top of page
1/1082

BİR İKİ PANDEMİK VAKA



İ

lk günleriydi pandeminin, eşim toruna bakmak için Salihli’deyken, ben bir başıma İzmir’de kalmıştım. Okullarda eğitime ara verilmiş, “online, online” dedikleri uzaktan eğitimle tanışmış çocuklarımız, eğitimcilerimiz. Öğrencinin yüzüne bakmadan, ona dokunmadan nasıl bir eğitim olur; bir eğitimci olarak inanın bilmiyorum. Al sana çözüm: Sınıf mevcutlarını düşür, ikili üçlü eğitime geç, bazı derslerin ders saatini düşür; yap eğitimi yüz yüze.


Olmaz, eğitim uzaktan olmaz!


Pandemi insanlığı korkutmuş, evlerine kapatmıştı. Çin’in Wuhan şehrinde yarasa yiyen bir Çinli'nin insanlığı felakete sürüklediğini söylüyordu uzmanlar. Çin hükumeti, tedbirleri bütün ülkelerden çok sıkı uygulamış, tam manasıyla kapanmaya gitmişti.


Sıra yavaş yavaş bize doğru geliyordu, bu global dünyada bundan etkilenmemek olur mu? Bizde de sosyal mekanlar kapatılmış, insanlar evlerine hapsedilmişti. Evde bir başımaydım ya, kitap oku, televizyon izle… Bir zaman sonra sevdiğim bu etkinlikler bile sıkmaya başlamıştı.


Mart ayının ikinci haftasında sağlık bakanı ilk Covit vakasını açıklarken bütün televizyon kanalları bakanın diyeceklerine odaklanmıştı:

“Ülkemizde ilk covit 19 vakası görüldü," sonra bakan bey, "ilk hastamı kaybettim," adı şu deyip her gün tivitlerle kamuoyunu bilgilendirmeye başladı. Covitli günlerimiz hayırlı olsun(!)

Covit 19 ya da Türkçe karşılığı(!) Cavit Çorum günleri başlamış oldu. Eve kapan, kimse ile temas etme, kimse ile görüşme, sevdiklerinize özlemi görüntülü konuşma ile gidermeye çalışın…


Bizim gibi, sıcakkanlı Akdeniz ülkelerinin yurttaşları sarılıp koklaşmayınca durabilir mi?


El sıkışmak yok, öpüşmek yok, eşler bile birbirinden uzak duracak!


O günlerde anlı şanlı bir profesör “maske ile sevişin,” demez mi, aha dedim, az sonra bakalım konu nereye gidecek, dedim! Sayın profesör vatandaşlarını çok güzel tahlil etmiş, aç kal, açıkta kal; fakat …


Biliyor ki sayın profesör uçkur peşkir oldu mu, insanımızın bütün uzuvları harekete geçer!


Covit 19, veya Cavit Çorum, insanların aklını başından aldığı gibi beni de çok etkilemişti. Televizyonlarda seyahat yasağından bahsetmeye başlayınca her alanın uzmanı(!) tartışmacılar, ekran şebekleri… Dedim ki "daha fazla yalnızlık çekmeden, aklımı zayi etmeden Salihli’ye gitmeliyim!"


Çocuklarımın evine vardım, “nasılsın, iyi misin,” seremonisinden sonra konuşmaya çalıştım, fakat sözcükler boğazıma takılıp kalıyor, yarım yamalak peltekmişim gibi çıkıyor, zorla konuşuyorum: Konuşmaya konuşmaya, konuşmayı unutmuşum!


Konuşamamak sinirlerimi bozmaya başlarken öte yandan da ruh sağlığımı etkiliyordu, "insanın neresi ağrırsa canı oradadır," derler ya, korkmaya başladım, aklımı mı kaybediyorum; yoksa benim gibi yerinde yurdunda durmayan birini eve kapatmak, onu zincire vurmaktır. Gerçekten kendimi kötü hissediyordum, konuşmak istesem bile konuşamıyordum; kekeme biri olup çıktım diyeceğim, kekemenin beyni ile dili arasında bir koordinasyon vardır. Fakat benim konuşma organlarımın beyne itaat etmediğini düşündükçe, ruh sağlığım ciddi olarak örseleniyordu, ruh sağlığım bozuldukça söz anlamaz asi ruhlu, fırsatçı depresif tansiyon harekete geçmişti çoktan. Artık, normale dönmesi aylar alırdı…


