AYNI EZGİDE
- niyazi uyar
- 2 saat önce
- 4 dakikada okunur

Niyazi UYAR*
Salihli Belediyesi, Atatürkçü Düşünce Derneği’ne birkaç ay önce tek katlı eski bir binayı kullanmaları için vermişti.
Ziyarete gittim.
Sıcak bir ortama varınca insan huzur bulur ya, işte öyle oldu. Odalar, odalara asılan tablolar, resimler, fotoğraflar… Hepsini dikkatli gözlerle bir bir inceledim. Birden bir keman dikkatimi çekti. İşte o keman tarihî bir kemandı, her şeyi ile tarihi olduğunu anlıyordunuz. Kemanı dikkatle izlediğimi gören kısa, sarı küt saçlı, kemik çerçeveli gözlüklü bir kadın, “merhaba” deyip yanıma geldi. Belki de benim müzik adamı olduğumu mu zannetti, kim bilir.
“Çalıyor musunuz?”
“Yok, müzik aletlerini gördüm mü, kendimden geçercesine onları böyle izlerim işte!”
Kemanın kullanılmaktan rengi solmuş, kıyısında köşesinde yer yer boyası atmış, göğsüne açılan “s” harfine benzeyen delikler birbirlerine bakıyor, birbirlerine aşklarını fısıldayan kumruların duruşları gibi bir duruşları vardı "s" harflarınin. At kılından yapılmış yayı, kemanın hemen yanı başında, yan yana uzanan iki sevgili gibi yatmaktaydı.
“Peki siz çalın da kulağımızın pası silinsin!”
“Çalmayı bilmiyorum, ben de sizin gibi iyi bir dinleyiciyim. Zamanınız varsa, arkadaşım çok güzel keman çalıyor, çağırayım, o çalsın, biz dinleyelim; ne dersiniz?”
“Çok sevinirim, zamanım olmasa bile zamanı yaratırım!”
“Oh güzel, sayenizde Esra’dan keman resitali dinleyeceğiz!”
“Esraaa?”
Gözlüklü, sarı küt saçlı kadın, yan odadaki arkadaşına seslendi.
“Esraaa, Esraaa!”
“Efendim Nurten Abla!”
“İki dakika gelir misin?”
“Geliyorum Nurten Abla!”
Nurten Hanım, Esra ile ilgili kısa bir bilgi verdi.
“Esra, Buca Eğitim Fakültesi Müzik Öğretmenliği bölümünde okuyor, şansımızdan olacak alanı da telli sazlar ve özellikle keman!”
Esra’nın ortalama Türk kadınının üstünde bir boyu vardı. Boyuna göre kilosu biraz fazlaca olan gülen yüzlü, güzel gözlü, başı türbanlı bir kadındı. Türbanının rengi, bluzunun rengiyle uyumluydu. Esra, güzel giyinmiş, ütülü siyah bir pantolon, pantolonunun üstündeki bluzunun etekleri basenlerini kapatmış, muhafazakâr kıyafetli bir kadındı.
Esra’yı bir yerlerden tanır gibiydim, fakat nerede tanıdığıma dair en küçük bir işaret yoktu aklımda. Biraz kendimi yorsam çıkarabilirim belki; yaşım icabı, bir de hayatın tonlarca yükü yormuş olacak ki, eskiden olduğu kadar parlak değildi belleğim. Bin dokuz yüz yetmişte ilkokulu bitirdim, birçok ilkokul arkadaşımın numarasını ezbere bilirim. Öğrencilerime notları duyurduktan sonra onları not defterine yanlışsız yazardım. Şimdi…
Türbanlı kadın bir reveransla kendini tanıttı.
“Ben Esra Öney! Buca Eğitim Fakültesi müzik öğretmenliğinde okuyorum. Önümüzdeki yıl fakülteden mezun olacağım. İnşallah KPSS’den iyi bir puan alırım. Alacağıma inanıyorum da şu mülakat denilen ucubeden korkuyorum!”
“Memnun oldum Esra Hanım! İnşallah her şey sular seller gibi akar gider! Benim adım Mustafa, emekli eğitimciyim!”
“Teşekkür ederim Mustafa Bey, müziği seven birine tesadüf ettim mi, çok mutlu oluyorum. Çünkü müziği, sanatı seven bir insandan zarar gelmez. Hani Neşet Ertaş demiş ya: ‘Nerede bir türkü söyleyen varsa korkmayın, varın yanına oturun!"
