Nehir Eve Götürdü Onu

ŞENOL YAZICI
*
NİHAT ZİYALAN'ı YİTİRDİK
*
1980 sonrası Sidney'de yaşamaya başlayan 1936 doğumlu sinema sanatçısı, tiyatrocu, aynı zamanda şair, yazar Nihat Ziyalan tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti.
*
Şairimiz, maviADA DERGİSİNİN İnternet platformuna itibar edip 17 Haziran 2017'de BENİ EVE GÖTÜR NEHİR şiirini gönderen ilk ünlü olarak tarihimizde yerini aldı. 26 Şubat 2021'de Facebook MSN'den bir videonun linkini gönderip "Bugün benim doğum günüm," deyişinde özel hissiyatı hissedip daha önce gönderdiği şiirle o videoyu yayınlamıştım. Belki benim sanmamdı, ama videoda aynı şiiri okurken gözlerinin nemlenmesinden yurdunu özlediği çok belliydi.
Eylemimi yerinde bir jest saymış olmalı ki 9 ay sonra bu kez Tutkal adlı şiirini gönderdi. maviADA'da yayınlandı.
Bir daha da görüşme şansımız olmadı.
YERİ AYDINLIK OLSUN
*
İnsanlar hayatımıza her zaman kapıdan girmez. Bir mektup olarak gelirler, bir posta güvercini, bir telefon sesi, bir kartpostal ya da bir sabah ekranı açarsınız ki gelen kutusunda uzak bir ülkeden düşmüş bir E-POSTA vardır.
Ekinde bir şiir...
BENİ EVE GÖTÜR NEHİR demektedir.
Yıllar önce maviADA'nın internet dergisine dönüşmeye çalıştığı günlerde böyle bir sabah yaşamıştık.
NİHAT ZİYALAN yazıyordu altında
Elbette onu tanıyordum.
Kültürünü filmler ve kitaplardan edinen bir kuşaktık. Sinemalar, kitapçılar okullarımızdan sonra en çok bildiğimizdi. Silik giysilerinden, yoksul ama öfkeli halinden dolayı kendimizle çok özdeşleştirdiğimiz Çirkin Kral'ın Nebahat Çehre'nin ağzındaki papatyayı tek kurşunla vurduğu sahneyi hiç unutmayan bir kuşaktık. Bu oldurma bizi biz yapacak, bir süre sonra üç üniversiteli sırtlarında CHE parkaları, büyük sözler ederek, ülke kurtarmaya soyunacaklar, ve acımasızca önce onlar sonra da onları bir nehir gibi izleyen beşbin genç tek tek öldürülecekti; ama daha zaman vardı, bilmiyorduk.
O dönemi yaşayan hepimiz gibi tanıyordum Nihat Ziyalan'ı.
Bir dönemin Yeşilçam filmlerinde yüzüne sertlik yakıştırılmış, kötü adam rollerini oynardı. Çocukluk arkadaşı Yılmaz Güney'in çağrısıyla sinemaya adım atmış, onun sinemada ürettiği, hatta filmlerinde, özellikle Arkadaş'ta Kerim Afşar'a oynattığı karakter nedeniyle çok iyi bildiğimiz kentliyse kork imajına uygun, şehirli, düzgün görünümlü, ama kötü adamı oynamış, yıllarca perdelerde dolaşmıştı. Ne var ki, perdeyle insan arasında her zaman görünmeyen bir mesafe vardır. Oyuncu kamera karşısında başka birini oynar; şair ise sonunda dönüp kendisini anlatır. Nihat Ziyalan'ın asıl hikâyesi de bence o perdelerin arkasında, şiirlerinde saklıydı.
Kayıtlarıma göre maviADA'nın basılı dergiden internet dergisine geçmeye çalıştığı günlerdi. 2017 Haziran. maviADA bir mahkumiyete dönen abone düzenini terk etmeye, para, abone kaygısı yaşamadan yazarına özgürce yazacağı bir ortam hazırlamaya çalışıyordu. Bugünün insanına anlatılması zor bir geçiş dönemiydi bu. Kâğıdın ağırlığına ve iyi malın mutlaka parayla alınabileceğine koşullanmış kuşaklar için internet hâlâ biraz şüpheli, biraz geçici, biraz da mesafeli bir alandı. Basılı dergilerde yazan birçok şair ve yazar, ekran üzerinde yayımlanan bir dergiye yazı göndermeye pek yanaşmıyordu. Dergicilik sürüyordu sürmesine ama bazen insan, çıkardığı dergiden çok ona inanmaya çalışan insanların eksikliğini hissediyordu.
