top of page
1/1076

maviADA'nın Basılı Dergisi ve "Anlatının Dayanılmaz Büyüsü"

Güncelleme tarihi: 25 Şub 2023

Yazmak Kendini Yaratmaktır

/

Aycan AYTORE

*

maviADA 2020'de pandemi başında basılı dergiye ara vermişti. 2023'te dönmeyi düşünmüştük. Ağırlık basılı dergi isterken, bir kaçımız da muhalifti. En son bir deneme sayısı yapalım diye karar vermiştik. Bu amaçla başladığımız ANLATININ DAYANILMAZ SİHRİ dosyası sonunda hazır.

Yeni katılımlarla giderek zenginleşen, tek başına güzel bir kitap formatına ulaşan maviADA'nın 2023'ün ilk sayısı, kitap olursa "2023 Yıllığı" ya da "maviADA 2023 Kollektif Kitabı" önümde.

Ne ve nasıl olacağına, emek verenin o olduğunu düşünürsek artık Şenol Yazıcı tek başına karar verecek.


DOSYAnın son okuması bana kaldı.


İlgiyle okuduğum birbirinden güzel yazılara gözattığımda Andre Gide ait bir söze takılmıştım.

Ölümün önünden bir şey kurtarmaktır…” diyordu anı yazmak için... Genel olarak baksak sanki hayatın her alanı için yerine oturan bir söz değil midir bu? Sizi andıracak, anımsatacak, unutulmaz kılacak her şey gibi yazmak da ölümün ağzından bir şeyler kurtarmaktır.

Bir çeşme yaptırmak, bir kitap yazmak gibi...

Benim de bir katkım olsun. Sadece ölüm mü, yaşarken anlamlı, saygın, onurlu ve keyifli bir uğraş olmaz mıydı yazmak? Emekli mezarlıklarına dönen günleri ve kahveleri düşününce hele...Onca akıl ve deneyimle hayli zenginleşen mezarlıklar...


İlgimi çeken sözlerden biri de Yazıcı'nınki. Yazmak kendini yaratmaktır…” diye yanıtlar Şenol Yazıcı yazısında... Yani yazdıkça yaşam dahil her türlü hatalarını daha iyi görür, kendini onarabilirsin... Ya da bir tık daha iyisine taşımak mümkün. Akla yakın... Okuduğumuz her şeyden hanemize düşen ne varsa bizim kendimizi onarmamız için, alçıdır, tuğladır diyerek... bir yapıtaşı olmaz mı?


Bu romantik idealist bir bakıştır. Edebiyat denilen felsefesi oldurulamazsa buza yazı yazmaktan bir farkı olmayan o alanda, paydaşları da hayli çoktur. Örneğin ADONİS adıyla da bilinen Ali Ahmed Said Eşber: “Tanrının söylediği ve yazmadığı şeye yankı olsun diye yazıyorum," diyerek daha iddialı bir noktaya çeker konuyu, misyon sahibi yapar yazarı.

Sanırım sokakta denk geldiğimiz kurum kurum kurulan, bir rivayete göre şapkasından tavşan da çıkaran edebiyatçı taifesi de bunlardandır, değilse bile kesin kan bağı vardır. Edebiyatçılığın her alan gibi, çok istemekle, yoğun emekle değil de doğuştan edebiyatçı olunduğunu sananlardır onlar.


Yazmak benim için tutkulu bir alışkanlıktır. Nasıl okumadan yapamasam yazmadan da yapamam…” diyen Zeki Sarıhan, uyacağı kuralların anayasasını bile yapmış. Okumanızı öneririm.


Eskiler ağzından bal damlayan adamlardı, baksana söze: “Yazmasam deli olacaktım," diye ne güzel anlatır o hali Sait Faik. Haritada Bir Nokta adlı öyküsünde gerekçesini, bir vazgeçilmeze oturtur.


Hep eskileri övme, bit pazarına nur yağmaz, dedi geçenlerde ayaküstü konuştuğum biri. Yenileri de övdüğümü görmemiş demek. On beş yıl önce sadece bir dava adamı olarak dergiye gelen Yusuf Aksoy, şimdi hem dava adamı hem de insandan, halden anlayan muhabbet adamlığının işaretlerini veriyor; “... özgürlüğe çevriliyse kalem, artık yazma sorumluluğundan kaçamaz,” diye hoş imge ve benzetmelerle insansan, anlatmaya mecburluğumuzu tanımlıyor.


Yazıyorum ve bilmiyorum. Tek bildiğim, bunun iyi geldiği,” Murathan Mungan oldukça samimidir yanıtında. Bazen söylerim, yazmanın sağaltıcı, terapik etkisi vardır. Siz gene de doktora görünün ama anlatmayı da bir deneyin, derler. Sarımsak gibi iyi gelecektir.


