top of page

Gece Uğultusu



ENGİN SEVİNÇ

*


Dışarıda köpekler uluyor. Gece, en erken bizim bahçeye çökmüş demek ki. Hafif bir esinti de var belli. Bunu onca sessizlikte duyduğum çıtırtılardan anlıyorum; çatıya sürtünen ağaç dallarından ve cama çarpıp düşen yaprakların gölgesinden. İnsan tek başınayken irili ufaklı her şeye dikkat kesilebiliyor. Üstelik cam kenarındaysanız görebileceğiniz şeyler sizi fazlasıyla büyülemeye yetebilir. Ayın kül rengi parlaklığının kirpik uçlarınıza dokunmasından tutun yıldızların serpilmiş cam kırıkları gibi parıldayıp sönmelerinden öyle haz alırsınız ki (sanki birisi oturduğu yerden el feneriyle ışık tutuyor ve kaçırıyor sonra) ağaç dallarında kümelenmiş, bükülmüş bir meyve mi yoksa kanatlarına örtünmüş bir baykuş mu, bilemezsiniz. Sıradan bir zamanda ilginizi çekemeyecek onca ayrıntı şimdi öylesine gizemli görünür ki gözünüze, onları büyütüp parlatmak, dehşet verici bir hale getirmek istersiniz. Belki sadece ben öyle biriyim; camın kenarında oturmuş tek başıma bunu yapıyorum.


Birden annemin bağırtısını duydum, çatı katından geliyordu; “Sustur şu köpekleri!”


Ne yapmalıyım peki? Camın ardına, bahçeye dikkatle bakıyorum. Karanlığın içinde, ötelerde çalılar kıpırdıyor. Hemen iğde ağaçlarının dibinde, gözlerimin ulaşamadığı uzaklıkta sesler kavga ediyor. Kâhya merdivenlerden ağır ağır inerek yanıma geldi. Ben değilmişim demek ki köpekleri susturacak olan. Yüzüme baktı, sanki bütün suç benimmiş gibi. “Sesler kafamın içinden gelmiyor kâhya, bakma öyle” demek istiyorum. Fırsat bırakmıyor. Yüzünü koparıp kapıyı kapatmadan çıkıyor bahçeye. Onu pencere kenarından izlemek istiyordum. Köpeklerin dilinden anlayacak mı diye merak ediyordum. Çalıların yakınına vardı, etrafına bakındı, bir elindeki gaz lambasını çalılara tuttu. Sonra çalıların ardına yürüdü. Annem bir kez daha seslendi yukarıdan; “Susturun şu köpekleri, başım ağrıyor!


Köpekler havlamaya devam ediyordu. Öyle ki şimdi bir köpek olsam gidip aralarına katılacağım. Bir parça rüzgâr bütün sesi toplayıp içeriye bırakıyor olmalı ki kapı aralığından daha iyi işitebiliyordum hırıltılarını.


Çitlerin ardında dar bir patika duruyordu. Onun ucunun nereye vardığını hatırlamıyorum bile. En son ne zaman bu bahçeden çıktığımı da hatırlamıyorum. Bu dünyanın bir yerinde, hatta belki de iki sokak ötede insanlar birbiriyle selamlaşırken, bir ihtiyar sigarası için ateş isterken duraktaki kadından, otobüsün camından dışarıyı seyrederken birisi, çiçekler sulanırken belediye arabasından, bahşişini alırken garson ve yemeğini beğenmiş bir müşteri ağzının köşesini mendiliyle silerken, ayakkabının altında kalmaktan son anda kurtulurken bir karınca, henüz yağmur yağmışken kaldırımın parlaklığı ve yeni olmuş meyveler tezgahta parıldarken ve de işportacının sesine kulak verirken vapurdakiler, hatta bir adam simitin ucunu martılara atmayı düşünürken, iskelede parmaklarının ucunu sevgilisinin saçlarında gezdirirken bir delikanlı, her şeye rağmen ben burada, bu cam kenarında ya da evin herhangi bir köşesinde duruyor olacağım. Çünkü vücudumda hissedebildiğim tek yer gözlerim ve bir de kulaklarım. Çünkü öylesine sert çarpmış ki arabamıza o kamyon, camdan fırlamışım ve hatırlayabildiğim korkuyla ağlayıp durmuşum. Çünkü kamyon şoförü öylesine uyumuş ki, bizim şeride geçmiş, daha da hızlanmış ve bir daha uyanamamış; babam gibi tıpkı. Başka da bir şey hatırlamıyorum.


