top of page
1/1075

ÖZGÜR KADIN HEYKELİ


168 numaralı belediye otobüsü Gümrük’e gitmiyordu artık. İzmir’de yaygınlaşan raylı sistem taşımacılığı sayesinde kent merkezine otobüs seferleri azaltılmış, şehir içi trafik az da olsa nefes almıştı.


Evden çıktı, Ahmet Taner Kışlalı Parkı’nın yeşilliği ile gözünü, gönlünü bir güzel yıkadı. Çamların, dutların, kırmızı eriklerin kokusunu derin derin teneffüs etti. Yirmi yıllık geçmişi olan parkın top başlı çamları, kocaman kocamandı. Devrin belediye başkanı koca koca çamlardan onlarca dikmiş, birçoğu yerini yadırgadığından olacak kurumuş, yaşayanlar toprağın bereketinden, suyun bolluğundan faydalanıp büyüdükçe büyümüş.

Park, ilçenin en büyük parklarından biri olurken bu parka devasa bir site yapıp sermaye üstüne sermaye koyacağını hayal edip ağzının suyunu akıtan onlarca gözü doymaz adam vardır.


Kaymakam Ekrem belediye başkanına teşekkür ederek,

“Başkan, Cumhuriyetin sıra neferi Ahmet Taner Kışlalı ile ilgili bir kitabeyi uygun bir yere dikmek lazım,” dediğinde, Bay başkan,

“Tabi efendim, tabi, emriniz olur,” demiş, fakat o emir hiçbir zaman hakikat olmadı.

Parkın öbek öbek gümeye benzeyen küçük ağaççık adacıkları, âşıkların, zulası, mahallenin sabi sübyanlarının gizli saklı sigara evleri olmuş.


Erol evden çıkalı on dakika olmuştu, parktaki ağaçları, oyuncakları, parkın çerini çöpünü… her bir şeyi gözden geçiriyor, güzelliğe aykırı olan her şeye için için sitem ediyordu.

“Ne yapalım, insanın dört ayaklısını eğitmek kolay değil,” diye kendi kendine söyleniyordu. Konak yönüne gidecek otobüslere binip Atatürk Lisesi’nin karşısındaki “Özgür Kadın Heykeline bakmaya gidecekti yine. Otobüsler, Mustafa Kemal Caddesi üzerinden Manavkuyu istikametine, oradan adliyenin önünden geçip devam ediyordu.


Heykel’in her cepheden fotoğraflarını çekecek, ondaki İzmir kadınına has kimliği ilmik ilmik işleyecekti beynine. Erol, Özgür Ruhlu Kadın Heykeline bakınca, özgür ruhlu cumhuriyet kadınlarını görüyordu.


Ahmet Taner Kışlalı Parkından Kızılay Bölge Müdürlüğüne Manavkuyu’ya doğru yürümeye başladı. Ama ne yürüyüş, adımımı atsam mı, atmasam mı diye sanıp banıyordu. Gerçekte onun yürümesi efsanedir, küçük adımlarını arkası arkasına yetiştirir, yanındaki bir adım atıncaya kadar, o ikinci adımını atmış, üçüncü adım için öteki ayağı harekete geçmiştir bile. Yürüyüşüne değil eşi, kendi bile yetişemezdi. Fakat bugün yürüsem mi, yürümesem mi’nin arafındaydı. 2020 İzmir Depreminde yıkımın en çok görüldüğü bölgeden geçiyordu. Sağ yanında kavşağın başında avizecinin olduğu on altı katlı apartmanının yerinde şimdi yeller esiyor. Bina ağır hasarlı olduğu için yıkım kararı verilmiş ve yıkılmıştı. Sol yandaki altında kasap dükkan olan apartman, onun yanında altında perdeci olan apartman, onun az ilerisinde, iki öğretmen arkadaşının yaşadığı iki apartmanlı site, Opet’in karşısındaki süslü şatafatlı, kahverengili lacivertli on birer katlı apartmanlar…


