top of page
1/1074

Ustaların Düşü

Güncelleme tarihi: 4 Oca 2022



Bunca yakın bir zamanın böylesine birden unutulması garip değil mi? Ne Hıristaki Paşa'nın gülleri kaldı ne de cızırtılı plaklardaki tangolar. Tanrının ayaklarını boyamak için yapılmışa benzeyen, melek tasvirleriyle süslü büyük boya sandıkları akıntıya kapılıp gitti. Salacak meyhanelerinin mermer masalarına konan beyaz martılar bile şimdi sepya fotoğraf kağıtları gibi uçları yanmış kanatlarıyla ağır ağır siliniyorlar gökyüzünden. Kovadaki sudan gülümseyen bulut yok. Ahşap evlerin yerinde bir avuç kül ve İstanbul, kıyıları kazınan Haliç'in dibine gömülüyor. Bir avuç altın ve suların gizlediği bir balçık yığını. Sonra onu da kazıyacaklar ve bu gizemli kent Ankara'ya benzeyecek.


Küçükçekmece yakınlarında, Marmara denizinin yaladığı Arnavut Çiftliği'ndeki küçük, eski evlerin birinin avlusunda Vecihi Usta'nın tek pervaneli uçak enkazına bakarak düşünüyorum. Sadık, Selahattin, Vecihi ve Mahmut Ustaları ben bile ne çabuk unuttum? Hava hafifçe bulutlu, denizde kayık görünmüyor. Gübre, biçilmiş ot ve olgun incir kokusu. Hafif bir esinti bin dokuz yüz kırk modeli uçağın parçalanmış brandalarını sallıyor. Lastikleri çıkarılmış, pervanesi kırık, kuyruk kanatçıklarından ikisi yok. Çevresinde tavuklar dolaşıyor ve arada sırada başlarını çevirip yıllardır uçmayan bu garip kuşa bakıyorlar. Uzanıp bana bir Bitlis sigarası veren Doğulu yeni kiracı, ''Nedir bu tayyare anlamadık'' diyor, ''Askeriye gelip alacak, müzeye koyacak dediler biz de dokunmadık işte...'' Gene de hoşuma gidiyor, Mahallede yalnızca onun evinin avlusunda dört kişilik bir uçak var.


Ustaların ve kentin çılgın yıllarında hiçbir şey bu kadar çabuk unutulmazdı. Hapishanelerde yalnızca bir iki şair ve romancı vardı, hem acılarını hem de yazdıklarını herkes bilirdi. Herkes tanırdı semtlerin güzellerini, kabadayılarını, yeni çıkan şarkıları herkes birden mırıldanırdı. Büyük aşk öyküleri dilden dile dolaşır, moda dergileri olmadığı halde terziler görünmez ipliklerin ağıyla haberleşip pantolon paçalarını genişletir, daraltırlardı.


İkinci Dünya Savaşı sonrasıydı. Her birinin yaşamı şaşırtıcı bir İstanbul öyküsü olan ustaların altın yılları. Bu öyküler, elbette bir ''günlük düş''ün satırlarına sığmaz. Belki bir gün bir çalışkan romancı çıkar, yazar onların da romanını. Oradaki şiiri yakalayabilir mi bilemem. Ben bu yazıyı, henüz doldurulmamış sayfalara derkenar olarak yazıyorum. Her usta için birkaç satır.


Bin dokuz yüz kırklarda hepsi de gençtiler. Vecihi Usta, Kurtuluş Savaşı'nda ölmüş bir albayın oğluydu. Üsküdarlı. Askerliği sırasında İngiltere'de bir uçak fabrikasında bir yıl eğitim görmüştü. Savaş yıllarında sınırlarımıza sığınmış bir Romen avcı uçağını hurda olarak almış, bir yıl uğraşarak uçurmayı başarmıştı. Yakışıklı, mavi gözlü bir adamdı. Şişli güzellerinden birine aşıktı. Uçağıyla her gün sevgilisinin evinin üstünden geçer, ona el sallardı. Sonraki yıllarda genç pilotların, sevgililerinin damlarının üstünden uçup fiyaka yapmaları modasını ilk başlatan odur. Şişli güzeli bir gün başkasıyla evlenip gitti.


Karayağız bir devdi Mahmut Usta. Bakırköylü. Oto tamirinde üstüne yoktu. O zamanki adıyla Miltiyadi'den bir Rum kızını sevdi. Şasisi Ford, motoru Cadillac, kaportası Mercedes bir araba ile dolaştırdı sevgilisini. Ailesi kızı eve kapadı, o da intihar etti. Mahmut usta çapkınlığı elden bırakmadı ama hiç de evlenmedi.