O yüzden bazen küçük bulutlar bulurum kendime. Göğün bir köşesinde sessiz sedasız dağılana kadar kafamın içinde onlarla uğraşırım. Birazdan bir kuşu içine alıp hapsedecek, birazdan bir evin çatısından yürüyecek yavaşça ve ışıkları kapatıp çıkacak odadan. Çünkü öyle sanıyorum ki bazı şeyler düşündüklerimin dışında bir o kadar gerçek ve yaşanılası, ama yine de öyle düşünmeye devam etmek istiyorum. Kendime yetirebildiğim bir çaresizliğin içinde dile getiremediğim onca şey varken, böylesi daha akıllıca geliyor bana.


“Susun artık, susun yalvarırım ne olur!”


Annemin baş ağrısı hiçbir zaman dinmeyecek gibi. O kadar şiddetli bağırmış ki kazadan hemen önce, bilincine sığmamış bu. Kamyon şoförünü uyandırmaya yetmiş mi bilemem. Lakin o ses kafasının içine dolmuş ve ara ara patlayıveriyor bir yerlerden işte.


Köpeklerin bir şey uğruna verdikleri ölümcül kavganın sesi epey artmıştı. Hatta ara ara yakınlaşıp uzaklaşıyordu. O yakınlaştıkça rüzgâr artıyor ve pencerenin önündeki saksıda uzayan çiçekleri koparırcasına sarsıyordu. Tıpkı kazadan evvel yol kenarında bir ekin tarlasının düzlüğünde yayılan kısrakların rüzgârda savrulan yeleleri gibi, bir güneşe çevriliyor bir gölge oluyorlardı. Annem yan tarafta elindeki kamerayla fotoğraflarını çekmeye çalışıyordu; camını indirip kollarını dışarı uzatışı hala aklımda.


Birden gök gürüldedi. Kâhya elindeki sopayla bahçenin ortasında göründü sonra. İçeriye girdi. Sopayı kapının önüne bırakıp kapıyı kapattı. Epey terlemişti. Çok koşmuş olmalıydı. Köpeklerden ses gelmiyordu şimdilik. Ama kâhyada bir gariplik vardı. Soluyuşu hırslı, bakışları öfkeliydi. Bir elini cama uzatıp bir şey söyleyecek oldu ansızın. Bütün dikkatimle onu izliyordum. Dudaklarımın ucunu oynatabilsem ve ses tellerimi titreştirmeyi becerebilsem ona sorunun ne olduğunu soracaktım. “Hayırdır kâhya?” diyecektim. “Ne oldu köpeklere? Sana bir şey yaptılar mı?” Neyse ki kendini biraz olsun toparlayıp merdivenlere doğru yöneldi. Henüz merdivenleri tırmanacaktı ki birden ortalık bembeyaz oldu ve hemen ardından kulakların içini deşen gök gürültüsü duyuldu. Arkasından yağmur yağmaya başladı köpek uğultularıyla beraber. Kâhya dudaklarındaki tebessümle geri döndü. Kapıyı açtı ve yerdeki sopayı alıp çalılara doğru yürüyüp kayboldu sonra.


“Allah aşkına sustur şu köpekleri kâhya! Kafalarını mı koparıyorsun, boğazlarını mı kesiyorsun, ne yapıyorsan yap ama sustur. Seslerini duymak istemiyorum” diye bağırdı annem.


Kâhya onu duymamıştı bile. Benimse umurumda bile değildi. Sonuçta pencere kenarında tekerlekli sandalyesinde oturan bir felçliyi ne ilgilendirir ki? Dışarıda feci bir karanlık vardı artık. Yağmur çiseleyerek başlamış ve hızlanmıştı sonradan. Artık pencerenin camına vuruyordu damlalar. Bir noktaya dokunuyor sonra gücünü kaybedip aşağıya kayıyordu. Yalnızca gözlerini kullanabilen bir adamın tek eğlencesi bu olsa gerek.