30 Ekim öncesinde kendi halindeki insanların yaşadığı bu güzel binaları sakinleri terk etmiş, binaların camı, çerçevesi, kapısı, bacası sökülmüş apartmanlar hayalete dönmüş! Yine yolun karşında Bulvar Kasap’ın olduğu apartman, onun arkasındaki Metin arkadaşının üç bloklu sitesi, onun yanında apartmandan bozma bir özel okul binası; sonra… Çok, çok var. Yuvarlak balkonlu binada oturan edebiyat öğretmeni arkadaşının apartmanı, sonra peynircinin apartmanı… Say say bitmiyor, insanın yüreği dayanacak gibi değil. Bulvar boyunca terk edilmiş evlerin balkonlarında çamaşırlar serili kalmış, bazı evlerin balkon kapıları hala açık, saksılarda kuruyan çiçekler… Yürek dayanacak gibi değil. İzmirlinin altı ayı balkonda geçer, balkon yaşama alanıdır, aydınlık yüzlü İzmirlinin özgürlük alanıdır. O nedenle süslüdür, tavanları bile alçıpanlı, avizelidir…


Erol'un yüreği göğüs kafesini delip çıkacak gibi atıyor, yerine sığmıyor, gözü yaşlı, insani duyguları pes perişan, için için hüngür hüngür ağlıyordu. Elif’i, Şah İsmail’i, Bünyamin’i, Metin’i, Esra’sı, Sami’si, Muharrem’i, Burhanettin’i, Selma’sı, Şenol’u, dersine girdiği onlarca öğrencisi… evsiz ocaksız kalmıştı. Böyle böyle içi kanaya kanaya Mustafa Kemal Caddesi’ne gelmişti. Çok geniş bir kavşaktı bu kavşak, iki yanında iki ünlü restoran vardı, şimdi yok, binaların molozları bile kalmamış, yerinde yeller esiyor.


Güzel insanların, aydınlık yüzlü insanların harmanlandığı medeniyetin başşehri İzmir’in acısı da Erol'un üzüntüsü de 30 Ekim’den beri devam ediyordu.


Erol depremi güçlü yaşayanlardandı. Daha o gün, acısını, üzüntüsünü paylaşmak için kimler, kimler aramış, geçmiş olsun demişti. Hatta olur olmaz gaydırı gubbak bir sebepten ötürü küsen çocuk ruhlu arkadaşı Derya bile aramıştı. Derya onun için kıymetliydi, onu yüceltmek için Saphoo’nun:

"Kızarmış nara benzersin,

Ağacın en yüksek dalında,

Unutulmuş,

Hayır ulaşılamamış!"

Bu dizeleri ona ithaf edince, o şiirin manasını, çağrışımını algılayamadığından, dizelerin ağırlığı altında ezilmiş, maziyi bombardıman etmiş, her şeyi, her bir şeyi yakıp yıkmıştı. İşte 30 Ekim günü o da aramış, bir arzun varsa başım gözüm üstüne demişti.


İlahi anlatıcı Montrö’deki Özgür Kadın Heykelini anlatacakken, güzel şehrin, güzel insanlarının yaşadığı acıları, yıkılmış ocakları, evleri… Yıkılmış, binaları, boşaltılmış evleri görünce yeniden yaşadı 30 Ekim'i!


Erol, Montrö’ye yolu düşünce, kadın heykeline bakar ha bakardı. Aklı başında (!) hayata düz bakan her kim olursa olsun kafayı yemiş bu adam derdi. O, gider saatlerce, saatlerce Özgür Ruhlu Kadın Heykelinin karşına geçer, boyuna bakardı. Heykeltıraş, heykeli yaparken özgür ruhlu İzmir kadınlarına selam olsun diye, belki de belki de aşık olduğu kadının siluetini yapmıştır. Belki de kim bilir mavi kotlu, tek gamzelinin fistanlı halidir bu heykel. Bu heykel onun Mavilisidir. Mavili, Osman’ın at oynattığı, kuruluşun, doğum sancılarının çekildiği, o düzlüklerin, işte o diyarın Mavilisidir…


Kim, kimi, neyi ararsa, bu heykele sahiden bakarsa kesin bir şeyler bulacaktır.

Heykel öyle bir yapılmış, öyle bir yapılmış, kusursuz! Boy, pos, endam, vücut, göğüs, kalça… Matematikçi Yusuf’un ince milimetrik hesaplamaları, rakamların oransallığı ile adeta çentik çentik işlenmiş. Sağ elinde barışın sembolü iki güvercinle insanlık alemine işmar ederek, savaşa hayır diyor. Diyor ki,

“Analar, evlatlarınızı bağrınıza basın, onlara sımsıkı sarılın, kucaklayın, analığın, doğurganlığın yüceliği ile karşı durun savaşlara, silah tüccarlarına kurban vermeyin onları,” diyor.

