top of page
1/1082

YAZMAK ve OKUMAK




Aydın ŞİMŞEK

*

YAZAR ADAYININ SERÜVENİ/ 1


“Eğer okumak için zaman bulamıyorsanız

yazmak için de zamanınız yoktur. Bu kadar basit.”

Stephen King


Uzun zamandır yazmaya çabalayan; şiir, deneme, eleştiri, roman, kuram kitapları olan birisiyim. Bu güne kadar doğru­dan deneyimleyerek öğrendiğim önemli şeylerden birisi de, bireysel olanların kesin bir çizgide tutulmasının, kurallar için­de tanımlanmasının ve belli bir doğrunun parçası olarak sabit kalmasının mümkün olmadığıdır. O nedenle de, bireysel olan­ların toplumsal akılla, her yönüyle kavranılması da açıklanması da pek mümkün değildir. Bireyi oluşturan şeylerin ne kadarına birikimimiz ve akılcı yöntemlerimiz ulaşabilir ki? Hele bir de bilinç dışında duranlar… Travmalar, çocukluk, içine doğulan coğrafya, içinde büyülen dil ve zorunlu olan üst dil, aile, okul, iş hayatı… Tüm bunların bireydeki etkisinin tam olarak karşılığını söyleyebilir miyiz?

Yazmak da bir tür yaratıcı eylem olduğuna göre; yaratıcılığın yalnızlığa kadar inen ve çoğu zaman toplum tarafından anlaşıl­mayan, hatta anlam verilemeyen yanının olması bu eylemi iyice bireyselleştiriyor. Böyle dramatik bir durumun içinde, bir tür iyileşme ve iyileştirme amacına odaklanmak ya da egemen akıl tarafından üstü örtülen değeri/değerleri yeniden ortaya çıkarma­ya yönelmek… Hem fiziksel hem de ruhsal olarak bedel ödeme­nin neredeyse kaçınılmaz olacağı yazınsal yaratım içinde olmak pek de akıl işi olmayan bir durum gibi gözüküyor.

Hele hele günümüzde tekno-sermayenin devasa işleyişi içe­risinde, hayatın oldukça hızlanmış olması da ayrı bir sorun gibi dururken. Hız denilen bu yeni ideolojinin gündelik yaşamımız­dan tutun da geleceği ilişkin tüm planlarımıza müdahale ettiği düşünülürse, üstelik bu müdahale şeklinin kesintisiz bir güç oldu­ğu algılanırsa, bireyin tüm oluşumlarına ulaşmak pek mümkün gözükmüyor.

Yeni meslek gruplarının etkin ve dinamik bir şekilde haya­tı kuşattığına tanıklık ediyoruz. Dünya Ekonomik Forumu’nun “Geleceğin Meslekleri” raporuna göre, şu an ilkokula başlayan çocukların %65’i henüz var olmayan mesleklerde çalışacak. Bu mesleklerden bazılarını anımsatmak isterim: Veri Analistle­ri ve Veri Güvenlikçileri, Yaratıcılık Danışmanları, Nesnelerin İnternetçisi (yakında nesneler arasında doğrudan bağlantıların gerçekleşeceği öngörülmekte). Nano Teknoloji Mühendisliği, Biyokimya-Biyomedikal ve Genetik Mühendisliği, Robot Mü­hendisliği, Mikro Cerrahi Tıp, Sanal Güvenlik Sistemleri, Sanal Ekonomi ve Sanal Para Yöneticiliği, İş Sürekliliği Uzmanlığı, Siber Müşteri Analistliği ve Siber Konsiyerj, Bloggerlık, İçerik Yöneticisi, Online Politik Kampanya Yöneticiliği, Video Gaze­tecilik, Okul-Ev İlişkiler Uzmanlığı, Çevre Yenileme Uzmanlı­ğı, Yeşil Pazarlamacılar, Enerji Brokerları, Gaz Toplama Sistemi Operatörleri, Molekül Biyoloji Uzmanlığı, Yapay Zeka Yazılım Uzmanlığı, Yapay Organ Tasarımcıları, Ekologluk, Ergonomi Mühendisliği, Gıda Mühendisliğindeki yeni tasarımlar, Uzay Mühendisliği, Enerji, Medya ve Eğlence sektöründe beklenen güçlü değişimler… Bu gibi yüksek teknolojik atılımların klasik eğitimi, hukuk içeriklerini, etik-estetik değerleri hızla aşındırdı­ğını da görmeye başladık.