Birden aklıma en son gördüğüm rüyam geldi. Görüp de anlatamadığım onlarca rüyamdan en sonuncusuydu bu; yine aynı yerde, tekerlekli sandalyemde oturtmuşlar beni ve dışarıyı seyrediyorum. İlk başta gündüzdü. Ağaçların rengini, çimenleri ve gökyüzünde birkaç kuşu hatırlıyorum. Hava sıcak değildi. Belki de mevsim bahardı. Her neyse, bir at arabasının bahçemize girdiğini görüyorum. Arkasında Amerikan kovboy filmlerindekine benzer kapalı römork tipi bir şey vardı. Tahtadan tekerlerinin üzerinde yavaşça ilerleyip bir yerde durdu sonra. Açılan kapıdan kimin ineceğini bütün dikkatimle bekledim. Önce iriyarı, gözlüklü bir adam indi ve atların başına yürüdü. Sonra babamı gördüm. Ürkek adımlarla arabanın merdivenlerinden inip ayağını hafifçe yerdeki toza dokundurdu. Yüzündeki tiksintiyi seçebiliyordum. En son hatırladığımdan çok farklıydı. İnce bıyığı ve yuvarlak gözlükleriyle bir altın tüccarını andırıyordu. Üzerindeki ceketin belindeki silahı gizlediğine bahse girebilirdim. Tıpkı televizyonda Pazar kuşağı sineması gibiydi. O da atların başına doğru yürüdü. Bir süre kafa kafaya verip bir şeyler konuştular ama duyamadım. Arı vızıltısı gibi geliyordu sesler. Sonra ansızın hava kapandı ve sağanak yağmur başladı. Elleriyle başlarını kapayıp etrafa bakınmaya başladıkları anda bağırtılar duydum. Ne göreyim? Çalıların orada annemle ben ayağa dikilmiş bunlara bağırıyormuşuz. Fakat yine ne dediğimiz anlaşılmıyor. En çok babam kulak kabartıyor sese. En son bizi fark ediyorlar. Benimle annemin tarafına doğru, çalılara yürüyorlar. Ve yağmur o kadar şiddetleniyor ki bundan sonrasını göremiyorum. Pencerenin camı olduğu gibi beyaza bürünüyor. O anlık düşünceyle, belki çaresizlikten, camın ardındaki damlaya uzatıyorum dilimin ucunu. O nasıl süzülüp inceldikçe dilimin etiyle camı parçalamak, onu bütünüyle içime akıtmak istiyorum. O kadar saf düşünceler içindeyim. Ama öylesine bir çaresizlik ki boğazımdaki düğüm, kirpiklerimi açıp kapatmaktan öteye gidemiyor. Öyle ki her gün, hatta her saat bir baş ağrısı gibi bu duygunun yüzüme oturuşunu ve beni nefessiz bırakışını hissediyorum. Ve insan o kadar iğrençleşmek istiyor ki, her şeyi göze alıp başarmak istiyor imkânsızı. En son, bütün yağmuru içime çekip onları görebilmenin hırsıyla uyanıyorum rüyamdan.


Beni oyalayacak hiçbir şey bulamadığım zamanlarda ya da ne zaman yağmur başlasa ve ben bu pencere kenarında oturuyor olsam aklıma gelir durur bu rüya. Bir türlü de anlamlandıramam. Ben her rüyanın bir anlamı olduğuna inanan bir insanım. Beynimizin bize oynadığı bir oyundan ziyade bilincin içinde sağa sola dağılmış onlarca sivri düşüncenin bir araya gelme mücadelesi olarak görürüm rüyaları. Ve her mücadelenin sonunda, hatıra, saplantı ya da umursamadığımızı düşündüğümüz ne varsa açığa çıkar, aklımızda kısacık da olsa yer edinir, sonrasında unutulur gider nedense.


Köpeklerin sesiyle kendime geldiğimde yağmur fazlasıyla şiddetlenmiş, köpeklerin kavgası da daha çok artmıştı.

“Yeter artık, bu kadarı da fazla!” diye bağırarak annemin ayak seslerinin merdivenlere yöneldiğini fark ettim. Yavaş yavaş ve yeri sarsarak yürüyordu. Kilo almış olmalıydı. Gölgesi basamaklara vurduğunda aşağıya doğru uzanan bir dev canlandı gözlerimde. Yüzüstü uzanmış bir devdi sanki merdivenlerdeki. Nedense korkmuştum.


“Kâhya!” diye seslendi annem kocaman bir çığlıkla.

Dışarıya baktım. Çalıların orada sessizlik oldu. Annemin bağırtısından sonra yağmur bile durmuştu.


“Neredesin kâhya?”


Orada, merdivenlerin başında durmuş, aşağıya inmiyordu.

Sonra birden uzaktan bir ses yükseldi. Kâhya havlıyordu. Kalın bir gırtlağın ortasından hırıltılı bir horultu yükseliyordu. Dehşet vericiydi. Dışarıya baktım korkuyla. Hiç kimse görünmüyordu. Vücudumu hissedebilsem zangır zangır titrediğine şahit olabilirdim.

Ama annemin uğuldamasıyla dudaklarım kıpırdadı sadece.

Yorumlar


bottom of page