Heykeltıraş, heykele tekmil erkekler aşık olsun diye yapmış, yarattığı bu kadın, rüyaların kadını.


Bu güzel kadın, sevgili ilahi anlatıcının rüyasına girmiş midir, hakikaten böyle bir kadın girmiş olsa, insan hiç sabah olsun ister mi, sabaha kadar aynı rüyayı defalarca, defalarca görmek istemez mi?


Kadının ipek fistanı Ege’den esen imbatla dalgalanmış, vücut hatları elbisenin altında diri, dipdiri. Vücuduna yapışan kahverengi fistan güzelliğine estetik katmakta. Eteklerin kıvrımları, hem Ege’nin barış rüzgarlarından hem de Ege’nin dalgalarından, Poseidon’un nefesinden almış havasını.


İlahi anlatıcı diyor ki: Kadına, etekle, elbise daha çok yakışıyor, pantolon erkeğe has bir giysidir.


Erol vardı, heykelin kaidesinin yanında durdu. Aşık olduğu kadının fotoğrafını çeker gibi bir kuyumcu titizliği ile santim santim vücut hatlarını gözden geçirmeye başladı. Vücudunu en ince ayrıntısına kadar beynine nakşederek, bunu dışarıya yansıtmadan, güzelliği içine çekti. Heykeltıraşın içindeki tanrı, onun içinden geçenleri, onun vicdanında vücut bularak yaratılmış gibi.


Heykelin yanı başında adı güzel, kendi güzel Atatürk Lisesi vardı. Milli mücadeleyi İzmir’de örgütleyen yurtseverlerin gizli gizli toplanıp teşkilatlandığı bu tarihi mekân, yüz yılları selamlarken, cumhuriyetin mimarlarına ev sahipliği, gönül yoldaşlığı yapmanın gururunu taşımakta yıllardan beri.


Sanki tanrı kendi için yaratmış bu kadını, Heykeltıraş onun siluetini yapmış, işte o da bu güzele bakmakta her gün. Onun içindeki tanrı, böyle bir güzelliğe imza atmış, yoksa böyle tanrısal bir güzelliği yaratmak hangi kula nasip olur, bu güzellik insani olabilir mi?


Bu temsili kadın, onun hayalindeki kadın mıydı, gerçekte böyle biri var mıydı, onun yanıtını bilmiyordu. Buna sebep, bu heykele, bu güzelliğe heykel demek yüreğini kanatsa da hakikat olan herkesin gördüğüdür. Görülen o ki, heykeltıraşın hayalindeki kadın veya aşık olduğu kadının siluetindedir.


Erol, bu rüyaların, hayallerin kadınına vurgun olduğu için deli muamelesi yapmaya başlamışlar, köşede, yolun çatalındaki apartmanın dördüncü katında oturan Resimci kadın, Erol’un sadakatine, masumiyetine aşık olmuş. Aşık olmuş olmasına da bir yanıt alamayacağını bile bile ona askıntı olmuş; fakat en küçük bir işaret alamayınca deliye dönmüş ve kıskançlık hastalığı ile önce polisi, sonra Manisa Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesini aramış…


Erol, devletin devletliği ile akıl hastanesine yatırılmış, yıllarca tedavi görmüş; bundan sonra görüp göreceği bir şey olmayacağına kanaat getirince…


“Kıskanan kadının öfkesi yamandır, o öfkeye muhatap olanlar bilir,” diye ilahi anlatıcı bir yargı cümlesi daha söylesin.


Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesinde, Sarı Binada bir hasta açlık grevi nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Bu Erol’dur. Buna sebep Resimci Kadın çok pişmandır, köpeklerden pişmandır. Pişman olmak kaç para eder ki? Yapamaz, içi içine sığmaz, nefret eder kendinden alır başını, Sabuncubeli’nin kuş uçmaz, kervan geçmez derinliklerine doğru çeker gider.


O günden sonra hiç kimse, onu gören eden bir Allah’ın kulu olmamış!

Etiketler:

114 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


1/2