Bazen de bir karizma nedeni, farklı ve özel görünme yoludur, daha çok beğenilmek, sevilmek beklenir. Gabriel García Márquez, dostları onu daha çok sevsin diye yazdığını söyler. Yüz Yıllık Yalnızlık’ın yazarının bu denli alçak gönüllü olamayacağını düşünürsek, gene de her ironi de bir gerçek payı olduğunu unutmamalı.


Çok daha rasyonel yanıtlar alındığı da olur.

Zeliha Aydoğmuş’a göre ''İnsanın sessiz çığlığıdır yazmak. O çığlığın mutlu ya da mutsuz olması önemli değildir...”

Hamza Bektaş, felsefeyi bırakın, elde edilen sonuçlara bakın der gibidir, hobi olarak başladığı yazmada üç yılda dört kitap ürettiğini anlatırken.


Yaşamı boyunca muhtaçlıktan kurtulamamış, oradan oraya savrulmuş H. de Balzac'ın yanıtında hırsı da vardır. : ‘Zengin ve ünlü olmak için.’ Michel Tournier: “Okunmak için, kendini satışa sunmak için,” demektedir. Nobel ödüllü Amerikan Edebiyatının devi William Faulkner de benzer düşünür: “Hayatımı kazanmak için.”


Çocuklarım büyümüştü, artık kime öykü anlatacağımı bilemiyordum,” diyenler de vardır Umberto ECO gibi… Bir akademisyen olan Eco’nun, anlatacak en azından öğrencileri vardır. Ayrıca 80’li yıllarda edebiyatın prensliği için Marguez’le yarışan ECO’nun da şaka yaptığı açıktır. Gerçeğin payını ayırın.


Nurten Bengi Aksoy da “Yalnızlık günlerimin en iyi ilacı olmaya başlamıştı yazmak, “ derken şaka yapmaz. “Emekliliğimin ve yalnızlık günlerimin yarattığı boşluğu yazarak dolduruyordum,” diye de anlatır en sahicisinden.


Anlatmak, Afrika’ya arslan avlamaya gitmek ya da saksıda kauçuk yetiştirmek gibi soylu bir ilgi, hobi, yaşama sebebi ya da ekmek teknesi... Hem hepsi, hem hiçbirisi...

Sahi türkü neden söyler insan, var mı bir yanıtı?..

Ben annemi bilirim, bir şey yapacaksa, hele "bişi" yapıyorsa, öldürsen türküsüz yapamazdı.

Neden yazar insan, diye hala soralım mı? Bunu anlamak için neden anlatır insan diye sormalı ilk adım.. “Elimden başka iş gelmediği için…” diyen Samuel Beckett gibi mi düşünüyorsunuz? Bu da anlatıcının bilge imajını zedeler sanki…

Ya da “delirmemek için,” diyen Sait Faik gibi tutkunu olduğunuz bir alışkanlık gibi olabilir mi o anlatma… Yani bir rutin ya da bir mecburiyet… “anlatma, yazar için, bir rahatlama, huzur bulma, mutlu olma, zamanını değerlendirme nedeni…” diyen Fuat Özgen’e hak vermek gerek.


Kaybetmemek için…” diyor Marcel Proust, yani bilinçli bir seçim, bu daha akla yakın… Öyle ya hayat güç ister, siz de güçlü olmak için yazarsınız, anlatırsınız. Ne var ki sembolist şair Rimbaud’un dediklerine bakın. Çok daha iddialı, “Dünyayı değiştirmek için…” diyor.

Semihat Karadağlı da benzerini söyler yazısında: “Yazarak dünyayı değiştirmeye, kendimce güzelleştirmeye başladım.”


Sonuçta hepsinden o anlam çıkıyor, anlatmak bir mecburiyettir gibi… Hiç mi yazmaya bahçe sulamak, çiçek yetiştirmek gibi bakan yok. Alfred Jarry biraz öyle yaklaşıyor” “Alaya almak için" diyor. Bu benim anlayışıma yakın, yani yarar beklemeyen hobi gibi görünen bir anlayış. Oysa yararı vardır bilmem mi, anlatabilmek için önce yaşamak gerekli, bu da yeni bilgiler demek. Onları beyninizde yoğurmanız da gerekli. Analiz, sentez olayı… Bu da beyni daha işlek hale getirmez mi?


Bir yayıncı ve yazar olarak Aydın Şimşek,” Geleceğin Alfa çocuklarına bir şey anlatmak için hangi dili seçeceğimden daha çok, kendi anılarımı ve dilimi korumak için anlatıyorum,” derken belki de anlatının bu yanına, düşündüren yanına gönderme yapmaktadır.


Ben de sözü bir savunma aracı olarak görme eğilimindeyim. Yani kasınız, yumruğunuz yetmiyorsa, söz ne güne duruyor? Ruh denen bedenden daha zayıftır, hem, yaralanması daha bir kolay. Ne var ki Robinson’un yazarı Jonathan Swift, bir savunma silahı olmaktan çıkarır, daha ötesi bir saldırı silahı yapar sözü : “İnsanların bönlüğünü yüzlerine vurmak için… “ derken dişlerinin gıcırtısını duyarsınız. Thomas Bern Hard çok daha kızgındır insana: “Can yakmak için,” der.