Aslında bu devinim dünden bugüne sürüyor. Özellikle de 16.yy ile başlayan Keşifler Çağı “yeninin aranışı” için, hem ekonomik alt yapıları güçlendirdi hem de rekabetçi sistemler yarattı. Son yirmi yıl içerisinde ise tarıma dayalı ekonomilerin büyük bir kısmı sa­nayiye dönüştü. Sanayi ise, önce hizmet sektörüne sonra da yeni tip sermaye ile yaşamın her alanında, doğrudan müdahaleci ve yaratıcı bir melezleşmeye evrildi. Günümüzde ise ekonomik-siya­sal güç dengeleri ve mobil müdahale araçları çeşitlenip yaşamın her yönünü kuşattı. Modernizim klasik birey anlayışı dönüştü, dönüşmeye devam ediyor. Yeni tip yaşam biçiminin kısaca özeti; vitrinde olmak, görünebilmek ve rekabetçiliktir artık.

Bu büyük değişimi gözlemleyen birisi olarak, yazmanın ke­sin kurallarının olduğunu hiç düşünmedim. Olsa olsa geleneğin kimi eğitici/ terbiye edici, yol gösterici yanları vardır; orada her yazarın belli bir süre geçirmesi kaçınılmaz olsa da, zihinsel arka planda gelenekten kopmak, ondan ayrışmak isteği olduğunu dü­şünüyorum. Geleneğin oluşturduğu birikimi anlamadan yazmak eksik yazmaktır, çünkü tekrara düşmemek içindir aynı zaman­da gelenekle ilişkilenmek. Bir bakıma yazmak dediğimiz şey de bizden önceki yazarların getirdiği anlatım biçimlerini, formları eğip büküp yeni bir biçim ve içerikler oluşturup, yeni formlar yaratma işidir.

Öyleyse bizden önce yapılmış hazır formlar varken neden orada kalmayıp yeni arayışlara giriyor, yeni düşüncelerin peşine düşüyoruz? Çünkü insanın doğası, dürtüleri durağan bir hayata izin vermiyor. Şimdiki an tüm geçmişten daha özel, daha çekici ve kışkırtıcı geliyor. Hem zihin hem gövde, hem arzu hem de tin şimdiki zamanda var oluyor. Elbette şimdiki zamanın tüm de­ğerlerini yeni içerik ve biçimle sunmaya içten içe hazırlık yapan gelecek bir zaman da var. Bütün geçmiş şimdiki zaman tarafın­dan aşılırken, şimdiki zaman da gelecek için eğilip bükülecek ve yeni bir durum oluşturacaktır. İşte yazar da bu diyalektik bağ ve helezonik ilerleyişte yerleşik kalıpları önce öğrenip kavrıyor, sonra ona başkaldırıp aşındırıyor ve o kalıpları kırıyor. Yazarı bu çabaya sürükleyen şey öncelikle onun düş dünyasıdır. Söz­den yazıya geçişin nedenlerinden birisi tanıklık ve umutsa diğer bir nedeni de geleceği bilme ve öğrenme istencidir. Çünkü de­ğiştirilmek istenilen bir şey varsa orada tanıklık, umut ve hayal gücü hep olacaktır.

Tarihten günümüze akan büyük yazarların da güçlerini bu kaynaklardan aldığını düşünüyorum. Dede Korkut Masalları’nın Deli Dumrul’undan aşkı ve fedakârlığı, Binbir Gece Masalları‘nın Şehrazat’ında itirazı ve kadının kendi bedenine sahip çıkışını, Don Kişot’un şövalyeliğinden feodalizmin sonunun geldiğini öğ­reniriz. Ve bu üç anlatı da, yeni tip birey ile karşılaşma zamanına hazır olmamızı ister. Tanıklıkların, umutların ve hayal gücünün güçlü etkisi gözlemlenir kurgularında.

Giriş-Gelişme-Sonuç gibi sıralı örgüye dayalı, bildiğimiz kla­sik anlatı dili olduğu gibi, böyle bir örgüyü daha başından yok sayarak, rastlantılarla ilerleyen farklı yazınsal maceraların var­lığı da hatırlanmalı. Örneğin, Calvino’nun “Görünmez Kentler” adlı çalışmasında, hükümdar Kubilay Han’ın merak ettiği kent­lere Marco Polo seyahat ederek, oradaki izlenimlerini anlatır. Ancak bunlar gerçekte varolan kentler değildir. Yok kentleri bir mimari estetik içinde kurmacaya dönüştürerek anlatan Calvino, geleneksel anlatı dilinin çok dışına çıkmıştır. Bazen tam da böyle olur; yazılan metinde hangi imgenin gerçeğe, hangi imgenin ise kurguya ait olduğu silikleşir.

