakinin yuvarlak olduğunu, ortası delik olduğunu bildi ama değirmen taşının avuca sığmayacağını kendi aklıyla bulması gerekirdi, benim yapabileceğim bu kadar,” demiş.

           

Demem o ki insanın dışarıdan öğrendikleri bütün eksikliğini gidermez; bazı şeyleri de kendi aklımız, mantığımız ve zekâmızla bulmak, öğrenmek zorundayız. Toplum olarak en büyük eksikliğimiz bu olsa gerek; düşünmemek…

Ah! bir düşünebilsek…


Yorumlar


bottom of page