Mehmet Çoban; "Kuşağımın sancılarını birinci elden olarak geleceğe aktarmak…” tan söz ederken yazmanın tarih yapan kültür taşıyıcısı başka yanına değinir.

Kurgu biliminin bildiğimiz en ünlülerinden Isaac Asimov "Hangi nedenle nefes alıyorsam, o sebeple yazıyorum,” derken bu da sorulur mu diye bakar sanki. Sözünü tamamlarken de şakası olmadığını anlarsınız: “Zira, yazma uğraşım olmazsa sanırım ölürüm"


Yazmadan yaşanamayacağının kanıtı sözler bunlar, yaşamın tadına ancak yazarak varabilenler için, daha doğrusu garip bir paradoks ama, az yaşayıp çok yazanlar için, bir çeşit yaşamayı bilmeyenler için geçerli olan sözlerdir de… Akgün Akova'nın "yazmasaydım beynim buz tutacaktı" demesi gibi, İsmet Özel’in, "Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir? " dediği gibi… Belki hayatı yaşamayı beceremediklerinden ya da ironiyle sanatçının, hayata ve olaylara duyarsız kalamadıklarından söz ederler. Buradaki sanatçı sözü anlatmayı meslek haline getirenler için ama aslında bütün insanlar için geçerli bu söz, bilirsiniz.


Edebiyatın ve diğer tüm sanatların başlangıç noktası olan, başkasına aktarma ve biriktirme ihtiyaçlarına gönderme yapan bir ifade. Ne kadar soylu ama bir o kadar da sıradan insan yanlarımız…


Peki: “Sabah kalkmak, iyi olmak, bir şeyleri aşmak, mutlu olmak…” diyen Stephen King farklı şeylerden mi söz ediyor?


Dört kitabı olan Niyazi Uyar, yazısının sonunda “oturaklı bir yanıt bulamadım; ama yazarken özgür hissediyorum...” derken belki de asıl yanıtı veriyordu. Nurdan Aladağ'ınÇünkü yazmak hayatı paylaşmaktır,” deyişi ya da Fadime Y. Karoğlu’nun anlatmak için “Başka türlü insan nasıl yaralarını sağaltır ki?” söyleyişleri belki bu anlatılanların romanını yazdıracak ipuçlarıydı.


Uğur Özışık samimi ama işin başındaki her insan gibi anlatmaya duyduğu saygıyla kendini o seçkinler grubuna yakıştıramadan ama sahada yer alacağı dakikayı sabırsız beklerken "yazmanın kutsallığından " söz eder ve yazanların peygamberliğinden... Aklının o altın çağda kaldığını düşünseniz de bu kadar olumlu izlenim veren yazının görkemli adamlarına Nazım Hikmetlere, Kemallere, Sabahattin Alilere... imrenmekten kurtulamazsınız.


Hasan Güleryüz daha profesyonel bir iş gibi bakar yazmaya: “Evrensel anlamda yazma bir sorumluluk almadır,” derken oldukça ciddidir.

Aslında bütün savunmalar ve eleştiriler haklıdır. Belki bakılan pencere farkı önemlidir azıcık, o kadar. Ama değişmeyen yanı anlatmak tümüyle insani bir eylemdir, hiçbir kutsallığı da yoktur. Daha doğrusu ben göremiyorum. Sadece okumak ve yazmak öteki insan alışkanlıklarını düşünürsek daha bir yakışan daha bir soylu ve onurlu işlerdir... Ve bazen göl maya tutarsa bu dünyanı da güzel yapmana yetecek bir iştir yazmak.

Mustafa Taner yazmanın yol arkadaşlığından söz eder, "Yazmak benimle gurbet yolculuğunda arkadaş olurken yüreğim doldu, ayak izlerim daha derin oldu. Ufkum daha da genişledi."

Gene de unutmamalı; Tolstoy kitap yazmıştır, Hitler de… Mesele yazıda değil demek ki, diyor Semihat Karadağlı, kimin ne amaçla, ne yazdığında...

Güzel söz. Nasıl oldu da ben bunu düşünemedim dediğim türden...

İ. Hakkı ÖzsarıHer insan en çok kendisi için yazar,” derken ANLATININ, bakmak, görmek, nefes almak, yemek yemek, tuvalete gitmek... gibi çok sıradan, önce kendisi için gerekli olan, ama emek verilmezse ilkel ve güdük kalacak en soylu insan yanlarından biri olduğunu hissettirmez mi bize? O sıradan yanlar, an gelir ölümün önünden kurtarılan farklı ve yeni bir hayata ya da kendini yaratmaya ya da uçuk bir gülümsemeye, anlamlı bir meşguliyete ya da büyülü bir gerçekçiliğe döner.


Herhalde kutlu ya da ölümsüz olan yanları da olsa olsa budur.

Etiketler:

125 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


1/2