İnsan bilemediğinin karşısında kuşkusunu, korkusunu, yaba­nıllığını düşlerinin peşinde koşarak aşmıştır. Bu nedenle yazar da hem gerçeğin o sert, acımasız ilişkileriyle yüz yüzedir hem de bu­radan çıkıp özgür kalabilmek için gerçeği soyutlayarak yadsımak zorundadır. Yani bize farklı bir gerçek önermek durumundadır.

Böylelikle bir yandan kendisinden önce neler yapıldığına dair bilgileri toplayacak; sanat akımlarını ortaya çıkaran sosyo ekono­mik-sosyo politik süreçleri irdeleyecek, bir yandan da yazar-birey olarak kendisi için yol ayrımlarının nerelerde saklı olduğuna iliş­kin ipuçları arayacaktır.

Görülüyor ki yazan birisinin yazma nedenini tek bir şeye in­dirgememiz mümkün değil. Çoklu, parçalı ve bazen de kendisinin de anlam veremediği şeyler dünyasından ortaya çıkan bu istencin dışavurumu, her seferinde aklın sınırlarıyla açıklanamaz, aklın sınırlarında analiz edilemez. Yazma serüveninin akılla olan ilgisi inkâr edilemez elbette, ancak sezgi, nedensizlik, bireyde var olan kör noktaların da işin içinde olduğunu bilmekte yarar var.

Tüm karmaşanın içinde bir dil serüveni olan “Yazma Cesareti” özel bir durumdur. Bu duruma tahammülünü sağlayansa, bireyin kendini yazınsal olarak gerçekleştirme ve anlamlandırma çabası­dır. Uzun soluklu bir yolculuk olacağını hemen kestirebileceğimiz bu çabanın karşılığı, ancak iyi bir ürünün ortaya çıkmasıyla müm­kündür. İyi ürünse daha ilk adımda “Yaratma Cesareti”nin doğal sonucudur.

İşte tam da bu nedenle yazmanın “kendine özgü” halleri, her yazar adayını “kendince” kılar. Biz beğensek de beğenmesek de, bize uygun olsa da olmasa da o bir yazandır.

“Yazan kişi!”

Doğru duydunuz, yazar değil de “Yazan kişi!” Bile isteye söy­lüyorum bunu. Çünkü “yazan kişiden”, “yazar kişiye” vurgusu, içerisinde kimi sorgulamaları taşıyan, tartışma alanlarına açılan, belki de bazı ayırt edici taleplerde bulunan bir söylem.

Yazan kişi öncelikle ısrar etmeyi bilmelidir. Sonra da onlarca içeriğin ve onlarca biçimin olduğunu, kendisinden önce neredey­se denenmemiş bir alanın kalmadığını bilerek ve bunu kabullene­rek başlamalıdır işe.

Yazan kişinin cesaretini terbiye edecek tek şey de yine kendin­den önce denenmiş ve gerçekleştirilmiş olanlardır. Tersi bir durum yaratma cesareti değil, olsa olsa cahil cesareti olacaktır. Eğer ısrar­larını iyi bir okur olarak kalemiyle buluşturursa, o zaman doğrudan deneyimlemekten de çekinmeyecektir. Deneyimleme de kişiseldir; “bence” deme halinin zaman içerisinde oluşturacağı özgüven, de­neysel çalışmaların da önünü açacaktır. Böylece tek bir yerde sıkı­şıp kalmak gibi bir sorunun aşılmasına katkıda bulunacaktır.

Deneysellik yazan kişi için önce dilde başlayan, sonrasında yine dilde süren bir çabadır. Çünkü edebiyat-sanat disiplinleri­nin tümü “dünyaya dilin içinden bakmayı” gerekli kılıyor. Daha ilk adımda bu dilin niteliği konusunda kararlı olmalı yazar ada­yı. Louıs Althusser, “Filozof Olmayanlar İçin Felsefeye Giriş” adlı kitabında dil sorunun can yakıcı özelliklerine vurgu yapar. “Dil ve hukuk olmadan, üretim ilişkileri ve ideolojik ilişkiler ol­madan, dünyada hiçbir şey insan için somut değildir. Zira onu ne adlandırabilir, ne atfedebilir, ne üretebilir, ne de ona niyetlerimi bildirebilirim…”