Yüzlerce aboneli, Can Dündar, Zülfü Livaneli ... gibi ünlü yazarlarıyla gösterişli bir ırmak, ama her dem yazıya, paraya ihtiyaçlı bir nehirken, şimdi cılız bir suya dönen maviADA Dergisini, bu yeni macerasında ayakta tutmaya Şenol Yazıcı'nın girişimleri yetmiyor, NurtenBengi Aksoy ve Fadime Y. Karoğlu'nun destekleriyle soyunduğu bu iddialı yolda bitkisel bir hayatı ancak sürdürüyordu.
İşte tam o günlerde Avustralya'dan bir e-posta geldi. Ekinde bir şiir vardı.
Gönderen, Nihat Ziyalan'dı.
Sanki bu günü öngörerek yazmıştı.
Nihat Ziyalan'ın yüzüne kötülük yakıştırılmıştı belki; ama şiirlerine bakınca aynı şeyi söylemek mümkün değildi. Çünkü onun şiirlerinde sertlikten çok kırılganlık vardı. Gösterişten çok samimiyet, rol yapmaktan çok hatırlamak...
Belki de bu yüzden onu hiçbir zaman yalnızca bir sinema oyuncusu olarak göremedim. İçimdeki Nihat Ziyalan, filmlerde gördüğümüz adamdan çok, dünyanın öbür ucunda yaşarken bile Çukurova'nın tozunu ayakkabısından silmeyen bir şairdir.
Şimdi ZİYALAN denince aklıma önce bir şiir gelir, bir dize, bir bakış, yıllar önce söylenmiş bir söz gelir.
Sonra dönüp bakarsınız; meğer ölüm, insandan önce şiirine uğramış. Orda bir vasiyet yazmış.
Bazen bir insanın yaptığı şeyin büyüklüğü yaptığı işte değil, yaptığı zamanın içinde gizlidir. Dünyanın öteki ucunda yaşayan, kitapları yayımlanmış, filmleri çekilmiş, adı çoktan edebiyat tarihine geçmiş bir şairin, yeni filizlenen bir internet dergisine şiir göndermesi küçük bir jest gibi görünebilir.
Ama değildir.
Çünkü bazı insanlar kalabalığa değil, başlangıçlara yatırım yapar.
İki ayrı şiiri yayınlandı bizde. Birde 26 Şubat 2021'de bir video göndererek "Şenol, bugün benim doğum günüm," diyordu. 85. yaş günüydü.
Belki farkında değildi ama yalnızca şiir göndermiyordu. Bir geçiş dönemine omuz veriyordu. Kâğıttan sanal ekrana taşınmaya çalışan edebiyatın elinden tutuyordu.
Yıllar geçti.
Arada bu gurbetçi şairi anımsar, doğum gününü benimle paylaşmasını anımsar, nedense içim sızlar, şiirlerine yeniden bakardım. Orada sürekli karşıma çıkan bir şey vardı:
Çocukluk. İnsanın yıllar geçse de sırtından indiremediği o görünmez yük.
"Tutkal" şiirinde:
"soluğum gecekondu kokar
kurtulamadım
nereye gitsem
tutkal"
derken yalnızca kendisini anlatmıyordu. Bütün hayatı boyunca çocukluğunu yanında taşıyan insanları anlatıyordu. Çünkü insan başarılarından kaçabilir. Ünvanlarından vazgeçebilir, şöhretini unutabilir, ama çocukluğunu unutamaz.
Onun şiirindeki Nihat, Avustralya'ya gitmişti ama Adana'dan çıkamamıştı. Bunu bir yenilgi gibi de anlatmıyordu. Tam tersine, insanın kökleriyle barışmasının huzuru vardı orada.
Aynı şiirde:
"çocukluğum yalınayak
bu yüzden iridir ayaklarım" derken bir ömürlük sosyal tarih yazıyordu aslında.
Bazı insanlar otobiyografi yazar, bazıları ise dört dize ve dört dize daha uzun yaşar.
Dahası vardı.
Yaşlılığın insanı umutsuzlaştırdığına dair yaygın bir yalan dolaşır dünyada. Oysa Nihat Ziyalan, seksen yaşında bile:
"seksenimde bir devrim bekliyorum," diyebiliyordu.