Esra Öney kemanı eline aldı, kirişi tellere sürttü. Yavaştan kiriş tellerin üstünde yukarı aşağı gidip geldi, sonra birden Esra Öney Batı tarzında çok hareketli bir şeyler çalmaya başladı. Birini bitirip diğerine geçiyordu, çalarken kendinden geçiyor, aşkla başını öne arkaya müziğin ritmine uygun sallıyordu. O esnada başındaki türbanı sıyrılıp düştü yere. Nurten Hanım, Esra’nın türbanını yerden aldı. Esra Öney, ta yukarılardan kopup gelmiş bir ırmak gibi çağlıyor, bir çağlayan gibi gürül gürül akıyordu. Aşkla, coşkuyla, Batı müziğinin hareketli müzikleri ile başından düşen türbanın farkında değildi.
O sırada benimle nadiren gezintiye çıkan eşim, kulağıma eğilmiş:
“İnsanları giyim kuşamlarıyla etiketlemek ne kadar kötü bir şeymiş, değil mi?”
“Haklısın, yerden göğe kadar haklısın!”
Esra Öney hareketli Batı tarzındaki müzikleri bitirmiş olacak ki birkaç dakika durdu. Baş örtüsünü başına bağladı, dünya insanlığının acılarına tercüman olmaya başladı. Acılar türkülerde, şarkılarda vücut bulmuş, yıllardır, belki yüzyıllarca da çalınıp söylenmeye devam edecektir.
Bu ağıtlar, bu klamlar, yasları çeken uluslara gidiyordu. Dünyada en çok zulme uğrayan Musevilere gidiyordu. Amerika’nın katlettiği Kızılderililere gidiyordu. Karabağ’da katledilen Azerilere gidiyordu. Srebrenitsa’da Sırpların katlettiği Müslüman Boşnaklara gidiyordu.
Esra Öney insanlık âleminin acılarını, yaslarını, ağıtlarını kemanıyla, sesiyle arş-ı âleme taşıyordu. Söylerken, insanlığın çektiği acıları yeniden yaşıyor, bir taraftan da gözyaşları sel olmuş yanağından aşağı süzülüyordu. Esra Öney, Kürt dengbêji “Lê Lê Bêmal” diyordu.
Esra ile birlikte, o anda nerden çıktı bilinmez Onur Efendi de derin huşu içinde Esra’yı dinliyordu. Sarı, kısa kütlü saçlı Nurten Hanım, hepimiz aynı huşu içinde o acılara ortak oluyorduk. Esra Öney, bizi o günlere alıp götürmüştü. İnsanlığın acıları, yasları, klamları, türküleri yeniden vücut bulmuş, katliamcılara, katillere lanet deniliyordu!
Birden Esra Öney, Kerbela'ya geçti. 680 yılında Yezit’in Kerbelâ’da Hazreti Hüseyin ve beraberindeki yetmiş kişiyi çöl ortasında aç susuz bırakıp katlettiği büyük insanlık dramına gelmişti sıra. Esra Öney! Kerbelâ yasını söylemeden onun sözlerini okudu.
“Gelin hey erenler yasımızı tutalım
Hüseyin’i Kerbela yasıdır bugün!
Çeşmimizin yasını sele katalım.
Hüseyin’i Kerbela yasıdır bugün!
Atatürkçü Düşünce Derneği’nde Esra Öney’i dinleyen üç iken beş, beş iken on beş, sonra yüz on beş olmuştu. Derneğin açık penceresinden onun sesini duyan gelmiş, dernek binası dolup taşmıştı.
Gün gelir divan kurulur,
Yezit’in ettiği ondan sorulur
Bu matem yarası nasıl sarılır
Hüseyin’i Kerbela yasıdır bugün!
Bu nasıl matemdir, bağrımızı deldi
Neredesin Ali, oğlun serildi.
Yetişin ey Mürteza, cay günün geldi
Hüseyin’i Kerbela yasıdır bugün!”
Esra Öney ağıtlarını bitirmişti. Derneğin salonunu dolduran insanların büyük alkış tufanıyla kendine geldiğinde onlarca insanın onu izlediğini görünce gururlandı, bir temenna ile izleyenlere şükranlarını arz etti.
Naim Özsezikli, Semih Özoğul, Necla Gürsoy, Bünyamin Şahin, Mehmet Ali Uyar, İzak Behar... el ele tutuştular ortada, sonra aralarına Esra Öney’i alıp sözsüz, sazsız bir horon oynamaya başladılar…



















































Yorumlar