Dil de insan yaşamının diğer alanları gibi politize olmaya-edil­meye açık bir organizmadır. Dil üzerinden, kendinde olanı pay­laşmaya yönelen yazar adayını bekleyen en büyük tehlike de po­litik olan metinlerle, estetik metinleri ayıracak kriterlerin çok da belirgin olmayışıdır. Politik bakımdan yararlı bir metinle, estetik bakımdan yararlı bir metnin yolculuğu farklı değerler üretmek­tedir. Politik metinlerde ideolojik-politik tarafgirlik, öğreticilik, mutlaklık, pozitiflik ve kesinlemeler varken, estetik bakımdan kurulan metinde çoğu zaman doğrudan tarafgirlik ve öğreticilik yoktur. Politik metinlerin içeriğini kuran ve yönlendiren dil bir tür iktidar adayı iken, estetik bakımdan kurulan dil daha başın­dan iktidar karşıtıdır. Bu nedenle de kesinlemelerden, itiaat ve buyruklardan, sınırlandırılmış, şekillendirilmiş dünyanın kuralla­rından uzak durur. Gazete manşetleri, köşe yazıları, siyasi yorum metinleri, hukuk yazıları vs. politik dil üzerinden ilerlerken, şiir, roman, öykü gibi metinler estetik dil ile kurulur.

Gerçeğin içine doğan estetik dil, yine gerçeğin olanakları­nı dönüştürerek kurmacaya yönelir. Bu yönelişin kendisi gerçe­ği yansıtmaya değil, onu parçalayarak, değiştirip dönüştürerek yeni bir söylemle yeni bir algılama alanı yaratmaya dönüktür. Gerçeğin içinden geçerken, onun değerlerinden kopmadan iler­ler kurgu, ancak ona yeni içerik ve biçimler ekler; sadece akıl alanından değil aynı zamanda sezgi alanından da şeyler katar. Böylelikle aklın sınırlarını sezginin çağrışımlarıyla birlikte ör­güler ve dönüştürdüğü gerçek, artık yeni bir gerçekliğe -belki de büyülü gerçekliğe- kapı aralar. Georges Bataılle’nin’nin “Gözün Hikayesi” adlı kitabında bu konuya değinirken şunları söylüyor: “Romancının imgelemi ‘olası’dır, roman her açıdan irdelendiğinde gerçekleşebilecek bir şeydir. Kendine güveni eksik bir imgelem tü­rüdür (en görkemli tasarımlarda bile), kendini sadece gerçekliğin koruması altında ortaya koymaya cesaret eder. Ancak şairin imge­lemi ‘olası değil’dir, şiir hiçbir koşulda gerçekleşmeyecek bir şeydir -bunun istisnası sadece kendisinin sergileyebileceği biricik göster­geyle, fantazinin gölgeli ya da ateşli gerçekliğidir. Roman gerçek öğelerin rastlantısal karışımlarıyla ilerler...”

Her yazanın yazma nedenselliği kendinde anlamını bulur. Ki­mileri yazmayı bir amaç olarak merkeze alırken kimileri de yaz­mayı bir oyun alanı olarak görebilir. Bir başkası için salt bir rahat­lama, ruhsal boşalım aracıdır da kimisi için ülküsel bir durumdur.

Umberto Eco ise “Nasıl Yazıyorsunuz” sorusuna: “Soldan sağa” diyerek ironik bir cevap verir.

İşte bu çoklu nedensellik yazmayı tek bir bilgi ve kurala in­dirgemeyi engeller ve yazmayı bireyselleştirir. Aynı zamanda da yazan kişi yazdığı dilin tüm olanaklarını bilmelidir. Bir dil öğren­meden ve sonrasında da bir dil kurulmadan estetik yapı gerçekle­şemez. Hatta içine doğduğu dili dönüştürme çabası da dönüştür­mek istediği dilin olanaklarıyla gerçekleşeceği için, her yazar bir dil macerasıdır. Bu nedenle de arayan ve sıklıkla da aradığını bu­lamayandır yazan kişi. Aranışlardaki yenilgilerde, umutsuzluklar­da, vazgeçişlerde hatırlanması gereken tek şey vardır; yazar, hiçbir koşulda yazmaktan vazgeçmeyen kişidir.

*

maviADA Dergisi için düşünülen ve Önümüzdeki Günlerde Çıkacak; "YAZMAK KENDİNİ YENİDEN YARATMAKTIR" DOSYASINDAN

11 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Kibele

Comments


1/2