Salihli’deki evimize tam olarak yerleşememiş, doğal gaz bağlanmamıştı. Bu ara bize has "tam kapanma" başlamıştı. Kahveler kapalı, toplu paylaşım alanları kapalı, kırtasiyeler kapalı, marketler kapalıydı. Ekmek arabalarının cazgırları sokak aralarında “ekmek, ekmek, ekmekçi geldi, ekmekçi” diye ekmeğin geldiğini haber veriyordu. İşte o an, yazma aşkım depreşince evde kağıt defter aramaya başladım. Defter, kağıt hak getire, yoktu. Kağıt, defter diye evin içinde deli danalar gibi dolanmaya başladım. Yatak odasındaki dolaplar, aynanın çekmecesi, tamir çantası, mutfak dolapları, çekmeceleri... yoktu… Birden buzdolabının yan tarafındaki dolapta borcamın altına koyulmuş, fırıncının sıcak ekmekleri plastik poşetlerden korumak için sardığı ambalaj kağıdını görünce “mal bulmuş mağribi,” gibi sevindim… Kalem elimdeydi zaten, hemen mutfak masasının üstüne kağıdı koyup yazmaya koyuldum. Yazmaya başlamadan deyiş dinlemek ruhumu coşturur, ilham verir ya, açtım dinlemeye başladım, bakın şu deyişin güzelliğine:

“Her sabah her sabah cumbuşa gelir el aman Dağlar ya Muhammet Ali çağırır Ya gel dost dost dost Alim dost Bülbül de gül için figana başlar el aman Ağlar ya Muhammet Ali çağırır Ya gel dost dost dost Alim dost!”

Bu güzel deyişi amcamla babam birlikte ne güzel söylerdi. O an onları düşleyerek Muhlis Akarsu’nun sesinden duymak için açtım YouTube kanalını. İşte o an bu deyiş, beni Bozdağ’ın yamacındaki çam ormanlarının içine götürdü…


Aşk, güzellik, ilham, boş sokaklar, boş caddeler…


Görevli birkaç vasıtanın dışında Salihli'nin en işlek caddelerinde mesela Şüheda’da top oyna. Bu sıkıcı, bunaltıcı, günler ve insanların üstüne aç köpek gibi saldıran Covit 19 virüsü.


Fırıncının ekmek sardığı ambalaj kâğıdına yazmaya başladım. “Köşkün Yosması” Cümleler yağ gibi akıyor, içimden geçenleri yazmaya yetişemiyorum, akıyor, akıyor; aktıkça yüksekten düşen şelalenin sesi olup aşka davet ediyor. Yazdıkça yazdım, aşka geldikçe yazdım. Sonra yarattığım kahraman canlanıp isyan etmez mi? Uyuşuk tipli köşkün yosması, kendini beğenmiş, kibirli biri olup çıkıvermiş. Onu öyle şişirmişim, öyle bir şişirmişim, kendini Kleopatra zannetmeye başlamış. Bilirsiniz, insanlık tarihinin en aşağılık mesleklerinden biridir “yalakalık,” kim olursa olsun yoldan çıkarır. Yarattığım bu, köşkün yosması isyan ediyordu şimdi bana. Cümle kurmaktan aciz bu Levanten kızı, elimdeki kağıdı kalemi alıp bana yazmaya başladı. Dedi ki,


“Sen beni değil, ben seni severim; sana sevmek yok, sen pandeminin pandemik vakasısın. Sen beni ağacın en yükseğine çıkardın, beni kızarmış nara çevirip ulaşılmaz eyledin. Sen beni, tanrıların Tantalos’a verdiği cezaya çarptırdın. Sen beni bırak, yazma, yazma,” deyip kâğıdı kalemi parça parça eyleyip balkon kapısından sır olup gitti.


Arkası geldi, bu söylence parçasından bir öykü dünyaya geldi: Köşkün Yosması!


Covit 19, Cavit Çorum, insanları evlerine kapatmış, yetkili yetkisiz uzmanlar(!)televizyon ekranlarında oksijensiz ölümü, dramatize ede ede anlatıyor. Yaşlılar, altmış yaş üzeri yurttaşlar, vebalılar gibi pandeminin pandemik vakaları olarak tescillenip tecrit edilmiş, evlerinde hücre cezasına çarptırılmışlar. Salgının asıl sorumluları onlarmış gibi ağır bir travma yaşıyorlardı. Tansiyon hastaları, şeker hastaları, ağır hastalığı olanlar, risk grubundaki insanların evlerinden çıkmaması gerektiği söyleniyordu boyuna.


"Maske, mesafe, hijyen," günün her saatinde aynı haberler, her alanın uzmanı(!) tartışmacıları toplumla birlikte beni de pandemik hasta etti…

17 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


1/2
35cf9ce6e5cc2233f62b47f378d28b4e.jpg

mavi

ADA

2002

Hayat ve Sanat

Emek veren herkesin ADAsı