Selahattin Usta ise neşeli bir adamdı. Aslında Mostarlı idi ama Beşiktaş'ta doğmuştu. Usta bir sinema makinistiydi. Adapazarı'nda ilk sinemayı ''Selahattin Sabri Sineması'' adıyla açan odur. Anası onu, iki örgülü, sarışın ve sessiz bir Çerkez kızıyla evlendirdi. Çocukları olmadı ve sinema rekabetten battı. Selahattin Usta yeniden İstanbul'a geldi. Yılda bir iki gider, görürdü sessiz karısını. Vecihi Usta'yla birlikte bit pazarında buldukları, savaş uçaklarında mermi izlerini kaydetmeye özgü, saniyede dört yüz kare çeken bir kamerayla arada sırada film çekerdi. Tek başına seyretmek için.


Sadık Usta, Karadenizli mazbut bir tekne ustasıydı. Ayvansaray'da, üstünden büyük gemilerin burunları geçen gölgeli bir sokakta, yıllarca kırlangıçlar, martılar, yelkovan kuşları gibi tekneler yaptı. Çocuğu yoktu ama tombul, sevimli bir karısı vardı. Balat'tan Fatih'e çıkan sokaklardan birinde, eski, ahşap bir evde otururlardı. Kumruyla evlenmiş bir atmacaya benzerdi Sadık Usta. Geçenlerde uçup bilinmez bir yere gitti.


Yalnız adamlardı ama keyifli ve kafa dengiydiler. Vecihi Usta tangoları severdi, iyi sirtaki yapardı Mahmut Usta. Selahattin Usta, Greta Garbo'ya tutkundu, Sadık Usta ise Hamiyet'e. Ama dördü de bahar dalı gibi açılmış salata tabaklarına, buzlu rakılara, koyu muhabbetlere bayılırlardı. İyi söverler, bir çağlayan gibi gülerlerdi. Beyoğlu'nun, anason kokulu Rum meyhanelerinden birinde tanıştılar. Sonra hiç ayrılmadılar.


Masanın üstünde, meze tabaklarının yanında nedense hep bir tutam politika olurdu. Elli öncesinde demokrattılar. Mitinglere, gösterilere, uçaklar, arabalar, teknelerle katılırlardı. Ülkede ve yeryüzünde olup biten hiçbir şey yabancı değildi onlara. Savaş taktiklerini bir kez de kendileri yaparlar, teknik buluşları bir de kendi atölyelerinde bulurlar, filmleri kendileri bir kez daha çekerlerdi. Masalarından çiçek eksik olmazdı.


Sonra 6-7 Eylül geldi. Beyoğlu'nun Rum meyhaneleri, kapılarını, arabesk birahaneler türeyinceye kadar birer ikişer kapadılar. Bindiler uçaklara, arabalara, teknelere, başka yerler aradılar.


Mahmut Usta'nın altmışlı yıllarda delikanlı yüreği durunca, Vecihi Usta, bu olayı Salacak Meyhanelerinde anmayı önerdi. Salacak'tan günbatımını izlediler bir kaç yaz boyu. Sonra o güzelim kıyılara borular döşenince barınamadılar.


Onların, kafa dinleyecek, muhabbeti koyulaştıracak bir tutam maydanoza iki güzel laf katacak bir köşe bulabilmek için verdikleri inanılmaz savaşımı iyi bilirim. Çünkü o yıllarda tanıdım hepsini. Neşeli yüzlerindeki hüzün, uzaktan ufacık görünen küçük bir yağmur bulutu gölgesiydi. Belki dikkat etsem Vecihi Bey'in İngiliz yıllarından kalma prensdögal giysisindeki o umutsuz değişimi görebilirdim.


O da ölünce, uçağa doluşup uzak kasabalara gitme şansını yitirdiler. Selahattin ustayla Sadık usta, Balat meyhanelerinde karar kıldılar. Ne de olsa şu İstanbul'da hala gizli kalmış bir iki sokak, paylaşılacak bir iki dal dostluk vardı.


Selahattin Usta'nın, karanlık bir sinema salonunda birden ölümü de kırmadı Sadık Ustayı. Kolay kırılmayacak kadar sertti. Ama bir gün Haliç'i de kazmaya başladılar. O da bindi bir kırlangıç tekneye, çekip bilinmez bir denize gitti.


Şimdi arada sırada, böyle kalkıp Küçükçekmece yakınlarında, bir adakağacına gider gibi, branda bezleri parçalanıp uçuşan eski uçağın yanına gidiyorum. Sonra dolaşıyorum saatlerce ıssız kıyılarda. Deniz, unutuşa baş kaldıran her ateşe iyi gelir, biliyorum.








28 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


1/2