İşte beni en çok etkileyen tarafı buydu.
Gençken umut etmek kolaydır. Asıl marifet, ömrün sonbaharında da umuda yer açabilmektir.
Ve ardından gelen o dize... Belki bütün bir hayatın özeti:
"bunca yıl sonra öğrendim
umudu
tutkal yapmayı"
İnsan bazen yıllarca şiir yazar da bir cümle kuramaz. Bazen de tek bir dizeyle bütün hayatını anlatır. Nihat Ziyalan ikinci yolu seçmişti.
"Eve Götür Beni Nehir" şiirinde sahnede yaşlı bir adam var. Bir nehir kıyısında durmuş, Sydney'e bakıyor, ama gördüğü yer Sydney değil. Seyhan: Çocukluğu, arkadaşları, ölüleri, yarım kalmış konuşmaları...
Bir insan yaşlandığında memleketi büyür, yaşadığı yerler küçülür, dünyası daralır, hatıraları genişler. Nihat Ziyalan da o şiirde tam bunu yapıyordu. Parramatta Nehri'nin kıyısında dururken aslında Çukurova'yla konuşuyordu.
Sonra bir yerde soruyordu:
"cenazelerinde bulunamadığım sevdiklerim
yolumu gözler mi gitti?"
Bu soru yalnız onun değil, bütün gurbetlerin ortak sorusudur.
Dünyanın hangi ülkesine giderseniz gidin, hangi dili konuşursanız konuşun, insanın içinde daima dönmek istediği bir yer vardır. Belki hiçbir zaman dönemez ama vardır. Ve şiirin sonunda o büyük ricada bulunuyordu:
"bırakma Nihat'ı burada
eve götür beni nehir."
O şiiri ilk okuduğumda da güçlü bir imgeydi, ama bugün okuyunca başka bir şeye dönüşüyor.
Bir vedaya, belki de bir vasiyete... Bu yüzden ölüm haberini duyduğumda aklıma ilk o dizeler geldi.
Çünkü bazen şairler gidecekleri yolu bizden önce görürler.
Şimdi düşünüyorum da, nehir onu gerçekten eve götürdü galiba. Belki Adana'ya değil, belki çocukluğuna da değil, ama insanın son evi zaten bir şehir değildir, neresidir biliyor musunuz?
Kendisini hatırlayan insanların hafızasıdır.
Bugün Nihat Ziyalan'ı anarken bir sinema oyuncusunu, bir şairi, bir romancıyı, bir tiyatro emekçisini anıyoruz elbette, ama ben en çok başka bir şeyi anıyorum:
Bir gün Avustralya'dan gelen bir e-postayı... Ekinde bir şiir vardı. Sonra yıllar geçti, o minik dergi maviADA umuda yelken açtığı yerde büyüdü, köklendi, her gün başka başka yazarlarla yazılar yayınlayan, hem de değerli yazılar yayınlayan, paylaşan ve bunu ücretsiz yapan ilk kültür sanat gazetesi oldu.
Şair gitti, şiir kaldı.
Ve anlıyorum ki bazı insanlar öldükten sonra toprağa verilmez. Bir derginin arşivine, bir dostluğun hafızasına, birkaç unutulmaz dizeye emanet edilir.
Nihat ağabey şimdi orada, umudu tutkal yapanların arasında...
Ve belli ki nehir, sonunda onu eve götürmüş.
Sonradan fark ettim ki Nihat ağabey, maviADA'ya yalnızca bir şiir göndermemişti. Belleğinin küçük bir parçasını da bırakmıştı. Çünkü aradan yıllar geçtikten sonra, 26 Şubat 2021'de, seksen beşinci doğum gününde yeniden yazdı. Kendisiyle yapılan bir söyleşiden söz ediyor, doğum gününü hatırlatıyordu. Ben de yıllar önce gönderdiği şiiri ve gönderdiği videoyu yeniden yayımladım. O zaman fark ettim ki 2017'de gönderdiği şiir, bir yıl sonra yayınlanacak kitabına ad olacak şiirdi: BENİ EVE GÖTÜR NEHİR
O gün bunu sıradan bir yayıncılık işi gibi görmüştüm. Şimdi geriye dönüp bakınca başka bir anlam görüyorum. Meğer bir şiiri değil, bir dostluğun manifestosunu yayımlamışım.










































Yorumlar