top of page

GEL, BURADAN MANZARA DAHA GÜZEL

1 saat önce
3 dakikada okunur

Okurun Peşinden Koşanlar ve Okurunu Yaratanlar

*

AYCAN AYTORE

*

Yeni yayıncım Hakan'la konuşuyorum, yeni yazmaya başlayan genç birine ne tavsiye edeceğini soruyorum.

"Okur ne istiyorsa onu yazsın," diyor.


İlk bakışta mantıklı geliyor. Sonuçta müşteri velinimettir. Manav müşterinin istediği meyveyi getirir, terzi müşterinin istediği kumaşı kullanır. Fakat iş edebiyata gelince durum biraz karışıyor. Çünkü büyük sanat eserleri çoğu zaman müşterinin siparişiyle değil, sanatçının inadıyla ortaya çıkmıştır.


Ben bugüne kadar hiçbir okurun oturup da:

"Birisi çıksın da bana bilinç akışı tekniğiyle yazılmış, yüzlerce sayfalık, olay örgüsü neredeyse olmayan bir roman versin."

dediğini duymadım.

Ama James Joyce çıktı ve yazdı.


Yine hiçbir okur:

"Şöyle uzun cümleli, karakterlerin isimlerini bile unutturacak kadar ayrıntılı, insanın ruhunun mağaralarında gezen romanlar istiyorum."

demedi.

Ama Dostoyevski yazdı.


Hiç kimse gidip yayıncıların kapısını çalıp:

"Bir adam düşünün; değirmenlere saldırıyor, gerçekle hayali birbirine karıştırıyor. Onun hikâyesini okumak istiyorum."

demedi.

Ama Cervantes yazdı.


Sonra insanlar o kitapları okumaya başladılar. Yüzyıllardır da bıkmadan okuyorlar.

Demek ki mesele, var olan okurun peşinden gitmek değilmiş. Bazen mesele henüz var olmayan okuru yaratmakmış.

Ne tuhaf...


Bugün sosyal medyada herkes okurdan söz ediyor ama pek az kişi yazardan söz ediyor.

Yazarın görevi sanki okurun önüne tepsiyle hoşuna gidecek şeyleri taşımakmış gibi bir anlayış yaygın. Bir çeşit edebi garsonluk...

"Az felsefe koy."

"Biraz mizah ekle."

"Şuraya bir duygu patlaması lazım."

"Şu bölümü kısalt."

"Buraya aşk koy."

Bir süre sonra ortaya yemek değil, anket sonucu çıkıyor.


Oysa büyük yazarların çoğu anket kazanarak büyük olmadılar. Çoğu, yaşadıkları çağın okuruyla da kavga ettiler. Hatta bazılarının ilk kitapları neredeyse kimse tarafından anlaşılmadı. Bugün hayranlıkla söz ettiğimiz birçok eser, yayımlandığında yadırganmıştı. Çünkü yenilik önce rahatsız eder. İnsanoğlu bilinmeyeni sevdiğini söyler ama aslında alışkanlıklarını sever.


Yeni düşünce biraz kapıyı zorlayan misafir gibidir. Önce huzursuzluk yaratır. Sonra içeri girer. Sonra evin sahibi olur. Belki de bu yüzden büyük yazarlar okuruna göre yazmaz. Onlar okurunu biraz yukarı çağırırlar. Bir öğretmenin öğrencisine davranışı gibi. Öğrenciye sürekli en kolay soruları sorarsanız sınıf sizi çok sever. Ama hiçbir şey öğrenemez.

Biraz zorladığınızda homurdanırlar. Daha sonra dönüp teşekkür ederler.


Edebiyatın işi de biraz budur sanırım. Okura hoş görünmek değil, onu genişletmek. Bugün birçok yazının ömrü birkaç saat. Sosyal medyada gezinirken karşımıza çıkan cümlelerin çoğu sakız gibidir. İlk çiğneyişte güzel gelir. Beş dakika sonra tatsızlaşır.


Ama bazı metinler vardır, insanı yıllarca takip eder.

Çünkü onlar okurun beklentisini karşılamamış, aksine ufkunu değiştirmiştir.


Kafka'yı düşünün.

Bir sabah böcek olarak uyanan bir adam fikrini hangi yayın danışmanı onaylardı?

"Gerçekçi değil."

"Satmaz."

"Okur bağ kuramaz."

Muhtemelen bunları söylerlerdi.

İyi ki kimseyi dinlememiş. Bugün milyonlarca insan o böceği kendisinden bir parça gibi görüyor.


Sanatın tuhaflığı burada. Bazen insanlara istedikleri şeyi verdiğinizde sizi alkışlıyorlar. Ama ihtiyaç duydukları şeyi verdiğinizde sizi hatırlıyorlar.

Arada büyük fark var. Alkış çabuk biter. Hatırlanmak uzun sürer.


Bu yüzden yazının başına dönelim.

Büyük yazarların çoğu kendi okurunu bulmuştur; kendi okuruna göre yazmamıştır.

Çünkü okura göre yazmak çoğu zaman bugünü kurtarır. Kendine göre yazmak ise bazen geleceği. Elbette burada kibirden söz etmiyorum. Yazarın, "Anlamıyorsanız sorun sizde" diye dolaşmasından da söz etmiyorum.


Tam tersine.

İyi yazar okuruna güvenir. Ona zeki muamelesi yapar. Onun merdiven çıkabileceğine inanır. Dahası çıksın diye uğraşır. Sürekli aşağı inmez.

Bazen yukarıdan seslenir:

"Gel. Buradan manzara daha güzel."


İşte büyük edebiyat belki de tam burada başlar. Okurun bulunduğu yere çadır kurmakta değil... Okuru yeni bir tepeye davet etmekte. Ve çoğu zaman o tepeye ilk çıkan, yazarın kendisidir. Ardına dönüp baktığında ise orada bir kalabalık görür.


Kendisine göre yazdığı hâlde onu anlayan insanların kalabalığı.


Yani kendi okurunu.

Yorumlar


bottom of page